Kur'an-ı Kerim tarihsellik ve tarihselcilik


Kur'an-ı Kerim tarihsellik ve tarihselcilik

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 15 Şubat 2017 Çarşamba 09:31


Yeni Şafak yazarı sayın Faruk Beşer, son dönem moda olan tarihselcilik görüşü üzerine köşesinde bir dizi yazı kaleme aldı. Bizde faydasını umarak Faruk Beşer'in yazılarını sizlerle paylaşmayı düşündük.

Küre Medya / Haber Merkezi
Yeni Şafak yazarı sayın Faruk Beşer, son dönem moda olan tarihselcilik görüşü üzerine köşesinde bir dizi yazı kaleme aldı. Bizde faydasını umarak Faruk Beşer'in yazılarını sizlerle paylaşmayı düşündük.

Faruk Beşer, ilk tarihselcilik girişiminin Batıda İncile karşı başlatıldığını ifadederek, “(Modernleşme sürecinin başlamasından itibaren) Hıristiyan kutsal metinlerinin anlaşılması çalışmalarında tarih veya tarihsellik, başvurulan en önemli “teknik” olmuştur… (Yani tarihselci okuyuş önce Kitab-ı Mukaddes'i anlaşılır kılmak için(!) doğmuştur). Demektedir. Faruk Beşer devamla, " (Bu yolla) kutsal metin artık kutsallığı içinde, yaşanan ve ritüelin bir parçası olarak okunan bir kitap olmaktan çıkmış, ilk dönem Hıristiyanlarının veya tabiri caizse tanrının psikanalizininyapılmasına imkân veren ipuçlarının koleksiyonuna dönüşmüştür. Kutsal metnin bilimsel bir okuması metin ile metni okuyan arasına bir mesafe konulabileceğini, dolayısıyla metnin nesnel bir biçimde anlaşılabileceğini varsayıyordu." demektedir.  

Faruk Beşer'in ilgili yazılarını sizlerle paylaşıyoruz:

Faruk Beşer / Kur'an-ı Kerim tarihsellik ve tarihselcilik

Biliyoruz, mesele böyle gazete köşelerine sığacak bir mesele değildir. Ama yazmamız konusunda çok talep aldığımız için, avami ifadelerle de olsa, kafası karışıklara, ilahiyat öğrencileri düzeyinde bir şeyler söylememiz vacip oldu.

Önce tarihsellik ve tarihselcilik kavramlarından ne anladığımı söyleyeyim: Tarihsel/tarihî olma, bir zamana, bir tarihe ait olma, mutlak olmama, zaman ve mekân üstü olmama demek. Sanıyorum bu anlamda Allah'ın dışındaki her şey varoluşu itibariyle tarihseldir diyebiliriz. Bu anlamda Kur'an-ı Kerim'in kendisi Kelamullah olarak mahlûk olmasa bile, nüzulü ve Gazalî'ye göre Arapçalığı dahi mahlûktur, dolayısıyla da tarihseldir. Yani tarihselcilerin, karşı görüşte olanları kolay alt edebilmek için iddia ettikleri gibi, tarihselciliği kabul etmeyenler Kur'an-ı Kerim'in hiçbir şeyi tarihsel değildir demiyorlar.

Bir hükmün tarihsel olması ise, konduğu tarihe ait kalmasıdır.

Tarihselcilik ise biraz daha farklı. Başta Kitab-ı Mukaddes olmak üzere özellikle vahye ait metinlerin sadece varoluşlarının değil, içerdikleri değerlerin ve hükümlerin dahi sırf var oldukları zamana ve şartlara ait olduğu, ilerleyen zamanlar için geçerli olmayacağı varsayımıyla yorumlanmasıdır.

En basit örneğiyle, Kur'an-ı Kerim ilk İslam toplumunda hırsızın elinin kesilmesini istemişse bu sadece o şartlar için geçerli bir hükümdür. O şartlar bir daha aynen tekrarlanmayacağına göre sonraki zamanlarda yapılacak hırsızlıklar sebebiyle hırsızın elinin kesilmesi gerekmez. Yani bu âlemşümul/evrensel bir hüküm değildir. Biz bu nastan sadece şunu alabiliriz: Demek ki hırsızlık kötü bir şeymiş, onu kendi zamanımıza uygun bir başka yöntemle engellemeliyiz. O yöntemi de biz bulmalıyız.

Kadının mirası, şahitliği, dövülmesi, çok evlilik gibi meselelerin hepsi zamanımız için ancak bu yolla 'insanileştirilebilir' (demeye getiriyorlar).

Söylenenlerden bu anlaşılabilir. Yoksa bu konuda çok farklı tanımlamaların, felsefi ve tarihsel temellendirmelerin yapıldığı, konuşanların hepsinin aynı şeyleri söylemediği de bilinen bir husus. Bunlara cevap vermeye çalışacağız ama buracıkta hemen kafamıza takılan şu soruyu sormadan da geçmeyelim: Mesela hırsızın elinin kesilmesinin hükmünü tarihsel sayıyoruz da, hırsızlığın kötülüğü hükmünü neden tarihsel saymıyoruz? Nitekim bugün hırsızlık bazı gruplarca bir başarı göstergesi olarak da görülüyor.

Bu girişe şunu da ekleyelim: Kur'an-ı Kerim hakkında tarihselci 'yorumsama'nın İslam dünyasındaki ilk başlatıcısı sayılan Fazlurrahman'dan beri bunu savunanların niyetlerinin kötü olduğunu söyleyemeyiz. Müslümanların yaşamakta olduğu 'tarihsel' bir mağlubiyetten çıkış yolu aramak istiyor olmalıdırlar. Ama şunu söyleyebiliriz; bu konuda oluşturulan edebiyatın kahir ekseriyeti bir varsayımdan, felsefi bir retorikten ibarettir. Meseleyi anlamayanlar bu konuda yazılanları okurken bir takım felsefi kavramlar içerisinde bocalayıp durur ve çok önemli şeyler anlatılıyormuş intibaına kapılabilirler. Oysa bendeniz o kanaate vardım ki, konu hakkındaki bunca retoriğin sonucu şairin dediği gibi, 'yek beyza'vü sad hezar gıgıdak'tan ibarettir. Bir yumurta ama yüz binlerce gıdgıdak.

Söyleyeceklerimize başlamadan önce, izninizle yazılış tarih sırasına göre bir kaç tane alıntı yapacağım. Ta ki, bu fikir nerede ve niçin ortaya çıktı anlaşılsın. Parantezler yazının öncesiyle bağlantıyı kurabilmek için bize aittir.

“(Modernleşme sürecinin başlamasından itibaren) Hıristiyan kutsal metinlerinin anlaşılması çalışmalarında tarih veya tarihsellik, başvurulan en önemli “teknik” olmuştur… (Yani tarihselci okuyuş önce Kitab-ı Mukaddes'i anlaşılır kılmak için(!) doğmuştur).

(Bu yolla) kutsal metin artık kutsallığı içinde, yaşanan ve ritüelin bir parçası olarak okunan bir kitap olmaktan çıkmış, ilk dönem Hıristiyanlarının veya tabiri caizse tanrının psikanalizininyapılmasına imkân veren ipuçlarının koleksiyonuna dönüşmüştür. Kutsal metnin bilimsel bir okuması metin ile metni okuyan arasına bir mesafe konulabileceğini, dolayısıyla metnin nesnel bir biçimde anlaşılabileceğini varsayıyordu. Metni nesnel olarak anlamaya çalışan modern insanın selefleri ise ilk etapta İncil'deki olağanüstü anlatımların akıldışılığına karar verdiler. Bunun sonucunda dinden vazgeçemeyenler için bile din, hâkim olan ve daha olumlu bir statüsü olan düşünce açısından negatif bir değer olarak, hayat içinde alakasız bir unsur olarak hayatiyetini sürdürdü”. (Yasin Aktay, 1996)

“Toplumlar tarihi laboratuvarı belirleyecek güçten yoksunlarsa, o toplumda otokritik esnasında genellikle kutsal olanla ilişki sorgulanmaya başlanır. Bu da son derece tabiidir. Yahudilerin Babil sürgünü esnasında metin kritiklerinin artmış olması, Hıristiyanlığın Protestanlık reform hareketleri içinde metin kritiklerine yönelmiş olması bu açıdan şaşırtıcı değil”. (Ahmet Davutoğlu 1998).

Başlamış olduk. 

 Faruk Beşer / Tarihselcilik ve panteizm

Kur'an-ı Kerim'in tarihselci yöntemle yorumlanıp yorumlanamayacağını konuşuyorduk. Önce birkaç alıntı yapacağımızı söylemiştik. Tarih sırasına göre verdiğimiz bu alıntıların ikisi geçen yazımızda idi. Devam edelim.

“Meyerovitch'in belirttiği bu nokta bugün Batı dünyasında din adamlarının modern dünyanın istekleri karşısında dinin kurallarını bir “kaybedenler psikolojisi” ve “evrimsel rasyonalist” mantığıyla yorumlama yoluna gitmelerine neden olmaktadır. Artık Batılı bir din adamı Kitab-ı Mukaddes'te var olan domuz eti yasağını, domuz etinin Ortadoğu'ya yönelik tarihsel bir yasak olduğunu, soğutma yöntemlerine sahip olunmayan o tarihte Ortadoğu'nun kavurucu sıcağında domuz etinin çok çabuk bozulacağını, dolayısıyla da insan sağlığına zarar vereceğini, yasağın sebebinin bu olması gerektiğini son derece rahat bir şekilde söyleyebilir hale gelmiştir. Batı'nın yaşadığı bu tecrübeden hareketle bugün modernleşme karşısında İslam'ı bekleyen en büyük tehlikenin bu olduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir”. Ali Köse 1999.

Yanlış anlamam varsa müsamahalarına sığınarak Tahsin Görgün'ün ilgili bir makalesinin bir bölümünü özetleyeceğim sonra da kolay yutulur gibi görülmeyen o vurucu tespitini kendi ifadeleriyle vereceğim.

Tarihselciliğin felsefi temelleri Alman düşünür Hegel'in tarih zaman ve değişim anlayışına dayanır. Ona göre tanrı denilen şey, her şeyin aslı olan mutlak ruhtur. Bu Mutlak Ruh, sabit bir varlık değildir, sürekli değişir ve oluşlar olarak karşımıza çıkar. Bu değişim o mutlak ruhun kendi kendisini gerçekleştirmesi ve objektif ruh haline dönüşmesi, yani görülür ve hissedilir olmasıdır. Bu oluşlarla mutlak ruh da yeniden oluşur, o da tekrar objektif ruh olarak dışa vurur ve bu süreç hep böyle devam edip gider. Yani mutlak anlamda varlıktan değil, ancak oluştan söz edebiliriz. Sanki değişmez olan tek şey değişmedir. (Benim özetim).

“Dikkat edilecek olursa, bu düşüncede… Tanrı ile âlem arasındaki ayrılık ortadan kaldırılarak, panteizme ulaşılmaktadır. Yani Alman tarihselciliği örneğinde görüleceği gibi, hesabı verilmiş bir tarihselcilik ancak panteizme dayanılarak mümkündür. Panteizm ise, kendi başına hesabı verilmesi gereken ve İslâmiyet'le alakası olmayan müstakil bir “din”dir. Panteizmi kabul etmeden tarihselci olmak ve tarihselci fikirleri savunmak, sadece hesabı verilmemiş bir yola girmek anlamına gelmektedir”. Tahsin Görgün, 2002.

Bu son cümle şunu demek istiyor olmalı; tutarlı ve dobra dobra bir tarihselci olacaksanız panteizmi kabul etmek zorundasınız. Panteizm, yani her şey tanrıdır, tanrının bir görüntüsüdür ve sürekli değişir. Hem tarihselciyim, hem de panteist değilim derseniz tutarlı değilsiniz, ideolojik davranıyorsunuz.

Mehmet Paçacı da şu cümlelerle özetlenen sunumunda sanki bunu anlatıyor:

“Fazlurrahman modernist, protestan ve oryantalist bir paradigma içinde hareket etmiştir… Tarihselcilik nereye çıkacağı belli olmayan bir tünel kazmak gibidir ve tarihselci yaklaşımın otantiklik sorunu bulunmaktadır”. Mehmet Paçacı 2002.

Tarih sırasına göre gittiğimiz için karşı görüş en sona kaldı:

“Geleneksel İslam düşüncesinde Kur'an bütün muhtevasıyla tarihüstü ve evrensel bir mesaj kabul edilir. Bu düşünceye göre Kur'an'daki her bir ayetin mana ve mesajı aksiyolojik açıdan aynı nitelikte ve dolayısıyla evrensel mahiyettedir. Kur'an'daki hiçbir ayete tarihsel bir mahiyet izafe edilemez. Çünkü Kur'an kıdem/ezelilik sıfatıyla muttasıf Allah'ın kelamıdır. Bu sıfatla muttasıf olan Allah'ın kelamı da kadim olmalıdır. Binaenaleyh Kur'an ahkâmına tarih, toplum ve kültür gibi hâdis unsurların temel oluşturması söz konusu değildir. Geleneksel Kur'an tasavvuru işte böyle bir içermeye sahiptir. Ancak bu tasavvur en azından bize göre yanlıştır. Her şeyden önce Kur'an baştan sona bütün muhtevasıyla tarihüstü rehberlik vasfını haiz değildir. Çünkü Kur'an'ın özellikle toplumsal düzen ve hukukla ilgili ahkâmının ekseriyeti değersel değil durumsal/konjonktürel niteliklidir. Bu durumsallık ise doğrudan doğruya vahyin nazil olduğu dönemdeki Arap toplumunun tarihsel, kültürel tecrübesi, dolayısıyla örf, adet ve geleneğiyle ilgilidir. Bu sebeple, söz konusu hükümler tüm zamanlarda uygulanması gereken hukuk kodları olarak vazedilmediği gibi ilk defa Kur'an'la birlikte insanlık tarihinin gündemine girmiş de değildir. Bilakis hemen tamamı İslam öncesi Arap toplumunun pratiğinde mevcuttur”. (Mustafa Öztürk, 2011)

Sıra kendi anladıklarımızda. 

Faruk Beşer / Tarihselciler nerede hata ediyorlar?

İnsanoğlu içinde yaşadığı kültür, edindiği bilgi, ön kabulleri, kısaca varlığa, insanlara ve olaylara bakışı gibi pek çok şeyin etkisi altında düşünür. Kimilerini sever, onların hep haklı çıkmasını ister, kimilerine kızar, onların sürekli yanlış bilinmelerini arzular. Kimilerine taraf olur, onların dediği gibi demeye çalışır, kimilerine karşıdır, onlar ne söylerse aksini söyler. İşte bilginin tabiatı budur.

Bütün bu hengâmda âlim, nısfet duygusunu, aklıselimi ve sağlam bilgiyi merkeze alamazsa, hepsinden önemlisi de, çoğul olan 'ulü'l-elbâb ve rasihûn'dan olmak için, düşündüklerini diğer ehli ilimle tartışma gereği duymazsa bir tarafa meyletmesi kaçınılmazdır. Başarı, bütün bu etkenlere rağmen hakikati bulabilmektir.

Bu insani özelliklere tarihsellik meselesinde de çokça şahit oluruz. Meseleye çoğu zaman ideolojik yaklaşıldığını görürüz. Böyle olunca da herkes kendi ideolojisini bir bütün olarak savunur. Artık mesele doğrunun ortaya çıkması değil, benimsenen ideolojinin galip gelmesi meselesidir. Tuttuğu takımın her şeye rağmen galip gelmesini istemesi gibi. Biz bu halden masunuz demek istemiyoruz, hepimiz böyle olabiliriz, bundan Allah'a sığınmalıyız.

Bize göre 'tarihselci' denen arkadaşlarımızın ilk yanılgısı Kur'an-ı Kerim'i İslam ümmeti içerisinde durarak, onun tarihteki tecrübesini hesaba katarak, iyi anlaşıldığı zamanlarda neden anlaşıldığını, iyi anlaşılamadığı son asırlarda niçin anlaşılamadığını araştırarak anlamaya çalışma yerine, Batı'da geliştirilen ve de öncelikle Kitabı Mukaddes'i terbiye edip hayata müdahalesini sınırlamayı hedef alan yöntemlerle, kestirmeden anlayacaklarını sanmalarıdır. Yani paradoksal bir şekilde tarihsel olanı mutlak görmeleridir. Çünkü tarihsel olan aslında bizim yaşadığımız haldir, düşüncelerimizin ve yorumlarımızın kahir ekseriyetidir. Hatta bizim her bakımdan gerilediğimiz bir dönemde Batı'nın geliştirdiği modern, sırf akılcı ve pozitivist paradigmanın etkisinde düşünmemizdir. Tarihsel olan budur.

Pakistanlı bir âlim olan Fazlurrahman (Allah rahmet eylesin, taksiratını affeylesin) bu fikirlerine neden maddeten gelişmiş olan Amerika'da sahip oldu? Çünkü gördükleriyle düşünmek zorundaydı ve etrafında fikirlerini tartışıp test edeceği İslam mütefekkirleri de yoktu. Yani o bu kadarını yapabilirdi. Hata, onun söylediklerinin mutlak sanılıp ideolojiye dönüştürülmesindedir. Mağlup bir İslam Medeniyeti'ne sataşma ve onu terbiye etme ve cezalandırma arzusundan kaynaklanan suçlu arama aceleciliğidir.

Bu arkadaşlarımızın ikinci önemli hataları, insanları tarihselci olanlar ve olmayanlar kategorilerine ayırıp, her iki tarafın fikirlerindeki geçişkenliği görememeleridir. Tıpkı kategorik olarak modern ve gelenekçi diye ayıranlar gibi. Sanki eskiden beri böyle iki takım vardı ve düşünenler, yazanlar bu iki takımdan birine üye olmak ve onun söylediklerini paket program olarak almak zorunda idiler. Buna kızan anti tarihselciler de tepkisel olarak Kur'an-ı Kerim'in hiçbir şeyi tarihsel olamaz demeye başladılar.

Aynı durum Mutezile'nin Kur'an-ı Kerim'in mahlûk olduğunu savunması zamanlarında da oluşmuştu. Onlar Kur'an-ı Kerim mahlûktur derken, mahlûk olmadığı kanaatinde olanların bazıları ise buna tepki olarak, Kur'an-ı Kerim'e ait hiçbir şeyin mahlûk olmadığını söylüyorlardı. Elimizdeki Mushaf'ın kâğıdı, mürekkebi hatta cildi bile mahlûk değildir diyebilenler çıkıyordu. Tabii, böyle söyleyenlerin bulunması diğerlerinin de işini kolaylaştırıyordu. Tıpkı bugünün tarihselliğinde olduğu gibi.

Zaten o gün Kur'an-ı Kerim'in mahlûk olup olmaması meselesiyle, bugünkü tarihsellik meselesi hemen hemen aynı özelliklere sahiptir. M. Watt, o zamanlar Kur'an-ı Kerim'e mahlûk denmesinin arkasında yatan sebeplerden birinin de hilafetin lüks harcamalarına ayetlerle engel olmaya kalkışanları susturmak olduğunu söyler. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in mahlûk olduğu kabul görürse o ayetlerin sadece kendi zamanlarına hitap ettiği söylenebilecekti.

Bu olayda da Kur'an-ı Kerim hükümlerinin tarihsel olduğunu söyleyenler, zihinlerinde oluşturdukları karşı tarafı sanki onun her şeyini tarih üstü saydıklarını söyleyerek vuruyorlar. Onun belli bir zamanda nüzulü, belli bir dille ve belli olaylar üzerine gelmesi gibi pek çok yönü, bunların tarihin belli bir kesitinde gerçekleşmiş olması anlamında elbette tarihseldir, daha doğrusu tarihîdir. Ama böyle olması hükümlerinin tarihsel sayılmasını gerektirmez. Bunu söylemek öznel bir kanaat olur, en iyimser bakışla bir içtihat olabilir. İçtihatlar zannidir ve tarihseldir. Kur'an-ı Kerim ise, inananları nezdinde katidir. Zanni bir içtihat, kati bir hükmü ortadan kaldıramaz. Bunu ve buna benzer pek çok anlama usulünü Müslüman âlimler baştan beri zaten geliştirip kurallaştırmışlardı. Bu sebeple de tarihsellik sorunu diye bir sorunu hiç yaşamadılar. Nassın bulunduğu konuda içtihat olmaz, içtihatla oluşan hükümler zamanla değişebilir, hükmün gelmesine sebep olan olayın hususi olması hükmün umumi olmasına mani değildir… gibi.

Şimdi sıra daha net örneklere geldi. 

Faruk Beşer'in konuyla ilgili diğer yazılarını da, birkaç gün sonra paylaşmaya çalışacağız inşallah.

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat