"Vahdet" Bir Ütopya mı?


Kemal SONGÜR,

Kemal SONGÜR


A+ |Normal |A-


Ütopya: Gerçekleştirilmesi imkansız tasarı veya düşünce demektir.

Vahdet: Tevhid kelimesiyle aynı köktendir, tevhid birlemek, vahdet de birleşmek/bütünleşmek demektir. Allah'ı birleyenlerin topluca O'nun ipine/kitabına/dinine sarılmalarıdır.

Rabbimiz vahdeti emretmektedir (Ali imran 3/103- Bakara 2/208), hayra çağıran, marufu emreden ve münkeri nehyeden bir topluluğun/cemaatin/ümmetin inşasını emreder (Ali imran 3/104), parçala(n)mayı, tefrikayı nehyeder (Ali imran 3/105- En'am 6/159), "çekişip birbirinize düşmeyin yoksa çözülüp yılgınlaşırsız ve bunun neticesinde gücünüz gider" uyarısında bulunur (Enfal 8/46), "dinlerini fırkalara ayırmış, kendileri de parça parça olmuş ve bundan dolayı da her grubun ken ellerinde tuttuklarıyla övünen müşrikler gibi olmayın" ihtarında bulunur (Rum 30/31), "haksızlığa karşı güç birliğiyle/birleşerek karşı koyulmasını-durulmasını" ister (Şura 42/39), kendi yolunda kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak savaşanları sevdiğini" söyler (Saff 61/4) "iyilik ve takva konusunda yardımlaşılmasını, günah ve haddi aşmada asla yardımlaşılmamasını" emreder (Maide 5/2), "mü'minlerin kardeş olduğunu ve insani zaaflardan kaynaklı olabilecek bozuşmaların/kırgınlıkların olabileceği gerçekliğinden hareketle aralarının düzeltilmesi gerektiğini" hatırlatır (49/10), "kendinizi/birbirlerinizi küçük düşürmeyin ve olmadık kötü lakablarla çağırmayın" demektedir (Hucurat 49/11), "zan'dan kaçınılmasını, birbirlerinin gizli yönlerinin araştırılmamasını, arkalarından çekiştirilip gıybet yapılmamasını" emreder (Hucurat 49/12), "nebisinin üzerinden bütün mü'minlere kendi aralarında istişareyi diri/dinamik tutmalarını, birbirlerine yumuşak davranmalarını ve kaba/katı davranışlardan uzak durulmasını" istemektedir (Ali imran 3/159), islam geleneğine göre size selam verene "sen mü'min değilsin" demeyin diye hatırlatmaktadır (Nisa 4/94), "birbirlerini sevmelerini ve kardeşlerini kendi öz nefislerine tercih etmelerini ve de kardeşlerinin bağışlanması için dua etmelerini, onlara/iman edenlere karşı kalplerinde bir kin bırakmaması için yakarışta bulunmalarını" öğütler (Haşr 59/9,10)

Vahdete ulaşacak, birlikteliği kuşanacak mü'minlerin azığı/dayanağı bellidir "Allah'a iman etmek ve O'na teslim olup sığınmak" O'da kendine sığınan mü'min kullarının arasını bulup-uzlaştıracaktır. "Ve onların kalplerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalplerini uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Enfal 8/63)

Vahdeti Kur'an'da Rabbimiz emretmektedir, vahyin inşa ettiği rasul öğütlemektedir, vahyin inşa ettiği akıl ve tarihi tecrübe gerekli görmektedir, müslümanların hayrına olacak ekonomik bağımsızlıklar, istikbara karşı mukavemet, neslin korunması, vahyin gölgesinde toplulukların oluşması ve islami yönetime ulaşılabilmesi, davetin bütün bir insanlığa götürülmesi, hem iknası hem de çoğunluğa/genele ulaştırılması, kısacası her'hayr' vahdeti adres göstermektedir.

Müslümanların vahdetini bir ütopya olarak görmek islamı/müslümanları bilmeyenler için anlaşılabilir bir şeydir. Ancak kendini islama nisbet edenlerin vahdeti bir "ütopya" olarak görmesi aslında varlık nedenini, misyonunu ve umudunu inkar etmesi demektir.

Vahdetin önemine/hayatiyetine dair olması gereken bilinç düzeyinin yaygınlaşmaması, birlikteliğin önemine yönelik algılarda/yaklaşımlarda eksikliklerin, problemlerin, idraksizliklerin, ehemleri mühimlere kurban eden basiretsizliklerin, ben merkezci zihinsel tekelciliklerin yaşan(ıl)ması söz konusudur, ancak yaşanılan olumsuzluklar bahse konu olan vahdeti asla bir ütopya kılmaz. Dahası bu din ütopyayı/hayali asla önermez/emretmez, gerçekleştirilmesi imkansız olanı emreden din/yol ilahilik taşımaz, bu dinin sahibi olan Allah kuluna gücünün üstünde yük teklif etmez (Bakara 2/286), teklifinden sorumlu tutar, sorumlu tutmayacağını ve ulaşılamaz olanı yani ütopyayı teklif etmekten münezzehdir.

Tevhidin ve ondan neşet eden vahdetin zıddı tefrikadır. Tefrika, iki varlığı birbirinden ayırmak ve parçalamaktır. Tefrika; birbirine kötülük etmeye kadar varan sürekli anlaşmazlık/ay(kı)rılık demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de değişik türevleriyle birlikte "tefrika" kelimesinin geçtiği yaklaşık 77 ayet vardır. Kur'ân'a göre "açık hükümler karşısında ayrılığa düşmek"(Ali imran 3/105), "Allah ve elçilerini birbirine rakip iki güç olarak karşı karşıya getirmek"(Nisa 4/150), "peygamberler arasında ayrımcılık yapmak"(Bakara 2/136,285; Ali imran 3/84), "dini parçalamak"(En'am 6/159) gibi davranışların her biri dinde tefrika çı­karmaktır. Tefrikanın sonu rahmet değil, azap getirir.

İhtilaf ve Tefrika Farkı:

Lügatte ihtilaf, ayrılık, uymayış, uymama, anlaşmazlıklar, ayrılıklar gibi manalara ge­lir. Istılahta ise, herhangi bir konunun varlığı kabul edildikten sonra, muhteva ve mahiyeti üze­rinde idrak ve anlayış yeteneğine göre değişik sonuçlar çıkarmak şeklinde tanımlamak müm­kündür. Bu fıtri olan bir ihtilaf çeşididir ki, İslam toplumunu parçalayıcı bir nitelik kazanma­dığı sürece, hiçbir sakıncası yoktur. Dinin asıllarında/hududlarında olacak tefrika vahiy tarafından reddedilmekte ve tolere edilmemektedir, tolere edilen ihtilaflar, asla/köke gölge düşürmeyen furuata ait konu ve çıkarımlardır. Buradan hareketle ihtilaf etmek ne kadar insani ve kaçınıl(a)maz ise, dinin asıllarında/hududlarında tefrikaya düşülmekten de şiddetle kaçınılması o kadar hayatidir, imanidir, zorunluluktur.

Tefrikanın Başlıca Sebepleri:

Tefrikanın temelinde yatan nedenlerden birisi, zihin tekelciliğidir, ben merkezciliğidir.

Tefrikaya düşmenin bir diğer sebebi de grupların başlarındaki liderleri, hatasız ve masum görmeleridir. Böyle bir inanç beraberinde itikadi bir sapmayı meydana getirir. eş-Şatibi'nin (ö.790/1388) belirttiği gibi, “kim de kendisi hakkında ismet iddia ederse, peygamberliğini iddia eden yalancının yaptığını yapmış olur.” Aslında hiç kimse doğrudan/açıkça kendisi hakkında ismet nitelemesi yapmaz ve bunu göze alamaz, ona aşırı derecede sevgi besleyip yüceltenler yapar. Çünkü aşırı sevgi gözü kör eder, sevgilinin eksik ve kusurlarını görmez.

Kullar arası ilişkilerde sorgulanamaz/eleştirilemez'lerin üretilmesi sevgilerin zehirlenmesine neden olmaktadır, bu hem sevene hem de böylesi sevgi zehirlenmelerine sukut ile karşılık veren sevilene zarar vermektedir. Sufi geleneğin "akletmeyi/üretmeyi" birilerine havale eden, mürşidin yanlış söylemini de müridin yanlış anlamasına hamleden ve ne söylerse doğrudur ve mutlaka bir hikmeti vardır gibi kabuller tam da sevgi zehirlenmesine örneklik teşkil etmektedir.

Vahyin gölgesinden neşet eden bakış açıları aynı hedefe bakmayı/yönelmeyi beraberinde getirir/getirmelidir, ancak bu, fotokopik zihinlerin oluşacağı/oluşabileceği anlamına gelmez, zaten bu eşyanın/insanın tabiatına aykırıdır, fakat kırmızı çizgiler/ana ilkeler/dinin asılları noktasında aynı potada erimeyi ve asla/köke taalluk etmeyen farklı anlayış/çıkarım sahiplerini de o potada eritebilmeyi ya da aynı çatı/şemsiye altında hareket etmeyi önerir/yönlendirir. Ütopya olmayan vahdet/birliktelik bunun içindir. "Fotokopik" zihinler, dürtüler, refleksler, algılar, çıkarımlar, pratikler, yönelişler insanoğlundan beklenecek şeyler değildir, çünkü, yaratılışından kaynaklı farklı ruh/duygu/kalp/akıl, idrak, beceri, edinim, kapasite, iştigal sahası, içine doğduğu kültür/gelenek, zaaf v.s taşıyan insan tekinin bunları yansıtması da farklılık arzetmektedir ve bu da insanın tabiatındandır, insan, olgulara/olaylara bir'robot' bir'hayvan' misali "fotokopik" tepkiler ver(e)mez.

Vahyin bizden istediği kendi koyduğu hududlara sadakat gösterilmesi, asla taalluk etmeyen farklı refleks/algı ve pratik sahiplerinin tolere edilerek kendi aralarında kardeşliğin inşa edil(ebil)mesi ve vahdeti/ümmeti oluşturma iradesinin gösterilmesidir. Yukarıda saydığımız nedenlerle farklılıklar arzeden insan/beşer ailesine mensup (yani melek olmayan)müslümanların vahdetinden/birlikteliğinden bahsetmenin karşılığı-gereği budur.

Ruh/kalp/akıl/idrak/iz'an/duygu taşı(ya)mayan robotların/makinelerin "vahdetinden" bahsetmek ne kadar absürt ise, insan tekini birlikteliğe ulaştırmak için adeta robot/makine benzetmesiyle fotokopik zihinlere/davranışlara indirgeyerek vahdet beklentisine girmek de o kadar absürt bir yaklaşımdır/beklentidir. Aslında böylesi beklentilerle vahdeti arzulamak, aslında vahdeti ütopya olarak görme sonucunu doğurmakta ve istemeyerekte olsa vahdetin önünde engel teşkil edildiği bilinmeden büyük bir vebale girilmektedir. Yani, asıl ütopya/hayalcilik, insan topluluğunun vahdetini/birlikteliğini fotokopik zihinlere ve fotokopik reflekslere bağlı-bağımlı görmektir ve "kendi ayağına sıkarcasına" vahdetin gerçekleşmesini bu ütopik yüklemeye kurban etmektir. Dahası böylesi bakışla hayatı okuyanların vahdeti gerçekleştirebilmeleri ancak kendisi ve kendisini aynada yansıtan diğer görüntüsü arasında gerçekleşebilecektir ya da geriye tek bir ütopya kalır o da klonla(n)maktır!!!

Kültürü, örfü, adeti, yemesi, içmesi, giyinmesi, zevkleri, cinsiyeti, iklimi, dili, kavmi, rengi v.s, -ki bu ihtilafları/farklılıkları Kur'an olumlamakta ve Allah'ın ayetleri olarak bildirmektedir (Rum 30/22-Hucurat 49/13)- farklılık arzeden fakat aynı ilahi öğretiye tabi olan müslümanların (afrikalının, asyalının, avrupalının, siyahinin, beyazın, sarının, arabın, kürdün, türkün) vahdeti/ümmeti oluşturabilmelerinin gereği-gerçeği vahyin gölgesinde buluşmalarıdır, (vahyin gölgesinde buluşanların tıpatıp aynı zihinsel tonları, tıpatıp aynı pratik refleksleri sergileyemeyeceği aşikârdır, istenen şey o gölgeden çıkılmamasıdır)Arakan'lı, eritre'li, mali'li, patani'li, gazze'li, çeçenya'lı, kürdistan'lı, türkistan'lı bir müslümana duyulan sevgi ve duyarlılık buradan kaynaklıdır.

Özelde yaşadığımız coğrafyada genelde bütün ümmet coğrafyalarında kendilerini islama nisbet edenlerin genelinde/çoğunda arzulanan Kur'an'i bilgi, tefekkür, tahkik hassasiyeti bulunmamakta ve geleneğin tortularıyla birlikte alınmış/yansıtılmış bir din algısı/olgusu gözlemlenmektedir, bir de buna postmodernizmin ayartılarını da ilave etmemiz gerekmektedir. Bu gerçeklikten hareketle yapılması gereken vahyin gölgesinde tevhidi düşünce netliğine ve nebevi mücadele sünnetine vakıf müslümanların ivedilikle/öncelikle kendi aralarında birlikteliği oluşturmaları gerekmektedir. Suya atılan taş misali oluşan ilk halkayı hem düşünsel hem eylemsel hem de örneklik boyutuyla inşa edilmesi ve inşa edilen bu halkanın hemen kendisine yakın olan ikinci halkadan başlayarak dışa doğru bunu genişletmesi gerekmektedir.

Vahdetin gerçekleşmesi sayılarla açıklanamaz ve sınırlandırılamaz, her müslüman bulunduğu evden, mahalleden, semtten, kasabadan, ilçeden, şehirden, ülkeden ve dünya genelinden kendini sorumlu addederek ve elinden gelenin en iyisini yaparak yani fiili vahdet duasında bulunmalıdır, değerlerin zirvesi olan Tevhidi solumalı, yaşamalı ve davet etmelidir.

Bir evde yaşayanlar tevhidi soluyorlarsa ve tevhidin şemsiyesi altında hayatı okuyorlarsa o evde vahdet gerçekleşmiş demektir, bir mahallede yaşayan müslümanlar kendi aralarında tevhid şemsiyesi altında hayatı okuyor ve kuşanmaya çalışıyorlarsa orada vahdet var demektir, burada sayı üç olur otuzüç olur üçyüzotuz olur, aynı şekilde bunu kasabaya, ilçeye, şehre, ülkeye yansıtabiliriz. İşte tevhidin gölgesinde vahdet olanlar bu örnekliklerini kendilerine en yakın düşünsel halkalardan başlayarak/davette bulunarak genişletirler ve var olan vahdet sayısal olarakta büyümeye başlar, çünkü Allah'ın yardımı yanı başlarındadır.

Özetle; Ali imran 3/103 ve benzeri birçok ayet başlı başına bir vahdet çağrısıdır, Kur'an'ın belirlediği, tanımladığı, tasvir ettiği mü'min/müslim tanımlamasına kimler giriyorsa vahdetin direkt muhatabıdırlar, hiçbir mü'min için vahyin tanımlamalarına ekleme/çıkarma yapmaya kalkması hakkı da değil haddi de değildir, dinin asıllarını daraltmaya da genişletmeye de kulların hakkı/haddi yoktur, buradan hareketle şunu söyleyebiliriz ki; dinin asıllarına gölge düşürmeyen bütün ihtilaflar vahdete engel teşkil edemez, etmemelidir.

Hakikati göreceliliğe kurban etmeden ve empatiyi de bütünüyle sürgüne göndermeden oluşturulan bakış açıları hayırlara vesile olacaktır, bu bakış açılarıyla hayatı okuyanlar vahdetin ve izzetli ümmetin bir "ütopya" olmadığını bilenlerdir ve de bu umutla gayret edenlerdir.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Yalcinicyer
08.11.2014 13:17
VAHDETE YAŞANARAK ULAŞILIR
Sevgili kemal kardeşim, önce kalemine ve emeğine sağlık. Hem konu başlığın ve hem de içeriği oldukça güzel ve aktuel bir konu. Kur'an sizinde verdiğiniz ayetlerle vahdetin otopya olmadığını haber veriyor. Bir neslin, yılın sekiz ayı biribiri ile savaşan bir toplumdan çıkması zaten utopya teorisini çürütüyor. Biz de şu an yılın oniki ayı biribirmizle savaşıyoruz. Aynı hale tekrar etmiş. O halde vahdetin yolu ilk nesilin hayata geçirdiği vahyi hayata geçirmekten geçer. Buna çaba göstermemiz gerekiyor. Selam ve dualar
Kemal Songür
02.11.2014 23:14
selam ile..
Sn Ceren; bu konuları ben hariç kim ile konuşmak isterseniz konuşun, lütfen beni bundan muaf tutun, sizin yaklaşımınız size benim yaklaşımım bana, sizin müslüman/vahdet/ümmet tasavvurunuz size, benimki de bana kalsın, son istihzalı yorumunuzdan sonra bu konuları sizinle konuşmanın fayda sağlayacağını düşünmüyorum. selamlar.
Kemal Songür
02.11.2014 15:21
selam ile..

Vahdet çağrısı vahdete çağıran vahyin gölgesine davet ile doğru orantılı olmalıdır. Mevlanaya nisbet edilen ''ne olursan ol gel'' omurgasızlığı da değil, ''ne olursan ol benim gibi anlamıyorsan git'' de değildir. Muhatapları ''beşe on kalas'' gibi görmek ve vahdeti bu ayniliğe ve de beklentiye indirgemek insanı/fıtratı tanımamak demektir.Vahdet nasıl gerçekleşir sorusunun cevabı hepimizin malumu vahyin gölgesidir.
Öncelikle bu sitede kaleme almaya çalıştığım ''ihtilaf ahlakı'' başlıklı yazımın okunmasını ve meramımın anlaşılmasına katkı sağlayacağı için önermekteyim. Çünkü, ihtilaf ahlakının öğrenildiği ve pratiğe yansıtıldığı oranda vahdete adımlar atılacağı kanaatindeyim.
1- Müminleri hısım edinmek, zalimleri hasım bellemek.
2- Takdiri/taltifi kullardan değil Rahman'dan beklemek, Hayrın üretilmesinde öne atılmak ama ön sırada oturma/görünme beklentisi içine girmemek.
3- Ehemleri mühimlere kurban etmemek ve yardımlaşmayı öncelemek.
4- İctihada açık olanın ihtilafını tabii bilmek ve istişari olana yönelmek. vesaire vesaire! selamlar.
Kemal Songür
02.11.2014 15:18
selam ile..
Öncelikle katkılar için teşekkür ediyorum.
Vahdeti istemek ve oluşması için cehd etmek Allah'ın emridir. ''Allah'a ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişip-didişmeyin. Yoksa çözülüp-yılgınlaşırsınız, rüzgarınız (hızınız ve kuvvetiniz) gider. Sabredin çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.'' (8/46) Vahdeti dinamitleyen başat dil tekfirci dilidir ve bundan şiddetle sakınılması gerekmektedir. ''Size (islam geleneğine göre) selam verene, dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak ''sen mü'min değilsin'' demeyin.'' (4/94)
Vahdetin ütopya olarak görülmesi ve vahdetin oluşmasına mani olacak söylemler/tavırlar sergilemesi, müslümanlara yönelik ötekileştirici/aşağılayıcı dil kullanılması şeytanın ve dostları olan müstekbirlerin arzusudur. Zalimlerin korkulu rüyası ümmetin vahdetidir, müslümanların yardımlaşmasına/dayanışmasına mani olacak her söylemi ve tavrı desteklemek onlar için hayatidir, hele tekfircilik ve onun bir adım ilerisi olan müslümanlar arası kan akıtılması ve de düşmanlığın yaygınlaşması istenmekte ve her araç kullanılarak desteklenmektedir. Müstekbirlerin bir başka hamlesi de, Dinin içeriği boşaltılarak dindar olunmasına ve ritüellere indirgenmiş bir din tasavvurunun yaygınlaşmasına katkı sağlayacak her aracı kullanarak adeta yok edemiyorsak ''kendilerince'' zararsız hale getirelimden hareketle dini dindarın eline bırakmazlar, bu müstekbirler için hayatidir ve ertelenemez hamlelerdendir.
Mehmed Can
01.11.2014 18:29
Makaleye Ve Yorumlara,Katkı Sadedinde...(Alıntıdır)
(2)
"Herhangi bir grup veya cemaat çalışmasında bulunan bir müslümanın kendi cemaatindeki bir kardeşine bakışı ve verdiği değer nasılsa, kendi cemaatine dahil olmayan bir müslümana da ümmet kardeşliği bilinciyle bakışı ve verdiği değer aynıysa ve bu cemaat çalışmasına yön veren müslümanlar cemaatin maslahatını hiçbir zaman ve hiçbir şartta dinin maslahatına tercih etmiyorlarsa, dualara layık olan bu cemaat çalışması elbetteki hayır üzere bir çalışmadır.

Ancak bu rahmetli durumun aksine günümüz dünyasında yanlış örneklerini istemediğimiz kadar çok gördüğümüz bencil birer oluşuma dönüşmüşler ve cemaatin maslahatını din ve ümmet maslahatının önüne geçirerek haddi aşmışlarsa, bu oluşumlarda bulunan müslümanların aynı ayette zikredilen "..günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup-sakının" hükmü gereğince kendilerine gelmeleri ve Allah rızasını gözeterek dahil oldukları böylesi oluşumlardan yine Allah rızasını gözeterek hızla uzaklaşmaları gerekir."

Allah'a teslim ve O'na emanet olalım.
Mehmed Can
01.11.2014 18:27
Makaleye Ve Yorumlara,Katkı Sadedinde...(Alıntıdır)
Selamun'aleykum...
(1)
"Kur'an-ı Kerim'i esas alan ve "Ey iman edenler. Allah'ın şeairine (nişanelerine-alametlerine), haram olan ay'a, kurbanlık hayvanlara, (onlardaki) gerdanlıklara ve Rablerinden bir fazl ve hoşnutluk isteyerek Beyt-i Haram'a gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktınız mı artık avlanabilirsiniz. Sizi Mescid'i Haram'dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup-sakının. Gerçekten Allah'ın cezası-azabı şiddetlidir. (5-Maide 2)" ayetine iman eden müslümanlar için Birr (iyilik) ve takva üzerine yardımlaşmak zaten müslümanlıklarının gereğidir. Müslümanlar sadece ve sadece müslüman olma hasebiyle birbirlerine veli olmak ve hayırlarda yardımlaşmak durumundadırlar.

İyilikte, takvada ve hayırlarda yardımlaşan bu müslümanlar mahalli veya bölgesel şartlar gereği elbetteki bir grup veya cemaat meydana getirebilirler. Burada önemli olan husus grup veya cemaat asabiyetinin, din veya ümmet asabiyetinin önüne geçmemesidir. Grup veya cemaat asabiyeti, din veya ümmet asabiyetinin önüne geçtiği zaman gayet iyi ve hayırlı niyetlerle oluşturulan böylesi grup ve cemaatler, ne yazık ki ümmet bütünlüğünü ciddi bir şekilde zedeleyen oluşumlar durumuna gelmektedir."
Yakup Döğer
01.11.2014 13:49
"Vahdet" Bir Ütopya mı?-III-
Başka şer'i bir mazaret varsa söylesinler. Yoksa kendilerini bir daha yoklasınlar.

Aynı düşünceye,hayat tasavvuruna,yönteme,ilkelere,dine ve Kur'ana bakışları paralel olan onlarca cemaat var ama hepsi kendi başına bir devlet gibi hareket ediyorlar.İlkeler bazında bir farklılık yoksa ki yok, birlikte kendi aralarında vahdeti gerçekleştirmeleri gerekmiyormu?

Bugün hangi Müslümanla vahdeti konuşsanız,ilk sözü ilkeleri kim belirleyecek yada hangi ilkeler etrafında bir araya geleceğiz oluyor.Neden bu ilk sorulan soru oluyor?İlkelerimiz hergün hem hal olunan kitapta belli değilmi?

Hoca efendilerin ve abilerin iktidarı,bireysel muvahidlerin enaniyeti vahdetin önünde bir duvar gibi durmaktadır. Hocalarımızda abilerimizde olacak,ama kimse diğerine nefsi arzularını ve kendi yorumlarını dikte ettirmeye kalkmayacak.

Ben anladım ki,vahdet konusu daha çok zaman alacak.Bizde bir tabir vardır, "daha kırk fırın ekmek yemeniz gerekir" diye,öyle, biz egolarımızı,nefislerimizi,hased duygularımızı ne zaman terk edersek vahdet o zaman gerçekleşecek.

Ama Müslümanlar üzerine farz olan bu görevi gerçekleştirmek için bütün gücüyle cehd etmeliler,yoksa hesap günü,"Namaz kılanlardan olmadığımız için cehenneme girdik" diyenler gibi, "Vahdeti gerçekleştirmek için çalışmadığımızda cehenneme girenlerden olduk" deriz Allah korusun.

Selam ve dua ile,kaleminize sağlık.
Yakup Döğer
01.11.2014 13:28

De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız."(Ali imran 3/64)

Bu gün görünen oki,Müslümanlar arasındaki vahdete engel en büyük sorun ilkesel farklılıklar olarak gösteriliyor.Ama aslında böyle olmadığını nefislerini sorgulayan ve kendisiyle yüzleşen herhes görecektir. Hem Kur'an merkezli bir hayat tasavvur edeceksiniz hemde Müslümanlarla ilkesel olarak ayrıldığınızı söyleyeceksiniz.Bunu dile getirenlerin yukarıda zikredilen ve daha bir çok yerde geçen benzer ayetlere bakıp bir daha düşünmeleri gerekmektedir.

Kendi ictihadi sonuçlarınızı ilke olarak karşı tarafa dayatırsanız,sizin gibi düşünmezse ilkelerinizin uyuşmadığınızı söylerseniz,Allah'ın indinde asla mazeret olarak bunu gösteremeyeceksiniz.

Ben öyle inanıyorum ki,bugün vahdetin önündeki en büyük engel,kişisel zaaflar,önde olma,lider olma,oyun kurucu olma ve enaniyettir yani iktidar mücadelesidir.Bunun başka izahi yoktur.Kur'an ilim geldikten sonra ilim ehlinin ayrılık sebibini hased,çekememezlik ve iktidar mücadelesi olarak işaret ediyor.Kurdukları cemaatlerin başından vahdetin olması sonucunda ayrılmaktan,düzenlerinin bozulmasından korkmaktadırlar.

Kimse yanlış anlamasın burada kimseyi itham etmiyorum,itham etmekten Allaha sığınırım
Yakup Döğer
01.11.2014 13:05
Gerçekten ütopya mı? -I-
Allah razı olsun Kemal abi.Önemli bir konuyu dile getimişsiniz.
Müslümanların sürekli olarak zikrettikleri ama bir türlü gündemine alamadıkları konu vahdet konusu maalesef.
Müslümanlar sürekli olarak vahdet,vahdet der ama bu konuda neden somut adımlar atmazlar aslında sorgulanması gereken asıl yer burası bence.

Varlığını sürdürmesi,dinin ikamesi,inancının küreslleşmesi, Allah'ın yardımcısı olabilmesi için vahdetten başka seçeneği olmayan Müslümanların bunca biganeliğine sebep nedir?Kimle konuşsanız vahdetin zaruretinden bahseder,bir ümmet olmamaız gerektiğini dile getirir ama kendi adına hiç bir zaman somut adımlar atmaz.

Yoksa vahdet gerçekten bir ütopya mı? Yada birinin dediği gibi,nostalji mi?

Duruma bakarsak,sürekli modernizmden şikayet eden ve insanları bireyselleştirdiğini söyleyen Müslümanlarda farkında olmadan modernizmin etkisinde kalmış gibiler.İlimle hem hal olanlar,ilimde ileri gidenlerin ben merkezciliği,ilim sahiplerini bireysel birer muvahhid yapmış gibi görünüyor durum.

Sürekli olarak ilkeler bazında mazeretler sürenlerin ve kendi ictihatlarını kırmızı çizgiler olarak belirleyenlerin,birazda kendi nefislerini sorgulamaları gerekmektedir diye düşünüyorum.Müslüman olan her şahsın,kendi ilkelerini belirlemesi,imanın esaslarını yeniden belirlemekten öte ne ifade eder ki?

Musa (as) Firavuna:"Seninde Rabbin,benimde Rabbim olan Allaha sığınırım" derken ne anlatmak istiyordu iyice düşünmek gerek.







Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat