Kur'an'ın Gölgesinde Hayatı Okumak


Kemal SONGÜR, Kur'an'ın Gölgesinde Hayatı Okumak

Kemal SONGÜR


A+ |Normal |A-


Din nasihattir, Müslümanlar karşılıklı nasihatleşerek şahsiyetlerini, hayatı ve toplumu inşa edebilmenin cehdi içinde olanlardır, tanış olmak ve hayırlarda yardımlaşmak için bir araya gelenlerdir, bu faaliyetler zalimleri rahatsız edecek ve mazlumların/mağdurların umudu olacak izzetli ümmetin oluşabilmesi için ilk adımların atıldığı örneklemelerdir, bu nevi toplantıların amacı da budur.

İmtihana tabi tutulmak için yaratılan ve donatılan biz kulların sorumluluğu nedir:

Akıl bahşedilen ve aklını yitirmeyen, düşünebilen, yani insan olduğunun farkında olanlar şu üç soruyu/sorgulamayı hayatlarında diri tutmak zorundadırlar ve yükümlüdürler.

Aklını kullanmayanları uyarır, '’ve O, aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder’’ (10/100)

Nasıl, neden/niçin yaratıldım?
Ne yapmalıyım, nasıl yaşamalıyım?
Nereye gideceğim, beni nasıl bir akıbet bekliyor?

Kul olarak yaratılmışlığının farkında olanlar, aklını/kalbini işletenler, kendine ve hayata dair bütün soruların cevaplarını vahyi-ilahi olan Kur’an’da bulacaklardır, göreceklerdir. Allah biz kullarına vahiy dışında ve ondan önce ve de O’nu anlayabilmesi için üç rehber/kılavuz bahşetmiştir. a) Temiz fıtrat ve vicdan- b)Duyular ve şuur- c)Akıl/kalp düşünme yetisi. Bahşedilen bu üç rehber ile doğruya/adalete/hidayete yönlendirici olan vahiy/Kur’an birleştirilerek imtihana tabi tutulan insana mazeret bırakılmamıştır. Yani insan ne başıboş bırakılmış ne de ne yapacağını bilmez bir konuma terk edilmiştir.

İki muhteşem ayet ile başlayalım:
‘’Allah’ın vurduğu boya.. kim Allah’tan daha güzel boya vurabilir ki. İşte biz (bunun için) yalnızca O’na kulluk ederiz’’ (2/138)
Fıtratı yaratan ve harikulade donatan Allah’tır, fıtratıyla ve diğer yaratılmışlarla uyumlu bir hayatın nasıl inşa edileceğine dönük yegâne rengin/boyanın da yine Allah tarafından vurulabileceği tartışmadan varestedir. Allah, biz kullarına vahiyle/Kur’an’la boya vurmakta ve vurduğu bu boyaya hiçbir sentetik ilave yapılmaması hususunda uyarmaktadır. İmtihan olunmanın kaçınılmaz/zorunlu yönü seçim/tercih yapmaktır, Allah’ın vurduğu boyayı korumayı ve her türlü sentetik üretimden uzak tutmayı imtihan gereği kulun iradesiyle yapacağı seçime bırakılmıştır, kul ister bu ilahi boyayı muhafaza eder ve kurtulur ya da bu boyayla yetinmez ve sentetik boyalara yönelerek hem dünyasını ifsad eder hem de ahretini mahveder, yani ‘’Ve de ki: Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Şüphesiz biz zalimlere bir ateş hazırlamışız’’ (18/29) ilahi beyanında olduğu gibi tercih kullarındır ve akıbetleri de kendi elleri ürünü olacaktır.

Rabbimizin yegane kurtuluş olarak gösterdiği ve teslim olunmasını istediği adres vahiydir.
“Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin zikriniz/bütün şeref/itibar ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (21/ 10)
Teslim olup gereği yapıldığında dünyada adalet, izzet, şeref, itibar kazandıran ve ahrette de felahı/kurtuluşu, itminanı, ebedi saadeti garanti eden hitab’ı ilahi olan Kur’an elimizdedir, önümüzdedir.

‘’Kur’an’ın gölgesinde hayatı okumak’’ üst başlığı maddeler halinde sunulmaya çalışılsa herhalde Kur’an’daki ayetler sayısınca maddeler üretilebilir, ancak bir saatlik sunuma seçme ve öncelikli maddelerle yetinerek meramımızı anlatmaya çalışacağız inşallah…

Maddelere geçmeden önce kısa bir girizgâh yapmakta fayda vardır diye düşünmekteyim:
Allah’ın hitabı/kitabı olan Kur’an, okumanın tüm olumlu anlamlarıyla daima okunan demektir. Elimizde tuttuğumuz ve içeriğini idrak etmeye çalıştığımız kitap, biz kullar ile Hallag olan Allah’ın iletişimini/bağını sağlayan ve kul olarak ne olduğumuzu ne yapmamız gerektiğini bildiren/belirleyen ilahi öğretidir."Ey iman edenler" ifadesini okuduğumuzda"buyur rabbimiz" diyerek bizzat işitmişcesine/görmüşcesine karşılık verebilmeliyiz ve emirlerine sadakat göstermeliyiz.


İlahi hitap diyoruz, çünkü bu hitap sadece Mekke-Medine sokaklarında yaşayan muhataplarla sınırlı kalan ve onlara seslenen ve de sonrasında kitaba/mushafa dönüşmüş zamanla sınırlı bir öğreti değildir, bilakis şuan hayatı yaşayan ve son saate kadar yaşayacak olanları da içine alan canlı ve hayata dönük emirler/nehiyler vaaz eden Allah’ın hitabıdır/kitabıdır, hitabın sahibi; kendisinden başka ilah olmayan, HAYYUL GAYYUM/mutlak diri, hayatın ve varlığın kaynağı’dır, ‘’her an O, hayata ve varlığa dair her işe müdahil’’ (55/29) her daim faal olan Hallag’tır, dolayısıyla yaratıcının hitabı son vahiyle/Kur’an’la her an devam etmekte ve dirileri uyarmayı/yönlendirmeyi sürdürmekte ve de kullarını imtihana tabi tutmayı murad ettiği için verdiği mühlet sürmektedir.

Son vahiy son elçi ile gönderilmiştir:
Kur’an’ın ‘Hatemennebiyyin/nebilerin sonuncusu’ beyanı şunu ifade eder. Rabbimiz, ilahi vahiylerin zirvesinin Kur’an vahyi olduğunu bildirmektedir. Bu, insanlığın değişmez-değiştirilemez, benzeri üretilemez değerlerini temsil eden, Rahman katında makbul olan dinin/yolun (3/19) vahyin anlattığı-tanımladığı İslam olduğunu, bundan böyle/sonra değişmez-değiştirilemez ilahi mesajları bünyesinde barındıran ve korunan, tamamlanmış Kur’an vahyinin -şeksiz-şüphesiz-çelişkisiz-apaçık- temsil edeceği anlamına gelir. Yani Kur’an son vahiy, resul de son resul/nebi’dir.

Kur’an; en veciz şekilde nasıl bir kitap olduğunu ve gönderiliş gayesini kendisi beyan etmektedir:
Kur’an, Allah’tan indirilen haktır (13/1), Aziz’dir (41/41) Zikir’dir (38/1, 87 43/44), Nur’dur (64/8), Beyan’dır (3/138 10/37), Hüküm ve Hikmet’tir (43/4), şaka ‘hezl’ değildir (86/14), çelişkisizdir (4/82 18/1), müşahade edilen ‘görülebilen’ ve ‘gösteren’ bir kitaptır (6/104 45/20), diriler içindir (36/70), hak ile batılı birbirinden ayıran bir kitaptır (2/185 25/1), korunanlara doğru yolu gösteren bir rahmettir (2/2 27/77 45/20), karanlıklardan aydınlığa çıkarır (5/16), öğüttür ve bir belağdır (14/52), tebliğdir (5/67), hayırdır (16/30), bireysel ve toplumsal hastalıklara şifadır (10/57), müjdedir (2/97), insanları uyarandır (39/41), zalimleri uyaran ve ihsanda bulunanlara müjde verendir (46/12 6/19 25/1), kimsenin mazereti kalmasın diye uyarmak (77/6), anlaşılır apaçık bir kitaptır (43/2 12/1 22/16), kendinden önceki kitaplardaki hakkı doğrulayan tasdik eden bir kitap (5/48), beşer sözü olmayan bir kitab (69/40..47), hakkı gerçekleştirmek için (17/105), ‘burhan’ her şeyin üzerinde kesin kanıttır-delildir (4/174 6/149 21/24), değişmez-değiştirilemez, eklenip-çıkarılamaz bir kitab (6/115 10/15 15/9 18/27), her zaman güncel olan ve dünü, bugünü ve yarını bildiren bir kitab (2/113 3/44 6/5 12/111 14/48 16/36,60 17/89 21/10,24 22/17 24/34 25/1 39/6,71 38/87,88), karanlığı/zulmü üreten tağutiyeti red ile başlayan ve mutlak aydınlığa davet eden, Allah’a kulluğu emreden(16/36 2/257), topluca kendisine sarınılmasını isteyen(3/103) ve daha yüzlerce ayet Kur’an’ın ne olduğunu ve gönderiliş gayesini en veciz en açık bir şekilde bizlere kendini tanımlamaktadır.

Kur’an anlaşılabilir-yaşanılabilir bir kitaptır:
Kur’an, Rabbimiz tarafından gönderilen korunan-korunaklı, Mübin, Muhkem, Furkan, çelişkisiz, apaçık ilahi bir vahiy ve dinin kendisini tanımlayan, dinin inşacısı ve her şeyin üzerinde hakem, doğru bilginin sıratı müstagımin çelişkisiz/lekesiz kılavuzluğun ve karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir rehberi iken, Kur’an ve din anlayışında, birçok çevresel faktörler, ithal ve marazlı zihinlerden/etkileşimlerden dolayı zamanla oluşan"algılardaki" çarpıklık, yanlış ve yanlı kabuller nedeniyle başka ölçütler Kur’an’ın önüne geçmiş ve onun üzerine hakem yapılmıştır.

Kimi cehaletten, kimi kasıt veya ihanetten, kimileri de var olan konumlarını-koşullarını, postlarını, imajlarını korumak maksadıyla, Kur’an’ın herkes tarafından anlaşılamayacağını, bu kitabı ancak büyük büyük! efendilerin anlayabileceğini ve insanların bu efendilerin ağzından bu kitabı dinleyerek anlamaya çalışmaları gerektiği ve zihinlere nakşedilen ‘’bizler Kur’an’ı anlayamayız’’ vecizesiyle! İnsanlarla Kur’an arasına kahrolası ve yıkılası duvarlar örülmüştür. Hatta bu duvarları o kadar yüksek örmüşlerdir ki, kimi güzide sahabelere atfettikleri uydurma hikayeleri de söylemlerine çeşni yapmışlardır.

Örneğin; Hz. Ali’ye atfen, bir tek besmeleden yedi deve yükü kitab olacak kadar anlam çıkarabileceği gibi abartılarla sorumlu tutulacağımız Kur’an’ı insanların algılarında anlaşılamaz-ulaşılamaz kılarak uzaklara yani hayatın dışına göndermişlerdir. Oysa, ortalama 60-70 yıllık ömür verilen ve bu ömür çerçevesinde sorumlu (43/44 vahiyden/Kur’an’dan) tutulacağı beyan edilen insanlara anlayamayacakları bir kitap göndermekten Allah’ı tenzih ederiz.

Kur’an, anlaşılır ve apaçık bir kitap olduğunu kendisi beyan etmektedir:
‘’Andolsun Biz sana apaçık ayetler indirdik. Bunları fasıklardan başkası inkâr etmez.’’ 2/99
‘’Bilgisizler, dediler ki: "Allah bizimle konuşmalı veya bize de bir ayet gelmeli değil miydi?" Onlardan öncekiler de onların bu söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Biz, kesin bilgiyle inanan bir topluluğa ayetleri apaçık gösterdik.’’ 2/118
‘’Andolsun, bu Kur'an'da insanlar için Biz her örnekten çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsan, her şeyden çok tartışmacıdır.’’ 18/54

Allah, insanları sorumlu tutacağı kitabı anlaşılır kılmış ve kullarına da bu kitabı anlayabilecek düzeyde akıl/idrak bahşetmiştir, Kur’an’ın anlaşılamayacağı ya da bizler anlayamayız anlayışı/kabulü hem Allah’a iftiradır hem de insan aklına hakarettir.

‘’Bizler Kur’an’ı anlayamayız’’ şeklindeki yanlış/batıl anlayıştan ve birilerinin kendi konumlarını, statülerini, menfaatlerini korumaya dönük yanlı empozelerinden dolayı toplumun Kur’an algısı-anlayışı maalesef işlevsiz, hareketsiz, misyonsuz, hayata müdahale etmeyen ve hayat projesi sunmayan bir kitap olarak algılanmış-algılatılmıştır. Bundan dolayı Kur’an, zihinlerde/algılarda kutsanan kuru-kupkuru bir inancın ve hayata dair pratiği olmayan bir teorinin kitabı haline dönüştürülmüştür. 

Kendilerini İslam’a nisbet eden topluluklar, üstadlarını, şeyhlerini, ağabeylerini, hocalarını, önderlerini dinledikleri kadar ve onlara kulak verdikleri kadar Allah’ın kitabına kulak vermemektedirler. Her şeyin üzerinde hakem olan ve yegâne kıstas mercii olan, doğru bilginin ve doğru anlayışın zirvesi olan Kur’an’ın diliyle ‘’Ve elçi dedi ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terk edilmiş ("Mehcur" sırt dönülen, nesneleştirilen, içeriği/işlevi gözardı edilerek"ölü metin" haline getirilip"mukaddes" kılınan) bir Kitap olarak bıraktılar." (25/30) Maalesef Kur'an'ın mehcur bırakılmasından kaynaklı ve ithal edilen düşünce sistemlerinin de etkisiyle vaaz edilen/indirilen dinden uzaklaşılarak ucube denilebilecek din/inanç tasavvurları üretilmiştir. 

Kur’an, teslim olunacak bir kitaptır, teslim alınacak ve sündürülecek bir kitap değildir:
Kur’an; Allah’ın koruması altındadır(15/9), Kur’an mucizedir, önceki elçilere verilen mucizeler göründüğü zaman ve mekânla sınırlıyken, Kur’an zamanlar üstü yaşayan ve kıyamete kadar yaşayacak olan bir mucizedir. Evrenseldir, bir kavme, bir coğrafyaya, bir mekâna, bir sınıfa, bir zümreye, bir zamana değil, kıyamete kadar bütün insanlığa rehber/hayat kitabı olarak gönderilmiştir.

Kur'an, kendi kendini açıklayan/tefsir eden apaçık bir beyandır. Belli bir zümrenin, ruhban sınıfının tekelinde ve yönlendirmesinde değildir, her okuyanın kendi kafasına-beklentilerine, çıkarlarına göre anlam verdiği kapalı bir hitap değil, bilakis ilahi muradı taşıyan apaçık bir beyandır. Hayatın her alanına dair kıstaslar/ölçüler ve ana ilkeler (kırmızıçizgiler) vaaz eder, kapsayıcı/kuşatıcı ve bütüncüldür. Doğruyu yanlıştan (hakla ile batılı) ayıran Furkan’dır (25/1) (8/29) 

İlahi bir proje olarak hayata anlam katmak ve hayatı düzenlemek/hayatın tümünü inşa edecek ölçüleri koymak, neyin doğru/güzel neyin yanlış/çirkin olduğunu ayırdedebilmemiz için inzal edilen bir furkan'dır. Yani teslim alınacak ve çıkarlarımıza/çarklarımıza göre sündürülecek bir kitap değil, bilakis teslim olunacak bir rehberiyettir.

KUR'AN'IN GÖLGESİNDE HAYATI OKUMAK/YAŞAMAK İÇİN ÖNCELİKLİ-ÖNEMLİ MADDELER:

1- ALLAH’I KENDİ HİTABINDAN/KİTABINDAN TANIMAK: Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı kendi tanıtımıyla beyan olunan Kur’an’dan tanımak ve bu tanıtımla yetinmek. Nasıl bir ilah olduğunu, nasıl hitap edip nasıl yüceltip ve nelerden tenzih etmemiz gerektiğini, ubudiyetin nasıllığını kitab-ı kerim yeterince bildirdiğinden hareketle Allah tasavvurumuzu Kur’an’dan öğrenmek ve gereğini yapmak durumundayız. Elimizde, yanımızda öyle bir kitap vardır ki; kitabı/vahyi inzal edeni isimleriyle, sıfatlarıyla/fiilleriyle, gücü ve kudretiyle, merhameti ve gazabıyla, afakta ve enfüste idrakimize nakşettiği muhteşem yaratıcılığıyla kendi zatını bizlere tanıtmaktadır. Bu tanıtım ihlas gibi bütünsel olarak bir surede olduğu gibi vahyin tamamına yayılmış ayetleriyle kendini(idrakimize uygun ve bizim için yeterince) tanımlamaktadır.

2-"KUR'AN" DÜŞÜNSEL/EYLEMSEL YÖNELİŞLERİMİZİN KISTAS MERCİİ VE MİHENK TAŞI OLMALIDIR: Kur’an’ın gölgesinde kendine yer bul(a)mayan veya vahyin kıstaslarına/ölçülerine rağmen/aykırı eskinin ya da yeninin ürettiği düşünsel/eylemsel her ne yöneliş varsa reddetmektir. Korunmayanları korunana arz etmek hem aklın hem vahyin emri olduğu gerçeğini ve doğru yolda olmanın/durmanın bir gereği olduğunu asla unutmamak durumundayız. Sorulacağımız/sorgulanacağımız (43/44)bir kitaba sadakat göstermemiz bizim hayrımızadır.

"Kur'an'i kavramlar" hayatı tanımlamak ve inşa etmek için kalkış noktamız olmalıdır, hayatı bu kavramları baz alarak okumak ve inşa etmenin cehdi içinde olmalıyız.
Vahyin inşa ettiği kavramların'doğru' anlaşılması, hayata taşınması ve ihata ettiği anlam sahasının dinamik kılınması ancak vahiy bütünlüğü dikkate alınarak sağlanabilir.
Parçacı yaklaşan ve ithal düşüncelerin etkisinde kalan zihinler, vahyin kavramlarının anlam sahasını kah tenzilata kah enflasyona tabi tutarak"algı ve olgularda" genetiği bozulmuş ve böylelikle zulme/şirke ses çıkarmayan ucube"inançlar ve yönelişler" üretmişlerdir.
Kavramların/kelimelerin hem hayata hem de akibete dönük işlevleri tartışılmaz. Hayat veren/kurtaran ve akıbetlerin hayır olmasına dönük işlevleri olan Kur'an'i kavramların doğru anlaşılması, doğru yaşanılmasını, doğru yaşanılması da akıbetlerin hayr olmasını sağlayacağından dolayı hayati öneme sahiptir.
Bir yazarın ifade ettiği gibi:
Kelimelerine dikkat et düşüncelerine dönüşür,
Düşüncelerine dikkat et davranışlarına dönüşür,
Davranışlarına dikkat et alışkanlıklarına dönüşür,
Alışkanlıklarına dikkat et KADERİNE dönüşür.

3-NEBİLERİ İNŞA EDEN VAHİYDİR VE BİZLERİ DE İNŞA ETMEK İÇİN ‘’İDRAKLERE İNZAL OLMAYA’’ DEVAM ETMEKTEDİR: Vahiy gelmezden önce kitap nedir iman nedir bilmeyen ve O’nunla dinini/yolunu öğrenen(42/52), Kur’an’ı eksiltmeden/çıkartmadan ayniyle tebilğ eden (5/67) ve uydurmasına/ilavesine ve çıkarmasına asla izin verilmeyeceği ‘tehdit dili’ kullanılarak hatırlatılan (69/44…47), tebliğ ettiğini şahsında yaşanılır kılarak ‘’usvetun hasenetun/güzel bir örnek’’ (33/21) olarak örneklendiren, yeryüzünde daveti götürdüğü muhataplar melekler olmadığı için melek olmayan (17/94,95-25/7), örnekliğinin takip edilebilmesi için ‘’ölümlü/beşer’’ (41/6-18/110-3/144) kılınan, gaybı bilmeyen (7/188-46/9) (ve eğer bilebilseydi bunu çok üzüldüğü ‘’ifk’’ olayında kullanmak isterdi diye düşünmekteyim), kendisinin ‘’Allah’ın kulu ve resulü’’ olarak anılmasını ve ehl-i kitabın düştüğü sapkınlığa düşülmemesi için ümmetini ısrarla uyaran, gözbebeği/ciğerparesi kızı Fatıma üzerinden ‘’babanın peygamber olduğuna güvenme ve bizzat/kendin ahiret azığını hazırla şeklinde tefsir edilebilecek şu sözleriyle kayırmanın olamayacağını ve de sorumluluğun/yükümlülüğün şahsiliğini ifade ederek ‘’Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Kendini ateşten koru! Çünkü ben, vallahi Allah’tan sana ulaşacak bir cezanın önüne geçip de seni koruyamam’’ (Buhari ve Müslim)bizleri ve son saate kadar yaşayacak bütün mü’minleri uyaran, tağutiyetle-zulümatla asla uzlaşmayan bir nebi(ler) tasavvurunu zihinlerimizde inşa etmek ve buradaya/şimdiye/hayata taşımak zorundayız.

4-"KUR'AN" GAYBİ KONULARA İMAN ETMEMİZİ VE HAYATA DÖNÜK EMİRLERE/NEHİYLERE BU İMANLA SADAKAT GÖSTERMEMİZİ HATIRLATIR: Kur’an’ın bildirmediği gaybi konularda yine Kur’an tarafından yapılan ‘’racmen bil gayb/bilinmeyene(gayba)taş atma-mak’’ (18/22) şeklindeki uyarıyı dikkate alarak haddimizi/sınırımızı bilmek zorundayız, zaten aksi kendimizi kandırmak olacaktır. Gaybi konularda tartışmak ve zanlarımızla üretimlerde bulunmak hiçbir şekilde yarar sağlamayacağı gibi ilahi uyarıyı gözardı ettiğimiz için de hesaba çekileceğimiz bir yükü beraberinde getirecektir, bizlere düşen emredilen/nehyedilen konulara yoğunlaşmamızdır.

5-"KUR'AN" KISSALARIYLA İŞARET TABELALARI SUNAR VE YAŞANMIŞLIKLAR ÜZERİNDEN SOMUT ÖRNEKLİKLERLE YÖNLENDİRİR: Hz Adem’den son nebiye (aleyhimusselam) kadar bütün peygamberlerin misyonlarını, mücadele sünnetlerini, karanlığa/zulümata karşı duruşlarını yansıtan kıssaları doğru okumamız, ‘’Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır’’ (12/111) temiz akıl sahipleri olarak şuan yaşayan bizlerin de kıssaların özneleri olan rasulleri yürüyeceğimiz yol için birer işaret tabelası olarak görüp güncellememiz gerekmektedir.

Kur'an'ın yaklaşık yarısını kıssaların anlatımı oluşturmaktadır. Kıssaların konusu-içeriği-mesajı hayatın düşünsel-eylemsel bütün alanlarını kapsayan/kuşatan imtihan çeşitlerini kapsamaktadır. Hayatın saha ve safhalarına dönük yaşanmış-yaşanılabilir-yaşanılabilecek örneklerle ve ibretlerle doludur, çünkü vahiy bu anlatımlarını insan olan nebiler ve onlara itiraz eden"insan" olan sapkınlar üzerinden anlatmaktadır.

Zamanı-mekanı-hayatı yaratan Rabbimiz insanlığın yaşadığı serüvenleri anlatarak, insanlığın imtihanı gereği fıtratına ilham edilen (91/7,8) fücur-takva yönünün ve dürtülerinin hiçbir zaman değişmeyeceğini, özde-özünde hep aynı insan olduklarını, sünnetullahın belirli bir zamanla sınırlı olmadığını, kıyamete kadar birbirine hasım ve zıt iki kutbu bünyesinde taşıyan insanların imtihanlarının da özde-özünde aynı olduğunu bizlere hatırlatmaktadır. Yani binlerce yıl önce Muvahhid kimliği ya da tağut/müstekbir kimliği ne ise şimdi de aynıdır, değişenler-değişkenler fıtrat ve ona ilham edilen dürtüler değil, kullanılan araç-gereç, zaman ve mekanlardır..Kıssaların kalkış ve varış noktası tevhid'dir, önermeler-yönlendirmeler ve yön-yol göstermelerin özeti/amacı tevhiddir. İki aidiyetten, iki yoldan, iki kabulden, iki akıbetten bahsetmektedir. Nebilerin ve onlara itiraz edenlerin söylemlerinden yola çıkarak, şahısların ve olayların tarihsel olarak yaşamışlığına vurgu yapılması, sonra gelen nesillerin-takipçilerin de (iman edenler ve inkar edenler) aynı kalkış noktalarından hareketle benzer yollarda yürüyeceklerine-yaşayacaklarına ve karşılıklarının-akıbetlerinin de aynı olacağını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla kıssaların ön plana çıkardığı ana mesaj, iman edenlerle inkar edenlerin mücadelelerini anlatmasıdır.

Kıssalarda geçmiş kavimlerin yaşadıkları hayat serüvenleri, kendilerine verilen nimetlerin hatırlatılması, nankörlüklerinin ve inkarlarının neticesinde düçar oldukları zelil durumları ve helak edilişleri aktarılarak-hatırlatılarak, bundan vahyin ilk muhatabı olan Mekke toplumunun ve daha sonra"son saate kadar" geleceklerin ibret alması istenmektedir.
Kıssaların öznesi olan nebilerin ve onlara itiraz eden inkarcıların mücadelesinin temel noktası, yeryüzünde hayatı-hayat tarzını, hayatın işleyişini (bireysel-toplumsal-siyasal) Allah mı? İnsan mı? bilecek-belirleyecek-önerecek-emredecek, bütün mesele bu sorudan ya da kabulden kaynaklıdır.

Kur'an, Resullerin gönderiliş gayelerini yoğun olarak işlemektedir:
‘’Andolsun, Biz her ümmete: "Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.’’ (16//36)" ve bütün nebilerin ortak/öncelikli davet cümleleri Hud a.s üzerinden şöyle örneklendirilebilir; ‘’Ad (halkına da) kardeşleri Hud'u (bir elçi olarak gönderdik. Hud kavmine:) Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Hala korkup-sakınmayacak mısınız? dedi" (7/65)
Tevhid adaleti üretir ve adalet ise zulmün/zalimin düşmanıdır, zalimler bunun için adaleti emredenlere düşman olurlar ve adalet savaşçılarını öldürürler. "Allah'ın ayetlerini inkar edenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele" (3/21)

Adil olmak risk almaktır, adil olmak zalimlerin çarklarına ot tıkamaktır, adil olmak zalimleri düşman edinmek ve onlar tarafından düşman görülmektir, adil olmak Allah'a dost ve zalime hasım olmaktır, adil olmak ahiretin felahını dünya menfaatine tercih etmek ve izzeti kuşanmaktır.

6-"KUR’AN" HAKEMDİR, HİKMETTİR, ÖZNEDİR, GÜNDEME ÇEŞNİ EDİLECEK DEĞİL GÜNDEMİ BELİRLEYECEK OLANDIR: Mutlak hakikati tanımlayan ve adalete götüren bilginin/bilmenin biricik kaynağıdır. Yaratılış gayesini/gerçeğini (67/2) vahyin tanımlamasıyla okuyanlar için doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır (2/256), ‘’dinde zorlama yoktur/zorlama münafık üretir’’ gerçeğinden hareketle ve (18/29) ilahi beyanıyla insanlara iki yol iki akıbet sunulmaktadır, Hak ve batıl bir muamma/bilinmez değildir, hakikat ve batıl apaçık ortadadır ve bunu idrak edebilecek yetilerle donatılarak yaratılan insana imtihan gereği sadece iradesiyle seçim yapmak düşmekte ve de bu seçimiyle akıbetini kendi eliyle hazırlamaktadır. Bu gerçeklikten hareketle bize düşen hakikate tabi olmak ve insanlara bunu yansıtmaktır, bilginin/doğrunun kaynağı vahiydir ve O da bütün ihtişamıyla ortadadır, biz mü’minlere düşen çağın ve çağrıcının şahidliğini yapabilmektir.

Varlığın sahibi mi? yoksa ölümlü beşer mi? gündemi belirlemeli, daha açık bir ifadeyle; iman iddiasında bulunan mü'minlerin gündem anlayışı/önceliği hayata anlam katan vahiy merkezli bir okuma mı? yoksa vahiyden azade kılınmış anlamsız bir hayatın işleyişinde işlevsiz/edilgen kalmak mı? 

'Vahyin gölgesinde hayatı okumak' demek, hayatın işleyişinden bağımsız/uzak kalmak asla değildir, bilakis hayata ve işleyişe vahiyle müdahale etmenin mücadelesini vermektir. Dünya ahiretin tarlasıdır gerçeğinden hareketle ve"elçileri şehirlerin ana merkezlerine gönderdik" ilahi hatırlatmasını baz alarak insana-hayata-topluma dokunan ve müslümanca bir örnekliği yansıtarak mücadelemizi vermeliyiz, ayrıca, insanı/toplumu ifsat eden üretilmiş ideolojileri/izmleri bilmek ve insanların nezdinde çürütecek yetkinliği de'ikna sadedinde' kuşanmak durumundayız. Batıl argümanların ve batıla yönelişlerin arkaplanını/tarihsel serüvenini bilmek ve insanları bu bilinçle uyarmak sözümüzün gücüne güç katacağından ve de muhatapların mukayesesini kolaylaştıracağından dolayı önem arzetmektedir. 

7-"KUR'AN" AYDINLIĞIN KILAVUZU VE KARANLIĞIN UYARICISIDIR: Velisi, dostu, destekçisi Allah olan mü’minlerin kayba/ziyana uğraması asla söz konusu değildir, velisi-destekçisi tağut olan inkârcıların kazançlı çıkması da mümkün değildir, ebedi hayatın felahını mü’minler görecekler, ebedi azabın/zilletin kahrını da kafirler çekeceklerdir.
"Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır." (2/257) Bu gerçeklikten sonra dünyada çekilen çileler ne gamdır ki mü’minler için. Tağutu inkar ve Allah'a iman (2/256) müslümanın kimliğidir/kartvizitidir.

8- VAHYİN GÖLGESİNDE VASAT ÜMMETİ İNŞA ETMEK:"Böylece biz sizi, insanlara şahid (ve örnek) olmanız için orta (vasat) bir ümmet kıldık; Peygamber de üzerinizde şahid olsun" (2/143)"ümmeten vesetan/orta-dengeli-adil-seçkin-örnek ümmet" vasat ümmettir. Vasat ümmet demek, Allah'ın vaaz ettiği dini, kendi heva/kuruntu ve indi çıkarımlarına/yaklaşımlarına göre enflasyona da tenzilata da tabi tutmayan, ilave/eksiltme yapmayan ümmet demektir. Çünkü Allah'ın dini ve belirlediği sınırlar hem adaleti hem dengeyi hem de güç yetirilebilir emir ve nehiyleri vaaz eder. Fıtratı yaratanın önerdiğini/emrettiğini eksik ya da fazla görerek ilavelerde ya da eksiltmelerde bulunmak kulun tuğyanıdır/hadsizliğidir ve bu da adaletsizliği, dengesizliği, zulümü üretmektedir.

Vasat ümmet; İnsanlığın hidayet önderidir, üzerlerine şehidler/örnekler olanıdır, sahip olduğu değerleri yeryüzü sakinlerinden bırakın esirgemeyi, bütün"maddi/manevi" güçleriyle insanlığa bu değerlerin taşınmasını yükümlülük addeden ve ibadi bir şuurla yerine getirenlerdir. Bu uğurda karşılaşılacak her türlü belalara göğüs geren, her türlü çileyi, cefayı göze alan ve amacı/hedefi Allah'ı razı etmeye kilitlenen bir topluluktur.

Vasat ümmet; İlk insan/nebi Hz. Adem'den son nebiye kadar ilahi öğretinin inşa ettiği, nebilerin ve takipçilerinin tağuttan/zulümattan ictinab etmekle-ettirmekle emrolunduğu, türedi olmayan ve insanlık tarihiyle yaşıt olan ve de insanlık serüveninde"şahidler" olarak tanımlanan İslam ümmetidir.

Vasat ümmet; İki mekanlıdır, yani dünyanın da ahiretin de iyiliğine taliptir (2/201), dünyayı ahiretin tarlası olarak bilir, cesede bürünmüş bir ruh veya ruha sarılmış bir cesed gibidir, her ikisine de her gıdadan hakkını verir, ne"bir lokma bir hırka" misali dünyaya sırtını döner ya da sırt dönüleceğini zanneder, ne de dünyanın ahiretin tarlası olduğunu unutarak dünyayı önceler ve dünyevileşir, ne maddeye dalar ne de tamamen ahirete gömülür. Kulluk vazifelerinin/sorumluluklarının bu dünya hayatında icra edilebileceğinin, ailevi, sosyal, ekonomik, siyasal, yani hayatın tümüne dair imtihan çeşitlemelerinin yaşanacağı yer olarak dünya hayatını görür ve bunlardan dağa çıkarak/kaçarak kurtulunamayacağının idrakiyle hayata müdahil olur.

Vasat ümmet; şehid Seyyid Kutub'un ifadesiyle"Düşünce ve şuurda.. Tecrübe ve marifet kapılarını kapamadığı gibi, bildiği ile de donup kalmaz. Her sese koşmadığı gibi gülünç maymun taklidi de yapmaz. Önce beraberindeki mefkure ve usule sarılır, sonra fikir ve tecrübelerin neticelerine göz atar. Mü'minin şiarı:" Hikmet mü'minin yitiğidir; nerede bulursa alır" hadisine kulak verir."

Ümmetin (tarihten günümüze)iki büyük belası/musibeti vardır, biri tekfircilik diğeri omurgasızlık, her ikisi de vasatın zıddı ve belalara gebedir, biri ümmeti parçalar ve birbirlerine silah çektirir, diliyle kesip-biçen tekfirci(lik) güce ulaştığında eliyle kesip biçmeye başlar, diğeri bukalemun/eklektik kimlikleri üretir, her iki yaklaşımdan da beraatin ilan edilmesi ve vasat ümmetin inşası için cehd edilmesi gerekmektedir.

Vasat ümmet; Hasımlığı zalimlere hısımlığı müslümanlara gösteren cem olmuş topluluktur.

9-‘’VAHYE RAĞMEN ASLA ADALET ÜRETİLEMEZ’’ GERÇEĞİNDEN HAREKETLE TEVHİD VE ADALET AYRILMAZLIĞINI ZİHİNLERE NAKŞETMEK:
Yeryüzü ve onun akıllı/iradeli/sorumlu sakinleri olan insanlığın yaşadığı ifsad-zulüm-vahşet-sömürü-adaletsizlik ve bozuluş hep vahye rağmen üretimlerin kaçınılmaz sonucudur.
İnsanın özellikleri ve yetersizlikleri dolayısıyla; beklenti, çıkar, kayırma, korkma, istikbal endişesi, ego, yanılma, şaşırma, unutma, tekâmül zorunluluğu/ihtiyacı, zaafiyet, aceleci, kin-nefret, acziyet, mutlak ilimden yoksun olma, gaybı bilememe, hayatın tümünü görememe-okuyamama, duyguları kontrol edememe, imtihanı gereği fücur ve takvayı aynı bünyede taşıma, ölümlü ‘fani’ olma, kısaca ‘haza’ beşer olan insanın sahip olduğu-olamadığı donanımlarla vahye rağmen ve onu yok sayarak ürettiği-üreteceği her ne varsa zulüm üretmektedir ve hüsranlığa gitmektedir-götürmektedir.

"Asra/zamana andolsun, gerçekten insan hüsrandadır/ziyandadır, ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka." (103/1..3)

10-"KUR'AN" BİR YIKIM PROJESİ OLARAK NİTELENEBİLECEK KADERCİLİK/CEBİRCİLİK SAPKINLIĞINI REDDEDER:
Zalim yöneticilerin ekmeğine yağ süren, değirmenine su taşıyan, mazlumların da mağlubiyet ideolojisi olan ve durumlarını kader diye içselleştiren bir yıkım ve sömürü tasavvurudur cebirci-kadercilik.

Zalimlerin severek kullandıkları söylem ve mazlumların teskin olmak için sığındıkları limandır. Sorumsuzluğun, iradesizliğin, vurdumduymazlığın ve acziyetin adı kader telakki edilerek Allah’a ve vahye iftira atılmaktadır.

Olumsuzlukların ilk harcını atan şeytandı, kaderci-cebirci yaklaşımın da ilk mimarıydı ve bu kaderci yaklaşımını üstelik Allah'a (iftira atarak) karşı savunuyordu. "Dedi ki:'Madem öyle, beni azdırdığından (yoldan çıkardığından) dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım." (7/16)-(15/39) Şeytan, "beni sen saptırdın" derken asıl failin Allah olduğunu söyleyerek cürmünün sorumluluğundan kaçıyor ve hem suç işliyor hem de işlediği suçu Allah'a yüklüyordu, yani şeddeli tuğyandı yaptığı, dolayısıyla kendince ortada tevbeyi gerektirecek bir şey yoktu, aslında şeytan da Adem de günah işlemiş, şeytan işlediği günahın sorumluluğunu kendine değil Allah'a yüklemiş ve bundan dolayı da lanetlenmiş, Adem ise işlediği günahın sorumluluğunu yüklenerek tevbe etmiş ve bağışlananlardan olmuştur.

Mekke cahiliyesinin kaderci anlayışları ve kılavuzu şeytan olan müşriklerin iradeye dönük yaklaşımlarını vahiy kendi ifadelerinden şöyle anlatmaktadır."Şirk koşmakta olanlar diyecekler ki:" Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız"(6/148) Müşrikler, vahyin tevhidi davetini gözardı ederek karşı koymalarını ve şirki savunmalarını"kader"cilik üzerinden yapıyorlardı.

Cebirci kaderciliği savunan iki zümre/aldatan ve aldanan vardır:
1- Zalim iktidarlar/yöneticiler ve bunlardan nemalananlar. Cebirci anlayıştan/kabulden en çok zalim yöneticilerin çıkarı olmuş, iktidarlarını "Allah'ın kaza-kaderi" olarak sunmuşlar ve iktidarlarına karşı çıkanları "Allah'ın kaza-kaderine karşı gelmek" olarak takdim ve dikta ederek işledikleri günahları/zulümleri meşrulaştırmışlardır. Bu mantalite hırıstiyan, yahudi ve kendini İslam'a nispet edenler için de geçerlidir. Her din müntesibi elinde tuttuğuyla/uydurduğuyla zulümlerini kadere/yazgıya yüklemekteler ve elle tutulamayan, yargılanamayan, eleştirilemeyen kaderi/yazgıyı adres gösterirler. (akıllıca!! sefilce)

2- Sömürülen, ezilen, mağdur/mazlum ve mustaz'af kesimler. Cebirci-kaderci anlayış/kabul bu kesimlerin genelini rahatlatan, kanıksatan bir sığınma limanı olarak görünmüş, gösterilmiştir. Zulme uğrayanın ve mağdur bırakılanın önünde iki yol vardır, ya zulme canı pahasına da olsa karşı çıkmak, ya da içinde bulunduğu durumun adını"takdir-i ilahi" koyarak/zan ederek, çektiği sıkıntıları, acıları, mazlumiyetleri vicdanına ve etrafına mazur gösterecek. Hatta çekilen acılar ve içinde bulunulan mazlumiyetler"kader" ile ilişkilendirilince, acıya bir kutsallık kazandırmakta ve bu da acıları hafifletmektedir. Bundan dolayı cebirci kabuller/anlayışlar, sömürülen/ezilen kesimler için bir mağlubiyet ideolojisi olmuştur. Bu oluşumun en büyük destekçisi de zalim iktidarlar ve onların payandalığını yapan bel'amlar ve nemalanan yalakalardır. Yani ezen de ezilen de konumlarını kader'e yüklerler.

Şeytan'ın düşünsel öncülüğünü/mimarlığını yaptığı, müşrik zihinlerin şirki yönelişlerine kılıf olarak s(av)unduğu, zalimlerin zulümlerine payanda yaptığı, Emevi iktidarlarının pek sevip desteklediği kaderci-cebir ideolojisi, farklı kesimler tarafından farklı sebeplerle benimsenmiştir.

Kur'an'i hakikati ortada olan"kader" meselesine, surumluluğu bütünüyle insana ait olan iradi eylemler sonradan (ya ihanetle ya da cehaletle) dahil edilmiştir. Kader kavramı anlam kaymasına maruz kalmış/bırakılmış ve Kur'ani anlamından uzaklaştırılmıştır. Bunun temelinde hicri 1. asırda yaşanan siyasal kırılmalar/dönüşümler ve sosyal çalkantılar yer almaktadır. Emevi hanedanının haksızlıklarını/zulümlerini meşrulaştırmak için payanda olarak kullanılmış ve neticede Kur'an ile savaşan cahiliye aklının kader anlayışı ol(uş)muştur. Vahyin reddettiği cebirci-kaderci anlayış maalesef rivayet kültürü kullanılarak ümmetin geleneği içinde kendine yer bulabilmiştir.

Kaderci-cebircilik: Herkese mavi boncuk dağıtmanın, herkesi aklamanın, zalim iktidarları olumlamanın, her türlü vahşeti, katliamı, sömürüyü, zulümü, adaletsizliği, haksızlığı kader'e (Allah'a) fatura etmenin adıdır.

Kaderci-cebircilik: Din gününü, hesaba çekilmeyi, iman ile küfrü, hak ile batıl'ı, haram ile helali, iyilikle kötülüğü, adalet ile zulmü, ödül ile cezayı, cennet ile cehennemi anlamsızlaştırmanın adıdır.

Allah, insanın iradeli fiillerine dönük yasasını"Ve külle insenin elzemnehü tairahü fi unugıh/Biz her insanın kuşunu (kaderini) kendi çabasına bağlı kıldık" (17/13) ilahi hitabıyla, şeytani/cahili"cebirci-kaderci" anlayışın batıl/sapkın olduğunu beyan ederek son noktayı son saate kadar koymuştur. Bizlere düşen iman edip teslim olmaktır ve kulluğumuzu kuşanmaktır.

11-"KUR'AN" EMİR SAHİPLERİNİ VE ONLARA DESTEĞİN/İTAATİN KISTASINI DA BELİRLEYENDİR: Emir sahiplerine itaatin olmazsa olmaz şartı olan Allah’a ve Resulüne kesin itaat vurgusu-emri-şartı (4/59) ayetiyle beyan edilmiştir. Müslümanların hakikatten başka bir seçeneğe/seçime ya da alternatife geçici de olsa asla razı ol(a)mayacağıdır. Çünkü müslüman için (33/36) ilahi beyanı gereği hükmü belirlenmiş öğretiler dışında (ve ona rağmen/aykırı olan her ne varsa) seçim/tercih hakkı yoktur.

12-"KUR'AN" BAHŞEDİLEN BİLGİ-BİRİKİM-TECRÜBE-ZAMAN VE MALIMIZI ALLAH İÇİN İNFAK ETMEMİZİ İSTER: Bahşedilen her ne varsa Allah için harcamak, zaman da tecrübe de bilgi de bunun içindedir ve hepsinin zekatı üzerimize bir yükümlülüktür. Elbette bahşedilen malımız da;

"Resulullah (s.a.v) sahabelerine hitaben; siz kendi malınızı mı seversiniz varislerinizin malını mı seversiniz? Sahabeler cevaben kendi malımızı severiz ey Allah'ın resulü derler, Resulullah, sizin kendi malınız Allah için verdiklerinizdir/harcadıklarınızdır, geride kalanlar varislerinizindir der."
Yukarıdaki Resulullah'ın nasihatini şöyle anlıyoruz; mü'minler örneğin; ceplerindeki yüz liranın yirmi lirasını verdikleri an kendilerine ait olan ya da sahip oldukları miktar yirmi liradır ve o verilen yirmi liraya benim diyebilirler, sahiplenebilirler, geride kalan 80 lira kendilerine ait değildir yani varislerinindir, çünkü her an her saniye ölüm kapıdadır. Ne zaman öleceğini bilmeyen-bilemeyen mü'minler ahirete dönük teyakkuz halinde olmalılar. Ahirete götüreceğimiz-göndereceğimiz Allah için yaptığımız infaklarımızdır ve salih amellerimizdir. 

13-"KUR'AN" BÜTÜN OLUMSUZLUKLARIN KAYNAĞI OLAN ŞİRK'TEN BERAATİ/UZAKLAŞMAYI EMREDER: Şirk; Allah'a ait olanı başkasına pay etmektir velev ki bu peygamber de olsa, şirk en büyük zulümdür (31/13)
Vağbudullahe vele tüşrikü bihi şey'e/Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın" (4/36) ilahi emriyle bizi uyarmaktadır. 

14-"KUR'AN" YOLDA NASIL YÜRÜYECEĞİMİZE BİLE MÜDAHALE ETMEKTEDİR: (31/18) ayetiyle böbürlenerek yürümememizi ve (25/63) hitabıyla alçak gönüllü olarak yürümemizi emretmektedir. 

15-"KUR'AN" BATILIN ADI ESKİ/YENİ NE OLURSA OLSUN UZAK DURMAMIZI İSTEMEKTEDİR:
Hakikati seçime indirgeyen ya da seçime maruz bırakan demokrasiyi de, hayatın bütün safha ve sahalarına müdahil olarak gönderilen bir dini hayatın içinden sürgüne gönderen laikliği de, Allah’ın ayetlerinden bir ayet olan dil ve renk farklılığını sanki kendi üretimiymiş gibi övünerek üstünlük taslayan, hem ayete hem akla hakaret olan ulusçuluğu/kavmiyetçiliği de reddetmektir.

Biz müslümanların demokrasiyi bâtıl görmemizin nedeni; tarihsel serüveni, seküler temelli oluşu, seçeneklerin batıllığı ve batıl olan seçeneklerin yüzdeler üzerinden iktidara ge(tiri)lişi, işleyişi, en önemlisi müslümanların hakikatten başka bir seçeneğe/seçime ya da alternatife geçici de olsa asla razı ol(a)mayacağıdır. Çünkü müslüman için (33/36) ilahi beyanı gereği hükmü belirlenmiş öğretiler dışında ve ona rağmen seçim/tercih hakkı yoktur.

Özetle, Allah’ın indirdiği hükümleri, emir ve yasakları, hayatın tümünü inşa edecek bir projeyi içinde barındıran, korunan-korunaklı, hayat kitabı-hayat pınarı olan Kur’an’ı düşünerek, tefekkür ederek okumalıyız ve bütün amalardan-fakatlardan-zanlardan uzaklaşarak teslim olmalıyız.
Dünyada izzet, şeref, onur, erdemli olabilmek ve ahirette sonsuz kurtuluşa/felaha ulaşabilmek için Allah’ın kitabına teslim olmaktan başka çare de yol da yoktur. Her iki hayatın hayrı Kur’an’dadır.

Rabbimiz, ayaklarımızı sabit kadem kılsın ve canımızı müslüman iken alsın dualarımızla.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Ekrem Daştan
09.03.2014 19:00
Ahlakı olmayan dünya
Kemal hocam elinize sağlık
Makalenizin başlığı derdinize tercüman olmuş. Vahyi hayatının merkezine koyma iddiasında olan her insan sizin vardığınız noktaya vurgu yapar.
Nurettin Topçu'da, "İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumun sebebi, ne siyasi ne iktisadi ne ilmi ne de fikriydi. Asıl sebep, Kuran'ın özü olan ahlakın kaybedilmesiydi"der.
Dünyanın ahlaklı Müslümanlara ihtiyacı var.
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat