"Ne Modernist Ne Gelenekçi" Sadece Müslüman


Kemal SONGÜR,

Kemal SONGÜR


A+ |Normal |A-


    "Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın" (4/36) "Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür" (Lokman 31/13)

Şirk; Allah'a ait olanı mahluka pay etme girişimidir, şirk zulme gebedir, şirki zihinler zulüm üretir, zulüm; "bir şeyi kendine mahsus yerinden başka bir yere koymak"tır. Zulme neden olan insan eli ürünü ne varsa -bu ister modernizmin/yeninin ürettiği olsun ister geleneğin/gelenekçiliğin ürettiği olsun- beraatimizi ilan etmek zorundayız.

    "Hayır; gerçekten insan, azar/azgınlaşır. Kendini müstağni gördüğünden" (Alak 96/6,7) İşte bu gerçeklik insan türü için -eski/yeni selef/halef farketmez- sözkonusudur, hak ve batılın, tevhid ile şirkin, zulüm ile adaletin tanımını fıtratı/eşyayı yaratan ve Hallag/yaratmaya devam eden vedahi her an işe müdahil olan (Rahman 55/29) -inzal ettiği vahiyle- Allah tanımlamaktadır. Bu gerçeklik ilk saatten son saate kadar yaşaya(n)cak bütün insan türü için değiş(tirile)mez yegâne hakikattir. Dolayısıyla muhatap insan türüdür ve insana bahşedilen özellikler -öncesi ve sonrası için- değişiklik arzetmemektedir, insan hep aynı insan, kendine ilham edilen fücur ve takvasıyla, korkuları ve kaygılarıyla, yanlışa düçar olma ve hakikate sadakat gösterebilme iradesiyle hep aynı insandır.

    Modernizm: Genel olarak, geleneksel olanı yeni olana tabi kılma tavrı, yerleşik ve alışılmış olanı yeni ortaya çıkana uydurma eğilimi veya düşünce tarzıdır. Modernizm terimi aynı zamanda ve daha geniş bir felsefi çerçeve içinde, çoğunluk aydınlanmayla irtibatlandırılan ideal ve kabuller için kullanılır. Başka bir deyişle, modernizm aydınlanmayla birlikte gerçekleşen entelektüel dönüşümün ortaya çıkardığı dünya görüşünü, hümanizm, dünyevileşme ve sekülerlik temeli üzerine yükselen bilimci, akılcı, ilerlemeci ve insan merkezci ideolojiyi ifade eder.

Modernizm; varlık dünyasını görünürlülük üzerinden tanımlamaya çalışır. Newton'un yaklaşımı gibi mekanik dünya anlayışı/kendi kendine işleyen bir kainat tasavvuru ile yaratılış gerçeğini gözardı eder. Yaratıcıyı dışarıda tutan bir bilgi biçimine sahiptir, merkezinde yaratıcı olan bir akledişten merkeze insanı koyan bir anlayışa geçişi temsil eder. Yaratıcıya dair kimi modernistlerin yüklemleri tıpkı Ariston'un "yaratan ve köşesine çekilen işlevsiz/müdahil olmayan bir tanrı" anlayışının taşıyıcıları olmak ve yaratıcıyı hiçbir şeye karıştırmamaktır.

Modernizm; Bireyi esas alır, birey özgür ve sorumsuzdur, sınırsız, doyumsuz, hedonist, egoist ve sadece dünyaya bakan bir hayat tasavvurunu resmeder, dünyevileşmek bunun diğer adıdır, vahyin diliyle hevayı-hevesi ilah edinmektir.

    Modern insan zihnini/tipolojisini "Ona ayetlerimiz okunduğu zaman'gale esatirul evvelin/eskilerin-geçmişlerin masalları' der." (Mutaffifin 83/13) ayeti apaçık resmetmektedir.

   Hülasa; seküler akılla malül modern insan değeri, fıtri olanı ve ahlakı yıktı, ekini ve nesli ifsad etti. Modernizm; tabiatı, havayı, suyu,şehri, insan ilişkilerini kirletti, ailevi-sosyal-siyasal/yönetsel ilişkileri zulme-haksızlığa ayarlı kıldı ve mahvetti, insan ile yaratıcı bağını kopardı.

Modernizmde güç  tapıcılığı, haz-hız-heva, çıkar ve zulüm çarkı vardır, bunun için her şeyin ölçüsü(zlüğü)nü egoizmi ilahlaştıran insan koyar, vicdansız, merhametsiz, gamsız, duyarsız ve hayvani içgüdülerine teslim olmuş iki ayaklı mahlukların türetilmesine neden olmuştur.

    Postmodernizm: İkinci dünya savaşından sonra "modernizmin tekil/bilimsel gerçekliğine/kabulüne!" karşın çoklu gerçeklik savı ile insanlığı ifsad etmeye devam etmektedir. Postmodernizm rüzgarına kapılan insanlık'adeta' gerçeklik tasavvurunu bukalemun/her renge giren-uyum sağlayan ve her şeyle uzlaşabilen kimliksiz, hedonist, pragmatist ve kişiliksiz insan/toplum tipolojisini üretti. Bu yönüyle modernizmden bin beter bir ifsada neden olmaktadır. Bu rüzgardan kendilerini İslam’a nispet edenlerde payını aldı ve kendilerince ürettikleri "demokrat, modern, gelenekçi, türk-kürt ya da Anadolulu, Batılı-Doğulu ya da mezhepçi, cihadist ve radikal MÜSLÜMAN" gibi eklerle/eklentilerle kendilerini resmetmektedirler.

    Batı(l) düşüncesinin nihilist, bireyci, pragmatist, post-modern, anarşist yaklaşımlarından etkilenen ve buradan hareketle din'i/İslam'ı belirsiz ve her yere çekilebilen ve herşeyle uzlaştırılan, kaygan, sığ ve boşlukta gören, parçalı, sonsuz/sınırsız yorumlara/çıkarımlara açık hale getiren, her yere çekilerek adeta bir meta aracı kılınarak satışa sunulan ve bütün bu samimiyetsiz/özden yoksun söylemlerden mülhem "HANGİ İSLAM" sorusunu şerefsizlerin eline-diline bırakan post-modern okumaların neden olduğu Müslümanım diyenlerin sefaleti ortadadır. Bu görüntü tam da şeytanın ve yakın dostları olan müstekbirlerin arzusu ve yönlendirmesidir. Kafası karışık, ruhları parçalanmış, kişiliği-kimliği erozyona uğramış, omurgasız ve eklektik, hasım ve hısım ayırdediciliği olmayan, kaotik ve pesimist, ilkelerini-sabitelerini yitirmiş bir Müslüman! Tipolojisini üretme noktasında hayli başarılı olunmuştur. Müstekbirlerin bu arzusu ve başarısına katkı sunulmasının en başat nedeni vahiyden/özden kopuşun doğal sonucu olarak görülmelidir.

    Gelenekçilik: Geleneğe dayanan inanç sistemine, gelenek yoluyla aktarılan adet ve düşünce tarzlarına bağlılıkla belirlenen tavır/tutum alış diye özetlenebilir. Seleflerin düşünsel/eylemsel yönelişlerini sorgulamaksızın ve şabloncu bir kabulle buradaya taşımanın adıdır gelenekçilik.

    "Onlara "Allah'ın indirdiklerine uyun" denildiğinde "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (yola-değerlere) uyarız" derler. Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı(buna uyacaklar)?” (Lokman 31/21) Bu ayetten mülhem şunları söyleyebiliriz; Hakikatin sahibi ve belirleyicisi ve dahi ilk insandan son saate kadar gelecek insanlık için yegâne değeri-kıstası koyan alemlerin Rabbi Allah'tır, her ümmete rasul ve onunla birlikte vahiy gönderen O'dur. İlk nebiden son nebiye kadar gönderilen bütün vahiylerin özeti-toplamı Kur'an'dır ve son saate (inzal eden tarafından korunmaktadır) kadar caridir. Son rasul ise bu vahyi hayatıyla örneklendirerek "usvetun hasenetun" kimliğiyle model olarak kılavuzluğu son saate kadar geçerlidir.

    Lakin her ölümlü insan gibi Rasulullah da vefat etmiştir, O'nu inşa eden vahiy bütün ihtişamıyla/korunmuşluğuyla elimizdedir. Rasule itaat konusu; O'nunla aynı havayı soluyan ve birebir yoldaşı/çağdaşı olanlar boyutuyla elle tutulur-dokunulur/gözle görülür bir itaati/tâbi oluşu resmederken, Rasulün rihletinden sonra yaşayanlar/yaşayacak olanlar için Rasule itaat konusu artık bütünüyle vahye sadakat ve ona muarız olmayan ve vahyin gölgesinde kendine yer bulan rivayet ile taşınan sünnetine tâbi olma boyutuna geçmiştir. Ümmeti olmak ile şeref ve itminan duyduğumuz son Rasul (s.a.v) türedi değildir, nebiler zincirinin son halkasıdır, bizler de türedi değiliz, vahiyde ismi-hayatı bildirilen bütün nebiler ve son nebi bizler için örnekliği olan ve hayata taşımamız gereken öncülerimiz/önderlerimizdir. Bunun için yaklaşık Kur'an'ın yarısını kapsayan kıssalar anlatılmakta-aktarılmaktadır. "Andolsun onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır." (Yusuf 12/111)

    Gelenekçiliğe tekabul eden "atalar dini" ve "bidat" yüklemlerine Kur'an'i yönden bakıldığında Müslümanca akledişimiz yönüyle bize yol göstermektedir. Ne eski/önceki ne yeni kendi başına bir değer ya da iyi-kötü değildir, değeri ve değersizliği fıtratı yaratan Allah belirler ve bu belirleyiş zamandan ve mekandan münezzeh olanın tasarrufundadır.

    Vahye tabi olan için hakikat verilidir ve Müslüman için hakikati ve gerçekliği üretmek değil, bilakis verili olan hakikate ve gerçekliğe sadakat ile hayatı okumak ve bu temel üzerinden ve de ona sadakat göstererek/sınırları dikkate alarak insana bırakılan alanlarda zamana-çağa dair çözümlemeler yapmaktır. Hiçbir çözümleme ya da üretim vahyin belirlediği değerler sistemine muarız olamaz, olursa bunun adı çözüm olmaz ve neslin-ekinin, yani insanı ve onun hizmetine amade kılınan herşeyin ifsadı/bozulması demek olacaktır.

    "Atalar dini" yüklemiyle Kur'an'ın eleştirdiği/reddettiği husus; insan eli ve hevası olan ve asla hakikati temsil etmeyen her ne üretim varsa tümüne yöneliktir. Bu gerçekliğin yanı sıra; "millete ebiküm ibrahim/atanız-babanız İbarhim'(in dininde olduğu gibi)" bir yüklem ile vahye tabi olan ve Rahman tarafından seçilmiş-yönlendirilmiş nebi olan atalarınıza uyun ve "huve semmekumul müslimin/müslimler olarak isimlendirildiniz" (Hac 22/78) denilerek hem bu isimlendirme ile yetinin ve şeref duyun hem de bu dinul kayyım olan İslamın ve size bahşettiğim ismin sahibi olarak Rabbinizi görün ve hayata yönelik değer yargınızı bu din belirlesin denilmektedir.

    Uyacağımız atalarımız Rasullerdir (Bakara 2/133, Ahkaf 46/9, Hac 22/78), yani Yusuf as'ın diliyle; "(Yusuf:)'Dorusu ben, Allah'a inanmayan ve ahireti inkar eden bir kavmin dinini terk ettim. Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum." (Yusuf 12/37-38) ve rasullerin izini süren ve bu ize/yola sadakat göstererek has cehdleriyle emek vererek çözümlemeler yapan salih seleflerimizdir, bunun da ayırdedici yegane kıstası Kur'an'dır "innehu legavlunfasl/şüphesiz o (Kur'an) ayırdeden bir sözdür-vemehuva bilhezl/O, bir şaka-oyun değildir" (Tarık 86/13,14) Buradan hareketle sorguya çekileceğimiz ve kıstasımız-mihengimiz olan Kur'an'ı festaiz billeh diyerek çokça okumamız, anlama çabasını fasılasız sürdürmemiz ve teslim olarak zirveye oturtmamız gerekmektedir. Bugünden düne/seleflerimize/geleneğimize baktığımızda bunun ne kadar hayati olduğunu görmekteyiz.

    Kişileri değil ilkeyi, tarihi değil vahyi, yanılabilir olan selefleri değil vahiyle inşa olmuş/korunmuş Rasulleri öncelememiz ve bu temel üzerinden yaşanılagelen geleneği vahyin gölgesinde inşa olmuş ve O'na teslim olmuş mümeyyiz akılla tortularından arındırarak hayata taşımalıyız. Çünkü bizler türedi de değiliz, şabloncu ve sorgulamaksızın eklene gelen geleneği ve geleneği oluşturan selefleri kutsayıp ayniyle taşıyan fikir tembeli gelenekçi de değiliz.

    Gelenekçiliğin özünde asabiyet vardır, kendisinin müdahil olmadığı ve kendisinin yaşamadığı ya da üreterek yaşamaya çalışmadığı üstünlük ve kutsayarak yer edinme dürtüsü vardır, bu dürtü hem kavim hem mezhep hem selefçilik öncelemesi ile dışa vurulur, takvanın/sorumluluk bilincinin yerine asabiye konularak varolunacağı zannına yöneltir.

    Gelenekçilik tarihe hapsolmak ve çağa yönelik akli üretimden vazgeçmek demektir.

    Modernizm ile gelenekçiliğin ortak paydası süpürücülüktür, her iki yönelişde mümeyyiz akıldan yoksundur, biri süpürerek atar ve diğeri de süpürerek alır. Kur'an ise dengeyi-vasatı ve Furkan ile ayırdediciliği önermektedir, geleneği kutsamayı değil seçerek taşımayı salık verir, salih ve maruf geleneği adres gösterir ve bunun kıstası olarak da vahyin belirleyici-tanımlayıcı olarak kabul edilmesini ister, iyi olanı al kötü olanı at der.

    Geleneği ve birikimlerini yok saymak seleflerimize zulümdür, geleneğe hapsolmak ya da gelenekçilik ise kendimize zulümdür. Geleneğin oluşturduğu hayırlı örnekliklerden yararlanmak ve hayır üretmeye devam etmek gerekmektedir.

    Örneğin; Gazali'nin batı zihnine meydan okuyan cehd ürünü üretimlerini dikkate alıp yararlanırken, sufizme yönelik yaklaşımlarını ve kadın tasavvuruna yönelik -bize göre yanlış olan- önermelerini kabul etmeyiz ve eleştiririz, lakin bu Gazali gibi samimi bir ilim ehlini gözden düşürmek ya da çıkarmak olmadığı gibi, onu'adeta' layüs'el konumuna çıkarıp kutsamamızı da gerektirmez. Seleflerimiz de biz de Vahiyden sorumlu ve sorgulanacağımızı bilerek hayatı okumuşlardan-okuyanlardan olmakla hesaba çekileceğimizi bilmeliyiz

    Geleneğe ve seleflerimize yönelik yaklaşımımız toptancı-genellemeci ve süpürüp alan ya da atan şeklinde olmamalıdır, vahyin gölgesinde inşa olmuş mümeyyiz akıl ile hem dünü hem bugünü okumalı hem de yarına yönelik hayrın yaygınlaşmasına katkı sunacak amellere sarılmalıyız.

    Bizler eskimeyen yeninin, yani Tevhidin ve Furkan'ın gözüyle hayata bakan ve inşa için çabalayanlardan olmalıyız. Öncesine, şimdiye ve yarına müdahil olan Allah'ın zamanlarüstü önermesi ve emretmesi, yarattığı fıtrata fıtrat dini olan İslamı uygun görmesi ve bunu da son saate kadar irade vererek hangimizin amel bakımından daha iyi olacağını denemek için imtihana tâbi tutması/tutacağı yegâne gerçekliktir.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat