Vahyin Gölgesinde Peygamber Tasavvuru


Kemal SONGÜR, Vahyin Gölgesinde Peygamber Tasavvuru

Kemal SONGÜR


A+ |Normal |A-


Vahyin anlattığı rasuller ve son nebi:
 
    Bu konunun doğru anlaşılması, kavranılması hayati öneme sahiptir. Resuller/Nebiler vahyin canlı örnekliğidir. Allah’tan aldıkları vahyi hayata taşıyarak ve nefislerinde örneklendirerek muhataplarına daveti götüren aziz mübelliğlerdir-tebliğcilerdir.
 
    Peygamberlerin kimlikleri, kişilikleri, vasıfları, yükümlülükleri, mücadeleleri  ve mutlak tabi oldukları ilahi öğreti, bütün bunlar elimizde-önümüzde bulunan Kitab-ı Kerim’de anlatılmıştır. Rahman tarafından indirilen ve korunan bu kitab, Mübin’dir, Muhkem’dir, Furkan’dır, çelişkisiz ve anlaşılır bir kitaptır.
 
    Resullerin ve son nebinin doğru anlaşılması, tanımlanması, örnekliklerinin hayatımıza ışık tutması için, yöneleceğimiz öncelikli kaynak Kur’an’dır. Kur’an’la örtüşen diğer kaynaklara da vahyi mihenk taşı, kıstas mercii edinmek suretiyle bakmamızın-yararlanmamızın gerekliliğine inanıyoruz. Kültürün-geleneğin ürettiği ve vahiyle taban tabana zıt olan her türlü menkıbe, hurafe, hikayelerden korunulmanın yegane şartı vahyi önceleyen bir bakış açısıdır.
 
    Kur’an’ın anlattığı Resuller ve son nebi mi? Kültürün ürettiği Resuller ve son nebi mi? Rahman tarafından gönderilen ve korunan Kur’an mı? Kültür tarafından üretilen ve korunaksız binlerce kaynak mı?
 
    Kastımız, ne bütün hadis külliyatını süpürerek alan rivayet sultacıları gibi bir anlayıştır, ne de bütün hadis külliyatını süpürerek atan Kur’an’iyyuncu gibi bir anlayıştır.
    Kur’an’iyyuncu anlayışı yansıtanlar ‘’Devemin yularını kaybetsem Kur’an’a bakarım’’ vecizesiyle! kendilerini özetlerken, rivayet sultacıları da ‘’En zayıf rivayet, en sağlam muhakemeden efdaldir’’ vecizesiyle! kendilerini özetlemektedirler.
 
    Elçileri anlamak için birinci sıraya koyduğumuz kaynak vahiy’dir, ikinci sırada da vahiyle örtüşen mütevatir sünnet ve sonrası da diğer kaynaklardır. Yani korunmayan bilgi kaynaklarının korunan bilgi kaynağına arzı doğru olandır, doğruya götürendir.
 
    Elçilerin seçimi: Peygamberler; temiz fıtratlarını koruyan, ahlak, akıl, zeka, yetenek, gönül ve ruh temizliği, topluma duyarlı, bencilliğin zerresini dahi bünyelerinde barındırmayan, şefkatli, merhametli, adaletli, emin ol(un)an, doğru sözlü gibi vasıflarıyla toplum içinde tanınan-bilinen, kısaca elçiliğe elverişli olanların arasından seçilir. Neseb, soy-sop, kavim, ırk, sınıf v.b. ölçütlerin geçerliliği bahis konusu değildir. Babadan oğula veya kavim önceliği gibi ve başka insan üretimi her ne varsa ölçüt yapılmamıştır. Bu başlı başına üstünlüğün takva da olduğuna dair muhteşem bir mesajdır ve delildir. Vahyin anlatımıyla peygamberlerin kişilikleri, yükümlülükleri, seçilmeleri, misyonları ve mücadeleleri, onların özel insanlar olduklarını, yetiştirildiklerini, korunduklarını, desteklendiklerini göstermektedir. "Hani, annene vahyolunan şeyi vahyetmiştik, (şöyle ki:) Onu sandığın içine koy, suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün önünde yetiştirilmen için, Kendim'den sana bir sevgi yönelttim." 20/38,39
 
    TOPLUM TARAFINDAN TANINAN/BİLİNEN ELÇİLER: 
 
    ‘’Bizim kendilerine kitap verdiklerimiz, onu, çocuklarını tanır gibi tanırlar. Kendilerini hüsrana uğratanlar; işte onlar inanmayanlardır.’’ 6/EN’AM/20
    ‘’Sahibiniz (arkadaşınız olan peygamber) sapmadı ve azmadı. O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir.’’ 53/NECM/2..4
 
    HER ÜMMETE GÖNDERİLMELERİ BAKIMINDAN:
 
    ‘’Andolsun, Biz her ümmete: "Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir Resul (elçi) gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.’’ 16/NAHL/36
    Her ümmete bir uyarıcı olmuştur. ‘’Şüphesiz Biz seni, hak ile bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, içinde bir uyarıcı gelip-geçmiş olmasın.’’ 35/FATIR/24
    Her ümmetin bir resulü/elçisi olmuştur. ‘’Her ümmetin bir resulü vardır. Onlara resulleri geldiği zaman, aralarında adaletle hüküm verilir ve onlar zulme uğratılmazlar.’’ 10/YUNUS/47
    Her ümmetin bir hidayet rehberi vardır. ‘’İnkar edenler derler ki: "Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya." Sen, yalnızca bir uyarıcısın ve her topluluk için bir hidayet önderi vardır.’’ 13/RA’D/7
 
    RASULLERİN MİSYON/ÖNCÜL CÜMLELERİ VE ÜCRET İSTEMEMELERİ: ‘’Ad (halkına da) kardeşleri Hud'u (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka İlahınız yoktur. Hala korkup-sakınmayacak mısınız? 7/65
 
    "Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir." 26/ŞUARA/109
 
    ELÇİLERİN GÖNDERİLMESİYLE İNSANLARIN MAZARETLERİ KALMAMIŞTIR:
    ‘’Elçiler; müjdeciler ve uyarıcılar olarak (gönderildi). Öyle ki elçilerden sonra insanların Allah'a karşı (savunacak) delilleri olmasın. Allah, üstün ve güçlü olandır, hikmet ve hüküm sahibidir.’’ 4/NİSA/165
 
    TÜREDİ OLMAYAN SON RASUL:
 
    ‘’Ve gerçekten sana daha önceden hikayelerini anlattığımız elçilere, anlatmadığımız elçilere (vahyettik). 4/NİSA/164
    Kur’an; önceki nebileri ve diğer kitaplardaki hakkı doğruladığını beyan etmektedir.
    Sana da (Ey Muhammed,) önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona 'bir şahid-gözetleyici' olarak Kitab'ı (Kur'an'ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.’’ 5/MAİDE/48
 
    ELÇİYİ ALLAH SEÇER:
 
    Peygamberlik, emek verilerek, çalışılarak kazanılarak elde edilemez. Allah (c.c.) seçer:
    Tüm tarihi kayıtlar onun vahiy beklentisi içinde olmadığını göstermektedir. Aksine vahiy onun iradesi dışında onu teslim almıştır. Kur’an bunu şöyle haber vermektedir. 
    "Kitabın sana (kalbine vahy ile) bırakılacağını umut etmezdin; (bu,) Rabbinden ancak bir rahmettir. Öyleyse sakın kafirlere arka olma. (28/86)
    ‘’Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip-iletiyorsun.’’ 42/ŞURA/52
 
    Bütün güzellikleri bünyesinde taşıyanların arasından Rahman elçilerini seçer, korur, gözetir, yetiştirir ve vahyin ağırlığını-sorumluluğunu onlara yükler. Gönderilen elçilere, kin/nefret/zulüm üreten zihinlerin boş ve anlamsız argümanlarla itiraz etmelerine Rabbimiz cevap vermektedir.
 
    ‘’Onlara ne zaman bir ayet gelse, derler ki: "Allah'ın elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilene kadar biz kesin olarak inanmayacağız." Allah, elçiliğini nereye vereceğini daha iyi bilir. Bu, suçlu-günahkarlara, kurdukları hileli-düzenleri nedeniyle şiddetli bir azap ve Allah Katında bir küçüklük isabet edecektir.’’ 6/EN’AM/124
 
    SON NEBİ/RASUL:
 
    Hz. Muhammed (a.s.) artık insanlık tarihi boyunca yani kıyamete kadar, insanlığın kararan-karartılan ufkunu aydınlatan, Tevhid ve adaleti yüreklere-zihinlere nakşeden ve insanlıkla yaşıt olan Nebiler/Resuller zincirinin en son halkasıdır.‘’Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, herşeyi bilendir.’’ 33/AHZAB/40
 
    Son resul/nebi ve son kitab/vahiy şu demektir. Nübüvvet sürecinin, serüveninin şahıslardan gönderilmiş tüm vahiylerin özünü içinde barındıran Kur’an mesajına geçtiğinin bir ifadesidir, ilanıdır. İnsanlığın değişmez-değiştirilemez hak/gerçek değerlerini temsil eden, adaletin ve takvanın yegane adresi olan, Allah katında makbul olan dinin İslam olduğunu, bundan böyle değişmez-değiştirilemez ve değiştirilmeye güç yetirilemez ilahi mesajları ve hayat veren hükümleri bünyesinde barındıran tamamlanmış-korunmuş-çelişkisiz Kur’an vahyinin temsil edeceği anlamına gelir. Son vahiy ve son nebi bu demektir.
 
    Hz. Peygamberi en iyi en doğru öğreneceğimiz kaynak, onu peygamber olarak atayan ilahi kaynaktır. Bir insanı bir göreve atayan makam, o kişinin geçmişini, kişiliğini, meziyetlerini, yeteneklerini, ahlakını, görev alanını, yükümlülüklerini, yetkilerini atayan makam bilir-belirler ve tanımlar. Bu makam her şeyi yoktan var eden ve düzenleyen ilahi makamdır, görev/vazife peygamberliktir, atayan görevi veren Allah’tır, atanan peygamber ise tabi ki yöneleceğimiz kaynak da Allah’ın kitabıdır.
 
    SON NEBİNİN YAŞADIĞI ORTAM:
 
    Hz. Muhammed (s.a.v) Mekke’de yetim olarak dünyaya geldi. Kısa bir süre sonra da annesini kaybederek öksüz kaldı. Onu dedesi ve amcası yetiştirdi.
    Ticaretin hakim olduğu bir ortamda yaşıyordu. Ticari ilişkileri onun erdem ve dürüstlüğüne çevrenin şahid olduğu bir zemin işlevi görmüştü. Muhteşem insani nitelikleri herkesi kendine hayran bıraktığı gibi, Huveylid kızı Hatice’yi de hayran bırakmıştı. Emek-sermaye ortaklığıyla ticaret yaptığı dul ve iffetli bir kadın olan ve kendisinden on beş yaş büyük olan Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Muhammed (a.s.) kendisine vahiy gelinceye kadar toplumun itibar ettiği hiçbir putperest düşünceye itibar etmediği gibi bundan nefret ederek iğrenmişdi.
 
    Atası Hz. İbrahim’in tek ilahına inanmaktaydı. Alemlerin Rabbi olan Allah’a dua etmek için Kabe’yi tepeden gören Hira’da inzivaya çekilirdi. Yaşadığı toplumun zulüm, fahşa, adaletsizlik, kız çocuklarının öldürülmesi gibi lanetli töreler, kabile asabiyeti gibi insanı hayvanlardan aşağı durumuna indirgeyen tutumlar, kadınların bir meta gibi görülmesi, insanların bir eşya gibi alınıp satılması, kendi elleriyle ürettikleri putlara trajikomik bir şekilde tapınmaları v.b. insanı insanlıktan çıkaran inanç ve pratiklerinden çok rahatsız oluyordu. Bu olumsuzluklara tepki göstermesine rağmen, bu iğrençlikleri bütünüyle düzeltebilecek düşünsel ve pratik çözümlemelerden yoksundu.
 
    Topluma duyarlı olan ve bencilliğin zerresini bünyesinde barındırmayan kişiliğiyle, olumsuzluklar karşısında içi daralan bir ruh haliyle Hira’ya gidiyor ve düşünüyordu.
    Kırk yaşına geldiğinde Hira’da ilk vahyi almaya başladı. 
 
    ‘’Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir; Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti.’’ 96/ALAK/1…5
 
       SON NEBİYİ VAHİYDEN TANIYALIM:
 

    1- BİZİM GİBİ BEŞER/İNSAN OLAN PEYGAMBER.
 

    ‘’De ki: "Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin İlahınızın tek bir İlah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın." 18/KEHF/110 
 
    ‘’Kendilerine hidayet geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların: "Allah, elçi olarak bir beşeri mi gönderdi?" demelerinden başkası değildir. De ki: Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, Biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik." 17/İSRA/94,95
 
    ‘’Senden önce gönderdiklerimizden, gerçekten yemek yiyen ve pazarlarda gezen (elçi)lerden başkasını göndermiş değiliz. Biz, sizin kiminizi kimi için deneme (fitne konusu) yaptık. Sabredecek misiniz? Senin Rabbin görendir.’’ 25/FURKAN/20
 
    İnsan sınırlı yetenekleriyle-özellikleriyle, sahip olduğu/olabildiği bilgisiyle yaratıcıyı zihinsel olarak kuşatmakta acze düştüğü gibi, yaratılmış canlı-cansız bütün varlıkları kuşatacak-kuşatabilecek bir kapasiteden ve birikimden de mahrumdur. İnsan, varlık alemindeki yaratılmışların bir kısmını kavrayabilmekte, tanımlayabilmektedir. Sahip olduğu bilgisiyle kuşatamadığı, eliyle tutup gözüyle göremediği, kulağıyla işitemediği fakat varlığını karineler, akıl yürütmeler ve tefekkür yoluyla bildiği varlıklar dışında, varlığını ancak mutlak kadir olan bir güçten-kaynaktan gelen mesajla (vahiyle) öğrenebildiği varlıklar da mevcuttur.
 
    Rabbimizin irade sahibi her varlık kategorisine mesajlarını, o varlıklar içerisinden ‘o varlıklara hitap edebilecek’ seçtiği elçiler aracılığıyla göndermesidir. Çünkü örnek olanla örnek alan arasında mahiyet farkı olmamak durumundadır. 17/95 ayetinde olduğu gibi insanlara melek değil insan peygamber gönderilmiştir. İnsan, ilahi bir müdahaleyle canlı varlıklar arasından seçilerek ve de yönlendirilerek yeryüzünün maddi-manevi imarıyla görevlendirilmiştir. İmtihana tabi tutulması murad edilerek fücur ve takvası benliğine verilmiş ve imtihanın doğası gereği sorumluluk yüklenmiştir. Bu sorumluluğun yerine getirilebilmesi için de, kalp/akıl ve duyu yetileriyle donatılmasının yanı sıra, takva yönünün işlerliğini kazanabilmesi açısından da vahiy ve insan elçiler vasıtasıyla desteklenmiştir.
 
    İşte bundan dolayıdır ki, insanın hakka ulaşmada ve batıldan uzaklaşmada bir mazereti kalmamıştır.
    İmam Cafer’e (r.a) atfedilen bir söz bunu özetlemektedir. ‘’Akıl insanın içindeki peygamber, peygamber insanın dışındaki akıldır’’ İnsanlık tarihiyle yaşıt olan nübüvvetin rehberliğiyle, deforme olmamış aklın rehberliği her zaman birbirini tamamlamış, birbirini güçlendirmiş ve birbiriyle örtüşmüştür.
 
    İnsanoğlu aklıselimini yitirdiği-yabancılaştığı oranda kendine de yabancılaşmış ve evreni, kendini, eşyayı doğru okuyamadığı için Allah’a ve ilahi öğretiye de yabancılaşmıştır. Kendi varlığına ve yaradılış gayesine-gerçeğine karşı yabancılaşan insanı, kendisiyle ve varlık alemiyle bilişik, barışık, tanışık ve uyum içinde kılmak için Rahman insan elçileriyle mesajlarını göndermiştir. Fakat insanlık tarihi boyunca insanların kaybettikleri kendi öz benliklerine ‘fıtratlarına’ dönmeye çağrılan tüm toplumlar, kendilerine gelen ilahi mesajın içeriğine bakmak yerine, o mesajı getirenin tebliğ edenin kimliğiyle ilgilenmeyi öne almıştır.
 
    İlahi mesajın içeriği yerine, mesajı getirene yönelik gösterilen bu ilgi, bazen daveti getirenin soy-sop olarak güçlü olup olmadığına, bazen davetçinin ekonomik durumuna/gücüne, bazen de olağanüstü yetilerle/güçlerle donatılıp donatılmadığına yönelik olmuştur. Tabi bütün bunların zirvesinde inkarcıların itirazlarında kullandıkları başat argüman daveti getiren elçinin 17/94 beyan edildiği gibi insan/beşer olmasıdır. İnatçı inkarcıların ilahi mesajı getiren elçilere yönelttikleri ilk itiraz elçinin insan olmasıdır. Bu vakıa bütün nebilere itiraz sadedinde gerçekleşmiştir. Hz. Nuh'a; 23/24 Hz. Şuayb'a 26/154 ve diğer nebiler için de durum aynıdır 43/53-41/14
 
    Gönderilen nebiler; vahyi inkar etmek ve hayattan dışlamak için bahane olarak öne sürülen ısrarlı olağanüstülük (mucizeler) beklentilerine karşı, bizler de sizler gibi insanlarız/beşerleriz demelerine rağmen, inkarcıların istedikleri-bekledikleri bir ‘melek peygamber’di.
 
    Hz. Nebi’ye ve getirdiği ilahi öğretiye direnen Mekke müşrikleri de bundan istisna değildi ve Allah bir insanı mı elçi olarak gönderdi diyorlardı.
    ‘’Bize kavuşmayı ummayanlar, dediler ki: "Bize meleklerin indirilmesi ya da Rabbimiz'i görmemiz gerekmez miydi?" Andolsun, onlar kendi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar ve büyük bir azgınlıkla baş kaldırdılar. Melekleri görecekleri gün, suçlu-günahkarlara bir müjde yoktur. Ve o gün (melekler onlara) derler ki: "(Size sevinçli haber) Yasaktır, yasak." 25/FURKAN/21,22
    Rabbimiz, inkarcıların bütün (insanüstülük/olağanüstülük) istek ve beklentilerine karşılık, muhteşem bir örnek vererek son noktayı koymaktadır. ‘’De ki: Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, Biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik." 17/95
 
    Elçilerin insan/beşer olması bizlere örneklik-önderlik yapabilmeleri içindir. Vahyi yaşayarak örneklendiren ve bu örnekliğiyle tebliğ eden ve öğreten-eğiten (muallim) bir resul olduğu için, ilahi davetin önermelerine, emir ve yasaklarına, muhataplarının ‘bizler güç yetiremeyiz’ dememeleri ve mazeretler ileri sunamamaları için gönderilenlerden insan/beşer olan peygamber seçilmiştir. 
    Yani beşer olması hasebiyle herkesçe bilinen sıradan bir anne-babadan dünyaya gelen, bulunduğu ortamda diğer çocuklarla koşup oynayan, başkaları gibi acıkan/susayan, yiyen-içen, sıcaktan ve soğuktan etkilenen, evlenen ve çocuk sahibi olan, hanımıyla beraber olan ve latifeleşen, çarşı-pazar dolaşan, alış-veriş yapan, tuvalette ihtiyaç gideren, üzülen, sevinen, terleyen-üşüyen, hastalanan, yorulan ve dinlenen, latifeleşen ve latife kaldıran, canı sıkılan/içi daralan ve sinirlenen, ağlayan-ağlayabilen, ambargo ve açlığa maruz kalan, taşlanarak mübarek yüzleri kanayan, doğup büyüdüğü yurdunu bırakıp hicret etmek zorunda kalan, iftira atılan ve tehdit edilen, inkarcılarla mücadele eden, savaşan ve yaralanan, aile reisi bir baba, kayınbaba, dede, eş, arkadaş, dost, öğretmen, imam, müftü, yargıç, komutan, önder, devlet başkanı ve bütün bunları başarıyla yapan ve de her ölümlü gibi vefat eden bir insan. Allah’ın kulu ve elçisi Hz. Muhammed. (s.a.v.)
 
    Hz. Nebi’nin bir beşer/insan olduğunu ve diğer beşerlerden/insanlardan farkının seçilmiş bir beşer olarak vahiy aldığını, yani kul ve resul olduğunu 18/110  ayeti mükemmel bir şekilde özetlemektedir.
 
    Yüz çevirmelerini mazeretlerle perdelemeye çalışan sapkınların, elçilerin insan/beşer boyutuna suikastler düzenleyerek onların ilah konumuna çıkartmalarına karşın Allah şiddetle uyarmaktadır.  
    Kitaplarını tahrif edenlerin peygamberlerini insan/beşer ve nebi olarak görmekle yetinmeyen ve aşırı yüceltme adına düştükleri feci/sapkın durumu vahiy şöyle haber vermektedir. ‘’Yahudiler: "Üzeyir Allah'ın oğludur" dediler; Hıristiyanlar da: "Mesih Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar, bundan önceki inkar edenlerin sözlerini taklid ediyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar?’’ 9/30
 
    Hz. Peygamber de ümmetinin ehl-i kitabın durumuna düşmemesi için ki sürekli şu uyarıda ‘’Benim için Allah’ın kulu ve Resulü deyin’’ bulunmaktaydı.
    Özetle; ehli kitabın nebileri ilahlaştırmalarının ve son nebi'yi ilahlaştıran sapkın anlayışların nedeni; örnekliklerini hayata taşıma noktasında yan çizmeleri ve kutsadıkları öncülerini nebiler yerine koymak istemeleri ve dahi dini/hayat tarzını kendilerinin inşa etmek istemelerinden kaynaklanmaktadır. İşte Allah bu sapkınlara kendi ifadesiyle "Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar?" diyerek son noktayı koymaktadır.
 
    2- GAYBI BİLMEYEN-BİLEMEYEN PEYGAMBER:
 
    ‘’De ki: "Allah'ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiçbir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı arttırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, iman eden bir topluluk için, bir uyarıcı ve bir müjde vericiden başkası değilim." 7/A’RAF/188
    ‘’De ki: "Ben elçilerden bir türedi değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemiyorum. Ben, yalnızca bana vahyedilmekte olana uyuyorum ve ben, apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim." 46/AHKAF/9
 
    ‘’De ki: "Size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam." De ki: "Kör olanla, gören bir olur mu? Yine de düşünmeyecek misiniz?" 6/EN’AM/50 
    ‘’De ki: "Kendisine acele etmekte olduğunuz şey benim yanımda olsaydı, benimle aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu. Allah zulmedenleri en iyi bilendir. Gaybın anahtarları O'nun Katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır.’’ 6/EN’AM/58,59
 
    Gayb: Normal şartlarda kişinin aklı, bilgisi veya duyu organlarıyla bilemediği şeydir. Bu şey, bir duvarın bir perdenin arkasında bile olsa, sayılan yollarla bilemiyorsa, bilinceye kadar kişi için o gaybtır. Buna göreceli/nisbi/geçici gayb da denir. Akıl, bilgi ve duyularıyla bir şey öğrenildikten sonra artık gayb olmaktan çıkmış olur. Yani aslında var olan müşahede edilebilen ve diğer insanların bilgiyle ulaştıkları-ulaşabildikleri fakat kişinin daha henüz ulaşamadığı her şey o kişi için gaybtır.
 
    Bir de Rahman’ın vahiyle bildirmesi dışında insanın hiçbir şekilde bilmesi mümkün olmayan gayb vardır ki buna da mutlak gayb denir. Bunu bilmenin tek yolu vahyin bildirmesidir. Bu da ancak Resul/Nebilere bildirilir. Yani vahiy sadece peygamberlere gelir. Evren ve içindekiler, görülen/şehadet ve görülmeyen/gayb alemi olmak üzere ikiye ayrılır. Rabbimiz, her şeyi yaratan ve kuşatan olduğu için her iki alemi de bilmektedir. ‘’İşte gaybı da, müşahede edilebileni de bilen, üstün ve güçlü olan, esirgeyen O'dur.’’ 32/6 İnsan, görünen/şehadet aleminden ancak aklı, bilgisi ve duyularıyla ulaşabildiği-öğrenebildiği şeyleri bilir. Mesela insan için gelecek gaybtır, bilinmezdir. ‘’Kıyamet saatinin bilgisi, şüphesiz Allah'ın Katındadır. Yağmuru yağdırır; rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdardır.’’ 31/LOKMAN/34
 
    Kur’an, gaybı ancak Allah’ın bildiğini, ‘’O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.)’’ 72/26 Kur’an, elçilerin davetlerinin kaynağını muhatapları nezdinde Allah’tan geldiğinin bilinmesi için ‘vahiyle’ gaybı bilgilerin bir kısmını seçtiği peygamberlere bildirdiğini beyan eder. ‘’Ancak elçileri (peygamberleri) içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyici (gözetleyici)ler dizer. Öyle ki onların, Rablerinden gelen risaleti (insanlara gönderilenleri) tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah,) onların nezdinde olanları sarıp-kuşatmış ve herşeyi sayı olarak da sayıp-tespit etmiştir.’’ 72/CİN/27,28
 
    Allah’ın elçilerine bir kısım gaybı bilgileri vahiyle bildirmesinin dışında, peygamber de olsalar, insanların, cinlerin, meleklerin kendiliklerinden (kendi istek ve arzularıyla) gaybı bilmeleri mümkün değildir. ‘’De ki: "Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez. Onlar ne zaman dirileceklerinin şuuruna varmıyorlar." 27/NEML/65
    Peygamberlerin tümüne gaybı bilgilerin bir kısmı vahiyle bildirilmiştir. 
 
    ‘’Bunlar, gayb haberlerindendir; bunları sana vahyediyoruz. Onlardan hangisi Meryem'i sorumluluğuna alacak diye kalemleriyle kur'a atarlarken sen yanlarında değildin; çekişirlerken de yanlarında değildin.’’ 3/AL-İİMRAN/44
 
    ‘’Bunlar: Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordun. Şu halde sabret. Şüphesiz (güzel olan) sonuç takva sahiplerinindir.’’ 11/HUD/49
    ‘’Bu, sana (ey Muhammed) vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, (Yusuf'un kardeşleri) o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe topluca karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin.’’ 12/YUSUF/102 Bu ve benzeri ayetlerde belirtildiği gibi, elçilerin sahip olduğu gaybı bilgi, kendilerine Rabbimizin indirdiği vahyettiği gaybi bilgilerdir.
 
    Mü’minler, afakta ve enfüste yaratılanlardan yola çıkarak ve kendilerine verilen kalp/akıl ve duyu yetileriyle müşahade ettikleri muhteşem varlık alemini ve onun yegane yaratıcısı olan Rahman’ı görmeden iman ederler ve teslim olurlar. ‘’Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O'nu görmedikleri halde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyamet saatinden 'içleri titremekte olanlardır.’’ 21/ENBİYA/49
    Mü’minler, Allah’ın kudretine ve indirdiği vahye şeriksiz-şeksiz/şüphesiz iman ederler. 2/BAKARA/2…5
 
    Mü’minler, Allah’ın elçisi aracılığıyla ilettiği vahye/Kur’an’a iman ederler ve verdiği gayba dair bilgilerle yetinirler ve gayba asla ve kat’a taş atmazlar. 32/SEBE/50…54
    Allah’ın pak dini olan İslam’la tanış olmayan cahiliye toplumlarında yaşayan veya cahiliye inanç ve kültürlerinden yeterince arınmamış, Tevhidi inançla zihinlerini inşa etmemiş ve kendilerini İslam’a nisbet eden toplumlarda büyücü, kahin, falcı, astrolog, medyum, cinci, keramet sahibi gibi isimlerle anılan meçhulü bildiklerini ve gayb’dan haber verdiklerini söyleyenler zelil yalancılardır.
    Cinlerle temas ettiğini söyleyerek gaybı/bilinmeyeni bildiklerini söyleyenler, (kaldı ki cinler de gaybı bilemezler) aklı kıt olanları aldatarak/kandırarak insanları sömürmektedirler. Kaldı ki, cinlerle paslaşarak gaybı bildiklerini iddia eden müneccim, medyum, kahin, astrolog, falcı, cinci, zavallı-zelil mahluklar önce kendilerini her türlü kazadan-beladan korurlardı. Yeryüzünün gizli hazine ve definelerini bulur ve dünyanın en zengini olurlardı. Oysa bu zelil mahluklar kandırdıkları insanlardan aldıkları üç kuruş paralarla hayatlarını sürdürebilmektedirler. 
 
    Kendilerini İslam’a nisbet edenlerin maalesef yanlış/bozuk din algılarından dolayı erenler, evliyalar, şeyhler, mürşidler olarak tanımladıkları kişilerin gaybı/bilinmeyeni, geleceği bildiklerine inanarak vahiyle ters düşmeleri söz konusudur. Bu inançlarını savunma adına ‘’Allah bildirirse bilir’’ diyerek Allah’a saygısızlık ettiklerinin farkında olmazlar. Oysa Rabbimiz ‘’Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir’’ diyerek gaybı bilgilerin bir kısmını ‘VAHİYLE’ elçilerine bildirdiğini beyan etmektedir. Bildirme nedenini de ‘’Öyle ki onların, Rablerinden gelen risaleti (insanlara gönderilenleri) tebliğ ettiklerini bilsin.’’ 72/28 Yani insanların nezdinde vahyin bildirdiği gaybı bilgilerin elçilere Allah tarafından geldiğini idrak etmeleri içindir.
    Hz. Aişe (r. anha) validemiz ‘’Kim peygamberin gaybı bildiğini iddia ederse ona iftira atmış olur’’ buyurmaktadır. (Buhari ve Müslim)
    Allah’ın Resulü kendi istek ve arzusuyla gaybı bilebilseydi bunu en çok ‘ifk’ hadisesinde kullanır ve üzülmezdi.
 
    ‘’Sizler davalarınızı bana getiriyorsunuz, biriniz delilini diğerinden daha açık ortaya koyabilir, sözlerine bakarak kimin lehine kardeşinin hakkından bir şeye hüküm verirsem, kendisine ateşten bir parça kestiğimi bilsin ve sakın almasın’’ (Buhari ‘şehadat’) buyurulmaktadır.
 
    Tefsir kaynaklarının aktardığına göre Übeyrik oğullarından Ebu Ti’me, Rifaa adında yeni Müslüman olmuş birinin un çuvalında koruduğu silah ve zırhını çalar. Önce evine gizler, bulunmasından korkarak götürüp bir Yahudi’ye rehin bırakır. Un izleri kendi evini gösterince Yahudi’ye iftira atar. Resulullah, tam zırh kendi yanında bulunan Yahudi aleyhine hüküm verecekken, olayın iç yüzünü ortaya koyan ve Hz. Peygamberi uyaran şu ayetler inzal olur.
 
    ‘’Şüphesiz, Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için Biz sana kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) Hainlerin savunucusu olma. Ve Allah'tan bağışlanma dile. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. Kendi nefislerine ihanet edenlerden yana mücadeleye girişme. Hiç şüphesiz Allah, ihanette ilerlemiş günahkarı sevmez. Onlar, insanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler. Oysa O, kendileri, sözden (plan olarak) hoşnut olmayacağı şeyi 'geceleri düzenleyip kurarlarken,' onlarla beraberdir. Allah, yaptıklarını kuşatandır. İşte siz böylesiniz; dünya hayatında onlardan yana mücadele ettiniz. Peki kıyamet günü onlardan yana Allah'a mücadele edecek kimdir? Ya da onlara vekil olacak kimdir?’’ 4/NİSA/105…109
 
    Hz. Nebi’nin bu olayda gerçek suçlunun kimliğini bilememiş olması hem garip değildir hem de haşa onu küçültmez. Çünkü Nebi hiçbir zaman ‘ben her şeyi bilirim’ iddiasında bulunmamıştır. 
    Hz. Nebinin vahiyle kendisine bildirilenlerin dışında gayba dair bilgisinin olmadığını anlatan veciz örneklerden birisidir. Ayrıca yalan söyleyerek ve aslı olmayan delillerle insanları aldatmak/kandırmak mümkün iken, insana şah damarından daha yakın olan Allah’tan bir şeyleri saklamanın mümkün olmayacağı beyan edilmektedir. Adaletin zirve noktası Allah’ın her şeye şahid olduğunu bilerek, iman ederek hareket etmektir. 
 
    Erenlere, şeyhlere, evliyalara vahiy gelmediğine/gelmeyeceğine göre, vahiyle gaybı bilgi verilmediğine göre onların gaybı bilebileceklerini söylemek-inanmak Allah’a iftira atmaktır.   Peygamberler dahi vahiyle kendilerine verilen gaybı bilgilerle yetinirken ve bunun dışında gayba dair bir şey bilmediklerini-bilemeyeceklerini söylerken, kendilerini İslam’a nisbet edenlerin bu hadsizliği, vurdum duymazlığı asla mazur karşılanabilecek bir şey değildir.  ‘’Allah, elçileri toplayacağı gün, şöyle diyecek: "Size verilen cevap nedir?" Onlar da: "Bizim bilgimiz yoktur; şüphesiz görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sensin Sen." 5/MAİDE/109
 
Allah’ın Resulü gaybı bilmediği için Taif’te taşlandı, Uhud’da yaralandı. Bi'r'i maune olayı yaşanmazdı ve davetçi yetmiş yiğit müslüman müşriklerin kurduğu tuzak neticesinde katledilmezlerdi. 
Gayba taş atılmasıyla ilgili vahiy algısının erozyona uğradığı-uğratıldığı sahalardan bir tanesi de kıyametin ne zaman kopacağıyla ilgili gayba taş atma girişimleridir. Kimileri ebced hesabıyla, kimileri ürettikleri şifrelerle, kimileri uydurulan hadislerle, kimileri maya yazıtları ve benzeri kehanetlerle, kimileri dünyadaki iklim değişiklerini baz alan bilimsel! yaklaşımlarla akıllarınca/zanlarınca/hayalleriyle kurgulayarak kıyamete adeta ömür biçmektedirler. Bu tam manasıyla gayba taş atmaktır ve elçilere dahi bildirilmeyen gaybı bilgiyi, hadlerini aşarak düşünsel üretim yapmakta, tahmin yürütebilmektedirler. Oysa Rabbimiz kıyametin apansız kopacağını ve ne zaman kopacağının bilgisinin kimseye verilmediğini ve bu bilgiye ulaşabilmenin kimsenin haddine olmadığını-olamayacağını beyan etmektedir. 
 
‘’Saatin (kıyametin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar. De ki: "Onun ilmi yalnızca Rabbimin Katındadır. Onun süresini O'ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir gelişten başkası değildir." Sanki sen, ondan tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar. De ki: "Onun ilmi yalnızca Allah'ın Katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler.’’ 7/187
‘’Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. (Kıyamet) Saatin(in) emri de yalnızca (süratli) göz açıp kapama gibidir veya daha yakındır. Şüphesiz, Allah herşeye güç yetirendir.’’ 16/NAHL/77
‘’Artık onlar, kıyamet-saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar?’’ 47/18
Nebilerin dahi gaybı bilmedikleri vahiyde bildirilirken, nebilerin takipçileri olduğunu iddia edenlerin gayba taş atma hadsizliğine girmeleri, vahiyde bildirilenlerle yetinmemeleri ve sürekli gizemli sahalarda dolaşarak kendilerini ayrıcalıklı olarak görmeleri-göstermeleri ne kendilerine ne de muhataplarına hayır getirmediği gibi, tehlikeli bir vadiye doğru yürümeleri söz konusudur.
Özetle; vahyin bildirdiği gaybi haberlerin dışında gündeme getirilen ve "gayba taş atmak" demek olacak olan her girişim ve yöneliş batıldır, buna yeltenenlerin iyi niyeti kendilerini kurtarmaya yetmeyecek ve hadlerini aşmaları dolayısıyla hesaba çekileceklerdir.
 
3- HZ. PEYGAMBERİN AYRICALIKLI YÖNÜ:
 
‘’Gecenin bir kısmında kalk, sana aid nafile olarak onunla (Kur'an'la) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.’’ 17/İSRA/79
Allah’tan aldığı vahyi insanlara hayatıyla örneklendirerek götüren nebinin ayrıcalıklı yönünü iki bölümde değerlendirebiliriz, bunlardan biri sorumluluğun/yükümlülüğün fazla olmasına dönük bir ayrıcalıktır, yani ne sorumluluk ve ne de kulluğun yaşanılmasına dönük hususlarda indirime giden, meşakkati azaltan, zorlukları küçülten bir ayrıcalık değil, aksine sorumluluğu artıran, bel büken bir yükümlülükle hayatı kuşanan, meşakkati büyüten bir ayrıcalıktır. 
 
‘Ayrıcalık’ ifadesi insanların zihninde kolaylığı, refahı, saray ve benzeri yerlerde yaşayanların etrafına emirler yağdırarak hayatlarını sürdürmeleri ve zorluk-sıkıntı-meşakkat, yokluk, tehdit, sürgün ve benzeri durumlarla karşılaşmayan insanlar için kullanılır.
 
Hem Kur’an hem de diğer kaynaklar Hz. Nebi’nin (a.s) Allah’tan sakınma ve O’na kullukta zirve noktasında olduğunu, sosyal hayatında da fedakâr-cefakâr ve mücadeleci bir önder ve kişilik olarak zirve noktasında bulunduğu beyan edilmektedir. Hz. Nebinin ayrıcalıklı yönü daha fazla ibadet eden, (17/79 ayetinde olduğu gibi) daha fazla sabreden, daha fazla mücadele eden ve çok ağır bir yük yüklenen kişi oluşudur. Çünkü O, Allah’ın kulu ve Resulü’dür.
İkinci ayrıcalıklı yönünü de aşağıdaki ayetler beyan etmektedir.
 
‘’Peygamber, mü'minler için kendi nefislerinden daha evladır ve onun zevceleri de onların anneleridir. Rahim sahipleri (akrabalar) de, Allah'ın Kitab'ında birbirlerine öteki mü'minlerden ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza maruf üzere yapacaklarınız başka; bunlar Kitap'ta yazılmış bulunmaktadır.’’ 33/AHZAB/6
 
‘’Ey iman edenler (rastgele) Peygamberin evlerine girmeyin, (Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin, yemeği yiyince dağılın ve (uzun) söze dalmayın. Gerçekten bu, peygambere eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır; oysa Allah, hak (kı açıklamak)tan utanmaz. Onlardan (peygamberin eşlerinden) bir şey isteyeceğiniz zaman, perde arkasından isteyin. Bu, sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri için de daha temizdir. Allah'ın Resûlü’ne eziyet vermeniz ve ondan sonra eşlerini nikahlamanız size ebedi olarak (helal) olmaz. Çünkü böyle yapmanız, Allah Katında çok büyük (bir günah)tır.’’ 33/AHZAB/53
 
‘’Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de O'na salat edin ve tam bir teslimiyetle O'na selam verin.’’ 33/AHZAB/56
‘’Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun. Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin. Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır.’’ 68/KALEM/1,2,3
‘’Biz, senin göğsünü yarıp-genişletmedik mi? Ve yükünü indirip-atmadık mı? Ki o, senin belini bükmüştü; Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi?’’ 94/İNŞİRAH/1…4
‘’Artık, Rabbinin hükmüne sabret; çünkü gerçekten sen, Bizim gözlerimizin önündesin. Ve her kalkışında Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batışının ardında da O'nu tesbih et.’’ 52/TUR/48,49
 
‘’Şüphesiz, Biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah, sana 'üstün ve onurlu' bir zaferle yardım etsin.’’ 48/FETİH/1,2,3
 
Hz. Nebi’nin ahlaki arınmışlık/korunmuşluk ve vahiy alması ve onu ayniyle yansıtması ‘ismet’ niteliği gibi, Allah tarafından seçilmiş olmasının gerekçelerinden biridir ve nebinin özel bir disipline tabi olduğu da Kur’an’i bir gerçekliktir. Hz. Muhammed (s.a.v.) Kur’an/vahiy almasının dışında başka mucize olmaksızın, ilahi yardıma sürekli mazhar olmasıdır. Hz. Nebi’nin ayrıcalıklı yönlerinin bulunması onun insan peygamber olmasına mani olmadığı gibi, örnek alınıp takip edilmesi yönüyle bir gerekliliktir. 
 
18/KEHF/110  ve "Bana ancak, yalnızca apaçık bir uyarıcı olduğum vahyolunmaktadır." 38/70 Ayetlerinde olduğu gibi Hz. Nebi’nin en başat ayrıcalığı onun vahiy alması ve aldığı vahyi insanlığa iletmesidir.
 
Efendimizin vahiy aldıktan sonraki ayrıcalığını zaten Kur’an beyan etmektedir. Kendisine vahiy gelmezden önce de efendimizin muhteşem ahlakıyla, dürüstlüğüyle, dillerde dolaşan emin özelliğiyle, örnek kişiliğiyle, sağlam karakteriyle, merhamet pınarı yüreğiyle, keskin zekasıyla, engin basiretiyle, haksızlık karşısındaki duruşuyla ve haklının hakkını haksızlık edenden almasına yardım eden asil tavırlarıyla, yüksek hasletleriyle elçi olarak seçilmemiş olması durumunda dahi diğer insanlardan örnek kişiliğiyle ayrıldığını tarih anlatmaktadır. Şairin dediği gibi;
‘’Muhammed beşerdir, fakat sanma ki sıradan beşer gibidir
Onun değeri, değersiz taşlar içinde yakuta bedeldir’’
 
Rabbimiz de elçilerini o toplumun yakinen tanıdığı ve yüksek hasletleriyle bilinenler arasından seçip toplumlara elçi olarak göndermektedir.
 
4- HZ. PEYGAMBERİN GÖNDERİLİŞ GAYESİ/NEDENİ/MİSYONU 
 
‘’De ki: "Şahidlik bakımından hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Allah benimle sizin aranızda şahiddir. Sizi -ve kime ulaşırsa- kendisiyle uyarmam için bana şu Kur'an vahyedildi. Gerçekten Allah'la beraber başka ilahların da bulunduğuna siz mi şahidlik ediyorsunuz?" De ki: "Ben şehadet etmem." De ki: "O, ancak bir tek olan İlah'tır ve gerçekten ben, sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım." 6/EN’AM/19
 
‘’Şüphesiz Biz seni, hak ile bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, içinde bir uyarıcı gelip-geçmiş olmasın.’’ 35/FATIR/23,24
‘’Ey Peygamber, gerçekten Biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve Kendi izniyle Allah'a çağıran ve nur saçan bir çerağ olarak (gönderdik). Mü'minlere müjde ver; gerçekten onlar için Allah'tan büyük bir fazl vardır.’’ 33/AHZAB/45,46,47
 
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bir şahid, bir müjde verici, bir uyarıp-korkutucu olarak seçilip insanlığa gönderiliş gayesi, salt bireysel olarak kişinin manevi, uhrevi, ahlaki gelişimine dönük bir içerikle sınırlı değildir. Hz. Resulullah’ın misyonu/fonksiyonu aynı zamanda dünyevi, siyasi, askeri, hukuki bir içeriğe sahiptir. Yani onun gönderiliş gayesi ve misyonu hayatın tümünü inşa eden, bireysel ve toplumsal, düşünsel ve eylemsel, dünyevi ve uhrevi, maddi ve manevi, hukuki ve ahlaki, kısaca hayatın bütününü yönlendiren, düzenleyen, biçimlendiren bir misyona sahiptir.
 
Hz. Peygambere vahiy gelmeye başlamasından tamamlanışına kadar olan süreçte ve vahye ilk muhatap olan toplumun 23 yıllık sürecine bakıldığında şu gelişimi görmekteyiz. Kabileler şeklinde yaşayan ve her fırsatta birbirleriyle savaşan bir toplumun, organik ve ideolojik bir bütün olarak egemen bir devlet haline geliş sürecini görmekteyiz. Bu süreci yöneten, yönlendiren, düzenleyen, biçimlendiren Allah’ın Resulünün misyonunda/fonksiyonunda toplumu eğiten ahlaki bir önder, toplumun hukuki sorunlarını, anlaşmazlıklarını çözen adil bir hâkim/yargıç, siyasi sorumluluk ve yetki sahibi bir devlet başkanı, savaşlara katılan bir baş komutan, toplumun bütün sorunlarına çare üreten bir önder/rehber görmekteyiz.
 
Genelde insanlar, bir şeye davet edildiğinde veya daveti götürenin harcadığı mesaisine bakılarak, davetçinin bir maddi karşılık ve bir menfaate dönük beklenti içinde olduklarını düşünürler, zannederler. Tabi ki bu zan sahipleri ahireti dikkate almayan ve Allah’ın vereceği ikramı düşünemeyen zavallılar tarafından algılanır, düşünülür, zannedilir. Oysa bütün nebiler ve son nebi davetlerine karşılık bir ücret istemediklerini ve ücretlerinin/karşılıklarının Allah’a ait olduğunu beyan etmektedirler. Bırakın bir ücret istemeyi daveti götürdükleri muhatapların kurtulabilmeleri için mallarını ve canlarını ortaya koyarlar. ‘’(Ey Peygamber) De ki: "Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim." 38/SAD/86
‘’De ki: "Ben buna karşılık, Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen (insanlar olmanız) dışında sizden bir ücret istemiyorum." 25/FURKAN/57
 
‘’Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik.’’ 2/BAKARA/151
‘’(De ki:) "Ben, ancak bu şehrin Rabbine ibadet etmekle emrolundum ki, O, burasını kutlu ve saygıdeğer kıldı. Herşey O'nundur. Ve Müslümanlardan olmakla emrolundum." "Ve Kur'an'ı okumakla da (emrolundum). Artık kim hidayete gelirse, kendi nefsi için hidayete gelmiştir; kim sapacak olursa, de ki: "Ben yalnızca uyarıcılardanım." 27/NEML/91,92
Hz. Peygamberin davetinin ana ekseni Tevhid ve adalettir. Tevhid akidevi bir hedef, adalet ise sosyal bir hedefti. İnsanlar ilk önce adaletin temeli olan Tevhid’e çağırılıyordu ve Hz. Nebi’nin öncül cümleleri ‘Ey insanlar Allah’tan başka ilah yoktur’ deyin, kurtulun’ davetiydi. Bu davet bu cümle basit bir cümle değildi. Hemen tekrarlanarak kurtuluşa erişilebilecek bir cümle değildi. Bu cümle düşünsel ve eylemsel hayatı kökten değiştiren bir cümleydi. Bu cümleyi tekrarlayan bütün nebiler ile bu cümleye şiddetle karşı çıkan müstekbir/tağutlarla insanlık tarihi boyunca mücadeleler yaşanmıştır. Bu cümlenin ne demek olduğunu neye tekabül ettiğini ve kabulü halinde nelerle karşılaşılacağını Mekke müşriklerinin ileri gelenleri çok iyi bildikleri için olanca güçleriyle bu cümlenin mâkes bulmaması için mücadele ettiler.
 
Adaletin, izzetin, onurun temeli olan bu cümle, kula kulluğu reddeden ve her türlü sınıfsal ayırımcılığı yerle yeksan eden, Allah’ın indinde insanları eşitleyen ve üstünlüğün renk, ırk, soy-sop, cinsiyet, maddi ve sayısal güç ile tanımlanmadığını, üstünlüğün takva ile olacağını beyan eden bir cümleydi. Mekke müşriklerinin ileri gelenleri bu cümleyi söylemektense bu daveti getirene karşı canları pahasına savaşmayı tercih ettiler.
Bölgeler arası bugünün deyimiyle uluslar arası ticaretin merkezi konumunda bulunan Mekke ve onun seçkin yöneticileri dev ticari faaliyetleri yürütebilecek kadar akıllı/zeki insanlardı. Bu adamlar Kelime-i Tevhid cümlesinin düşünsel ve eylemsel hayatın tümüne müdahale eden bir cümle olduğunu ve toplumda mâkes bulması durumunda bütün hegemonyalarının, düzenlerinin, çarklarının son bulacağını bilmekteydiler. Aptal olmayan inkârcı seçkinler bu cümlenin gerçek anlamını, kuşattığı alanı, bu cümleyi bugün şuursuzca ve anlam sahasından habersiz tekrarlayan milyonlarca müslümandan daha iyi kavramaktaydılar. Dünya Müslümanları bu cümlenin ‘la ilahe illallah’ kapsadığı alanı ve kuşattığı hayatı inşa mesajını, bu cümleyi ölümüne reddeden Mekke müşriklerinin seçkinlerinin anladığı/kavradığı kadar anlar ve hücrelerine kadar iman ederek hayata bu idrakle bakarlarsa, inşallah Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır.
 
5- YAŞADIĞI TOPLUMDA YAKİNEN BİLİNEN-TANINAN PEYGAMBER:
 
‘’Bizim kendilerine kitap verdiklerimiz, onu, çocuklarını tanır gibi tanırlar. Kendilerini hüsrana uğratanlar; işte onlar inanmayanlardır.’’ 6/EN’AM/20
‘’Sahibiniz (arkadaşınız olan peygamber) sapmadı ve azmadı. O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir.’’ 53/NECM/2..4
 
Hz. Nebi’nin yaşadığı toplumda, insanların nezdinde kişiliğiyle-kimliğiyle ve yüksek hasletleriyle tanınan-bilinen ve güvenilen bir örnek şahsiyetti.
 
6- TÜM İNSANLIĞA VE "ZAMANLARÜSTÜ" RAHMET OLARAK GÖNDERİLEN PEYGAMBER:
 
‘’Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik. De ki: "Gerçekten bana: -Sizin İlahınız yalnızca bir tek İlah'tır" diye vahyolunuyor; artık siz Müslüman olacak mısınız?" Buna rağmen yüz çevirecek olurlarsa, de ki: "Size eşitlik üzere açıklamada bulundum. Tehdit edildiğiniz (sorgu ve azap günü) yakın mı, uzak mı, bilemem." 21/ENBİYA/107,108,109 
‘’Sizi -ve kime ulaşırsa- kendisiyle uyarmam için bana şu Kur'an vahyedildi.’’ 6/EN’AM/19
 
‘’De ki: "Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisi (peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz.’’ 7/A’RAF/158
 
‘’Biz seni ancak bütün insanlara bir müjde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar.’’ 34/SEBE/28
‘’Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim.’’ 5/MAİDE/3
 
Son vahiy ve son nebiye dönük ilahi bir beyandır. Kur’an vahyi, kıyamete kadar nefes alıp verecek olan tüm insanlığa gönderilmiş ilahi bir mesajdır. Kur’an vahyinin elçiliği aracılığıyla gönderildiği Hz. Muhammed’in (s.a.v.) risaleti de, renk, ırk, dil, soy-sop, coğrafya, sınıf, statü, kültür farklılığı demeden bütün insanlığı kapsamaktadır. Hz. Peygamberin alemlere rahmet olması hem kendi çağındaki insanları hem de ondan sonra gelecek olan tüm insanlık ailesini kapsamaktadır.
Kendisine vahyin ulaştığı insanlar ve onun ışığıyla aydınlananlar için bilfiil bir rahmet, henüz vahiyle tanışmayanlar için potansiyel bir rahmettir.
Hz. Nebi’nin alemlere rahmet olarak gönderilmesinin ve rahmet peygamberi oluşunun hikmeti, vahyin, Allah’ın insanoğluna olan kat kat rahmetinin son katını oluşturmasından dolayıdır. Çünkü vahiy aç ruhlara inzal edilmiş, bahşedilmiş muhteşem bir sofradır, ilahi bir ziyafettir. Nuzul sözcüğü de Arap dilinde ‘konuğun önüne çıkarılan mükellef sofraya’ verilen bir addır. Bu yönüyle gönderilen bütün elçiler gönderildikleri toplumlar için bir rahmettir.
 
‘’Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O’nun gücüne giden, size pek düşkün, mü'minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir.’’ 9/TEVBE/128
Hz. Resulün genelde bütün insanlığın kurtulmasına dönük gösterdiği çabanın kalkış noktası merhametidir ve özelde vahyi evetleyen mü’minlere de gösterdiği esirgeyiciliği ve şefkatidir.
Hz. Nebi kendisinin canına kasteden müşrikler için beddua etmesi istendiğinde, mü’minlere cevaben ‘’Unutmayın ki ben lanetçi olarak değil, rahmet olarak gönderildim’’ buyurmaktadır. (Müslim)
Hz. Peygamberin şefkat ve merhamet timsali oluşuna dönük bütün hayatıyla ilgili sayısız örnekler mevcuttur.
 
Mü’minlerin şiarı ve davetçi kimliği, bütün insanların vahiyle tanış olmalarına, hidayete ulaşabilmelerine ve kurtulmalarına dönük merhameti kuşanmaları, mü’minler arasında ise şefkati, yardımlaşmayı, paylaşmayı kuşanmaktır.
 
7- VAHYE SADIK KALMAKLA VE TABİ OLMAKLA EMROLUNAN PEYGAMBER: 
 
‘’Eğer o, Bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı. Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik. Sonra onun can damarını elbette keserdik. O zaman, sizden hiç kimse araya girerek bunu kendisinden engelleyip-uzaklaştıramazdı.’’ 69/HAKKA/44…47 
 
‘’Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: "Bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir." De ki: "Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben, büyük günün azabından korkarım." De ki: "Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?" 10/YUNUS/15,16
‘’Rabbinden sana vahyedilene uy. O'ndan başka İlah yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir.’’ 6/EN’AM/106
 
‘’De ki: "Ben gerçekten, yalnızca Rabbime dua ediyorum ve O'na hiç kimseyi (ve hiçbir şeyi) ortak koşmuyorum." De ki: "Doğrusu ben, sizin için ne bir zarar, ne de bir yarar (irşad) sağlayabilirim." De ki: "Muhakkak beni Allah'tan (gelebilecek bir azaba karşı) hiç kimse asla kurtaramaz ve O'nun dışında asla bir sığınak da bulamam." (Benim görevim,) Yalnızca Allah'tan olanı ve O'nun gönderdiklerini tebliğ etmektir. Kim Allah'a ve O'nun elçisine isyan ederse, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere onun için cehennem ateşi vardır." 72/CİN/20…23
‘’Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): "Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. Hayır, artık (yalnızca) Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol." 39/ZÜMER/65,66 Ve benzeri bir çok ayet.
 
Beşeri öğretilerin/ideolojilerin bağlıları-takipçileri olan ve yürüttükleri mücadelelerin ve arzuladıkları hedefe ulaşabilmek için inkılâp hareketlerinin evrelerini, stratejilerini, mücadele sahalarını ve takınacakları tavırları, tavizleri, taktikleri, hareketin lideri veya öncü kadroları belirler. Bu yönüyle beşeri mücadele ve hareketlerin düşünsel ve eylemsel yönelişleri değişkendir, zamana, zemine, mekana göre tersyüz edilebilir bir mantığa sahiptir. Onlar için her yol meşrudur, çünkü kendi elleriyle ürettikleri düşünsel ve eylemsel yönelişlerini yine kendi elleriyle değiştirebilirler, tersyüz edebilirler. 
 
Fakat Hz. Peygamberin yürüttüğü mücadelenin, hareketin düşünsel ve eylemsel (ideolojik/fikri) içeriğini, kalkış noktasını ve temel çizgilerini Rabbimiz vahiyle belirlediği için, Hz. Nebi’nin kendisine yöneltilen her türlü uzlaşma teklifini/talebini/tuzağını vahiy tarafından reddedildiğini görmekteyiz. Rabbimiz elçisinden kendisine bildirilen vahye sadık kalmasını ve inkârcıların istek ve arzularına uymamasını emretmektedir.
Bunun içindir ki, Allah’a ve Resulüne iman eden ve Allah’ın rızasını umarak mücadele eden mü’minlerin de vahye sadık kalmaları ve vahyin belirlediği sınırlara ‘kırmızı çizgilere’ uymaları gerekmektedir. Mü’minlerin önceliği sayısal, ekonomik, siyasal güç değil, mü’minlerin önceliği vahye sadık kalarak bu güce ulaşmalarıdır. Çünkü Rahman’ın huzuruna çıkıldığında sorgulanacağımız, sorulacağımız sayısal ve benzeri güçler değil, sadece Kur’an’ın ta kendisidir.
 
8- ALDIĞI VAHYİ KESİNTİSİZ/FASILASIZ AÇIKLIKLA TEBLİĞ EDEN RESUL:
 
‘’Rablerine (götürülüp) toplanacaklarından korkanları onunla (Kur'an'la) uyarıp-korkut; onlar için ondan başka ne velileri vardır ne şefaatçileri. Umulur ki korkup-sakınırlar.’’ 6/EN’AM/51
‘’Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.’’ 28/KASAS/56
‘’Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir. Oysa ki sen buna karşı onlardan bir ücret de istemiyorsun. O, alemler için yalnızca bir 'öğüt ve hatırlatmadır.'’’ 12/YUSUF/103,104
 
‘’Fakat onlar yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca apaçık bir tebliğdir.’’ 16/NAHL/82
Hz. Peygamber aldığı vahyi insanlara götürme noktasında kendine düşeni yaparken, muhataplarının ilgisizliğine, vurdumduymazlığına, aymazlığına çok üzülüyor ve bu dine taraftar toplamak için dişini tırnağına takıyor ve kendini adeta tüketiyordu. Yukarıdaki ayetler Hz. Nebi’yi teselli ediyor ve vazifesinin tebliğ etmek olduğunu ve inkarcıların inatçı tutumlarına karşı üzülmemesini/kahrolmamasını öğütlüyor.
 
‘’Elçiye tebliğden başka (yükümlülük) yoktur. Allah açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da bilir.’’ 5/99
Kur’an’ın bütününe bakıldığında genelde bütün nebiler ve özelde Hz. Nebi için istenilen, vahyi insanlara ulaştırma noktasında vazifelerinin her halükarda taraftar bulmak değil, her halükarda tebliğ etmek olduğu hatırlatılmaktadır. Yani kesintisiz ve açıklıkla tebliğ etmektir.
 
‘’Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz, Allah, kafir olan bir topluluğu hidayete erdirmez.’’ 5/MAİDE/67
Hz. Peygamberin Allah’ın vahyinden herhangi bir şeyi sadık bir nebi olarak gizlemeyeceği ve zaten vahyi gönderen tarafından buna müsaade edilmeyeceği, muhatapları nezdinde böyle bir şeyin muhal olduğunun bilinmesi gerektiğine yönelik bir tekid bir vurgulamadır.
 
9- HAYRANLIK VERİCİ MÜKEMMEL BİR AHLAKA SAHİP OLAN NEBİ:
 
‘’Gerçekten sen, pek büyük bir ahlak üzeresin.’’ 68/KALEM/4
İlk inen surelerden Kalem suresinde geçen bu ayet, müşrik toplumun önde gelenleri tarafından ‘’neden sen’’ ‘’neden falan ya da filan kişi değil’’ ‘’senin ne özelliğin var’’ gibi yöneltilen sorulara bir cevap niteliğindedir. Kur’an, Hz. Nebi’ye vahiy gelmezden önce de yüksek hasletlere sahip olduğuna ve mükemmel bir ahlak timsali oluşuna tanıklık etmektedir. Kur’an’dan daha üstün bir tanık ve daha doğru bir söz olabilir mi? 
 
Kendisine vahiy gelmezden önce de ahlaklı olan Abdullah’ın oğlu Muhammed iken, kendisine vahiy geldikten sonra aldığı Muhammed’un Resulullah sıfatıyla Kur’an’ı yaşayan-örneklendiren olarak ahlakın sembolü, yaşanılan Kur’an ahlakının zirvesi olmuştur. Hz Nebi’ye ilk vahiy geldiğinde Hz. Hatice’nin şu şiirsel sözleri Hz. Muhammed’i (s.a.v.) tanıtmaktadır.
Vallahi, Allah seni kesinlikle mahcup etmez, 
çünkü sen sözüne güvenilir bir adamsın,
akrabalık bağını gözetirsin,
kimsesizleri korursun,
konuğuna ikram edersin,
haklının hakkını almasına yardım edersin.
 
Hz. Muhammed (a.s.) fıtratını korumuş ve korunmuştu, her türlü düşünsel ve eylemsel pisliklerden sakınmıştı, çünkü sakınanların korunacakları, kollanacakları, desteklenecekleri ilahi bir yasaydı.
 
10- MUHTEŞEM BİR ÖRNEKLİĞİ/ŞAHİDLİĞİ OLAN PEYGAMBER (USVETÜN HASENETÜN): 
 
‘’Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resûl’ünde güzel bir örnek vardır.’’33/AHZAB/21
Örneklik/örnek olanın, muhatapları nezdinde mâkes bulabilmesi için, örnek olanla örnek alacakların aynı kategoride varlıklar olması gerekmektedir.
İnsanlar haşa! mutlak olan ve hiçbir şeyin O’nun dengi ve benzeri olmayan Allah’ı örnek alamazlar ya da soyut bir eylem olan hitabı veya farklı varlık kategorisine dahil olan melekleri de örnek alamazlar. Bunun için bizlere örnek gösterilen ve örnek almamız gerektiği beyan edilen insan peygamberdir. 
 
Örnek alacak olanın veya örneği takip edecek olanın örneğe ya da örnekliğe ulaşmasının, onu bilmesinin-algılamasının, onu takip edip kendi üzerinde taşıyabilmesinin, onun hayata dönük düşünsel ve eylemsel pratiklerini yapabilmesinin imkan dahilinde olması gerekmektedir. Allah’ın Kur’an’da Hz. Nebi’yi örnek göstermesi ve takip edilmesine dönük emri, ‘’Allah güç yetirilemeyecek bir şeyi teklif etmekten münezzehtir’’ ilkesinden dolayı Hz. Peygamberin örnek alınması ve takip edilmesi güç yetirilebilir bir tekliftir. 
 
Müslümanlar Hz. Nebi’nin örneklik ve mücadele misyonunu takip etmekle emrolunmuşlardır. Hz. Nebi’ye benzemek, yani onun yediğini yemek, giydiğini giymek, içtiğini içmek, kullandığı eşyaları kullanmak örnek almak değildir olsa olsa taklit etmeye çalışmaktır ve dinin bir emri de değildir. Çünkü Hz. Peygamber de her insan gibi coğrafya, iklim, çevre ve ortama uymuş, yediklerini, içtiklerini, giydiklerini ve kullandığı eşyaları çevresel şartlar belirlemiştir. Bütün bunlar doğal insani şartlara uyum göstermekten ibarettir. Hz. Peygamberin doğal çevresel şartlara uygun düşen beşeri faaliyetlerini ‘’örneklik misyonuna’’ dahil etmek, kutuplarda eksi elli derecede yaşayan bir eskimodan onun gibi giyinmesini istemekle, beklemekle eşdeğerdir.
 
Allah’ın Resulünün örnekliliği, Kur’an’ın bize onu örnek göstermesi, onun elçilik misyonuyla doğrudan ilgilidir. Bunun içindir ki, Hz. Nebi’nin örnek alınacağı alan da bu misyonla doğrudan ilgili olan eylem ve tavırlardır, davranışlardır. Onun örneklik misyonu, hayatı algılaması-tanımlaması, eşyayı okuyuşu, ilahi öğretinin insana ve topluma yansıtılmasına dönük örnekliği, varlığa ve varlık alemine yaklaşımı, ailevi, sosyal, ekonomik, siyasal, kısaca insan ilişkilerini üzerine oturttuğu davranış kodlarıdır, ilkeleridir.
Hz. Nebiyi aşama aşama inşa eden, onu yönlendiren vahiydir. Vahiy peygamberi anlatmaktadır, peygamberde vahyi hayatıyla örneklendirmektedir.
 
11- BİLGİNİN KAYNAĞI OLAN VAHYİ İŞLEVSEL OLANA DÖNÜŞTÜREN, TALİM ETTİREN RESUL:
 
‘’Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik.’’ 2/BAKARA/151
Peygamberler, İlahi öğretiyi insanlara hem iletmekle hem de nasıl uygulanacağını kendi şahıslarında örneklendirerek öğretmekle yükümlüdürler. Bütün nebilerin hem kendi gönderildikleri toplumlara ve hem de kıyamete kadar tüm insanlığa örneklileri söz konusudur. ‘’Andolsun, onlarda sizlere, Allah'ı ve ahiret gününü umud edenlere güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirecek olursa, artık şüphesiz Allah, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan), Hamid (övülmeye layık olan)dır.’’ 60/MÜMTEHİNE/6
 
Son nebinin bizler için hayatın her sahasına yönelik öğretici ve eğitici misyonu, hayatımızı yönlendirecek temel konulardaki emir ve tavsiyeleri ışık tutmaya-rehber olmaya devam etmektedir. Namazın kılınış şeklinden haccın menasiklerine, müşriklerle mücadele metodundan/biçiminden zorluklar karşısında sabır/direnişin nasıl olacağına, aile hayatından tutun toplumsal hayata kadar inşanın nasıl olacağına dönük örneklikler vardır. 
 
Resulullah buyurur ki: ‘’Allah beni öğretici ve eğitici (Muallim) olarak gönderdi.’’ (İbn Hambel) Oku emrini alan nebi, Allah’ın adıyla vahyin ışığında Rabbini tanır ve varlığı, hayatı, zamanı, tarihi, insanı, toplumu ve kendini okur ve kendisine kulak verenlere de nasıl okunacağını öğretir.
 
12- SON NEBİ’YE VERİLEN KESİNTİSİZ-FASILASIZ VE ZAMANLARÜSTÜ DEVAM EDEN YEGANE MUCİZE KUR’AN:
 
Mucize: güç yetirilmeyen/gücü yetmemek, aciz kalmak manalarına gelen ‘acz’ kelimesinden türetilmiştir. ‘İ’caz’, aciz bırakma, kudretsiz kılma, benzeri yapılmama demektir.
İslam’i kavram olarak mucize; Rahman’ın, elçilerin elçiliklerini destekleyen ve Rabbimizin kudretini gösteren, insanlar tarafından yapılmayan-yapılamayacak gerek yazılı olan ayet, gerek görsel olan hadise/olay veya yoktan yaratılmış her şey.
 
Kur’an, mucize karşılığı olarak ‘ayet’ ‘ayat’ ‘beyyine’ ‘delil’ veya ‘delail’ kelimelerini kullanmaktadır. Buna göre mucize; ilahi bir haber, bir işaret, delil veya ispat demektir. Mucizeden amaç insanların helak olması/edilmesi değil, Rahman’ın kudreti görülerek insanların akıllarını başlarına almaları, kendilerine gelmeleri, ders almaları ve doğruyu bularak inanmalarıdır. İnsanları benzerini yapmaktan aciz bıraktığı için İslam kültüründe ayet yerine mucize terimi kullanılmıştır.
 
Yer ve gökte var olanların tümünün, örneğin gezegenlerin, yıldızların, yaşadığımız dünyanın ve göğün direksiz duruşunun, okyanusların, sabit dağların, yeryüzündeki sayılmasından bile acze düştüğümüz nimetlerinin, mevsimlerin döngüsünün, gece ve gündüzün ardarda gelişinin, hayvanlar alemindekilerin akıllara durgunluk veren özelliklerinin, insanın yaratılışının, gelişiminin, ruh/akıl/kalp ve duyu yetileriyle donatılmasının, kısaca insanoğlunun şuan müşahade edemedikleri ve yarınlarda insanoğlunun asla müşahade edemeyecekleri sayısız ilahi mucizeler bir yana, elan/şimdiki zaman diliminde insanoğlunun müşahade ettikleri, yaşadıkları, gördükleri, işittikleri, üzerlerinde veya yanlarında yürüdükleri ve faydalandıkları sayılarını dahi saymaktan acze düştükleri varlık alemindeki yaratılanların tamamı başlı başına birer ayettir/mucizedir.
 
Kur’an, inanmak için olağanüstü, sıra dışı, harikulade olaylar peşinde koşanlara, varlık aleminin zaten insan tahayyülünün erişemeyeceği bir kudretin ‘ALLAH’ın’ yaratmasıyla oluştuğunu ve bunu görmeleri gerektiğini, inanmaları için yeterli olduğunu ve elçilere inanılması gerektiğini vurgulamaktadır. Olağanüstü beklentisi yerine, olağan içindeki olağanüstülüğü fark etmeleri, görmeleri, idrak etmeleri gerektiğini ifade etmektedir.
 
İnkarcılar, harikulade/olağanüstü ve mahlukların asla güç yetiremeyeceği benzersiz olan mucizelerle her gün-her an iç içe yaşadıkları için, kanıksamaları/alışkanlıkları dolayısıyla bu mucizeleri görmezler-göremezler görmemezlikten gelirler, çünkü onlar bakan bir kör ve işiten bir sağırdırlar, idrakten yoksun olan bu akıllı ama akıllarını kullanmayan mahluklar sayısız mucizelerle yetinmeyerek, peygamberlerden mucize isterler.
 
Vahiy iki tür ayetten/mucizeden bahsetmektedir, henüz ortaya çıkmamış gizemli olayların somut haberlerinden ve somut olarak ortada duran varlıkların gizemli bilgilerinden. Bu sebeple inkarcıların peygamberlerden istedikleri/bekledikleri ve vahye-peygambere meydan okuyarak kıyameti/azabı/helakı acele getir bakalım dedikleri mucize taleplerine karşın, vahiy şöyle cevap vermektedir. Öncelikle gaybı vaatlerin somut sonuçlarını istemede acele edilmemesi gerektiğini ve bunun ansızın geleceğini hatırlatıyor. Sonra da helakle sonuçlanacak gaybı ayetlerin tevilini acele isteme yerine afaktaki ve enfüsteki ayetleri/mucizeleri, yani iç ve dış dünyadaki muhteşem mucizelerin görülmesini, düşünülmesini öğütlüyor.
 
Kur’an, insanlardan olağanüstü ayet/mucize bekleyenlere olağanın içindeki olağanüstülüğü fark etmelerini öğütleyerek, olağanüstü olguların gelmesi halinde helakin-yıkımın kaçınılmaz olacağını haber vermektedir. 
İşte inatçı inkarcıların ısrarlı mucize taleplerine karşın, Rahman elçilerini desteklemek ve inkarcıların acziyetlerini tekraren göstermek için mucizeler var etmiştir. Onun için peygamberlerden talep edilen yönüyle mucize göstermede karşı tarafın (inkârcıların) iddia ve isteği temel faktördür. Bu yönüyle elçilerin şahsında gösterilen mucizeler inkârcılara meydan okumaktır.
Varlık âlemindeki sayısız ayetler/mucizeler karşısında inkarlarını sürdürenler, elçilerden istedikleri mucizelerin gönderilmesi karşısında da inkar ettiklerini-edeceklerini Rabbimiz Ku’an’da beyan etmektedir.
 
‘’Kendilerinden evvel yıkıma uğrattığımız hiçbir ülke (halkı) iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecek?’’ 21/ENBİYA/6
‘’İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: "Büyücü ve cinlenmiş" demişlerdir. Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler.’’ 51/ZARİYAT/52,53
 
Rabbimiz, ilahi mesajı elçileri vasıtasıyla toplumlara gönderir, toplumlar ilahi mesajı inkar eder ve elçilerden mucize isterler, Rahman elçilerini desteklemek için mucizeler gönderir, toplum inkarında diretir ve helak kaçınılmaz olur. Azgın nice topluluklar inkârlarında direttikleri için helak olmuşlardır. İnkârcıların genelde ortak cümleleri şudur. ‘’Dediler ki: "Sen bize yalnızca Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarınızı bırakmamız için mi geldin? Eğer gerçekten doğru isen, bize vadettiğin şeyi getir, bakalım." 7/A’RAF/70
 
‘’Yazıklar olsun kullara; ki onlara bir elçi gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi. Görmüyorlar mı, kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik? Onlar, bir daha kendilerine dönmemektedirler.’’ 36/YASİN/30,31
 
Peygamberlerle ilgili ve onlara yönelik verilen mucizeler, Rabbimizin peygamberlerini desteklemesi ve onlara yönelik muhataplarının nezdindeki delilidir, ispatıdır. Mucize Rahman’a ait bir fiildir, haşa! peygamberlerin eli ürünü değildir. Yalnızca peygamberlerin şahsında ve görevleri devam ederken meydana gelir. Rabbimiz, var ettiği mucizelerle elçilerini ve ona iman eden mü’minleri destekleyerek, inkârcıların acziyetini kendi yüzlerine vurmaktadır.
 
Peygamberlerin bile eli ürünü olmayan ve ancak Rabbimizin kudretiyle var olan mucizeleri, kimileri kimilerine kerametler yükleyerek, kimileri ilmi mucize tanımıyla (üretilerek, kazanılarak, ulaşılarak) yapılabileceğini zannetmektedir. Oysa mucize, insanları acz içinde bırakan ve insanların asla güç yetiremeyeceği olgulardır. Bunun içindir ki, Rabbimiz kudretiyle var ettiğinin bir benzerini hadi getirin bakalım diyerek (asla getiremeyeceklerini/yaratamayacaklarını/yapamayacaklarını) bilmesine rağmen insan/mahluklara meydan okumaktadır. Hal böyleyken, mucize karşısında acz içinde olmaktan/kalmaktan başka çareleri olmayan insanların, hadlerini aşarak ben de/biz de yaparız demeleri hem hadsizliktir hem de gülünç duruma düşmektir.
 
İnsan eli ürünü olup ta diğer insanları şaşırtan her ne varsa, bu diğer insanları acz içinde bırakabilecek şeyler olmayıp, diğer insanların da çalışarak-ulaşarak yapabilecekleri şeylerle sınırlıdır. Yani mucize değildir. Mucize insan eli ürünü olabilecek bir şey değildir. 
 
Hz. Muhammed’e (s.a.v) yönelik inkarcıların mucize talepleri vahiy tarafından reddedilmiştir.
 
Önceki peygamberlere ve ilahi öğretiye karşı çıktıkları gibi Mekke müşrikleri de ilahi öğretiye ve onu insanlara ileten Hz.Nebi’ye karşı çıkmıştı. Hz. Nebi’yi vahiy gelmezden önce çok iyi tanımalarına ve mükemmel bir kimlik-kişilik olarak bilmelerine rağmen, Hz Nebi’nin getirdiği ilahi mesajın, işleye geldikleri zulümlerin ve şirk düzeninin devamına göz yummayacağı kabulüyle-gerçeğiyle Hz. Nebi’ye akla zarar iftiralar atarak toplumun teveccühüne engel olmaya çalışmışlardır. Müşriklerin Kur’an’a ve Hz. Muhammed’e attıkları akla zarar iftiraları-yakıştırmaları Kur’an şöyle anlatmaktadır.
 
Kur’an’ı şeytanların indirdiğini (26/210) (zımnen) --Muhammed’e şeytanın indiğini (26/221..226)-- ve Kur’an’ın şeytanın sözü olduğunu (81/25)--Kur’an’ın bir sihir/büyü olduğunu (21/3 43/30 46/7)—aktarıla gelen/süregelen bir büyüdür (74/24)—bir kahinin sözüdür (69/42)--Kur’an bir şiirdir (36/69)—Kur’an Allah’tan başkasından indirilmedir diyerek (4/82) ve haşa Allah’a çağrıda bulunarak ‘’Bir de: "Ey Allah'ımız, eğer bu (Kur'an) bir gerçek olarak Senin Katından ise, gökyüzünden üstümüze taş yağdır veya acı bir azap getir (bakalım)." demişlerdi.’’ 8/ENFAL/32 diye meydan okuyorlardı.
 
Hz. Nebi’nin seçilmiş-gönderilmiş bir elçi olduğunu kabul etmiyorlardı (13/43)--Karmakarışık rüyalar diyerek Kur’an’ı kendisinin uydurduğunu ve bir şair olduğunu söylüyorlardı (21/5)—bir beşer sözüdür (74/25)—düpedüz büyücüdür (10/2)—büyülenmiş bir adam (17/47)—mecnun bir şair olarak niteliyorlardı (37/36)—Muhammed’de cinnet var diyorlardı (17/184)—meftun ‘aklı tutulmuş’ (68/6)—kahin ve mecnun (52/29)—öğretilmiş bir delidir diye niteliyorlardı (44/14).
 
İnatçı iflah olmaz inkarcıların hak gerçekler karşısındaki bu ve benzeri iftiralarının-yakıştırmalarının yanında-neticesinde bir de inanma gibi gerçeği görme gibi bir dertleri olmamasına rağmen sürekli mucize istemektedirler. Rabbimiz bu isteklerinde ne kadar samimiyetsiz olduklarını ve onların ruh hallerini şöyle beyan etmektedir. ‘’Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, ordan yukarı yükselseler de, Mutlaka: "Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir.’’ 15/HİCR/14,15
 
Rabbimiz, Hz. Peygambere hitaben, müşriklerin iftira ve yakıştırmalarına aldırmaması gerektiğini ve bütün inkarcıların ruh hallerinin ve söylemlerinin benzer olduğunu hatırlatmaktadır. ‘’Sana söylenen şeyler, senden önceki elçilere söylenenden başkası değildir. Şüphesiz, Rabbin, hem elbette mağfiret sahibidir, hem de acı bir azap sahibidir.’’ 41/FUSSİLET/43
 
İnanmamakta kararlı olan ve söylenilen hak gerçekleri kulaklarıyla duyan ama sağır olan, bakan ama kör olan, kalbi ve aklı olan ama kavrayıp anlamayanlara mucizeler fayda vermez. İnsan burnunun dibindeki ve her an yaşadığı-faydalandığı mucizeleri gömemezlikten gelerek, nankörlüğünden ve sınırsız bir hayatı yaşayabilme adına inatçı inkarcılığını sürdürerek ve aslında inanmayacakları ilave mucizeler istemektedirler.
 
‘’Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur'an olsaydı (yine bu Kur'an olurdu). Hayır, emrin tümü Allah'ındır. İman edenler hala anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu. İnkar edenler, Allah'ın va’di gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez. (Veya miadını şaşırmaz.)’’ 13/RA’D/31
 
‘’Eğer gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler bile: "Üst üste yığılmış bir buluttur." derler. Öyleyse sen onları (en dayanılmaz azapla) çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak. O gün, ne hileli-düzenleri kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak, ne yardım görecekler.’’ 52/TUR/44..46
 
‘’Biz kitabı üzerine yazılı bir kağıtta göndersek ve onlar elleriyle dokunsalar bile, inkar edenler, tartışmasız: "Bu apaçık bir büyüden başkası değildir" derler. Ve derler ki: "Ona bir melek indirilmeli değil miydi? " Eğer bir melek indirilseydi, elbette iş bitirilmiş olurdu da sonra kendilerine göz açtırılmazdı.’’ 6/EN’AM/7,8
 
Vahiyden anladığımız yaşayan insanlara dönük öğüdü-önermesi şudur. Öldüren, yıkıma uğratan, azabı hak ettiren mucizeler/ayetler beklemek yerine, dirilten-kurtaran ve sayısız var olan muhteşem mucizelerin/ayetlerin farkına varılmasını önermesidir-öğütlemesidir.
‘’Onlar, kendilerine meleklerin gelmesini mi, ya da Rabbinin gelmesini mi veya Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin ayetlerinden bazılarının geleceği gün, daha önce iman etmemişse veya imanıyla bir hayır kazanmamışsa hiç kimseye imanı yarar sağlamaz. De ki: "Bekleyin, Biz de şüphesiz beklemekteyiz." 6/EN’AM/158
 
Kur’an, inkarcıların mucize taleplerinin inanmak ve gerçeği görmek gibi bir dertten-tasadan kaynaklanmadığını beyan etmektedir. İnatçı inkarcılar kendilerini inanmama üzerine kodladıkları için her ne mucize gelirse gelsin yine kandırıldıklarını, büyülendiklerini ileri sürerek ve kaçamak yollara başvurarak inkarlarını sürdüreceklerini beyan etmektedir. 
‘’Olanca yeminleriyle, eğer kendilerine bir ayet (mucize) gelse, kesin olarak ona inanacaklarına dair Allah'a yemin ettiler. De ki: "Ayetler (mucizeler), ancak Allah Katındadır; onlara (mucizeler) gelse de kuşkusuz inanmayacaklarının şuurunda değil misiniz? Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terk ederiz. Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve herşeyi karşılarına toplasaydık, -Allah'ın dilediği dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar.’’ 6/EN’AM/109...111
 
‘’Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler.’’ 12/YUSUF/105
 
Haddini bilmez, yüzsüz ve hayalperest müşriklerin mucize istemeleri bir yana bir de istedikleri mucizenin nasıl ve ne şekilde olması gerektiğini de sipariş olarak vermeleri söz konusuydu.
‘’Dediler ki: "Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız. Ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın. Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza (şahid olarak) getirmelisin. Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız. ‘’De ki: Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?’’ 17/İSRA/90…93
 
‘’Dediler ki: "Bize kendi Rabbinden bir ayet (mucize) getirmesi gerekmez miydi?" Onlara önceki kitaplarda açık belgeler gelmedi mi? Eğer Biz onları bundan önceki bir azap ile yıkıma uğratmış olsaydık, şüphesiz diyeceklerdi ki: "Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de, küçülmeden ve aşağılanmadan önce Senin ayetlerine tabi olsaydık." 20/TAHA/133,134
 
‘’Dediler ki: "Ona Rabbinden ayetler (birtakım mucizeler) indirilmeli değil miydi?" De ki: "Ayetler (mucizeler) yalnızca Allah'ın Katındadır. Ben ise, ancak apaçık bir uyarıcıyım. Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz, bunda iman eden bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt (zikir) vardır. De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanı bilir. Batıla inanan ve Allah'ı inkar edenler ise, işte onlar hüsrana uğrayanlardır." 29/ANKEBUT/50..52
 
Rabbimiz Kur’an’da önceki kavimlerin mucizeleri görmelerine rağmen inkarlarında ısrar etmelerinden dolayı başlarına gelen helakleri anlatmakta ve mucizenin arakasından helakin geleceğini bildirmektedir.
 
‘’Bizi ayet (mucize)ler göndermekten, öncekilerin onu yalanlamasından başka bir şey alıkoymadı. Semud'a dişi deveyi görünür (bir mucize) olarak gönderdik, fakat onlar bununla (onu boğazlamakla) zulmetmiş oldular. Oysa Biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz.’’ 17/İSRA/59
Hz. Nebi’ye üzülmemesi, müşriklerin mucize isteklerine aldırmaması gerektiği öğütlenmektedir.
 
‘’Onlar mü'min olmayacaklar diye neredeyse kendini kahredeceksin (öyle mi?) Dilersek, onların üzerine gökten bir ayet (mucize) indiririz de, ona boyunları eğilmiş kalıverir. Onlara Rahman (olan Allah) dan yeni bir uyarı gelmeyiversin, hiç tartışmasız ondan yüz çevirirler. Gerçekten yalanladılar; fakat, alay konusu yaptıkları şeyin haberi kendilerine pek yakında gelecektir. Yeryüzünde bir bakmadılar mı ki, Biz onda her güzel (kerim) çiftten nice ürünler bitirdik. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır; ancak onların çoğu mü'min değildirler. Şüphesiz, senin Rabbin, gerçekten O, üstün ve güçlüdür, merhamet sahibidir.’’ 26/ŞUARA/3…9
 
Rahman olan Rabbimiz elçisini uyararak, mucizenin Allah’a ait bir iş olduğunu ve dileseydi insanların tümü hidayet üzere toplanmış olurdu diyerek, kendisine düşenin sadece bir elçi olarak tebliğ etmekle yükümlü-sorumlu olduğunu, hiçbir kulun mucize var etmeye güç yetiremeyeceğini ve böyle bir yükümlülüğünün de olmadığını hatırlatmaktadır.
 
‘’Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir ayet getirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa (yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidayet üzere toplardı. Öyleyse sakın cahillerden olma.’’ 6/EN’AM/35
 
Rabbimiz müşfiklerin mucize taleplerini reddederek kitapta hiçbir şeyin eksik bırakılmadığını, evrendeki ayetlerin farkına varmaları gerektiğini, dileyenin icabet edeceğini ve idrak etmeyen ölü olan ruhların kendisine döndürüleceğini haber vermektedir.
 
‘’Ancak dinleyenler icabet eder. Ölüleri (ise,) onları da Allah diriltir. Sonra O'na döndürülürler. Ona Rabbinden bir ayet indirilmeli değil miydi?" dediler. De ki: Şüphesiz Allah, ayet indirmeye güç yetirendir." Ama onların çoğu bilmezler. Yeryüzünde hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır.’’ 6/EN’AM/36..38
 
Vahiy, varlık alemindeki oluşumu, devinimi, düzenini, her an yaratılan ve yaratılmaya devam edilen bunca mucizeyi anlatmasının yanı sıra, insanın kendi yaratılışının da bir mucize/ayet olduğunu, insana verilen biyolojik-fizyolojik özelliklerinin yanında ruh/kalp/akıl ve duyu yetileri, sevgi ve merhametle donatılması da Allah’ın ayetlerinden olduğu beyan edilmektedir. ‘’Onda 'sükun bulup durulmanız' için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.’’ 30/RUM/21
 
Yeniden dirilmeyi aklına-idrakine sığdıramayan insanlara kendi yaradılışlarından da örnekler verilerek, insanı topraktan yaratan ve bir damla sudan yaratmaya devam eden, birçok evrelerden geçirerek canlı-gelişkin, gören-duyan-düşünen, sevinen-üzülen bir insan olarak yaratılmış olması insana hatırlatılmaktadır. Yoktan var edilen varlık âlemini ve yoktan var edilen insanı yaratmak onu tekrar diriltmekten daha az bir ayet midir/mucize midir diye insana sorulmaktadır, dikkat çekilmektedir.
 
‘’Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne Yücedir. Sonra bunun ardından siz gerçekten ölecek olanlarsınız. Sonra siz gerçekten kıyamet günü diriltileceksiniz.’’ 23/MÜ’MİNUN/12…16 ve benzeri birçok ayetler. 40/67 67/23,24 76/1,2,3 49/13 22/5
 
‘’Doğrusu, güldüren ve ağlatan O'dur. Doğrusu, öldüren ve dirilten O'dur. Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O'dur. Bir damla sudan (döl yatağına) meni döküldüğü zaman. Gerçek şu ki, diğer diriltme (yeniden neş'et) de O'na aittir.’’53/NECM/43…47
 
Ebu Cehil elindeki ölmüş bir insana ait olan küçük kemik parçalarını Hz. Nebi’ye götürerek der ki: Senin Rabbin mi bu kemik parçalarından insanı tekrar diriltecek. Nebi cevaben der ki: Allah, o kemik parçaları yokken insanı yaratandır ve elbet diriltecek olan da O’dur. ‘’İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş? De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." 36/YASİN/77…79
 
‘’Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?’’ 75/KIYAMET/37…40
 
‘’Eğer şaşıracaksan, asıl şaşkınlık konusu onların şöyle söylemeleridir: "Biz toprak iken mi, gerçekten biz mi yeniden yaratılacağız?" İşte onlar Rablerine karşı inkara sapanlar, işte onlar boyunlarına (ateşten) halkalar geçirilenler ve işte onlar -içinde ebedi kalacakları- ateşin arkadaşları olanlardır.’’ 13/RA’D/5
Hz. Peygambere verilen yegane mucize Kur’an’dır ve kıyamete kadar baki olan bir mucizedir.
 
Resulullah buyurdu ki: ‘’Bana verilen şey, sadece Allah’ın bana indirdiği vahiydir’’ (Buhari, Müslim, İbn Hanbel)
 
Artık insanlık için genel helak ve apansızın gelecek olan kıyamettir. Kıyametin ne zaman kopacağına dair fikir yürütmek gayba taş atmaktır. Kıyametin ne zaman kopacağını da ancak Allah bilir.
Özetle, varlık aleminde olan her şey Rahman’ın kudretini haykırmaktadır, canlı-cansız en küçük zerresinden en büyük kütlesine kadar Allah’ın mutlak kadir olduğunu göstermektedir. Bunca ayetler/mucizeler varken insanların inanabilmeleri için hala tecelliler beklemek, hala mucizeler beklemek, hala kehanetlerle-kerametlerle veya bilimsel argümanlarla ve hala kimi hesap ve şifrelerle Rahman’ın kudretini-azametini görmeye-göstermeye çalışmak ölü bir ruh olmakla eş değerdir. 
 
Mucize kavramına yönelik iki sapkın/batıl anlayış vardır:
 
Birincisi, varlık âlemindeki müşahede edilebilen/bilinen en küçük hücreden veya atomdan tutun en büyük güneş sistemine kadar var olan her şey Rabbimizin kudretini, ayetlerini/mucizelerini göstermesine rağmen, göz önünde cereyan ettiği ve insan da buna alıştığı için, bütün bunlar ayet/mucize olarak görülmemekte ve olağan/adet veya kendiliğinden var olanlar olarak görülebilmektedir. Vahiy karşıtlarının bu sapkın anlayışlarına göre bir şeyin mucize olabilmesi için ille de sıra dışı, olağanüstü olması gerekmektedir. 
 
Maalesef kendilerini İslam’a nisbet eden toplumlar üzerinde de farklı tonlarda da olsa benzeri algılar görülebilmektedir. Tarihi süreç içerisinde olumsuz gelişmeler sonucu kendilerini İslam’a nisbet edenlerin mucize algısı, Kur’an’ın öngördüğü bu geniş kapsamlı mucize/ayet tanımından uzaklaşılarak, peygamberlerden ayet/mucize isteyen inkarcıların daraltılmış algı biçimine önemli ölçüde yaklaşmıştır. Bu yanlış algının başında ayetlerin/mucizelerin Allah’a ait oluşunun göz ardı edilmesi gelmektedir. Ne yazık ki, zaman içerisinde mucizelerin/ayetlerin peygamberlerle özdeşleştirildiğini görmekteyiz. Peygamberliğin sona ermesiyle (hatemiyyet) bu tür ayetlerin/mucizelerin de bütünüyle sona erdiği zannedilmektedir. Oysa Kur’an’ın varlığının devam etmesi, korunması, kâinat düzeninin devam etmesi, güneşin, ayın ve yıldızların görevlerini icra etmesi, insanların, hayvanların, bitkilerin sürekli yaratılması, kısaca Rabbimizin her daim yaratması-biçim vermesi-düzenlemesi devam etmektedir.
 
Zihinlerde-algılarda sadece peygamber kerametine indirgenen bu dar ve yanlış anlamıyla mucize/ayet algısı, daha da yozlaştırılarak insanlara yönelik kerametler atfedilerek, tıpkı velayet ve imamet kavramları gibi soya çekim esasına dayandırılmıştır. Artık ölü veya diri kutsanan insanlardan olağanüstü kerametler beklenir olmuştur.
Rabbimizin görünürler dünyasındaki var ettiği ve var etmeye devam ettiği ayetler/mucizeler basitçe ibretlik bir vaka, sıradan/olağan hadiseler, kendiliğinde oluveren monoton işleyişler gibi algılanmakta, insan aklına hakaret edercesine bunca muhteşem ayetleri/mucizeleri görmemezlikten gelinmektedir.
 
Ayet/mucize kavramında bu kadar çok parselasyondan sonra geriye ayetin anlam haritasından çok az bir alan bırakılmıştır. Maalesef bugün ayet denilince sadece Kur’an’ın belirli işaretlerle birbirinden ayrılmış söz dizinleri, dilbilgisel cümle kalıpları, adeta ruhsuz/işlevsiz kelimelerden oluşan cümleler akla gelmektedir. Şimdilerde ayetleri okumayı, anlamayı, tefekkür etmeyi hayatımızdan uzaklaştırdığımız da düşünülürse zihnimizi bütünüyle ayetsiz/mucizesiz bırakma tehlikesiyle yüz yüze kalındığı aşikardır.
 
Kur’an, kâinatı var eden, varlık âlemini yöneten/düzenleyen, her daim yaratmada olan, bize şah damarımızdan daha yakın olan Rahman’ın hitabı gibi görülmemekte, adeta bir tarih kitabı, bir bilim kitabı, bir attar kitabı, bir kimi ibadet şekillerini düzenleyen fıkıh kitabı, kutsalımızda olan ama hayatın tümüne müdahale etmeyen ve bir hayat projesi sunmayan bir kitab olarak görülmektedir, algılanmaktadır.
 
Hz. Peygamberin (s.a.v.) doğumundan vefatına kadar hayatının bütün kesitlerinde diğer insanlar gibi, yemesiyle, içmesiyle, evlenmesiyle, hastalanmasıyla, terlemesiyle, ihtiyaç gidermesiyle, üzüntüsüyle, sevinciyle, dostluklarıyla, savaşmasıyla, yaralanmasıyla, fani ‘ölümlü’ oluşuyla, kısaca ‘nübüvveti hariç’ her zaman olağan davrandığı ve yaşadığı halde, sanki doğumundan vefatına kadar hayatın neredeyse bütün alanlarında insanların aşırı yüceltme adına, abartmalarla, yanlış bilgilerle, hurafe ve menkıbelerle, israiliyat haberleriyle, mitolojik anlatımlarla, Kur’an’ın anlatmadığı ve teyit etmediği bir nebi tasavvuruyla kuşatılmıştır. Bu kuşatmaların başında da kitaplar dolusu mucize anlatımları vardır. Oysa Rabbimiz, hem vahiyde biricik mucizenin Kur’an olduğunu, hem de Hz. Nebi’nin kendi ifadelerinde kendisine verilen biricik mucizenin Kur’an olduğunu belirtmesine rağmen, aşırı yüceltmeci anlayış tarafından üretilen mitolojilerle örnekliği/önderliği/rehberliği buharlaştırılan bir peygamber algısı oluşturulmuştur.
 
İkincisi, peygamberlerle ilgili mitoloji üreten bir fabrika gibi çalışan aşırı yüceltmeci bir anlayışın tam zıttı olan ve mucize kavramını indirgemeci bir anlayışla tanımlayanlardır. Müslümanların vahiyden uzaklaşmaları ve/veya vahyi yanlış okumaları/anlamaları/değerlendirmeleri, vahyi üretilen mitolojilerle örtmeleri, tembellikleri, dik duruş sergileyememeleri neticesinde batı karşısında gerileme, hezimete uğrama, rasyonalist düşüncelerin zihinler üzerinde tahakküm kurmasının etkisiyle-yönlendirmesiyle olsa gerek, peygamberler için Kur’an’da anlatılan mucizeleri pozititif bilimle açıklayıp rasyonelleştirmeye çalışan güya ‘akılcı’ anlayışlardır. 
 
Kur’an’a teslim olmama noktasında her iki anlayışın kulvar farklılıkları olmasına rağmen birbirlerinden farkları yoktur. Biri Kur’an’ın anlattığı mucize tanımında enflasyona giderken bir diğeri de tenzilata gitmektedir.
 
Rabbimizin gönderdiği elçilere inanmamakta direnen, bin bir türlü mazeretler sunan ve kör inatlarıyla inkarlarını sürdüren, elçileri tehdit ederek yalanlayan ve onlardan olağanüstü mucizeler göstermelerini talep eden inkarcılara meydan okuma ve elçilerini destekleme sadedinde gönderilen mucizeleri sıradan doğa olayları gibi açıklamaya çalışmak hâşâ! Allah’ın kudretini ve var ettiği mucizeyi olağanlaştırmaktır.
 
Hz. Musa’nın asası ve denizin yarılması gibi apaçık olan mucizeleri tıpkı o dönemde yaşayan ve denizin yarılmasına şahid olan mü’minler gibi yaşamışcasına inanıyoruz ve şeksiz-şüphesin iman ediyoruz.
 
Fakat tarihselci ve rasyonalist okumalarla vahye yönelenler denizin yarılmasını Firavun ve ordusunun suda boğulmasını med-cezir/gel-git olayı çerçevesinde şöyle açıklamaktadırlar.
‘’Denizin geri çekilmesi (cezir) hallerinde bu gibi yerlerde sığ bölgeler çıplak kalmakta ve geçici olarak geçilebilir hale gelmekte, bu durumdayken ani ve şiddetli bir deniz kapanması (med) ile bütünüyle sulara gömülmektedir. Olayın böylesi bir anda yaşandığı anlaşılıyor. Nitekim olaylar yazılı metinlerde anlatıldığı gibi bir anda olup bitmiyor, günlerce sürebiliyordu.’’ Denilmektedir.
Yani bu anlatıma göre Hz. Musa ve taraftarları zaman zaman meydana gelen ve bilinen bir tabiat olayının ‘med-cezir’ yardımıyla kurtulmuştur, diğerleri de aynı olayda boğulmuşlardır.
 
Bu anlayış elçilere verilen mucize/ayet olayını yok saymakta ve bütünüyle sıradanlaştırmaktadır. Hz. Adem’in yaratılışını ve Hz. İsa’nın doğumunu, Hz. Nuh’un inananlarıyla birlikte tufandan kurtarılmasına ve Hz. İbrahim’i ateşin yakmamasına ve diğer peygamberleri desteklemek için Rahman’ın gönderdiği mucizeler ve inatçı inkarcıların uğradıkları ‘dayanılmaz bir ses ve bir çığlık onlara yetti’ ifadeleriyle azabın/helakin oluşu Rabbimizin ayetleri/mucizeleri değil de nedir?
 
Rabbimiz insanların-toplumların uymaları gerektiği yasaları/sünnetullahı yürürlükte tutarken, eşya için koyduğu yasalar, suyun yüz derecede kaynaması sıfır derecede donması, yer çekimi, insanların ve diğer canlıların doğumu-ölümü gibi yasaları yürürlükte tutmayı murad ederken, yaratmada ve yok etmede sınırsız kudretin sahibi olduğu, her şeyi yoktan var ederken insan tahayyülünün ulaşamayacağı mutlak kadir oluşu, varlık âlemini düzenlemesi, imandan yoksun hangi deneyci bilimsel verilerle açıklanabilir. Bilimsel veriler, pozitivist algı, rasyonalist bakış açısı sadece müşahede edebildiği canlı-cansız her ne varsa onların oluşumunu-işleyişini kısmen öğrenebilmekte-bilebilmekte ve var olan ‘yaratılan’ materyallerden yola çıkarak ve yine var olan ‘yaratılan’ akıl sayesinde üretimler yapabilmektedir.
 
İman etmeyen ve kendini müstağni gören insan, kendi zaviyesinden yamuk bakarak mucizeleri/ayetleri görmez-göremez, görmek istemez yani bakan bir kördür.
Özetle Hz. Nebi’nin bütün hayat serüvenini bir mucize gibi sunmaya çalışan anlayışla Kur’an’daki elçilerle ilgili anlatılan mucizeleri pozitif bilimle açıklayıp sıradan olaylar gibi gören anlayış iki farklı uçta duran sapkın anlayışlardır. Hz. Nebi için mucize ve erenler için keramet üreten bir fabrika gibi çalışan zihniyet ile Kur’an’da sabit olan mucizeleri yok sayan zihniyetin birbirinden farkı yoktur.
 
Korunmuş-korunaklı olan Kur’an’a teslim olmak ve mucize konusu dahil bütün konulara onu kıstas yaparak ve üretilen-üretilecek bütün düşünce ve kabulleri onun süzgecinden geçirmek bir mü’min için asla göz ardı edilemez bir zorunluluktur.
 
13- MÜ’MİNLERİN İTAAT ETMEKLE YÜKÜMLÜ OLDUKLARI NEBİ:
 
Hz. Peygambere itaatin emredilmesi hem vahyin bildirdiği dine ve onun yaşanılmasına dönük bireysel ve toplumsal bütün ibadi, hukuki ve ahlaki sahaları kapsadığı gibi, siyasi, askeri ve sosyal alandaki hususları da kapsamaktadır. Toplumsal hayatın inşası ve düzeni için bunun bir gereklilik olduğu aşikardır. Bu, Hz. Nebi’nin çağdaşları için elle tutulur ve gözle görülür bir itaatken, Hz. Nebiyle çağdaş olmayan Müslümanlar ve doğal olarak bizler için ise, ona itaat yükümlülüğü/zorunluluğu, onun tebliğ ettiği öğretiye ve onun sünnetinin rehberliğine sadakat göstermektir. 
‘’Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah'a ve elçisine döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.’’4/NİSA/59 
 
‘’Kim Resûl’e itaat ederse, gerçekte Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik.’’4/NİSA/80
‘’Peygamber, mü'minler için kendi nefislerinden daha evladır’’ 33/AHZAB/6
 
‘’Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.’’ 33/AHZAB/36
 
Vahyi aracılıklarıyla gönderdiği ve şahıslarında örneklendirmesini istediği elçilerini koruyan-kollayan Rabbimiz, elçilerine itaat edilmesini emretmektedir. Çünkü vahyi insanlara ulaştıran elçiler Rahman tarafından görevlendirilmiş sadık davetçilerdir. Bütün Nebiler gönderildikleri toplumlardan Allah’a kulluk yapmalarını ve kendilerine itaat etmelerini istemişlerdir.
 
‘’Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah'tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı. Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.’’ 4/NİSA/64,65
 
‘’Aralarında hükmetmesi için, Allah'a ve elçisine çağrıldıkları zaman mü'min olanların sözü: "İşittik ve itaat ettik" demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır. Kim Allah'a ve Resûlü’ne itaat ederse ve Allah'tan korkup O'ndan sakınırsa, işte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır.’’ 24/NUR/51,52
 
Bir öğretinin, teorinin, projenin insanların nezdinde makes bulabilmesi-yaşanabilmesi için bir örneğe ihtiyaç duyulur. Rabbimiz yaşanılması mümkün olmayan bir hayatı kullarından istemekten münezzehtir. O, adli mutlaktır ve kullarına güçlük dilemez. Bunun içindir ki, yaşanılabilir hükümler vaaz ederek ve elçilerinden bunu iletmelerini-örneklendirmelerini isteyerek, kullarından mazeret üretmemeleri için insan peygamberler göndermiş ve onlara itaat edilmesini emretmiştir.
 
Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman iman eden erkek ve kadına muhayyerlik hakkı yoktur.
 
İlahi öğretinin çizdiği sınırları ve vaaz ettiği hükümleri eksiltme-çoğaltma, bir kısmını kabul edip bir kısmını görmemezlikten gelmek ve ilahi hükme rağmen farklı duruş-tutum ve davranışlarda bulunmak Allah’ın azabına düçar olmaktır.
 
‘’Yoksa siz, kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. İşte bunlar, ahireti verip dünya hayatını satın alanlardır; bundan dolayı azapları hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez.’’ 2/BAKARA/85,86
 
Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar etmek demek; 
Namaz kılarken Kabe’ye yönelmek--ticaret yaparken kapitalizme yönelmek, 
Mina’da şeytana taş atarken--döndüğünde şeytanın dostlarına gül atmak ve destek olmak,
Arafat’ta ‘biz’ ve ‘ümmet’ gibi görünürken—dönüldüğünde ırk, renk, mezheb, sınıf, ulus’lara bölünerek bizi ve ümmeti unutmak ve ümmet aidiyetine ters düşmek,
Allah adına infak yaparken cimri olmak—kendi adına harcarken cömert olmak,
İlahi öğretiyi dil ile ikrar ederken—pratikte beşer ürünü öğretileri icra etmek,
Peygamberin misvak ve sarık kullanışını taklit ederken—müşriklerle mücadele sünnetini/örnekliğini terk etmek,
Peygamberin ticaret tavsiyesini takip ederken—yapılan ticarette (faizi evetleyerek) Allah’a ve Resulüne hasım kesilmek ve savaş ilan etmek, 
Aile ilişkilerinde Allah’a ve resulüne itaat--sosyal hayatın işleyişinde başkalarına itaat,
Kainatı ve içindekileri yaratmada, yaratıcı olarak Allah’ı tazim ederken--hayata müdahale etmede ve hüküm belirlemede devre dışı bırakmak,
İllallah derken—la ilahe dememek, yani bütün ilahlık taslayanları reddetmeden Allah’ı varlığı-birliği ve yaratıcılığıyla sınırlı tutmak. Tağutları, müstekbirleri, vahyi inkar ederek üretilen ideolojileri, sistemleri, rejimleri, izm’leri reddetmeden Allah’a iman ettiğini zannetmek.
 
14- MERHAMET VE ŞEFKAT TİMSALİ OLAN NEBİ: 
 
‘’Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O’nun gücüne giden, size pek düşkün, mü'minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir.’’9/TEVBE/128
 
Şefkat, merhamet, düşkünlük, sevgi ve benzeri sözcüklerinin zirve noktası şudur. Sevdiğimiz muhatapları, anne-baba-kardeş-evlat-akraba-dost-komşu ve kurtulmalarını istememiz boyutuyla merhametle yaklaşmamız gereken bütün insanlık için emek sarfetmek, fedakarlıkta bulunmak, çalışıp-çabalamak şefkat ve merhametin somut göstergesidir. Bu da geçici dünya hayatına yönelik yardımlaşmalardan öte ahirete yönelik kurtuluş vesilesi olmaktır.
 
Asıl merhametin ve şefkatin gösterileceği saha sevdiklerimizin ve bütün insanlığın vahiyle tanış olmalarına vesile olmaktır. İşte alemlere rahmet olarak gönderilen ve mü’minlere şekkatli olan Hz. Nebi’nin (a.s) de yaptığı budur. Nebi sonsuz olan hayatın ve kurtuluşun ‘ahiretin’ geçici olan dünya hayatına tercih edilmesi için rihletine kadar fasılasız mücadele etmiş ve bu merhametini somut olarak hayatıyla göstermiştir.
 
15- KULLUĞUN TEKMİLİ OLAN NAMAZLA EMROLUNAN VE EMREDEN NEBİ: 
 
‘’Ehline (ümmetine) namazı emret ve onda kararlı davran. Biz senden rızık istemiyoruz, Biz sana rızık veriyoruz. Sonuç da takvanındır.’’20/TAHA/132
 
Hz. Nebi kulluğun tekmili olan namazı kendi şahsında örneklendirerek ehline (ümmetine) emretmiş ve öğretmiştir. Kulun Allah karşısında yapıp-ettiklerinden sorumlu olacağını ve kendi kendinin hesabını vereceğini ve kulluğun yerine getirilmesi noktasında herkesin kendi nefsinden sorumlu olacağını vahiy beyan etmektedir. Hz. Nebi de şu veciz sözlerle iman eden kalplere bu gerçeği nakşetmektedir. ‘’Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Kendini ateşten koru! Çünkü ben, vallahi Allah’tan sana ulaşacak bir cezanın önüne geçip de seni koruyamam.’’ (Buhari ve Müslim)
Hz. İbrahim’in diliyle Kur’an’da yaptığı şu dua da muhteşemdir."Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur." 14/İBRAHİM/40
 
16- RAHMAN’DAN AF DİLEYEN VE AF DİLENİLMESİNİ ÖĞÜTLEYEN NEBİ:
 
‘’Şu halde sen sabret. Gerçekten Allah'ın va'di haktır. Günahın için mağfiret dile; akşam ve sabah Rabbini hamd ile tesbih et.’’ 40/MÜ’MİN/55 
‘’Şu halde bil; gerçekten, Allah'tan başka İlah yoktur. Hem kendi günahın, hem mü'min erkekler ve mü'min kadınlar için mağfiret dile. Allah, sizin dönüp-dolaşacağınız yeri bilir, konaklama yerinizi de.’’ 47/MUHAMMED/19
 
İnsan unutkandır ve doğası gereği hata yapabilen bir varlıktır. Bize şah damarımızdan daha yakın olan ve her şeyden haberdar olan Rahman’dan af dilemek, insan olmanın farkındalığında olmak demektir.
 
Bağışlayacak olan ve yegane şefaatçimiz olan Rabbimizden af dilemek kulluğumuzun gereğidir.
 
17- HER ZAMAN VE ZEMİNDE RAHMAN’A SIĞINAN NEBİ: 
 
‘’Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.’’ 7/A’RAF/200 
‘’Öyleyse Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.16/NAHL/98 
 
‘’Ve de ki: "Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından Sana sığınırım." "Ve onların benim yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım Rabbim."23/MÜ’MİNUN/97,98
Bütün negatif, olumsuz, kötü, şer duygu ve düşünceleri sembolize eden şeytan, vesveseleriyle insanın fücur yönünü kullanmasını, hayvani içgüdü ve tutkularına esir olmasını ve yarını (ahireti) düşünmeden yaşamasını ister. 
 
Bunda şeytanın zorlayıcı gücü yoktur (14/22) ama hiç durmadan ayartmak için vesvese verir. İçsel bir durum olan sığınma, akıl/kalp ile icra edilirken dil ile de tekrarlanarak bünyemizde yankılanması sağlanır. Akleden kalbi vahyin atmosferine hazırlamak, vahyi ve hayatı okumaya başlarken hayatın ve vahyin sahibine sığınmak ‘Euzü billahi mineşşeytanirracim’ diyerek hayatı kuşanmaktır.
 
Şeytanın ve dostlarının her türlü ayartmalarına, yönlendirmelerine kapılan, geleneksel ve modern hurafelerle zihinleri işgale uğramış insanların Rabbe sığınmadan vahyin gölgesine girebilmeleri mümkün değildir.
Çünkü Kur’an, sadece okunulan bir kitab değil, iman edilen ilahi bir referans ve yaşanılan bir kitaptır.
 
18- SADECE ALLAH’I VEKİL EDİNEN NEBİ: 
 
‘’Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır, bütün işler O'na döndürülür; öyleyse O'na kulluk edin ve O'na tevekkül edin. Senin Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.’’11/HUD/123
‘’(Allah,) Doğunun ve batının Rabbidir. O'ndan başka İlah yoktur. Şu halde (yalnızca) O'nu vekil tut.73/MÜZZEMMİL/9
Kudretin mutlak sahibi olan, her daim her şeye müdahil olan Rahman’a dayanması ve kendi geleceğini belirleme gücünü yalnızca O’na izafe etmesi, güvenmesi ve vekil tutması istenmektedir.
 
19- RABBİNİ SÜREKLİ TESBİH EDEN, YÜCELTEN VE KULLUĞUNU KUŞANAN NEBİ: 
 
‘’Rabbinin Yüce ismini tesbih et.’’ 87/A’LA/1 
‘’Şu halde büyük Rabbini ismiyle tesbih et.’’ 56/VAKIA/74
 
Tesbih: Yüceltme, anma, tazim etme anlamlarına gelir. Vahiyde insan Allah ilişkisi bağlamında sık kullanılmıştır. Özelde de Hz. Nebi’nin şahsında on altı kez kullanılmış ve Nebi bu tesbihi namazda secde de (Sübhane Rabbiye’l a’la) tesbihatını kullanarak bütün mü’minlere şamil kılmıştır. Rabbinin şanını yücelt emri gereğince de 56/74 namazların rükularında da (Sübhane Rabbiyel Azim) denilmesini buyurmuştur.
 
‘’Ve ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluğa devam et’’ Hz. Nebi için Hz. Aişe’nin şu anlatımı onu tanıtmaktadır. Resulullah kimi gecelerde namaz kılarken ayakları şişinceye dek kıyamda dururdu. Eşi Aişe ona ‘’Ey Allah’ın Resulü! Senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlanmadımı ki, kendini böyle yoruyorsun?’’ deyince, onun cevabı şöyle olmuştur: Ey Aişe, ben O’na çok şükreden bir kul olmayayım mı? (Müslim)
Mü’minlerin her daim zihinlerinde-kalplerinde bu tazimi diri tutmaları ve hayatı kuşanırken bu bilinçle hareket etmeleri gerekmektedir.
 
20- SABRETMESİ, DİRENMESİ İSTENİLEN NEBİ:
 
‘’Rabbin için sabret’’ 74/7 Onların demelerine karşı sen sabret ve onlardan güzel bir ayrılma tarzıyla (düşünce ve eylem bakımından köklü bir tutum) ile kopup-ayrıl.’’ 73/10 ‘’Öyleyse, Rabbinin hükmüne sabır göster. Onlardan günahkar veya nankör olana itaat etme.’’ 76/24 ‘’Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et (yücelt). Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında da tesbihte bulun ki hoşnut olabilesin.’’ 20/130
‘’Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın va'di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler.’’ 30/RUM/60
‘’Andolsun senden önce de elçiler yalanlandı; onlara, yardımımız gelinceye kadar yalanlandıkları ve eziyete uğratıldıkları şeye sabrettiler. Allah'ın sözlerini (va'dlerini) değiştirebilecek yoktur. Andolsun, gönderilenlerin haberlerinden bir bölümü sana da geldi.’’ 6/EN’AM/34
 
İnsanlık tarihi boyunca sabredenlerin, direnenlerin zirvesinde hep peygamberler olmuştur ve insanlar içinde her türlü zorluğu en çok nebiler çekmiş ve en çok bedeli onlar ödemiştir, sonra Rahman’a yakınlık sırasıyla diğer insanlar gelir. İnananlar, imanları kadar sınanırlar. Hz. Peygamberin hayat veren davetine karşı inkarcıların denemediği entrika ve zulüm kalmamıştır. 

Sözlü tacizden fiili müdahaleye kadar hepsi denenmiştir. Yolda yürürken kendisine tükürmelerinden tutun, çocukların ve delilerin taşlamasına, namaz kılarken neredeyse bir insan ağırlığında olan deve işkembesinin sırtına bırakılmasına, beline taş bağlayacak kadar aç bırakılan korkunç ambargolara tabi tutulmasına, suikast girişimlerinden hicrete zorlanmasına kadar her şey denenmiştir.
Hz. Nebi’nin yetim ve öksüz büyümesi, bütün hayatını bir sabır/direnç yumağı haline getiren bunca acı-ızdırap-zorluk karşısında dimdik durabilmesi ve yılmadan mücadele edebilmesi onun seçilmiş örnek kişiliğiyle sabrı/direnmeyi kuşanmasıyladır.
 
Çünkü Hz. Nebi’nin görevi-sorumluluğu sabrı/direnmeyi gerektiriyordu. Kendisine izin verilmeden (kavminin duyarsızlığından dolayı) bulunduğu yeri terk eden Yunus gibi olmaması hatırlatılıyordu.
 
‘’Şimdi sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma; hani o, içi kahır dolu olarak (Rabbine) çağrıda bulunmuştu. Eğer Rabbinden bir nimet ona ulaşmasaydı, mutlaka yerilmiş ve çıplak bir durumda (karaya) atılmış olacaktı.’’ 68/KALEM/48,49
 
İlahi öğreti Hz. Nebi’nin hem kişiliğini inşa ediyor ve hem de her aşamada zorluklar karşısında nasıl direneceğini/sabredeceğini ve mutlak destekçisinin Allah olduğunu hatırlatıyordu. İlahi yasa, direnenin kazanacağını haber veriyordu.
 
21- RABBE KARŞI SORUMLULUĞUNUN BİLİNCİNDE OLAN NEBİ: 
 
‘’Ey Peygamber, Allah'tan sakın, kafirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Sana Rabbinden vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.’’ 33/AHZAB/1,2
 
‘’Allah'ın kendisine farz kıldığı bir şey(i yerine getirme)de peygamber üzerine hiçbir güçlük yoktur. (Bu,) Daha önce gelip geçen (ümmet)lerde Allah'ın bir sünnetidir. Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir. Ki onlar (o peygamberler) Allah'ın risaletini tebliğ edenler, O'ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah'ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter. 33/AHZAB/38,39
 
Kâfirlerin, münafıkların, inkârcıların söylemlerine, yapıp-ettiklerine ve oluşturdukları gündemlere bakma/uyma/takılma ve çekinme, sen vahyin belirlediği gündemi dikkate al ve mücadele et. Yani yine Hz. Nebi’nin şahsında mü’minler uyarılmakta, nesne değil özne olmaları, belirlenen gündemlerin peşinden koşmayı değil, vahyin kılavuzluğunda kendilerinin gündem oluşturmaları gerektiği öğütlenmektedir.
 
22- MARUFU EMREDEN VE KOLAYLIK İSTEYEN NEBİ: 
 
‘’Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam'a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir.’’ 7/A’RAF/199 Ayetteki urf sözcüğü sağduyuya ve bozulmamış akla uygun olan şey demektir. Din insan içindir, dinin temel yasalarına uygun düşmesi kaydıyla, toplumların ürettiği kültür ve geleneklerin, örf ve adetlerin yaşanılmasına-yaşatılmasına din müdahale etmemektedir. Çünkü dinin istediği adeta tornadan çıkmış bireylerin ve toplumların olması değil, dinin ‘kırmızıçizgilerine’ sadık kalarak hayata dair her türlü geleneğin-kültürün-örfün-âdetin üretilmesi, yaşanması-yaşatılması ve bütün renklerin ahenk içinde var olmasını istemektedir. 
 
‘’Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.’’ 49/HUCURAT/13 ayeti de bunu ifade etmektedir. Allah’ın ayetlerinden olan farklı renk-dil-ırk-soysop-cinsiyet ve dahası hiçbir şeyin üstünlük ve öncelik vesilesi kılınmadan, üstünlüğün yaratan nezdinde takva ile olacağı beyan edilmektedir.
 
Ayrıca bu dinin doğasında kolaylık vardır ve Rabbimiz kullarına zorluk dilemez ve yarattığı insanların neye ve nasıl güç yetirebileceğini en iyi bilen-belirleyen O’dur.
‘’Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.’’ 5/MAİDE/6
‘’Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez.’’ 2/BAKARA/286
 
Hz. Peygamber buyurur ki: ‘’Bu din kolaylık dinidir. Kim bu din de zorluk çıkarırsa muhakkak mağlup olur.’’ (Buhari) ‘’Kendi nefsinize şiddet göstermeyiniz ki, sizin üzerinize şiddet gelmeye. Çünkü bir kavim kendi nefsine şiddet gösterdi de onların üzerine şiddet geldi’’ (Ebu Davud) ‘’Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız’’ (Buhari) ‘’Mü’min kolay davranır ve yumuşak hareket eder’’ (Buhari)
Kişiler maalesef kendi akıllarınca dinde enflasyona/artırmaya giderek kendi algılarında dini zorlaştırmaktadırlar.
 
23- BAĞIŞLAYAN VE MÜŞAVERE EDEN NEBİ: 
 
‘’Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.’’ 3/AL-İ İMRAN/159
Uhud savaşı dolayısıyla inen ve Hz. Nebi’nin talimatı hılafına bulundukları yerleri terk ederek günah işleyen mü’minleri bağışlaması ve mü’minlerle istişare etmeye devam etmesi öğütlenmektedir.
Hz. Peygamberin dünyevi olan iş konularında mü’minlerle istişareye önem verdiği bilinmektedir.
 
24- MÜ’MİNLERİ TEŞVİK EDEN VE YÜREKLENDİREN NEBİ: 
 
‘’Artık sen Allah yolunda savaş, kendinden başkasıyla yükümlü tutulmayacaksın. Mü'minleri hazırlayıp-teşvik et. Umulur ki Allah, küfredenlerin ağır-baskılarını geri püskürtür. Allah, 'kahredici baskısıyla' daha zorlu, acı sonuçlandırmasıyla da daha zorludur.’’4/NİSA/84 
 
‘’Ey Peygamber, mü'minleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlup edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kafirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.’’ 8/ENFAL/65
 
Kainatı ve içindekileri yoktan var eden, düzenleyen-biçim veren, öldüren-dirilten ve her şeye mutlak kadir olan Allah’a sığınan kalplerin-yüreklerin, asla düşmanın gücünden konumundan korkmamaları gerektiğini Resulün diliyle iman edenleri yüreklendirmekte ve gerçek kurtuluşun-zaferin mü’minlere ait olduğu bildirilmektedir. 8/65 ayetinden anladığımız, kitle psikolojisiyle hareket eden ve ölümü yok oluş-bitiş olarak gören iradesiz-bilinçsiz-inançsız halk yığınlarıyla, iradeleriyle-bilinçleriyle-inançlarıyla hareket eden şahsiyetler arasında nitelik farkının olduğu ve azlığa rağmen niteliğin niceliğe her zaman galip ve üstün geleceğini anlıyoruz. İlahi öğreti, psikolojik çöküş ve zihni direncin kırılması gibi inkarcılara has durumların mü’minlere yakışmayacağını ve nihayetinde şehadet ve gaziliğin veya görece yenilginin her halukarda mü’minlerin lehine olduğunu beyan etmektedir.
 
25- HATIRLATAN VE ÖĞÜT VEREN NEBİ: 
 
‘’Şu halde, eğer 'öğüt ve hatırlatma' bir yarar sağlayacaksa, 'öğüt verip hatırlat.’’ 87/A’LA/9 
‘’Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın.’’ 88/ĞAŞİYE/21 
‘’Sen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten öğütle-hatırlatma, mü'minlere yarar sağlar.’’ 51/ZARİYAT/55 
 
‘’Biz onların neler söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; şu halde, Benim kesin tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver.’’ 50/KAF/45
‘’Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur'an'la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; (böylesinin) Allah'tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azap vardır.’’ 6/EN’AM/70 
 
Yaratılış gayesini-gerçeğini, hayatı, ölümü, tekrar dirilişi ve yapıp-ettiklerimizden dolayı mutlaka hesaba çekileceğimizi bütün nebiler bıkmadan usanmadan hatırlatmaktadırlar. Bu hatırlatmalara rağmen ayak direten inatçı inkarcıları da kendi hallerine bırakılması gerektiğini vahiy bildirmektedir. 6/70 ayetinde bırak ve hatırlat emirleri birlikte geçmektedir. Çünkü ‘hatırlat’ emrine (davetine) muhatap olmamış hiçbir kimse ‘bırak’ emrine muhatap kılınmamıştır. ‘Bırak’ emrine muhatap kılınanların, kendilerini müstağni gören, elçilerin bıkmadan-usanmadan hatırlatmalarına rağmen ayak direten inatçı inkarcılar olduğu ve artık hatırlatmaların onlara fayda vermeyeceği beyan edilmektedir.
 
‘’Surat astı ve yüz çevirdi; Kendisine o kör geldi diye. Nerden biliyorsun; belki o, temizlenip-arınacak? Veya öğüt alacak; böylelikle bu öğüt kendisine yarar sağlayacak. Fakat kendini müstağni gören (hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını sanan) ise, İşte sen, onda 'yankı uyandırmaya’ çalışıyorsun. Oysa, onun temizlenip-arınmasından sana ne? Ama koşarak sana gelen ise, Ki o, 'içi titreyerek korkar' bir durumdadır; Sen ona aldırış etmeden oyalanıyorsun. Hayır; çünkü o (Kur'an), bir öğüttür. Artık dileyen, onu 'düşünüp-öğüt alsın.'’ 80/ABESE/1….12
 
Hz.Resulullah (a.s.) Kureyş’in ileri gelenlerinden bir topluluğa İslam’ı tebliğ ederken yanına ağma olan İbn Ümmü Mektum gelir ve Hz. Nebi’nin meşguliyetinden habersiz olarak Allah’ın bildirdiği ilahi vahyi kendisine anlatmasını ister. Hz. Nebi inatçı inkarcılarla meşgul olduğu için İbn Mektum’a suratını asar ve yüzünü çevirir. İşte bu ayetler vahyedilerek Hz. Nebi ikaz edilerek uyarılır.
Ve sonraları Hz. Nebi İbn Ümmü Mektum’u her gördüğünde, ‘’Gel ey Rabbimin kendisi yüzünden beni azarladığı adam’’ diye karşıladığı rivayet edilmektedir.
Bu uyarı Hz. Nebi’nin şahsında bütün iman edenlere kıyamete kadar yapılan bir uyarıdır.
 
Hatırlatmada ve öğüt vermede öncelik sırası muhatabın sınıfı-konumu ve toplum içindeki payesi değil, öncelik sırası arınmak isteyen, öğüt almak isteyen, ahiret endişesiyle korkan/sakınan kişilere aittir.
Kendilerini müstağni gören inatçı inkârcıların toplum içindeki payeleri ne olursa olsun kurtuluş trenine binmedeki öncelik ve birinci sınıf yolcular ağma da olsa, fakir de olsa, tanınmayan köşede kalmış biri de olsa birinci sınıf yolcular ve Allah’ın değer verdiği-önemsediği-sevdiği ve razı olacağı yolcular, arınmak isteyen, öğüt almak isteyen bu yolculardır. 
Rabbimizin indinde/nezdinde, çöp toplayarak rızkı peşinde koşan, dağda çobanlık yapan, sırtındaki elbisede onlarca yama bulunan, yalınayaklı ama arınmak isteyen-arınan bir kul/insan en değerli-en aziz-en şerefli-en üstün insandır. Yalın ayaklı arınmak isteyen bir insanla, kendini müstağni gören (kıralların/sultanların-iktidar ve güç sahiplerinin) iki ayaklı insan müsveddesi olan mahlukların kıyası bile mümkün değildir.
 
İşte Rahman’ın değer verdikleri olan arınmak isteyen-öğüt almak isteyen insanlar, Rahman’a iman eden biz mü’minlerin de değer vermesi gereken ve daveti götürürken öncelememiz gereken öğüt almak isteyen insanlar olmalıdır. İnsanların değer yargıları değil vahyin değer yargıları öncelenmelidir.
İnsanların değer yargılarında sınıf-ırk-renk-aşiret-güç-zenginlik-soysop-cinsiyet ve benzeri öncelemeler olurken, Rabbimizin öncelediği insan için üstünlüğün yegane adresinin arınarak ulaşılan takva olduğudur.
‘’Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.’’49/HUCURAT/13
Hatırlatmak ve öğüt vermek fayda verecekse öğüt ver.
 
26- EN GÜZEL BİÇİMDE MÜCADELE EDEN NEBİ: 
 
‘’Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.’’ 16/NAHL/125
Davete muhatap olanlardan umut kesilmemesi, davetin zaman, zemin, ortam ve muhatabın konumuna, algılama seviyesine göre en uygun bir biçimde yapılması öğütlenmektedir. Muhatabın anlayabileceği bir dilin/seviyenin kullanılması ve nezaketle, hikmetle öğüt verilmesi istenmektedir. Aslolan ötekileştirmek, uzaklaştırmak, zorlaştırmak değil, kazanmak, kucaklamak ve kolaylaştırmaktır.
 
‘’Allah adına gerektiği gibi mücadele edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.’’ 22/HAC/78
 
‘’Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.’’ 5/MAİDE/6
‘’Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez.’’ 2/BAKARA/286
 
Tabi olduğumuz dinin anlaşılabilir-yaşanabilir, güç yetirebilir bir din olduğunu içselleştirerek ve asla Allah’ın çizdiği hudutları/sınırları genişletme/artırma veya eksiltme/daraltma hadsizliğine düşmeden insanlara daveti götürmek ve cehd etmek zorundayız.
 
Dinin sahibi Allah’tır. Allah’ın koyduğu emir ve yasakları, helal ve haramları, daraltmak veya genişletmek bir mü’min için olacak şey değildir. Allah’ın sınırlarını iyi niyetle bile olsa genişletmek, artırmak, ilavelerde bulunmak ve Allah’ın kesin emri gibi algılamak ve insanlara sunmak Allah’a karşı saygısızlıktır. Rabbimiz, kendi akıllarınca dinde olmayan ruhbanlığı, mistisizmi üretenleri uyarmaktadır.
‘’Sonra onların izleri üzerinde elçilerimizi birbiri ardınca gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik; ona İncil'i verdik ve onu izleyenlerin kalplerinde bir şefkat ve merhamet kıldık. (Bir bid'at olarak) Türettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah'ın rızasını aramak için (türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar. Bununla birlikte onlardan iman edenlere ecirlerini verdik, onlardan birçoğu da fasık olanlardır.’’ 57/HADİD/27
 
‘Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır’ emri Hz. Nebi’nin şahsında bütün mü’min davetçilere verilen bir emirdir, usuldür. Hikmetli ve güzel öğütle davette bulunabilmek için vahyi okumak ve nebiyi takip etmek zorundayız. Hikmetli ve güzel sözlerle yapılan öğütlerin ve nezaketle yapılan davetlerin, muhatapların ruhlarına-gönüllerine hitap ettiği unutulmamalıdır.
‘’Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. Kötü (murdar) söz ise, kötü bir ağaç gibidir. Onun kökü yerin üstünden koparılmış, kararı (yerinde durma, tutunma imkanı) kalmamıştır.’’ 14/İBRAHİM/24..26
 
Rabbimizin güzel sözlerini-mesajlarını insanlara hatırlatırken ve bu güzelliklerin insanlara ulaşmasında vesile olacak olan bir mü’minin kullanacağı dil de güzel bir dil olmalıdır.
Rahman’ı ve vaaz ettiği dini tanımayan bir kişiye İslami davet götürülürken takip edilmesi gereken zaman, zemin, ortam, muhatabın konumu ve algı seviyesine göre kullanılacak dil ve sıralamaya dikkat edilmezse, davete muhatap olan kişinin bu dini doğru anlamamasına, sırt çevirmesine, uzaklaşmasına neden olmak gibi bir vebali-sorumluluğu göz ardı etmemeliyiz.
 
İslam’ı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü, toprağa tutunan kısmı sırasıyla akidedir/imandır, bu da Tevhid’dir, Allah’tan başka ilah olmadığına iman etmektir, nübüvvettir, maaddır, adalettir. Ağacın gövdesi de emir ve yasaklardır (farzlardır ve sakınılması gereken mutlak haramlardır), dalları ve yaprakları da nafileler, müstahablar ve sakınılmasında fayda olan mekruhlardır. İslam’ı bilmeyen-tanımayan bir kişiye bu ağacın dallarından, yapraklarından başlayarak din anlatılmaz, çünkü dalların-yaprakların yeşerebilmesi için ağacın köküyle toprağa temas etmesi ve bu temastan sağlanan hayatla-canlılıkla dallara-yapraklara sirayet etmesi mümkün olabilsin. Dinin emir ve yasaklarını isteyerek-severek yapabilmenin ve daha da önemlisi emir ve yasakların uyulmasının anlam kazanabilmesi için, ağacın köküne toprağa tutunan kısmına yani şeriksiz/ortaksız bir akidenin/imanın oluşması gerekmektedir.
 
Daveti götüreceğimiz muhataba önce bu dinin akidesi anlatılacak ki, kabul edilen bu akideyle kulluğun yerine getirilmesi hem anlamlı hem de kolay olabilsin. 
Emin/güvenilir bir kimlikle adaletin, izzetin, şerefin, erdemin, onurun yegane adresi olan ilahi öğretiye hikmetle ve güzel bir öğütle insanları çağırmak-davet etmektir. 
Hz. Peygamberin getirdiği dine şüpheyle bakmalarına ve henüz kabul-tasdik etmemelerine rağmen, emanetlerini Hz. Nebi’ye bırakmaları davetçi kimliğinin ne-nasıl olması gerektiğine yönelik muhteşem bir örnektir. 
 
Müslümanın şiarı, yaşadığı toplumda güvenilir-sözünün eri, ticari alış-verişlerde, sosyal hayatın her alanında yalan söylemeyen, asla aldatmayan, emanete ihanet etmeyen, davet ettiği değerleri titizlikle önce kendisi kuşanan, en sevdikleri anne-baba-evlat-yakın akraba ve dostlarının aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutmaktan ve adaleti savunmaktan asla geri durmayan, insani ilişkilerinde nezaketli olan, insanlara mahçup ve muhtaç olmamanın mücadelesini veren bir kişiliği-kimliği kuşanmaktır.
 
27- İNKARCILARA MEYLETMEMESİ HUSUSUNDA UYARILAN PEYGAMBER:
 
‘’De ki: "Ey kafirler. Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana."109/KAFİRUN/1…6
 
‘’De ki: "Ey insanlar, eğer benim dinimden yana bir kuşku içindeyseniz, ben, sizin Allah'tan başka ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum, ancak ben, sizin hayatınıza son verecek olan Allah'a ibadet ederim. Ben, mü'minlerden olmakla emrolundum." 10/YUNUS/104 
 
‘’Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman seni dost edineceklerdi. Eğer Biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin. Bu durumda, Biz sana, hayatın da kat kat, ölümün de kat kat (acısını) tattırırdık; sonra Bize karşı bir yardımcı bulamazdın. Neredeyse seni (bu) yerden (yurdundan) çıkarmak için tedirgin edeceklerdi; bu durumda kendileri de senden sonra az bir süreden başka kalamazlar. (Bu,) Senden önce gönderdiğimiz resullerimizin bir sünnetidir. Sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.’’ 17/İSRA/73…77
 
Dinin sahibi Allah’tır. Dinin davetinin insanlara götürülmesinde ve bu din için yapılacak mücadelede, peygamberinin şahsında bütün iman edenlere vahye sadık kalmaları emredilmektedir. İnkârcıların inanç ve söylemlerine hiçbir nedenle meyil gösterilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Vahyin belirlediği değerlere gölge düşürülerek vahye hizmet edilemeyeceği beyan edilmektedir. 
 
Bu din, müntesiplerinin nasıl düşünmeleri-inanmaları ve nasıl yaşamaları gerektiğini vaaz ettiği gibi, hayatı nasıl inşa etmelerini ve bu inşa sürecinde karşılaşılan problemlerle, olumsuzluklarla, engellemelerle, saldırılarla nasıl mücadele edileceğini de elçisinin şahsında bütün iman edenlere bildirmektedir. Yani inanılan değerlerle ve bu değerler için yapılan mücadele sahaları uyum içinde olmak zorundadır. Firavun’un koltuğuna oturularak, onun dili-söylemi ve kavramları kullanılarak, vahyin kırmızı çizgilerine değil de Firavun’un kırmızı çizgilerine sadık kalınarak bir İslam’i mücadele verilemez. 
 
Vahyi yok sayan ve bu dini orta çağ karanlığının ürünü olarak tanımlayan ve yaşanılan zaman dilimine ışık tutmayan, önerme yapmayan, müdahale edemeyeceğini, hayata dair bir proje sunmadığını zanneden, inkar eden hiçbir beşeri düşünce ve ideolojilere meyil gösterilmemesi gerektiğini vahiy bildirmektedir. Doğası gereği vahyi dikkate almadan üretilen her türlü düşünce sistematiği, ideolojiler ve izm’ler, insanı ve hayatı vahye göre tanımlamadıklarından dolayı adalet üretmeleri asla mümkün değildir.
 
Tarih boyunca ilahi öğretiyi yok sayarak üretilen ve tanımlanan insan tasvirleri-tanımları, hayatın inşasına dönük üretilen bütün felsefi düşünceler, ideolojiler, doktrinler, insanı yanlış, yanlı, eksik-fazla, ruhsuz, akıl ve kalp bütünlüğünden yoksun tanımlamalarla ürettikleri insan prototipi, dünyaperest ya da dünyadan tümüyle kopuk mistik ve (hedonist) hazcı, egoist, hayvani içgüdülerine teslim olan, sınırsız- doyumsuz arzularlarıyla ve dünyayı midelerinden bakan gözlerle gören, dünü yok sayan bu günü yaşayan ve yarını (ahireti) düşünmeyen, vahşi, arsız, zalim olan iki ayaklı mahluklar üretmişlerdir, üretmeye de mahkumdurlar, çünkü ilahi öğretiyi yok saymaları bu sonucu kaçınılmaz kılmaktadır.
 
Bundan dolayıdır ki, vahyin gölgesinde olmayan hiçbir düşünce ve ürettikleri hayatın inşasına dönük projelere bir mü’minin meyletmesi olacak şey değildir.
 
28- DOSDOĞRU OLMASI/DURMASI İSTENİLEN NEBİ:
 
‘’Seninle birlikte tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru davran. Ve haddi aşmayın. Çünkü O, yaptıklarınızı görendir. Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.’’ 11/HUD/111,112
 
‘’Şu halde, sen bundan dolayı davet et ve emrolunduğun gibi doğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Ve de ki: Allah'ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle aranızda ‘deliller getirerek tartışma (ya, huccete gerek)’ yoktur. Allah bizi biraraya getirip-toplayacaktır. Dönüş O'nadır." 42/ŞURA/15
 
Hiçbir nebi vahiy dışında mücadele metodu sergilememiştir ve sürekli uyarılmıştır, korunmuştur.
Hz. Nebi’nin ‘saçlarımı ağarttı’ dediği ve aldığı talimatlardan biri de bu emirdir. İnkarcıların her türlü entrika/tuzak ve tekliflerine karşı Allah’a sığınarak dosdoğru durulması emredilmektedir. Hz. Nebi’nin şahsında iman edenlere de vahye sadık kalarak dosdoğru durmaları/olmaları öğütlenmektedir.
İlahi öğreti/vahiy, ister geleneksel anlayışta olsun ister modern anlayışta olsun, hiçbir gerekçe, hiçbir nedenle, vahyin değişmez-değiştirilemez değerler sistemi olan dinin istikamet açısını yerinden kaydıracak bir anlamayı ya da girişimi mazur görmez ve hiçbir mü’min kendisini mazur gösteremez.
 
29- KAFİR VE MÜNAFIKLARLA MÜCADELE EDEN VE TAVİZSİZ DAVRANAN NEBİ:
 
‘’Ey Peygamber, kafirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı 'sert ve caydırıcı' davran. Onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü bir dönüş yeridir o.’’ 66/TAHRİM/9
Kendisine ve ümmetine tuzak kuran ve savaş açanlara karşı müsamaha göstermemesi, sert ve caydırıcı olması emredilmektedir. Çünkü Hıristiyanların ürettikleri tasavvur gibi ‘bir yanağına vurulduğunda diğer yanağın uzatılması’ anlayışı vahyin reddettiği bir anlayıştır. Tuzak kuran ve savaş açanlara gösterilecek müsamaha hem aczi yeti gösterir hem de savaş açanların pervasızlığını artırır.
 
Hz. Peygamber haşa! postuna oturan-mıhlanan veya fildişi kulelerinde yaşayan ve müritlerine sürekli el-cüppe öptüren, oturduğu yerden emirler-nasihatler yağdıran, toplum içinde olan her türlü haksızlık ve zulümlerle ilgilenmeyen, tağuti yönetimlerle derdi olmayan ve ses çıkarmayan bir şeyh bir hoca efendi bir kişilik değildir. 
 
Hz. Peygamber toplumla iç içe yaşayan ve aynı zamanda ümmetine çok şefkatli-merhametli bir önder, bir komutan bir devlet başkanı olduğu için, kafir ve münafıklardan gelen her türlü tuzak ve saldırı karşısında kaşlarını çatan, sert ve caydırıcı olan ve yeri geldiğinde silahlarını kuşanan ve bunu da mübarek ömürlerinde yirmi yedi kez savaşa katılarak gösteren bir peygamberdir.
 
Kur’an’ın anlattığı-tanımladığı Hz. Muhammed (s.a.v) ile ilgili ayetleri ve başlıkları burada noktalıyoruz. Görüleceği üzere Kur’an’ın anlattığı resulü anlamak kolaydır. Çünkü Kur’an’ın resulü anlatımı net ve yalındır. İndi ve hissi karışımdan azade-uzak olduğu için bizleri en doğru resul algısına götürmektedir. Kıyamete kadar baki kalacak olan ve vahyin sahibi tarafında korunan ve korunacak olan bir kitabın, çelişkiden, eksiklikten beri olan Kur’an’ın anlatımı tabi ki en doğru anlatımdır.
 
Hz. Peygamberin rıhletinden sonra daha bir asır bile geçmeden maalesef İslam toplumu birçok nedenden dolayı bölünmeye başlamıştır. Vahyin üzerine adeta kaba-kara bir örtü örtülerek siyasi, itikadi ve ahlaki bölünmüşlük yaşanır olmuş ve bunun sonucunda da İslam’ın bütüncül yapısından uzaklaşılmıştır.
Birçok nedenden kaynaklanan bu bölünmüşlüğü kısaca üç ana neden ile özetlemeye çalışalım.
 
Birinci savrulma ve sapma yönetimin yapısıyla-seçimiyle ilgili siyasi sapmadır. Kur’an’ın beyanı ve Resulullah’ın uygulaması, Resulün vefatından sonra da raşid halifelerin uygulamasında da görüleceği üzere, ümmetin kendi aralarındaki işlerin ve yönetim seçimi başta olmak üzere şura temelli olduğu aşikar olmasına rağmen, Muaviye ile başlayan adı hilafet olan ama gerçekte saltanat olan babadan oğula geçen tek adam yönetimine dönüşmesidir. Birileri yönetim seçimine dönük ürettiği falanca kabileden olmasını ve tek adama mutlak itaati kabul ederken, birileri de Allah ve resulü tarafından atanmış kabul edilen birinin imamete geçirilmesine dönük anlayışları kabul etmektedir. Her iki anlayışın da dinin evrenselliğini ve yönetim seçimindeki şura temelli hükmünü göz ardı ettiğini görmekteyiz.
 
Coğrafyanın, kültürün, geleneğin ürettiği algılar şartlara-zamana göre değişebilir ama dinin evrenselliği ve şura temelli hükmünün değişmesi-değiştirilmesi mümkün değildir.
İkinci sapma ve savrulma fırkalaşmalardır. Adeta İslam anlayışının parsellenmesi ve vahyin hakemliğinden uzaklaşılması neticesinde, ekollerin, hiziplerin, mezheblerin, irili ufaklı grupların çoğalmasıyla ve bu çoğalan akımların dinin ve vahyin önüne geçirilmesinden dolayı İslam’ın bütüncül, evrensel yapısına gölge düşürülmüştür. Haricilik, Şiilik, Sünnilik, mutezile, mürcie, kaderiyye, cebriye gibi isimlendirilen grupların ortaya çıkması ve her birinin kendi diyalektiğini oluşturmak için dinsel argümanları geliştirerek ve kullanarak sadece kendilerinin dini doğru anlayıp temsil ettiğini ve ancak mensuplarının-müntesiplerinin kurtuluşa erebileceklerini dillendirerek, kendi grubundan olmayanları da bidat ve dalalet içinde olduklarını söylemekten geri durmamışlardır.
Bu mezhebci-hizipci anlayışların ürettiği bir söylemi örnek olarak vermemiz olayın nerelere vardırıldığının anlaşılması açısından önemlidir. Bu anlayış sahipleri Müslümanları daha beter bir konuma düşürerek, Yahudilerin (71) Hıristiyanların (72) Müslümanların (73) fırkaya ayrılacağı ve bunlardan yalnız birinin kurtuluşa ereceğine dönük uydurma rivayetleri bayraklaştırdıklarını görmekteyiz.
Güzide alimler, hayatlarını ilme adayan fedakar-cefakar mübelliğler, müderrisler, müçtehidler ve Allah’ın kitabını ve resulün sünnetini insanlara anlatan-iletenlerin tümü, ey ahali ben bir mezheb kuruyorum ve kurduğum bu mezhebe tabi olunuz dememişler ve sadece samimi yürekleriyle Kur’an’dan anladıklarını ve resulün sünnetinden bildiklerini insanların anlayabileceği-kavrayabileceği bir dille anlatmaya çalışmışlardır.
 
Hz. Nebi’ye dahi iftira atmaktan geri durmayanlar tabi ki, bu güzide alimleri de anlayışlarını da tersyüz ederek kendi heva ve heveslerine uygun üretimler yaparak birçok sapkın anlayış-inanç üretmişler ve üretmeye de devam etmektedirler.
 
Üçüncü sapma ve savrulma mistik/tasavvuf anlayışıdır. Bu mistik savrulmanın etkilendiği inanç kesimleri başta ehl-i kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlar ve bu cenahtan İslam’a girenlerin beraberlerinde getirdikleri-taşıdıkları israiliyat ve mitolojilerdir. Ayrıca fetih ve uluslar arası yapılan ticaretin etkisiyle tanış olunan çok farklı kültürlerden ve inançlardan etkileşimlerin olduğu da bir gerçekliktir.
 
Müslümanlar arasında meydana gelen mistik savrulmanın ve ürettikleri İslam anlayışının zahirci-batıncı, şeriatçı-tarikatçı, ruhçu-bedenci, inzivacı-siyasetçi gibi ayrımlara gidildiğini, ruhban sınıfları oluşturduklarını, Hakikati Muhammediyye ve Nur-u muhammediyye gibi üretimlerle Hz. Nebi’yi insanüstü bir varlık haline dönüştürerek buharlaştırdıklarını, kimi ölü veya diri insanlara kerametler yüklediklerini ve meded umduklarını, gayba bol miktarda taş attıklarını, vahdeti vücut teorileriyle Allah’ın mutlak kadir güç oluşunu ve hiçbir şeyin O’nun dengi-benzeri olamayacağı gerçeğini göz ardı ederek ve indirgeyerek mahlûklara hulul ettiğini, müritlerin şeyhlerini rabıta yaparak Allah’a yöneldiklerini, kısaca vahyin öğretisine tamamıyla taban tabana zıt düşünsel ve eylemsel tasavvurlar ürettiklerini görmekteyiz.
 
Bu sapkın anlayış sahiplerinin peygamber tasavvurları, Allah’ın nurundan var olan ve her şey onun nurundan yaratılan; Adem, su ile çamur halindeyken yahut ruh ile ceset arasındayken peygamber olan; Adem yaratıldıktan sonra yasak ağaçtan yediği için günahını affettirmek isteyen Adem’in başını kaldırıp baktığında gökte Allah’ın adının yanında Hz. Muhammed’in adının da yazılı olduğunu gören ve bundan dolayı Hz. Muhammed’i aracı yaparak onunla tevessül ederek ve onun yüzü suyu hürmetine bağışlandığı bir Hz. Muhammed portresi görmekteyiz. 
Ayrıca bu anlayış sahiplerinin akla zarar üretimler yaparak şöyle bir peygamber tasavvur ürettiklerini de görmekteyiz. 
 
Gölgesi olmayan, dışkısı toprakta kendiliğinden kaybolan, teri her zaman misk gibi kokan, idrarı ve tükürüğü şifa olan, saç ve sakalının telleri kutsal olan, gözü uyuduğu halde kalbi hiç uyumayan, insanlardan farklı olarak Allah tarafından doyurulan, önden gördüğü gibi arkadan da görebilen, vücudu ölümünden sonra toprakta çürümeyen, vefatından sonra da bizim gibi insan olarak dünyaya gelip insanlarla görüşen ve sohbetlerine bizzat katılan, insanların rüyasına girip yönlendiren, binlerce erkeğin cinsel gücüne sahip olan, insanların kalplerinden geçenleri okuyan ve niyetlerini bilen, göklerde seyahat eden, elli vakit namazı Allah ile yaptığı pazarlıklar sonucunda beş vakite indirilmesine aracı olan, Allah ile yüz yüze-göz göze konuşan-görüşen, üzerine sidik sıçramasından ve dedikodudan sakınmadıkları için kabirlerin içindeki azab çekenleri görerek diktiği yaş dallarla onları azaptan kurtaran, kıyametin ne zaman kopacağını kestirerek ondan önce alametlerini bildiren, zalim günahkarlara şefaat ederek mahşerin dehşetinden ve ateşin azabından kurtaran bir nebi tasavvuru ürettiklerini görmekteyiz.
 
Kur’an’la ve onun anlattığı resul ile uzaktan yakından alakası olmayan bu ve benzeri anlatımları mistik/tasavvuf zihinle yazılmış ve üretilen menkıbe/hikaye kitaplarında on binlercesini görmek mümkündür.
 
Oysa vahyin anlattığı-tanımladığı Hz. Muhammed (s.a.v), Allah’tan vahiy alan ve onu insanlara tebliğ eden, insanları vahiyle uyaran ve karşı çıkarak düşmanlık yapanlarla mücadele eden, bu kutlu davetinde muhaliflerinin inanmaması karşısında üzülen, kahrolan ve içi daralan ve her türlü tepkilerle, zorluklarla, düşmanlıklarla, ambargolarla, boykotlarla, tehditlerle, suikastlarla karşılaşan ve yurdunu terk ederek hicrete zorlanan, taşlanan, savaşta yaralanan, terleyen, üşüyen, acıkan, hastalanan, üzülen, sevinen, sinirlenen, sevdiklerinin kaybına üzülen, Rabbine çokça istiğfar eden, Rabbi tarafından desteklenen ve zaman zaman sert uyarılarla uyarılan, Allah’ın yardımıyla tek başına başladığı mücadelesini ve tebliğ ettiği dini devlet/iktidar yapan, şanı dillere destan olan, evlenen ve eşiyle latifeleşen, aile reisi bir baba olan, kayınbaba, dede, dost, arkadaş, öğretmen, imam, müftü, yargıç/hakim, komutan, devlet başkanı, önder/örnek olan ve elçiliğini/görevini başarıyla tamamlayan ve her ölümlü bir insan gibi vefat eden Allah’ın kulu ve Resulü olan Hz. Muhammed (s.a.v.)
 
Allah’ın sevgili kulu ve elçisi irtihal etmiştir. Biz ümmetine de Kur’an’ı ve kendi yaşayan örnekliğini takip etmemizi buyurmuştur. Hz. Nebi’nin misyonu asla tarihsel değil, zamanlar üstüdür.
 
Kültürün ürettiği nebi, arkasından göz yaşı dökülen, kimi gün ve gecelerde anılan, hatırasıyla yaşamayı hayatıyla inşa ettiği misyonla yaşamaya tercih edilen, sakalını ve hırkasını misyonundan daha fazla seven ve değerli gören, ondan bir efsane, adeta bir masal kahramanı gibi söz etmeyi, birlikte yaşanılan bir yoldaş bir dost olmaya tercih eden, kimi yiyip içtiklerini, giydiklerini taklit etmeyi inkarcılarla yaptığı mücadele sünnetine tercih eden bir nebi algısı-tasavvurudur.
 
Modern ve tarihselci yaklaşımın ürettiği nebi de, onu salt tarihin konusu olarak okumak, bir iletişim aleti gibi ilahi mesajı iletip misyonunu tamamlamış bir kişilik konumuna indirgeyerek, onun bugüne taşınacak bir misyonunun/örnekliğinin olmadığını varsayan bir nebi tasavvurudur.
 
Kur’an’ın anlattığı nebi de, hayatın aktif, canlı kurucu ve inşa edici öznesi, örnekliği, kılavuzluğu, rehberliği oluşudur. Yani misyonu ölümsüz olandır. Vahiy onunla ilgili olayları/hadiseleri mü’minin yüreğine, gönlüne, imanına, ibadetine taşır. İman edenler için Hz. Nebi’nin örnekliği zamanlar üstü bir örnekliktir. 
 
Hz. Nebi, elçilik görevi ve sorumluluğu altında, hayatının sonuna kadar hiç durup dinlenmeden koşarken, fasılasız mücadele ederken şu hitabı bilmekteydi, unutmamaktaydı ve bundan dolayı mücadeleyle dolu bir hayat yaşadı. ‘’Andolsun, kendilerine (peygamber) gönderilenlere soracağız ve onlara gönderilenlere (peygamberlere) de elbette soracağız.‘’7/A’RAF6
Ve ömrünün son büyük eylemi ve insanlığın tümüne vasiyetini dile getirdiği Veda Haccı’ında, her sözün ardından kalabalığa dönüp soruyordu.
 
‘’Ey insanlar! Tebliğ ettim mi?’’
On binlerin yaşlı gözlerle ‘’Evet tebliğ ettin ey Allah’ın Resulü!’’
Hz.Nebi kendisine nübüvvet görevini veren Rabbine yönelerek,
‘’Şahid ol ey Rabbim’’ diyordu. 
 
Ümmeti olmaktan tarifi imkânsız mutluluk/huzur/itminan duyan bizler de şahidiz.
Tebliğ ettin ey Allah’ın Resulü.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat