Kürşat Atalar: "Adaletin ne olup olmadığına nass ile karar verilir"


Kürşat Atalar: "Adaletin ne olup olmadığına nass ile karar verilir"

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 16 Mayıs 2015 Cumartesi 20:00


Küre Medya, Soruşturma Dosyası "Siyasete" devam ediyor, Küre Medyanın bu kez konuğu Sayın Kürşat Atalar.

Küre Medya / Haber Merkezi
Küre Medya, Soruşturma Dosyası "Siyasete" devam ediyor, Küre Medyanın bu kez konuğu Sayın Kürşat Atalar.



Kavramlar: Siyaset, İdeal Siyaset, Reel Siyaset

Küre Medya: Siyaset İslami anlamda neye karşılık gelmektedir, yani Müslümanlar, “Siyaset” denince ne anlamalıdır? Tabi aynı zamanda modern devlet, yani laik-seküler manada neye tekabül etmektedir.?

Kürşad Atalar: ‘Siyaset’, biliyorsunuz, Arapça bir kelimedir ve lügatlerde ‘düzene koymak’, ‘terbiye etmek’ ve ‘idare etmek’ manaları verilmiştir. Burada kelimenin kök-anlamı önemli oluyor. Bunu yakalamak için herkesin bildiği ‘seyis’ metaforundan yararlanabiliriz. Biliyorsunuz, ‘seyis’ atın bakımını üstlenen, onun tımarını yapan kişiye deniliyor. Seyis ne yapar? Atı her bakımdan besler, bakımını yapar ve terbiye eder. Yani ‘seyis’ atın nasıl ‘eğitileceğini’ ve ‘idare edileceğini’ bilen kişidir. Bu metaforu ‘devlet’ kavramı için de kullanabiliriz. Yönetim alanında ‘seyis’in görevini deruhte eden idareci ne yapar? Bir toplumun nasıl idare edileceğini ve bunun için gerekli olan şeyleri bilir ve bunları icra eder. Yani idareci yönetim alanında hem bilgili olmalıdır hem de bizzat yönetim işini pratize etmelidir.

Dolayısıyla, ‘siyaset’ kavramından bahsettiğimizde, ister istemez, ‘bilgi’, ‘yönetim’ ve ‘güç’ kavramlarının alanına girmiş oluruz. ‘Bilgi’ alanı temeldir ve belirleyicidir. ‘Toplum’u da, tıpkı bir insan gibi, ayrı bir ‘beden’i olan bir varlık olarak kabul edecek olursak, nasıl ki beden için ‘anatomi’ bilgisinden bahsedebiliyoruz, aynı şekilde toplum için de bir ‘anatomi’ bilgisi olduğunu söyleyebiliriz.

Dolayısıyla, rahatlıkla “insanlar, ‘toplum’ içinde belirli şekillerde davranırlar” diyebiliriz. O halde bunun ‘nasıl’ olduğunu bilmemiz gerekiyor. İşte çağdaş dönemde ‘sosyoloji’ disiplini bunun için kurulmuştur. Tabii ki ‘siyaset bilimi’ disiplini de bu temel üzerine bina olunmuştur. Bunun bir de ‘psikoloji’ ayağı var. Dolayısıyla, bu 3 disiplin, birbiriyle irtibatlıdır. Peki, bu üçünden yararlanarak neyi arıyoruz?

Toplumun nasıl idare edileceğini, toplumun nasıl davrandığını vs. arıyoruz. Bunun bir ‘ilmi’ var mı? Elbette var. Bugün ‘kitle hareketi’ denilen şey, bununla ilgilidir. Bugün ‘kamuoyu’ denilen kavram da bununla ilişkilidir.PR çalışmaları yapılıyor, değil mi? Yani kamuoyu araştırma şirketleri anketler vs. yapıyorlar. Bunun hangi mantığa göre yapıyorlar? Bu 3 disiplinin ortaya koymuş olduğu ‘bulgular’ sayesinde bunlar yapılabiliyor. Siyaset olgusunun ‘yönetim’ ve ‘güç’ kavramlarıyla ilişkili olduğu da, artık biliniyor. Modern dönemde yapılan ‘siyaset’ tanımlarında karşımıza bunlar sık sık çıkar. Bir de ‘kaynakların tahsisi’, ‘karar alma’ ve ‘çatışma’ kavramları temelinde yapılan ‘analitik’ tanımlar vardır. Bunların da ‘siyaset’ olgusunu anlama bakımından önemi olduğunu söyleyebiliriz. Peki, bu bakış açısından ‘siyaset’ kavramını tanımlayacak olursak, özetle, ne söyleyebiliriz?

Siyaset, en başta, ‘topluluk’ veya ‘çokluk’ kavramıyla ilgili bir şeydir. Evet, ‘yönetim’ olgusu, siyaset tanımında kaçınılmazdır. Fakat bunun ‘toplum için’ veya ‘toplum adına’ olması gerekir. Örneğin bir şirket yönetiminin ‘doğrudan’ siyaset alanıyla ilgili olduğunu söylemek zordur. Dolaylı ilgisi elbette vardır, ama doğrudan ilgisi yoktur diyebiliriz. Hakeza ‘güç’ kavramı da öyledir. Örneğin bir ‘klüp’ içerisinde faaliyet gösteren gruplar, ‘güç’ elde etmek için klüp-içi bir yarışmaya girebilir. Bu, doğrudan ‘siyaset’ alanını ilgilendirir mi? Buna ‘evet’ demek zordur. Fakat toplumda yer alan bu tür organizasyonların ‘siyaset’ olgusu ile ilişkisi vardır, denilebilir. Zira toplum içerisine yaşayan her bir insanın ‘siyaset’ olgusuyla, şu veya bu biçimde ilişkisi olduğu açıktır. Ama doğrudan ‘siyaset’ alanına ne girer? diye sorduğumuzda, herhalde bunun, ‘toplum’la doğrudan ilgili bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla, ‘güç’ için verilen mücadeleye ‘siyasi’ mücadele diyeceksek, bunun ‘toplumsal’ mahiyeti olduğunu söylememizde bir sakınca yoktur diye düşünüyorum. Aynı şeyi, ‘kaynak tahsisi’ ve ‘çatışma’ kavramları için de söyleyebiliriz. İnsanlar gücü ne için isterler? Elbette toplumun sahip olduğu kaynaklara ulaşmak ve bunları kendi amaçları doğrultusunda kullanmak için isterler.

Tabii burada bir de ‘karar alma’ kavramı var. Kaynakların tahsisi sürecinde ‘karar alma’ kavramının da önemi vardır. Zira hangi kaynağı veya değeri, kime tahsis edeceksiniz? Bunun için bir ilkeye veya ‘yasa’ya göre karar almanız gerekiyor. Toplumda herkesin ‘karar alma’ yetkisi de yoktur! Çünkü böyle bir şey olursa, anarşi veya kaos doğar. O nedenle, karar-alma yetkisinin de ‘toplumsal’ bir mahiyeti vardır. Toplum içindeki farklı gruplar, bu pozisyonu ele geçirmek için mücadele ederler. İşte bu noktada, ‘çatışma’ kavramını da izah etmek mümkün olmaktadır. Yani insanlar amaçları doğrultusunda kaynakların paylaşımında karar-alma yetkisine sahip olmak için mücadele ederken, elbette ortaya bir ‘anlaşmazlık’ çıkar. Çünkü toplumda farklı gruplar farklı amaçlar için mücadele ederler ve bunun sonu yoktur. Dolayısıyla, bu mücadelenin sonucu da ‘çatışma’ olur. Yani ‘çatışma’ siyaset alanının kaçınılmaz sonucudur. İşte modern-dönemde yapılan siyaset tanımlarını da bu şekilde özetlemek mümkündür.

                Burada dikkatinizi bir şeye çekmek isterim. Müslüman literatüründeki ‘siyaset’ tanımları ile modern dönemde yapılan ‘siyaset’ tanımlarının bazı noktalarda örtüştüğü görülmektedir. Bunun nedeni ne olabilir? Kanımca, bu, siyaset olgusunun bütün toplumlarda ‘kaçınılmaz’ olması ile ilgilidir. Burada toplumun ‘ilkel’ veya ‘modern’ olmasının da bir önemi yoktur. Yani ‘çokluk’ ve ‘emretme’ özelliklerinin bulunduğu her yerde bir ‘siyaset’ olgusunun varlığından söz edebiliriz. Dolayısıyla, konuya bu açıdan baktığımızda, Müslümanların da, ister-istemez, ‘siyaset’ olgusu ile ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Yani İslam ve siyaset ilişkisi konusuna bu zaviyeden baktığımızda, tablo net bir şekilde görülür demek istiyorum. İslam’ı, yerine göre bir ‘din’, yerine göre bir ‘ideoloji’ olarak görüyorsak, İslam’ın siyaset alanı ile ilgili olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Tarihsel pratiğe baktığımızda da bunu zaten net olarak görürüz. Müslümanların tarih boyunca hep ‘devlet’leri olagelmiştir. Modern dönem kısmen istisna tutulabilir tabii ki. Ancak burada da ‘güç’ elde etme mücadelesi veren ‘İslami Hareketler’i görüyoruz. Bu da, tabii ki doğrudan ‘siyaset’ alanı ile ilgili bir şeydir. Benim kanaatime göre, ‘siyaset’ ile ‘İslam’ arasındaki ilişki ‘özden’dir. Bunu tabii ki tartışabiliriz. Ben kendi kanaatimi söylüyorum. Yukarıdaki tanımlar çerçevesinde, bunun rahatlıkla söylenebileceğini düşünüyorum. 

Küre Medya: İdeal Siyaset denildiğinde Müslüman zihinlerde ne canlanmalıdır? Müslüman’ın pratik hayatındaki amel olarak karşılığı nedir?

Kürşad Atalar: Sorunuzun cevabı, ‘ideal siyaset’i nasıl tanımladığınıza bağlı. Burada ‘ahlaki’ kriterleri mi öne çıkarıyoruz, yoksa bir takım temel ‘ilkeler’e mi vurguda bulunuyoruz. Ahlaki kriterleri öne çıkarıyorsanız, İslami olsun veya olmasın herhangi bir devlet içerisinde ‘ahlaklı’ politikacılara sahip olmanız, bu kriteri karşılamak bakımından yeterli görülebilir. Ama ‘ilkeler’i öne çıkarıyorsanız, önce bunların olup olmadığına bakarsınız ve ona göre bir ‘ideal siyaset’ tanımı yaparsınız. Bana göre ‘ahlak’ alanı, ‘ideoloji’ye bağlıdır. Yani her ideolojinin kendi ahlakı vardır. Bu durumda, İslam’ın bir ahlakı olduğu gibi, Marksizmin veya liberalizmin de bir ahlakı olduğu söylenebilir. Ve bu ahlaklar, birbirleriyle çatışabilir. Buna modern zamanlarda ‘etik’ deniliyor. Mesela size göre bir kadın ve erkeğin evlilik dışı cinsel ilişkiye girmesi ‘ahlaksızlık’tır. Fakat modern dönemde bu değişmiştir. Kadının veya erkeğin kendi bedeni üzerinde ‘tam tasarruf’ hakkına sahip olduğu ileri sürülerek, örneğin kadının fahişelik yapması normalleştirilmiştir. Hatta bugün batı toplumlarında erkek-erkeğe ilişki dahi normalleşmiştir. Belki toplumda bazı kesimler buna hala karşı çıkmaktadır ama ‘yasal alan içerisinde’ gay ilişkisine karşı çıkarsanız, sizi ayıplarlar! Çünkü bunu ‘medeniliğin’ bir kriteri saymaktadırlar. Görüyor musunuz, ‘ilkeler’ ahlakı nasıl başkalaştırıyor!

                İslam açısından ‘ideal siyaset’i tanımlayacak olursanız da yine ‘ilkeler’ alanından hareket etmeniz gerekir. İslam’ın siyasete bakışı nedir? Gerek Kur’an ve Sünnet’e, gerekse tarihsel pratiğe baktığımızda, ‘güç’ olgusunun İslam’da ‘araçsal’ olduğunu net olarak söyleyebiliyoruz. Yani Müslümanlar iktidar olmak, iktidarı ele geçirmek vs. isterler. Ama bunu bir ‘şey’ için, yani bir ‘amaç’ için isterler. Nietzsche’nin dediği gibi, bizatihi ‘güç’ için mücadele etmezler. Dolayısıyla, İslam’a göre, gücü elinizde bulunduruyor olmanız, bizatihi bir ‘değer’ değildir. Onu nerede, ne için ve nasıl kullandığınız önemlidir. Burada tabii ki, öncelik, ‘Allah rızası’ kavramındadır. Yani Müslüman, gücü Allah’ın rızasını kazanmak için ister. Çünkü onunla yapacakları vardır. Nedir bunlar?

Toplum idaresi, kaynakların adil paylaşımı, vs. dir. Yani burada amaç ‘adalet’ kavramıyla doğrudan ilintilidir. Hz. Ömer’in meşhur sözünde ifade edildiği gibi, İslam’da ‘mülk’ kavramıyla ‘adalet’ kavramı arasında doğrudan bir ilişki vardır. Eğer gücü, adaletin tesisi için kullanmıyorsanız, o zaman bu güce karşı bir ‘itiraz’ hakkı doğar. Bunun içerisine Ebu Hanife’nin yaptığı gibi ‘zalim’ sultana karşı hakkı söylemek de girer, Hz. Hüseyin’in yaptığı gibi, ona karşı ‘isyan’ etmek de girer. Bunların hepsi, İslam’a göre ‘hak’tır. Yani ‘ideal siyaset’in içinde bunlar da vardır demek istiyorum. Tabii ki ana ilke ‘adalet’tir. Yani eğer bir Dar’ül-İslam varsa veya bugünkü tabirle eğer bir ‘İslam Devleti’ varsa, orada ‘ideal siyaset’in ‘adalet’ kriteri üzerinden değerlendirileceği çok açıktır. Peki, o zaman ‘adalet’ nedir? Bu konuda birçok şey söylenebilir. Tarihsel süreçte de söylenmiştir zaten. Doğu’da da Batı’da da. Bendeniz bu konuda şöyle düşünüyorum: bir şeyin ‘adalet’ olup olmadığına elbette ‘nass’ ile karar verilebilir. Yani Allah’ın doğru dediğine eğri diyemezsiniz. Dolayısıyla, Kur’an ve sahih Sünnet’in bizatihi adalet olduğu açıktır. Peki, bir ferdin günlük hayatta yapmış olduğu bir hareketin ‘adil’ olup olmadığına nasıl karar verilecek? Yani mesela bir davada hakim haklı tarafı belirlerken nasıl hareket edecek? Burada ‘temel ilkeler’den hareket ederek, ‘aklın’ kullanılacağına kuşku yoktur. Yani günlük işlerde ‘karar verme’ süreci, ‘aklı’ kullanarak işleyecektir. Bu, kaçınılmazdır. Mesela Kur’an’da ‘ma’ruf’ kavramı var, değil mi? Ayette “ma’ruf ile emredin” deniliyor. Biz onu “iyiliği emretmek” olarak çeviriyoruz çoğunlukla. Hani meşhur klişe var ya: “iyiliği emredip kötülükten sakındırmak” olarak bilinen. Orada ‘iyilik’ kavramı yok aslında. Ma’ruf kavramı var.

Kötülük olarak çevrilen kavram da ‘münker’dir. Yani ‘kötü görülerek reddedilen şey’ demektir. Bunların açık tanımı Kur’an’da yok. Demek ki, bunlar o toplum tarafından ‘bilinen’ şeyler. Yani örneğin yolda bulunan bir taşı kaldırıp gelen geçenin ondan zarar görmesini önlemek. Veya nöbet geçiren bir sara hastasına yardım etmek, vs. Bunların ‘iyi’ şeyler olduğunu ‘akl’ ile anlarız ve biliriz. Bunun tanımlanmasına ihtiyaç yoktur zaten. Onu söylemek istiyorum. İşte ‘adalet’ kavramının da böyle bir boyutu var diye düşünüyorum. Kur’an ve Sünnet’te açık tanımı yapılmış konuların zaten ‘adalet’ olduğunu söylüyoruz. Açık tanımlanmamış konularda da ‘aklı’ kullanarak bir karar verebiliriz diye düşünüyorum. Bu da tabii ki fıkıh dilinde ‘içtihad’ alanına giriyor. Yani ‘içtihad’ kurumunu layıkıyla işletirsek, ‘ideal siyaset’in tanımını da gereğince yaparız diye düşünüyorum. Tabii elimizde bir de tarihsel tecrübe var. Özellikle de Asr-ı Saadet’teki uygulamalar burada çok önemli. Bunlara bakarak da, tanımı somut hale getirmek mümkündür diye düşünüyorum.

Küre Medya: Yukarıdaki sorunun benzerini Reel Siyaset hakkında da sorarsak, nasıl bir anlam ortaya çıkar? Yani bir Müslüman, Reel Siyaset denilince ne anlamalı, zihin dünyasında nasıl bir karşılık bulmalıdır?

Kürşad Atalar: ‘Reel siyaset’ derken, ‘bugünkü’ siyaseti kast ediyorsanız, burada da yine önce ‘ilkeler’ bazında bir değerlendirme yapmamız gerekiyor. Eğer İslam’ın siyaset ilkeleri belli ise, yani mesela ‘adalet’ ilkesi burada belirleyici ise, buna bakarak ‘reel siyaset’i değerlendirebilirsiniz. Belki burada bir ‘tarihsel’ bir değerlendirme yapmak daha doğru olur. Bildiğiniz gibi, Müslümanlar Asr-ı Saadet’ten sonra giderek ‘ifsad’ olan bir siyasal süreç yaşamışlardır. Bu sürecin sonu, ‘modern’ dönemde ‘total yıkım’ olmuştur.

Yani Müslümanlar olarak, tarihte Moğol ve Haçlı saldırılarına maruz kaldık ve bunlar ‘ciddi tehlikeler’ idi. Ama onların üstesinden gelmeyi bildik. Modern dönemde ise, siyasal alanda bir ‘toptan yıkım’ gerçekleşti. Yani Müslümanlar ‘siyasi varlıklarını’ bütünüyle kaybettiler. Bu, tarihimizde ilk kez olan bir şeydi. Tabii sonuçları da ağır oldu. Ama yine de her şeyi bırakmadık. İslami Hareketler kurduk ve mücadele ettik. Bunun da son 50 yılda bazı semerelerini aldık. Tabii süreç devam ediyor. Siyasal anlamda henüz ciddi bir başarımız yok. İran’da devrim oldu. Bazı ülkelerde devrim olmasa da, bazı ‘tali’ düzeyde olumlu gelişmeler oldu. Bunları ‘başlangıç’ dönemi için olumlu gelişmeler olarak görebiliriz, ama henüz daha yolun başındayız. Cevdet Said’in benzetmesiyle ifade edecek olursak, “dev düştü ve yeniden ayağa kalması zaman alacak.” Önce kalmak için hamle yapacak, ayağa kalkacak ama yine düşecek. Sonra tekrar deneyecek, tekrar düşecek. Bu, ta ki sağlam bir şekilde ayakları üzerinde durana kadar devam edecek! Kolay değil, yüzyılların birikimi olan sorunlar var. Bunlar ha deyince çözülmez. Çok çalışmak, çok emek sarf etmek gerekiyor. Öncelikle de ‘düşünce’ alanında tabii ki bu emeği sarf etmek gerekiyor. Çünkü düşen devin sağlıklı bir şekilde ayakta durması için, bu zeminin güçlü olması lazımdır. Eğer bu noktada ciddi bir performans gösterirsek, ‘kemiyet’ alanında da bunun sonuçlarını alırız diye düşünüyorum.

Bunun dışındaki ‘reel siyaset’ alanının ise, bu sürece tabi olduğu kanaatindeyim. Yani ‘Müslüman’ Dünyası’nda geçici bazı gelişmeler olabilir. Bunlar olumlu yönde de olabilir, olumsuz yönde de. Bunlara takılmamak lazım. Sürecin işleyişini güncel gelişmeler belirlemiyor. Ana dinamiklere bakmak ve reel siyaseti de öyle yorumlamak lazım. Bu bağlamda, örneğin şu anda Türkiye bir ‘seçim atmosferi’ne girmiş durumda. Bu konuyu gündemimize alacaksak, fazla büyütmeden değerlendirmeler yapmamız lazımdır. Belki seçimde çıkacak muhtemel sonuçları, Müslüman Dünyası’nda Türkiye’nin konumu açısından değerlendirmek daha doğru olacaktır. Ama örneğin ‘seçim toto’ gibi şeylerle fazla ilgilenmemek lazım. Çünkü bu, ‘aktüel siyaset’in işi. Sizin aktüel siyasetteki konumunuz İslam açısından çok da önemli bir şey değildir. Bugün varsınız, yarın yoksunuz. O yüzden bizler, ‘reel siyaset’i tartışırken de daha çok ‘orta ve uzun vadeli’ gelişmeleri göz önünde bulundurmalıyız diye düşünüyorum.

Küre Medya: Üç kavramın anlam dairesinde ortaya çıkan tanımın, total olarak Müslüman kimliğindeki pratik etkisi nedir, kendisini Müslüman olarak vasıflandıran kişinin mevcut laik-seküler düzenlere karşı duruşu nasıl olmalıdır?

Kürşad Atalar: Müslümanların laik-seküler düzenler içerisindeki konumunu değerlendirirken, ‘ilkeler’ bazlı bir yaklaşımı benimsememiz yeterli olur. Yani size göre İslam’ın siyasete bakışı belli ise, laik-seküler düzenler içerisindeki konumunuz da belli olmuş demektir. Laik-seküler düzen, malum olduğu üzere, ‘vatandaş’ ve ‘ulus’ kavramları temelinde tanımlanmış siyaset alanına tekabül etmektedirler. Buradaki ‘vatandaş’ın da ‘özel’ bir anlamı olduğunu belirtelim. Bu ‘vatandaş’, sizin bildiğiniz vatandaş değil yani! Bu ‘vatandaş’ ‘özgür birey’dir. Kimliğini ‘ulus’un bir parçası olmaktan alır ama ‘hakları’ olan bir ‘özgür’ bireydir. Zaten ‘vatandaş’ı böyle tanımladığınız zaman, bunlardan oluşan ‘toplum’u da bir şekilde tanımlamış oluyorsunuz. Yani ‘ulus’ dediğiniz zaman, ‘modernite’nin temel kavramları çerçevesinde kurulmuş bir ‘halk’tan bahsediyorsunuz. Bunun İslam’a göre onay alıp almayacağı bellidir. Bana göre, alamaz. Çünkü özgür bireyin ‘haklar’ı olarak tanımlanmış şeylerin birçoğu, İslam’dan onay alamaz. Mesela, İslam’da, az önce söylediğim “kişinin bedeni üzerinde tam tasarruf sahibi olması” gibi bir hak yoktur. Bu yüzden, “kadınla erkek anlaşmış, zina ediyor; sana ne kardeşim?” diyemezsiniz. Ya da “adam kendi iradesiyle uyuşturucu içiyor, kimseye de zararı yok, sen ne karışıyorsun?” diyemezsiniz. Çünkü İslam’da aklı iptal eden, onun normal çalışmasını bozan şeyler haramdır. Bu yüzden, kişinin içki içmesine de, uyuşturucu kullanmasına da, sokakta açık-saçık dolaşmasına da, karışılır. Ha, nasıl karışılır? Görüldüğü yerde zinhar kellesi mi alınır? Öyle değil tabii ki.

Her şeyin bir yolu yordamı var. Mesela ‘reel siyaset’ dediniz değil mi? Bugünün ‘reel’ koşullarına baktığınızda ne görüyorsunuz? Müslümanlarda ‘güç’ yok. Yani bu hükümleri uygulayacak ‘yetki’ yok. Bu durumda, içki içeni, zina edeni sokağın ortasında dövecek veya kırbaçlayacak mısınız? Bunu yapamazsınız. Hem elinizde imkan olmadığı için yapamazsınız, hem de bunu şu an yapmamanız gerektiği için yapamazsınız! Önce ‘tebliğ’ yapmanız gerekir. Tebliğin aşamalarını geçtiniz mi? Orada üzerinize düşeni yaptınız mı? Hakkı insanlara gereğince anlattınız mı? Hz. Nuh gibi her yolu denediniz mi? Bunları yaptıysanız ve hala toplum size değil de örneğin sosyalizme veya liberalizme meylediyorsa, o zaman siz bu hükümleri uygulama ‘gücü’ne sahip olmak için mücadele etmekle yükümlüsünüz. Öncelikle bunun için çalışacaksınız. Bunun yolu yordamı da bellidir. Hz. Peygamber, Mekke’de ne yapmışsa, stratejik olarak onun yaptıklarının aynısını yapmaya çalışacaksınız. Ne yapmıştı Hz. Peygamber Mekke’de? ‘Güç ilişkileri’ kurallarına uygun olarak bir mücadele vermişti. O toplum inanmadı, Hz. Peygamber’i ve ona inananları dışladı, göçe zorladı. Modern dönemde ulus-devletler varken, ‘hicret’ artık kitlesel olarak zordur. Ama ‘dışlanma’ bir vakıadır. Siz başka bir inancın savunuculuğunu yapıyorsanız, mevcut toplum size böyle bir tepki verebilir. Hatta çoğunlukla böyle tepki verir. Yunus (A.S.) toplumu gibi olanlar tarihte nadirdir. Tabii o da olabilir ama ‘genel’ tepki budur. O zaman buna göre davranacaksınız. Yani önce ‘tebliğ’ faaliyeti yapacaksınız, sonra şartlar uygun olduğunda güç kullanımına dayalı ‘cihad’ kavramı devreye girecek. Dolayısıyla, laik-seküler düzenlerde yapılması gereken, önce bir ‘durum tespiti’dir. Çünkü her laik-sosyal düzende Müslümanların konumu aynı değildir.

Bazı açılardan ‘ortak’ yönler vardır, bazı açılardan ise farklılıklar söz konusudur. Bu düzenlerde ortak olan yön, ‘tebliğ’in zorunlu olmasıdır. Ama ‘güç ilişkileri’ bakımından örneğin bir Pakistan veya Mısır ile Türkiye’nin farkı olduğu da bir gerçektir. Bu ‘genel strateji’ bakımından bir değişikliği gerektirmez ama ‘taktik’ açısından farklılığı gerektirir. Bunlara dikkat ederek, reel siyaset alanında yapılması gerekenler yapılır. Yani, ne yapılır? Bu düzenlerin ‘İslamileşmesi’ için çalışılır. Sorunuza özet olarak böyle cevap verebilirim.

Küre Medya: Bize zaman ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için teşekkür ederiz, Allah razı olsun.
 


Yukarı Dön



Etiketler:

Yorum yapyorum

Yorumlar

Kemal Songür
16.05.2015 13:11
selam ile..
Adaletin tanımını ve neyin adalet olup olmadığını nass belirler vurgusu çok önemlidir.
Vahyin beyan ettiği hududullah'a sadakat göstermek ve zamanlarüstü işlevselliğine teslimiyet imani bir zorunluluktur. Vahyin belirlemediği ve zamana-zemine göre değişkenlik arzedebilecek konuların çözümlenmesi de vahyin inşa ettiği ve güvendiği aklı işletmekle mümkün olacaktır.
Kürşat kardeşime içeriği dolu olan söylemleri için çok teşekkür ediyoruz. selam ve dua ile.
Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat