Mucize/Ayet


Kemal SONGÜR, Mucize/Ayet

Kemal SONGÜR


A+ |Normal |A-


Mucize: güç yetirilmeyen/gücü yetmemek, aciz kalmak manalarına gelen ‘acz’ kelimesinden türetilmiştir. ‘İ’caz’, aciz bırakma, kudretsiz kılma, benzeri yapıl(a)mama demektir.

İslam’i kavram olarak mucize; Rahman’ın, elçilerin elçiliklerini destekleyen ve Rabbimizin kudretini gösteren, insanlar tarafından yapılmayan-yapılamayacak gerek yazılı olan ayet, gerek görsel olan hadise/olay veya yoktan yaratılmış her şey.

Kur’an, mucize karşılığı olarak ‘ayet’ ‘ayat’ ‘beyyine’ ‘delil’ veya ‘delail’ kelimelerini kullanmaktadır. Buna göre mucize; ilahi bir haber, bir işaret, delil veya ispat demektir. Mucizeden amaç insanların helak olması/edilmesi değil, Rahman’ın kudreti görülerek insanların akıllarını başlarına almaları, kendilerine gelmeleri, ders almaları ve doğruyu bularak inanmalarıdır. İnsanları benzerini yapmaktan aciz bıraktığı için İslam kültüründe ayet yerine ya da muadili olarak mucize terimi kullanılmıştır.

Yer ve gökte var olanların tümünün, örneğin gezegenlerin, yıldızların, yaşadığımız dünyanın ve göğün direksiz duruşunun, okyanusların, sabit dağların, yeryüzündeki sayılmasından bile acze düştüğümüz nimetlerinin, mevsimlerin döngüsünün, gece ve gündüzün ardarda gelişinin, hayvanlar alemindekilerin akıllara durgunluk veren özelliklerinin, insanın yaratılışının, gelişiminin, ruh/akıl/kalp ve duyu yetileriyle donatılmasının, kısaca insanoğlunun şuan müşahade edemedikleri ve yarınlarda insanoğlunun asla müşahade edemeyecekleri sayısız ilahi mucizeler bir yana, elan/şimdiki zaman diliminde insanoğlunun müşahade ettikleri, yaşadıkları, gördükleri, işittikleri, üzerlerinde veya yanlarında yürüdükleri ve faydalandıkları sayılarını dahi saymaktan acze düştükleri varlık alemindeki yaratılanların tamamı başlı başına birer ayettir/mucizedir.

Kur’an, inanmak için olağanüstü, sıra dışı, harikulade olaylar peşinde koşanlara, varlık aleminin zaten insan tahayyülünün erişemeyeceği bir kudretin ‘ALLAH’ın’ yaratmasıyla oluştuğunu ve bunu görmeleri gerektiğini, inanmaları için yeterli olduğunu ve elçilere inanılması gerektiğini vurgulamaktadır. Olağanüstü beklentisi yerine, olağan içindeki olağanüstülüğü fark etmeleri, görmeleri, idrak etmeleri gerektiğini ifade etmektedir.

İnkarcılar, harikulade/olağanüstü ve mahlukların asla güç yetiremeyeceği benzersiz olan mucizelerle her gün-her an iç içe yaşadıkları için, kanıksamaları/alışkanlıkları dolayısıyla bu mucizeleri görmezler-göremezler görmemezlikten gelirler, çünkü onlar bakan bir kör ve işiten bir sağırdırlar, idrakten yoksun olan bu akıllı ama akıllarını kullanmayan mahluklar sayısız mucizelerle yetinmeyerek, peygamberlerden mucize isterler.

Vahiy iki tür ayetten/mucizeden bahsetmektedir, henüz ortaya çıkmamış gizemli olayların somut haberlerinden ve somut olarak ortada duran varlıkların gizemli bilgilerinden. Bu sebeple inkarcıların peygamberlerden istedikleri/bekledikleri ve vahye-peygambere meydan okuyarak kıyameti/azabı/helakı acele getir bakalım dedikleri mucize taleplerine karşın, vahiy şöyle cevap vermektedir. Öncelikle gaybı vaatlerin somut sonuçlarını istemede acele edilmemesi gerektiğini ve bunun ansızın geleceğini hatırlatıyor. Sonra da helakle sonuçlanacak gaybı ayetlerin tevilini acele isteme yerine afaktaki ve enfüsteki ayetleri/mucizeleri, yani iç ve dış dünyadaki muhteşem mucizelerin görülmesini, düşünülmesini öğütlüyor.

Kur’an, insanlardan olağanüstü ayet/mucize bekleyenlere olağanın ya da insanların algılarında olağanlaşanların içindeki olağanüstülüğü fark etmelerini öğütleyerek, olağanüstü olguların gelmesi halinde helakin-yıkımın kaçınılmaz olacağını haber vermektedir.

İşte inatçı inkarcıların ısrarlı mucize taleplerine karşın, Rahman elçilerini desteklemek ve inkarcıların acziyetlerini tekraren göstermek için mucizeler var etmiştir. Onun için peygamberlerden talep edilen yönüyle mucize göstermede karşı tarafın (inkârcıların) iddia ve isteği temel faktördür. Bu yönüyle elçilerin şahsında gösterilen mucizeler inkârcılara meydan okumaktır.

Varlık âlemindeki sayısız ayetler/mucizeler karşısında inkarlarını sürdürenler, elçilerden istedikleri mucizelerin gönderilmesi karşısında da inkar ettiklerini-edeceklerini Rabbimiz Ku’an’da beyan etmektedir.

‘’Kendilerinden evvel yıkıma uğrattığımız hiçbir ülke (halkı) iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecek?’’ 21/ENBİYA/6

‘’İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: "Büyücü ve cinlenmiş" demişlerdir. Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar,'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler.’’ 51/ZARİYAT/52,53

Rabbimiz, ilahi mesajı elçileri vasıtasıyla toplumlara gönderir, toplumlar ilahi mesajı inkar eder ve elçilerden mucize isterler, Rahman elçilerini desteklemek için mucizeler gönderir, toplum inkarında diretir ve helak kaçınılmaz olur. Azgın nice topluluklar inkârlarında direttikleri için helak olmuşlardır. İnkârcıların genelde ortak cümleleri şudur. ‘’Dediler ki: "Sen bize yalnızca Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarınızı bırakmamız için mi geldin? Eğer gerçekten doğru isen, bize vadettiğin şeyi getir, bakalım." 7/A’RAF/70

‘’Yazıklar olsun kullara; ki onlara bir elçi gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi. Görmüyorlar mı, kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik? Onlar, bir daha kendilerine dönmemektedirler.’’ 36/YASİN/30,31

Peygamberlerle ilgili ve onlara yönelik verilen mucizeler, Rabbimizin peygamberlerini desteklemesi ve onlara yönelik muhataplarının nezdindeki delilidir, ispatıdır. Mucize Rahman’a ait bir fiildir, haşa! peygamberlerin eli/iradesi ürünü değildir. Yalnızca peygamberlerin şahsında ve görevleri devam ederken meydana gelir. Rabbimiz, var ettiği mucizelerle elçilerini ve ona iman eden mü’minleri destekleyerek, inkârcıların acziyetini kendi yüzlerine vurmaktadır.

Peygamberlerin bile eli ürünü olmayan ve ancak Rabbimizin kudretiyle var olan mucizeleri, kimileri kimilerine kerametler yükleyerek, kimileri ilmi mucize tanımıyla (üretilerek, kazanılarak, ulaşılarak) yapılabileceğini zannetmektedir. Oysa mucize, insanları acz içinde bırakan ve insanların asla güç yetiremeyeceği olgulardır. Bunun içindir ki, Rabbimiz kudretiyle var ettiğinin bir benzerini hadi getirin bakalım diyerek (asla getiremeyeceklerini/yaratamayacaklarını/yapamayacaklarını) bilmesine rağmen insan/mahluklara meydan okumaktadır. Hal böyleyken, mucize karşısında acz içinde olmaktan/kalmaktan başka çareleri olmayan insanların, hadlerini aşarak ben de/biz de yaparız demeleri hem hadsizliktir hem de gülünç duruma düşmektir.

İnsan eli ürünü olup ta diğer insanları şaşırtan her ne varsa, bu diğer insanları acz içinde bırakabilecek şeyler olmayıp, diğer insanların da çalışarak-ulaşarak yapabilecekleri şeylerle sınırlıdır. Yani mucize değildir. Mucize insan eli ürünü olabilecek bir şey değildir.

Hz. Muhammed’e (s.a.v) yönelik inkarcıların mucize talepleri vahiy tarafından reddedilmiştir.

Önceki peygamberlere ve ilahi öğretiye karşı çıktıkları gibi Mekke müşrikleri de ilahi öğretiye ve onu insanlara ileten Hz.Nebi’ye karşı çıkmıştı. Hz. Nebi’yi vahiy gelmezden önce çok iyi tanımalarına ve emin/örnek bir kimlik-kişilik olarak bilmelerine rağmen, Hz Nebi’nin getirdiği ilahi mesajın, işleye geldikleri zulümlerin ve şirk düzeninin devamına göz yummayacağı kabulüyle-gerçeğiyle Hz. Nebi’ye akla zarar iftiralar atarak toplumun teveccühüne engel olmaya çalışmışlardır. Müşriklerin Kur’an’a ve Hz. Muhammed’e attıkları akla zarar iftiraları-yakıştırmaları Kur’an şöyle anlatmaktadır.

Kur’an’ı şeytanların indirdiğini (26/210) (zımnen) --Muhammed’e şeytanın indiğini (26/221..226)-- ve Kur’an’ın şeytanın sözü olduğunu (81/25)--Kur’an’ın bir sihir/büyü olduğunu (21/3 43/30 46/7)—aktarıla gelen/süregelen bir büyüdür (74/24)—bir kahinin sözüdür (69/42)--Kur’an bir şiirdir (36/69)—Kur’an Allah’tan başkasından indirilmedir diyerek (4/82) ve haşa Allah’a çağrıda bulunarak ‘’Bir de: "Ey Allah'ımız, eğer bu (Kur'an) bir gerçek olarak Senin Katından ise, gökyüzünden üstümüze taş yağdır veya acı bir azap getir (bakalım)." demişlerdi.’’ 8/ENFAL/32 diye meydan okuyorlardı.

Hz. Nebi’nin seçilmiş-gönderilmiş bir elçi olduğunu kabul etmiyorlardı (13/43)--Karmakarışık rüyalar diyerek Kur’an’ı kendisinin uydurduğunu ve bir şair olduğunu söylüyorlardı (21/5)—bir beşer sözüdür (74/25)—düpedüz büyücüdür (10/2)—büyülenmiş bir adam (17/47)—mecnun bir şair olarak niteliyorlardı (37/36)—Muhammed’de cinnet var diyorlardı (17/184)—meftun ‘aklı tutulmuş’ (68/6)—kahin ve mecnun (52/29)—öğretilmiş bir delidir diye niteliyorlardı (44/14).

İnatçı iflah olmaz inkarcıların hak gerçekler karşısındaki bu ve benzeri iftiralarının-yakıştırmalarının yanında-neticesinde bir de inanma gibi gerçeği görme gibi bir dertleri olmamasına rağmen sürekli mucize istemektedirler. Rabbimiz bu isteklerinde ne kadar samimiyetsiz olduklarını ve onların ruh hallerini şöyle beyan etmektedir. ‘’Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, ordan yukarı yükselseler de, Mutlaka: "Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir.’’ 15/HİCR/14,15

Rabbimiz, Hz. Peygambere hitaben, müşriklerin iftira ve yakıştırmalarına aldırmaması gerektiğini ve bütün inkarcıların ruh hallerinin ve söylemlerinin benzer olduğunu hatırlatmaktadır. ‘’Sana söylenen şeyler, senden önceki elçilere söylenenden başkası değildir. Şüphesiz, Rabbin, hem elbette mağfiret sahibidir, hem de acı bir azap sahibidir.’’ 41/FUSSİLET/43

İnanmamakta kararlı olan ve söylenilen hak gerçekleri kulaklarıyla duyan ama sağır olan, bakan ama kör olan, kalbi ve aklı olan ama kavrayıp anlamayanlara mucizeler fayda vermez. İnsan burnunun dibindeki ve her an yaşadığı-faydalandığı mucizeleri gömemezlikten gelerek, nankörlüğünden ve sınırsız bir hayatı yaşayabilme adına inatçı inkarcılığını sürdürerek ve aslında inanmayacakları ilave mucizeler istemektedirler.

‘’Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur'an olsaydı (yine bu Kur'an olurdu). Hayır, emrin tümü Allah'ındır. İman edenler hala anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu. İnkar edenler, Allah'ın va’di gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez. (Veya miadını şaşırmaz.)’’ 13/RA’D/31

‘’Eğer gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler bile: "Üst üste yığılmış bir buluttur." derler. Öyleyse sen onları (en dayanılmaz azapla) çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak. O gün, ne hileli-düzenleri kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak, ne yardım görecekler.’’ 52/TUR/44..46

‘’Biz kitabı üzerine yazılı bir kağıtta göndersek ve onlar elleriyle dokunsalar bile, inkar edenler, tartışmasız: "Bu apaçık bir büyüden başkası değildir" derler. Ve derler ki: "Ona bir melek indirilmeli değil miydi? " Eğer bir melek indirilseydi, elbette iş bitirilmiş olurdu da sonra kendilerine göz açtırılmazdı.’’ 6/EN’AM/7,8

Vahiyden anladığımız yaşayan insanlara dönük öğüdü-önermesi şudur. Öldüren, yıkıma uğratan, azabı hak ettiren mucizeler/ayetler beklemek yerine, dirilten-kurtaran ve sayısız var olan muhteşem mucizelerin/ayetlerin farkına varılmasını önermesidir-öğütlemesidir.

‘’Onlar, kendilerine meleklerin gelmesini mi, ya da Rabbinin gelmesini mi veya Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin ayetlerinden bazılarının geleceği gün, daha önce iman etmemişse veya imanıyla bir hayır kazanmamışsa hiç kimseye imanı yarar sağlamaz. De ki: "Bekleyin, Biz de şüphesiz beklemekteyiz." 6/EN’AM/158

Kur’an, inkarcıların mucize taleplerinin inanmak ve gerçeği görmek gibi bir dertten-tasadan kaynaklanmadığını beyan etmektedir. İnatçı inkarcılar kendilerini inanmama üzerine kodladıkları için her ne mucize gelirse gelsin yine kandırıldıklarını, büyülendiklerini ileri sürerek ve kaçamak yollara başvurarak inkarlarını sürdüreceklerini beyan etmektedir.

‘’Olanca yeminleriyle, eğer kendilerine bir ayet (mucize) gelse, kesin olarak ona inanacaklarına dair Allah'a yemin ettiler. De ki: "Ayetler (mucizeler), ancak Allah Katındadır; onlara (mucizeler) gelse de kuşkusuz inanmayacaklarının şuurunda değil misiniz? Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terk ederiz. Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve herşeyi karşılarına toplasaydık, -Allah'ın dilediği dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar.’’ 6/EN’AM/109...111

‘’Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler.’’ 12/YUSUF/105

Haddini bilmez, yüzsüz ve hayalperest müşriklerin mucize istemeleri bir yana bir de istedikleri mucizenin nasıl ve ne şekilde olması gerektiğini de sipariş olarak vermeleri söz konusuydu.

‘’Dediler ki: "Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız. Ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın. Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza (şahid olarak) getirmelisin. Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız. ‘’De ki: Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?’’ 17/İSRA/90…93

‘’Dediler ki: "Bize kendi Rabbinden bir ayet (mucize) getirmesi gerekmez miydi?" Onlara önceki kitaplarda açık belgeler gelmedi mi? Eğer Biz onları bundan önceki bir azap ile yıkıma uğratmış olsaydık, şüphesiz diyeceklerdi ki: "Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de, küçülmeden ve aşağılanmadan önce Senin ayetlerine tabi olsaydık." 20/TAHA/133,134

‘’Dediler ki: "Ona Rabbinden ayetler (birtakım mucizeler) indirilmeli değil miydi?" De ki: "Ayetler (mucizeler) yalnızca Allah'ın Katındadır. Ben ise, ancak apaçık bir uyarıcıyım. Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz, bunda iman eden bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt (zikir) vardır. De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanı bilir. Batıla inanan ve Allah'ı inkar edenler ise, işte onlar hüsrana uğrayanlardır." 29/ANKEBUT/50..52

Rabbimiz Kur’an’da önceki kavimlerin mucizeleri görmelerine rağmen inkarlarında ısrar etmelerinden dolayı başlarına gelen helakleri anlatmakta ve mucizenin arakasından helakin geleceğini bildirmektedir.

‘’Bizi ayet (mucize)ler göndermekten, öncekilerin onu yalanlamasından başka bir şey alıkoymadı. Semud'a dişi deveyi görünür (bir mucize) olarak gönderdik, fakat onlar bununla (onu boğazlamakla) zulmetmiş oldular. Oysa Biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz.’’ 17/İSRA/59

Hz. Nebi’ye üzülmemesi, müşriklerin mucize isteklerine aldırmaması gerektiği öğütlenmektedir.

‘’Onlar mü'min olmayacaklar diye neredeyse kendini kahredeceksin (öyle mi?) Dilersek, onların üzerine gökten bir ayet (mucize) indiririz de, ona boyunları eğilmiş kalıverir. Onlara Rahman (olan Allah) dan yeni bir uyarı gelmeyiversin, hiç tartışmasız ondan yüz çevirirler. Gerçekten yalanladılar; fakat, alay konusu yaptıkları şeyin haberi kendilerine pek yakında gelecektir. Yeryüzünde bir bakmadılar mı ki, Biz onda her güzel (kerim) çiftten nice ürünler bitirdik. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır; ancak onların çoğu mü'min değildirler. Şüphesiz, senin Rabbin, gerçekten O, üstün ve güçlüdür, merhamet sahibidir.’’ 26/ŞUARA/3…9

Rahman olan Rabbimiz elçisini uyararak, mucizenin Allah’a ait bir iş olduğunu ve dileseydi insanların tümü hidayet üzere toplanmış olurdu diyerek, kendisine düşenin sadece bir elçi olarak tebliğ etmekle yükümlü-sorumlu olduğunu, hiçbir kulun mucize var etmeye güç yetiremeyeceğini ve böyle bir yükümlülüğünün de olmadığını hatırlatmaktadır.

‘’Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir ayet getirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa (yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidayet üzere toplardı. Öyleyse sakın cahillerden olma.’’ 6/EN’AM/35

Rabbimiz müşfiklerin mucize taleplerini reddederek kitapta hiçbir şeyin eksik bırakılmadığını, evrendeki ayetlerin farkına varmaları gerektiğini, dileyenin icabet edeceğini ve idrak etmeyen ölü olan ruhların kendisine döndürüleceğini haber vermektedir.

‘’Ancak dinleyenler icabet eder. Ölüleri (ise,) onları da Allah diriltir. Sonra O'na döndürülürler. Ona Rabbinden bir ayet indirilmeli değil miydi?" dediler. De ki: Şüphesiz Allah, ayet indirmeye güç yetirendir." Ama onların çoğu bilmezler. Yeryüzünde hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır.’’ 6/EN’AM/36..38

Vahiy, varlık alemindeki oluşumu, devinimi, düzenini, her an yaratılan ve yaratılmaya devam edilen bunca mucizeyi anlatmasının yanı sıra, insanın kendi yaratılışının da bir mucize/ayet olduğunu, insana verilen biyolojik-fizyolojik özelliklerinin yanında ruh/kalp/akıl ve duyu yetileri, sevgi ve merhametle donatılması da Allah’ın ayetlerinden olduğu beyan edilmektedir. ‘’Onda'sükun bulup durulmanız' için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.’’ 30/RUM/21

Yeniden dirilmeyi aklına-idrakine sığdıramayan insanlara kendi yaradılışlarından da örnekler verilerek, insanı topraktan yaratan ve bir damla sudan yaratmaya devam eden, birçok evrelerden geçirerek canlı-gelişkin, gören-duyan-düşünen, sevinen-üzülen bir insan olarak yaratılmış olması insana hatırlatılmaktadır. Yoktan var edilen varlık âlemini ve yoktan var edilen insanı yaratmak onu tekrar diriltmekten daha az bir ayet midir/mucize midir diye insana sorulmaktadır, dikkat çekilmektedir.

‘’Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne Yücedir. Sonra bunun ardından siz gerçekten ölecek olanlarsınız. Sonra siz gerçekten kıyamet günü diriltileceksiniz.’’ 23/MÜ’MİNUN/12…16 ve benzeri birçok ayetler. 40/67 67/23,24 76/1,2,3 49/13 22/5

‘’Doğrusu, güldüren ve ağlatan O'dur. Doğrusu, öldüren ve dirilten O'dur. Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O'dur. Bir damla sudan (döl yatağına) meni döküldüğü zaman. Gerçek şu ki, diğer diriltme (yeniden neş'et) de O'na aittir.’’53/NECM/43…47

Ebu Cehil elindeki ölmüş bir insana ait olan küçük kemik parçalarını Hz. Nebi’ye götürerek der ki: Senin Rabbin mi bu kemik parçalarından insanı tekrar diriltecek. Nebi cevaben der ki: Allah, o kemik parçaları yokken insanı yaratandır ve elbet diriltecek olan da O’dur. ‘’İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş? De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." 36/YASİN/77…79

‘’Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?’’ 75/KIYAMET/37…40

‘’Eğer şaşıracaksan, asıl şaşkınlık konusu onların şöyle söylemeleridir: "Biz toprak iken mi, gerçekten biz mi yeniden yaratılacağız?" İşte onlar Rablerine karşı inkara sapanlar, işte onlar boyunlarına (ateşten) halkalar geçirilenler ve işte onlar -içinde ebedi kalacakları- ateşin arkadaşları olanlardır.’’ 13/RA’D/5

Hz. Peygambere verilen yegane mucize Kur’an’dır ve kıyamete kadar baki olan bir mucizedir.

Resulullah buyurdu ki: ‘’Bana verilen şey, sadece Allah’ın bana indirdiği vahiydir’’ (Buhari, Müslim, İbn Hanbel)

Artık insanlık için genel helak ve apansızın gelecek olan kıyamettir. Kıyametin ne zaman kopacağına dair fikir yürütmek gayba taş atmaktır. Kıyametin ne zaman kopacağını da ancak Allah bilir.

Özetle, varlık aleminde olan her şey Rahman’ın kudretini haykırmaktadır, canlı-cansız en küçük zerresinden en büyük kütlesine kadar Allah’ın mutlak kadir olduğunu göstermektedir. Bunca ayetler/mucizeler varken insanların inanabilmeleri için hala tecelliler beklemek, hala mucizeler beklemek, hala kehanetlerle-kerametlerle veya bilimsel argümanlarla ve hala kimi hesap ve şifrelerle Rahman’ın kudretini-azametini görmeye-göstermeye çalışmak ölü bir ruh olmakla eş değerdir.

Mucize kavramına yönelik iki sapkın iki batıl anlayış vardır:

Birincisi
, varlık âlemindeki müşahede edilebilen/bilinen en küçük hücreden veya atomdan tutun en büyük güneş sistemine kadar var olan her şey Rabbimizin kudretini, ayetlerini/mucizelerini göstermesine rağmen, göz önünde cereyan ettiği ve insan da buna alıştığı için, bütün bunlar ayet/mucize olarak görülmemekte ve olağan/adet veya kendiliğinden var olanlar olarak görülebilmektedir. Vahiy karşıtlarının bu sapkın anlayışlarına göre bir şeyin mucize olabilmesi için ille de sıra dışı, olağanüstü olması gerekmektedir.

Maalesef kendilerini İslam’a nisbet eden toplumlar üzerinde de farklı tonlarda da olsa benzeri algılar görülebilmektedir. Tarihi süreç içerisinde olumsuz gelişmeler sonucu kendilerini İslam’a nisbet edenlerin mucize algısı, Kur’an’ın öngördüğü bu geniş kapsamlı mucize/ayet tanımından uzaklaşılarak, peygamberlerden ayet/mucize isteyen inkarcıların daraltılmış algı biçimine önemli ölçüde yaklaşmıştır. Bu yanlış algının başında ayetlerin/mucizelerin Allah’a ait oluşunun göz ardı edilmesi gelmektedir. Ne yazık ki, zaman içerisinde mucizelerin/ayetlerin peygamberlerle özdeşleştirildiğini görmekteyiz. Peygamberliğin sona ermesiyle (hatemiyyet) bu tür ayetlerin/mucizelerin de bütünüyle sona erdiği zannedilmektedir. Oysa Kur’an’ın varlığının devam etmesi, korunması, kâinat düzeninin devam etmesi, güneşin, ayın ve yıldızların görevlerini icra etmesi, insanların, hayvanların, bitkilerin sürekli yaratılması, kısaca Rabbimizin her daim (HALLAG olduğu-oluşu) yaratması-biçim vermesi-düzenlemesi devam etmektedir.

Zihinlerde-algılarda sadece peygamber kerametine indirgenen bu dar ve yanlış anlamıyla mucize/ayet algısı, daha da yozlaştırılarak insanlara yönelik kerametler atfedilerek, tıpkı velayet ve imamet kavramları gibi soya çekim esasına dayandırılmıştır. Artık ölü veya diri kutsanan insanlardan olağanüstü kerametler beklenir olmuştur.

Rabbimizin görünürler dünyasındaki var ettiği ve var etmeye devam ettiği ayetler/mucizeler basitçe ibretlik bir vaka, sıradan/olağan hadiseler, kendiliğinde oluveren monoton işleyişler gibi algılanmakta, insan aklına hakaret edercesine bunca muhteşem ayetleri/mucizeleri görmemezlikten gelinmektedir.

Ayet/mucize kavramında bu kadar çok parselasyondan sonra geriye ayetin anlam haritasından çok az bir alan bırakılmıştır. Maalesef bugün ayet denilince sadece Kur’an’ın belirli işaretlerle birbirinden ayrılmış söz dizinleri, dilbilgisel cümle kalıpları, adeta ruhsuz/işlevsiz kelimelerden oluşan cümleler akla gelmektedir. Şimdilerde ayetleri okumayı, anlamayı, tefekkür etmeyi hayatımızdan uzaklaştırdığımız da düşünülürse zihnimizi bütünüyle ayetsiz/mucizesiz bırakma tehlikesiyle yüz yüze kalındığı aşikardır.

Kur’an, kâinatı var eden, varlık âlemini yöneten/düzenleyen, her daim yaratmada olan, bize şah damarımızdan daha yakın olan Rahman’ın hitabı gibi görülmemekte, adeta bir tarih kitabı, bir bilim kitabı, bir attar kitabı, bir kimi ibadet şekillerini düzenleyen fıkıh kitabı, kutsalımızda olan ama hayatın tümüne müdahale etmeyen ve bir hayat projesi sunmayan bir kitab olarak görülmektedir, algılanmaktadır.

Hz. Peygamberin (s.a.v.) doğumundan vefatına kadar hayatının bütün kesitlerinde diğer insanlar gibi, yemesiyle, içmesiyle, evlenmesiyle, hastalanmasıyla, terlemesiyle, ihtiyaç gidermesiyle, üzüntüsüyle, sevinciyle, dostluklarıyla, savaşmasıyla, yaralanmasıyla, fani ‘ölümlü’ oluşuyla, kısaca ‘nübüvveti hariç’ her zaman olağan davrandığı ve yaşadığı halde, sanki doğumundan vefatına kadar hayatın neredeyse bütün alanlarında insanların aşırı yüceltme adına, abartmalarla, yanlış bilgilerle, hurafe ve menkıbelerle, israiliyat haberleriyle, mitolojik anlatımlarla, Kur’an’ın anlatmadığı ve teyit etmediği bir nebi tasavvuruyla kuşatılmıştır. Bu kuşatmaların başında da kitaplar dolusu mucize anlatımları vardır. Oysa Rabbimiz, hem vahiyde biricik mucizenin Kur’an olduğunu, hem de Hz. Nebi’nin kendi ifadelerinde kendisine verilen biricik mucizenin Kur’an olduğunu belirtmesine rağmen, aşırı yüceltmeci anlayış tarafındanüretilen mitolojilerle örnekliği/önderliği/rehberliği buharlaştırılan bir peygamber algısı oluşturulmuştur.

İkincisi, peygamberlerle ilgili mitoloji üreten bir fabrika gibi çalışan aşırı yüceltmeci bir anlayışın tam zıttı olan ve mucize kavramınıindirgemeci bir anlayışla tanımlayanlardır. Müslümanların vahiyden uzaklaşmaları ve/veya vahyi yanlış okumaları/anlamaları/değerlendirmeleri, vahyi üretilen mitolojilerle örtmeleri, tembellikleri, dik duruş sergileyememeleri neticesinde batı karşısında gerileme, hezimete uğrama, rasyonalist düşüncelerin zihinler üzerinde tahakküm kurmasının etkisiyle-yönlendirmesiyle olsa gerek, peygamberler için Kur’an’da anlatılan mucizeleri pozitif/materyalist bilimle!! açıklayıp rasyonelleştirmeye çalışan güya ‘akılcı’ anlayışlardır.

Kur’an’a teslim olmama noktasında her iki anlayışın kulvar farklılıkları olmasına rağmen birbirlerinden farkları yoktur. Biri Kur’an’ın anlattığı mucize tanımında enflasyona giderken bir diğeri de tenzilata gitmektedir.

Rabbimizin gönderdiği elçilere inanmamakta direnen, bin bir türlü mazeretler sunan ve kör inatlarıyla inkarlarını sürdüren, elçileri tehdit ederek yalanlayan ve onlardan olağanüstü mucizeler göstermelerini talep eden inkarcılara meydan okuma ve elçilerini destekleme sadedinde gönderilen mucizeleri sıradan doğa olayları gibi açıklamaya çalışmak hâşâ! Allah’ın kudretini ve var ettiği mucizeyi olağanlaştırmak, sıradanlaştırmak ve tabiat! olaylarına indirgemektir.

Biz mü’minler; Hz. Musa’nın asası ve denizin yarılması gibi apaçık olan mucizeleri tıpkı o dönemde yaşayan ve denizin yarılmasına şahid olan mü’minler gibi yaşamışcasına inanıyoruz ve şeksiz-şüphesin iman ediyoruz.

Fakat tarihselci ve rasyonalist okumalarla vahye yönelenler denizin yarılmasını Firavun ve ordusunun suda boğulmasını med-cezir/gel-git olayı çerçevesinde şöyle açıklamaktadırlar.

‘’Denizin geri çekilmesi (cezir) hallerinde bu gibi yerlerde sığ bölgeler çıplak kalmakta ve geçici olarak geçilebilir hale gelmekte, bu durumdayken ani ve şiddetli bir deniz kapanması (med) ile bütünüyle sulara gömülmektedir. Olayın böylesi bir anda yaşandığı anlaşılıyor. Nitekim olaylar yazılı metinlerde anlatıldığı gibi bir anda olup bitmiyor, günlerce sürebiliyordu.’’ Denilmektedir.

Yani bu anlatıma göre Hz. Musa ve taraftarları zaman zaman meydana gelen ve bilinen bir tabiat olayının ‘med-cezir’ yardımıyla kurtulmuştur, diğerleri de aynı olayda boğulmuşlardır.

Bu anlayış elçilere verilen mucize/ayet olayını yok saymakta ve bütünüyle sıradanlaştırmaktadır. Hz. Adem’in yaratılışını ve Hz. İsa’nın doğumunu, Hz. Nuh’un inananlarıyla birlikte tufandan kurtarılmasına ve Hz. İbrahim’i ateşin yakmamasına ve diğer peygamberleri desteklemek için Rahman’ın gönderdiği mucizeler ve inatçı inkarcıların uğradıkları ‘dayanılmaz bir ses ve bir çığlık onlara yetti’ ifadeleriyle azabın/helakin oluşu Rabbimizin ayetleri/mucizeleri değil de nedir?

Rabbimiz insanların-toplumların uymaları gerektiği yasaları/sünnetullahı yürürlükte tutarken, eşya için koyduğu yasalar, suyun yüz derecede kaynaması sıfır derecede donması, yer çekimi, insanların ve diğer canlıların doğumu-ölümü gibi yasaları yürürlükte tutmayı murad ederken, yaratmada ve yok etmede sınırsız kudretin sahibi olduğu, her şeyi yoktan var ederken insan tahayyülünün ulaşamayacağı mutlak kadir oluşu, varlık âlemini düzenlemesi, imandan yoksun hangi deneyci bilimsel verilerle açıklanabilir. Bilimsel veriler, pozitivist algı, rasyonalist bakış açısı sadece müşahede edebildiği canlı-cansız her ne varsa onların oluşumunu-işleyişini kısmen öğrenebilmekte-bilebilmekte ve var olan ‘yaratılan’ materyallerden yola çıkarak ve yine var olan ‘yaratılan’ akıl sayesinde üretimler yapabilmektedir.

İman etmeyen ve kendini müstağni gören insan, kendi zaviyesinden yamuk bakarak mucizeleri/ayetleri görmez-göremez, görmek istemez yani bakan bir kördür.

Özetle; Hz. Nebi’nin bütün hayat serüvenini bir mucize gibi sunmaya çalışan anlayışla Kur’an’daki elçilerle ilgili anlatılan mucizeleri pozitif bilimle açıklayıp sıradan olaylar gibi gören anlayış iki farklı uçta duran sapkın anlayışlardır. Hz. Nebi için mucize ve erenler için keramet üreten bir fabrika gibi çalışan zihniyet ile Kur’an’da sabit olan mucizeleri yok sayan zihniyetin birbirinden farkı yoktur.

Korunmuş-korunaklı olan Kur’an’a teslim olmak ve mucize konusu dahil bütün konulara onu kıstas yaparak ve üretilen-üretilecek bütün düşünce ve kabulleri onun süzgecinden geçirmek bir mü’min için asla göz ardı edilemez bir zorunluluktur.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat