Ümmetin çıkmazı: "Mezhebçilik"


Kemal SONGÜR, Ümmetin çıkmazı:

Kemal SONGÜR


A+ |Normal |A-


Mezheb: sözlük anlamı olarak; gitmek, izlemek, gidilen ve takip edilen yol demektir. Terim olarak ise; kanaat, görüş, inanç, doktrin, düşünsel ve eylemsel yönelişleri belirleyen bir yol tutuş demektir. Buradan hareketle, falan müctehidin mezhebi denince onun kanaati, görüşü, çıkarımı, gittiği yol ve usulü anlaşılmalıdır. Zaman içerisinde bir müctehidin görüşleri ve izlediği yol temelinde oluşan görüşler bütünü veya bu görüşlerin kurumsallaşmış hali de mezheb olarak anlamlandırılmış ve isimlendirilmiştir.

    İlk dönem ve meşhur olan mezheb imamlarının hiçbiri, ey ahali ben bir mezheb kurdum/kuruyorum ve adı da şudur diyerek insanlara davette bulunmamışlardır, kitap ve sünnetten anladıklarını etrafındakilerle paylaşmışlar ve bunun neticesinde söyledikleri dikkate alınanların ismine ya da lakabına yönelik takipçileri tarafından isimlendirilmiştir. Mezheblerin ortaya çıkışında/çıkarılışında psikolojik, sosyolojik, çevresel ve kültürel birçok etken olduğu gibi, ortaya çıkan mezheblerde de fıkhi, itikadi ve siyasi olmak üzere çeşitlilik söz konusudur.

    Ümmetin genel kabulüne göre dinin hüküm kaynakları ya da başvurulacak sıralamaya göre hayata yön verecek kıstaslar Kitap, sünnet, icma, kıyas, örf ve maslahat gibi delillerdir. Bu sıralamada sorun yoktur. Çünkü kitap en baştadır ve her soru(n) önce ona yöneltilmelidir, onda bulunamayanlar onun ruhuna gölge düşürmemek kaydıyla sıraya sokulanlardan yararlanılır. Ancak, ümmetin tarihi maalesef bu sıralamayı gözardı eden düşünsel ve eylemsel yönelişlerle doludur. Korunmuş/korunaklı vahiy/Kur'an ilk sıradaki ve "şeriksiz" yerini algılarda ve kabullerde yitirince, üretilmiş ve aktarılmış her ne varsa Allah'ın kitabına arz ve ondan onay alma hassasiyeti kaybedilince, kısaca 25/30 ilahi beyanıyla Kur'an mehcur bırakılınca olan olmuş, siyasi-mezhebi-kavmi-coğrafi aidiyetler ve öncelemeler ümmeti perişan etmiştir. Artık, ümmetin çocukları kendilerini ve aidiyetlerini mezheble, kavimle, coğrafya ve siyasi meşrepleriyle, tabi oldukları ve kutsadıkları "beşer" öncülerle tanımlamaya başlamışlardır. Artık, Allah'ın bizler için seçip beğendiği müslim/müslüman ismi yetmez olmuş ve  övünç/aidiyet olarak başka üretilmiş eklentiler ile kendilerini tanımlama bahtsızlığına düçar olunmuştur. Tabi iş burada kalmamış ve üretilen eklentiler üzerinden hasımlıklar peyda ettirilmiş ve daha kötüsü de bu hasımlıklar kan dökmeye kadar vardırılmıştır. Bu savrulmaların ve kırılmaların tarihi arkaplanı Hz. Osman döneminin ikinci yarısına kadar gitmekte ve daha belirgin ve de acımasız olarak saltanatın/şaşanın/ötekileştirmenin/haksızlıkların ve adam kayırmacılığın mimarı olan Muaviye ve dönemi olarak tarihteki ibretlik yerini almaktadır.

    İşte ümmet tarihinin bu kırılma noktası kartopu misali büyüyerek günümüze kadar taşınmış ve mezhebi/siyasi tarafgirlik bütün can yakıcı/yıkıcı boyutlarıyla selefi-sünni-şia isimleriyle ve "atgözü" takılmış misali müntesiplerinin aidiyetleriyle yürürlükte olmaya devam etmektedir.

   "Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir" misali ümmetin halipür melaline şaşırmıyoruz, çünkü, her türlü üretilmiş asabiyetin ve aidiyetin kaçınılmaz sonucu budur, bu asabiyetlerin müstekbirler tarafından kullanılmaya ve yönlendirilmeye çokça müsait olduğu/olacağı tartışmadan varestedir. Kişilerin/toplumların kendilerine yaptıkları zulmü ve düçar oldukları olumsuzluğu hiçbir harici/dış düşman yapamaz ve bu asla kalıcı da olmaz. "Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır" 42/30 ilahi hitabı, düçar olunan olumsuzlukların nedenlerini aynalarda aramamız gerektiğini ve dış düşman paranoyasından ziyade ümmetin kendine bakması gerektiğini salık vermektedir.
   
   Ümmeti saran çıkmazlar ve tehlikeler:

   1- Sabitelerin tartışmaya açılması ve değişkenlerin sabite haline getirilmesi.

   2- Arıduru ve apaçık olan, sade ve anlaşılır olan, haramları sayılı/belli olan ("O size haramları ayrı ayrı açıklamıştır" 6/119) ve "eşyada aslolan ibahadır/mübahlıktır" lütfundan hareketle namütenahi helalleriyle insana hizmeti önceleyen bir dini detaylara boğarak "algılarda-zanlarda" anlaşılamaz/yaşanılamaz ve güç yetirilemez hale getirmek. İnsanı yaratan ve imtihana tabi tutmayı murad eden Allah, hiç güç yetirilemeyecek bir dini/yolu vaz eder mi? "Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez" 2/286

   3- Eklektik arayışlar/kabuller; nebevi söylemleri gözardı etmek ve yetersiz zannetmek,  vahyin gölgesinde kendine yer bulamayan ya da ona muarız olan yöntem arayışlarına yelken açarak savrulmak, vahiyden azade kılınmış ve asla adaleti barındıramayacak beşeri ideolojilerden medet uman sapmalar/saplantılar.

   4- "Şiddet körü/yanlısı" yönelişler. "dinde zorlama/baskı yoktur" ilahi öğretisine iman etmişken ve zorlamanın/baskının münafık üreteceği gerçeği ortada iken ve dahası böyle bir yükümlülüğümüz yok iken, yaşayarak yansıtılacak bir dine tabi olmuş iken, baskının ve şiddetin yanlısı olmak müslümanın işi olmasa gerektir. Hakikat bütün ihtişamıyla ortadadır ve bize düşen şahidlik etmektir. Şahidliğimize engel olacak zalimlere yönelik de şehidliği göze alarak mücadele etmektir. Vahiyde ve onu pratize eden Rasulullah'ın sünnetinde savaşın/kıtalin gerekçeleri, nedenleri ve nasıl icra edileceğine yönelik kıstaslar yeterince mevcuttur.

   5- Dinin sahibi Allah'tır ve bu dini elçisine vahyettiği kitabında bildirmiştir. İşte bu kabulde problemler yaşanmaya ve mezhebi görüşler ya da aidiyetler din haline getirilmeye başlanınca çıkmaza girilmiştir. Girilen bu çıkmaz sokakta artık yorumlar, çıkarımlar, görüşler, kanaatler mutlaklaştırılmış, tarihi yaşanmışlıklara yönelik tarafgirlikler ve bunlar üzerinden kamplaşmalar  yaygınlaşmış, hasımlığı kafirlere/zalimlere ve hısımlığı kardeşlerine göstermesi gereken müslüman yürekler hedeflerini şaşırmaya başlamıştır.

   Güncelin konusu "şiddet körü" yaklaşımlar:

   İslam coğrafyasında görünen "şiddet körü" yaklaşımları kritik etmeden önce büyük harflerle ve altı kalın olarak çizilen cümlerlerle ABD başta olmak üzere küresel aktörlerin ve yerli işbirlikçisi olan diktatörlerin vahşetlerini, katliamlarını, sınır tanımaz zulüm ve baskılarını en başa, her türlü lanet olası zulümlerin en başına oturtmak zorundayız. Kaosun ve zulmün en koyusunun baş sorumlusu büyük şeytan ABD ve onun gölgesinde hareket eden bölge rejimleridir. Bu zeliller güruhu kendi çıkarları/çarkları için milyonlarca mazlumu katletmiş ve bütün bölgeyi iliklerine kadar sömürmüştür. Silah güçlerinin yanısıra kullandıkları medya gücü aracılığıylada demokrasi/insan hakları gibi maskelerle insanların zihinlerini iğfal etmişler ve bunca vampirliklerine rağmen medeni! dünyanın kendileri olduğu yalanını/küstahlığını olanca yüzsüzlükleriyle sunmaya devam etmektedirler. "Terörist" tanımını kendileri yapmakta ve muhataplarını diledikleri gibi tanımlamaktadırlar. Binlerce kilometreden gelerek bölgeyi işgal vezenginliklerini talan ederler, işgale ve talana itiraz edenleri de "terörist" olarak niteleyip katlederler. Batının bu iğrenç yüzü gözardı edilerek bölgeyle ilgili söylenecek her söz ve analiz batıyla aynı havayı solumak demek olacaktır. Değerlerini ve yurtlarını korumak için eline silah alan herkesi terörist ilan etmek ancak batının ve beyinlerini onlara kiraya verenlerin işi olsa gerektir.
  
    Müslüman gözüyle savaş/kıtal:

    İlahi öğretiye teslim olan müslümanın gözünde savaşın-savaşmanın, kavga etmenin bile haklı bir nedeni, haysiyeti ve bir kuralı vardır. Savaş; inancın, onurun, izzetin, neslin, malın, yaşanılan toprağın korunmasına yönelik olmalıdır. Fitneyi, zulümü, insanların hakikate ulaşmasına engel olan müstekbirlerin baskısını, kısaca zulüm çarklarını kaldırmak için savaş verilmelidir.
   Müslüman, zulmetmeyen ve zulme rıza göstermeyen, bir yanağına vurduklarında diğer yanağını gösterme zilletinden beri olan olan bir kimliğin adıdır.

   Müslüman, Allah için seven, buğzeden, savaşan, öldüren/ölen bir inancın, kimliğin-kişiliğin sahibidir. Müslümanın her ne yaparsa yapsın uymak zorunda olduğu kuralları ve hassasiyetleri vardır.

    Hz. Peygamber’in (s.a.v.); savaşmak zorunda kalındığında yaşlılara, kadınlara, çocuklara, savaşa katılmayan bugünün değimiyle sivillere, mabetlere, doğaya, hayvanlara dokunulmaması gerektiği ile ilgili nasihatleri, Müslümanların savaşa-savaşmaya dair ölçülerini belirlemektedir. Müslüman her ne yaparsa yapsın yaptıklarından sorguya çekileceğini bilen sorumluluk sahibidir. Her şartta ve zeminde mü’minlik kimliğine gölge düşürmeyen tavır ve tutumları sergileyendir.
   
    Şiddet körü yaklaşımlar ve IŞİD:

    IŞİD'in Suriye’de işlediği suçların ve farklı İslami oluşumlara yönelik baskı ve katliamlarının, sınır ve adalet tanımaz yaklaşımlarının farkındayız. Suriye rejimine yönelik direnişin kan kaybetmesine ve mazlum halkın tereddüde/korkuya düşerek önceki desteğinin çekilmesine neden olan bir örgüttür. IŞİD'in din anlayışı, yöntemi, usulü ve duruşu  tam bir şiddet körüdür. Hem Suriyede hem de Irakta haklı direniş çabalarını kirleten ve bölgesel/küresel zalimlerin iğrenç propagandalarına zemin hazırlayan ve çanak tutan yaklaşımlar içerisindedir. Esed denen Firavun'un IŞİD'in bulunduğu bölgeleri bombalamaması ve dahası bu örgütten petrol satın aldığı, diğer İslami gurupların IŞİD ile Esed arasındaki farkın sadece "sakal" farkı olduğu şeklindeki söylemleri duyulmaktadır.

     IŞİD denen örgütün girdiği yerlerden bebelerini beşikte bırakıp/unutup kaçanların haberleri gelmekte, farklı İslami yapıların öncülerinin kafaları kesildiği görüntüleri yansımakta (Suriyede namıdiğer "tanksavar" olan Ahraruşam komutanının IŞİD elamanları tarafından kafasının kesilmesi örneği gibi), el kaide lideri Zevahiri'nin Mısır halkına yönelik İhvan'ın etrafında birleşin çağrısından dolayı IŞİD tarafından tekfir edildiği deklare edilmekte (çünkü IŞİD'e göre "İHVAN-I MÜSLİMİN TEŞKİLATI TAĞUTTUR"), velhasıl kendileri dışında her kim varsa "aforoz" edilerek düşman ilan edilmektedir.

    IŞİD'in zihinsel dedeleri olan Hariciler tarafından tekfir edilen Hz. Ali'nin bu güruh ile mücadelesi salt tekfirci olmalarından kaynaklı değildir, tekfirle yetinmeyip zulmen müslüman kanına ellerini bulaştırmaları nedeniyledir. Yani, sadece tekfir edip mabad'larının üzerine oturup ellerini zulmen müslüman kanına bulaştırmasalar mesele yok, deriz ki, bu zihin çok katı ve sapkın kabulleri olan bir meşreptir. Fakat, diliyle kesip biçen güce ulaştığında eliyle kesip biçmeye devam etmektedir, bu da eşyanın tabiatındandır.

    Şöyle bir soru sorsak müslüman ahaliye; (gayri müslimlere bu sorunun sorulması düşünülemez bile!) IŞİD'in hüküm sürdüğü bir beldede yaşamak ister misiniz? Çünkü, yönetim biçimi "şeriat ile olacak" öyle ya, IŞİD'in açılımı "Irak Şam İSLAM DEVLETİ" değil mi? Şiddeti, zoru, baskıyı, farklı kabulleri yok saymayı, öldürmeyi yol/yöntem edinen bir din tasavvurunu asla Kur'an'a onaylatamayız. Böylesi bir din tasavvurunun sahipleri tarafından yönetilen bir belde de değil gayri müslimlerin nefes alması, vasat müslüman ahalinin nefes alması dahi mümkün gözükmemektedir.
    
    Özetle: Yirmi üç yıllık Risalet dönemi incelendiğinde, merhum Hamidullah'ın tespitiyle Müslümanlardan ve kafirlerden ölenlerin sayısı toplam olarak üç haneyi (500-600 civarında) geçmemektedir. Bu da bize öldürmeyi değil, kurtarmayı öncelememiz gerektiğini göstermektedir ve bunun iman etmeyenlere hissettirilmesi gerektiği ve de müslüman kimliğinin dünyada adalet, ahirette ise kurtuluşa vesile olan'diğergam' ıslah ediciler olarak yansıtılması gerekmektedir.

   Aynı zamanda, zulmetmeyen ve zulme rıza göstermeyen bir duruşun sahipleri olduğu, bir yanağa vurulduğunda diğerini gösteren zilletten beri olunduğu da hissettirilmelidir.
   Işid ve Boko Haram tarzı zihniyetlerin İslamı temsil edemeyeceği ve yeryüzü sakinlerinin nezdinde İslama olan hasımlığı tetikleyeceği tartışmadan varestedir.

   Emperyalistlerin, diktatörlerin ve bunlarla mücadele edildiği iddiasıyla "şiddet körü olan" sınır tanımaz eylemlere girişen yapıların bütün zorbaliklarını/zulümlerini reddediyoruz.
    Müslüman; ne zulmeden zalim ne de zulme rıza gösterip meşrulaştıran zalim olamaz, her iki zulümden de beraatin ilan edilmesi gerekmektedir.

   Hz. Peygamberin öncülüğünde Mekke'ye giren müslümanların verdiği görüntüye/mesaja bir bakalım, bir de IŞİD'in verdiğine bir bakalım. Fark bütün yönleriyle bariz ortadadır, birinde huzur/adalet/itminan telkin eden bir mesaj/görüntü, diğerinde korku/kaos/güvensizlik veren bir mesaj söz konusudur.

   Hz. Nebi'nin davetine icabet etmemelerine rağmen mallarını Hz. Nebi'ye emanet ettiren bir nebevi duruş örnekliğindeki gibi bir izzeti ve müslümanın itimada layık görülen o muhteşem kimliği/kişiliği kuşanılmadığı müddetçe asla "bu ümmet" ikna edici olamayacaktır.

   Mezhepcilik başlı başına bir problemdir, hele bunu şiddetin tetikleyicisi olarak bir fitneye dönüştürmek ümmetin başına bir püsküllü beladır. İran'ın başını çektiği şia'nın da sünni cenahın da mezhepciliği küffarı sevindirmekte ve ümmetin bugünlerine-yarınlarına yönelik fitne tohumu ekmektedirler. Bunun hesabını her kesim Allah'a verecektir. 4/93 ilahi uyarısı herdem mümin yürekleri korkutmalıdır.

    Rabbimiz, elimizi müslüman kanına bulaştırma, razı olmayacağın zaaflarımız yüzünden kullarını İslama hasım etme vebalinden bizleri uzak tut.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Yalcin İcyer
01.07.2014 17:18
Teşekkür ve bir hatirlatma
Selamun aelykumKemal kardeş, emek vererek yazdığı satırlar gerçekten kanser olmuş bir yaramıza parmak basmış. Tabii belki farklı bir yazı da elen alınabilinir, mezhepçiliğe bir de asabiyyet-ırkçılık- ve gurup taasubu da eklenebilinir. Kalemine sağlık.
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat