Kaza-Kader ve İrade/Meşiet


Kemal SONGÜR, Kaza-Kader ve İrade/Meşiet

Kemal SONGÜR


A+ |Normal |A-


Vahyin inşa ettiği kavramların 'doğru' anlaşılması, hayata taşınması ve ihata ettiği anlam sahasının dinamik kılınması ancak vahiy bütünlüğü dikkate alınarak sağlanabilir.

     Parçacı yaklaşan ve ithal düşüncelerin etkisinde kalan zihinler, vahyin kavramlarının anlam sahasını kah tenzilata kah enflasyona tabi tutarak "algı ve olgularda" genetiği bozulmuş ve böylelikle zulme/şirke ses çıkarmayan ucube "inançlar ve yönelişler" üretmişlerdir. Kaza-kader kavramı/konusu da bunlardan nasibini almıştır.

   Kavramların/kelimelerin hem hayata hem de akibete dönük işlevleri tartışılmaz. Hayat veren, kurtaran ve akıbetlerin hayır olmasına dönük işlevleri olan Kur'an'i kavramların doğru anlaşılması, doğru yaşanılmasını, doğru yaşanılması da akıbetlerin hayr olmasını sağlayacağından dolayı hayati öneme sahiptir.

    Bir yazarın ifade ettiği gibi:

    Kelimelerine dikkat et düşüncelerine dönüşür,

    Düşüncelerine dikkat et davranışlarına dönüşür,

    Davranışlarına dikkat et alışkanlıklarına dönüşür,

    Alışkanlıklarına dikkat et KADERİNE dönüşür.

    Konumuza kavramların tanımından başlayacak olursak;

    KAZA: Bir işi tümüyle kesip atmak, yargı, kesin hüküm verip icra etmek, karar kılmak.

    KADER: Takdir, miktar, ilahi ölçü, süre, güç yetirme, fiilen var etme, biçim ve şekil verme, belirleme gibi anlamlara gelir. El-Kadir; her şeye güç yetiren, her şeyin üstünde muktedir olan, iktidarın tümü kendisinden olan ALLAH'tır. Allah'ın ezeli/ebedi-sınırsız/sonsuz ilmiyle takdirine "kader" ve zamanı gelince yaratmasına/uygulamasına "kaza" denir.

    İRADE: İstek, arzu, dilek, emir, sevk ve güç gibi manalara gelmektedir. İrade; bir şeyin yapılmasına da yapılmamasına da muktedir olan hayat sahibinin bu iki şıktan birine kendi isteğiyle hükmetmesidir.

    MEŞİET: İrade ile eş anlamlıdır, Meşîet kelimesi Kur'ân'da geçmemekle birlikte, aynı kökten türeyen şâe fiili 236 yerde geçmiştir. Bazı âyetlerde Allah'ın dilemesi, bazı âyetlerde ise kulun dilemesi olarak zikredilmektedir. İrade kavramı ise toplam 138 yerde geçmektedir. Bu hem Allah'ın iradesini hem de kulun iradesini kapsamaktadır. İrade; Rabbimiz için olunca küllî, kul için olunca cüz'î olur. İnsandaki irade akıl ve düşünce kabiliyetine göre şekillenir.

    Konumuzu beş ana başlık halinde işlemeye çalışacağız:

     1- Kaza-kader ve irade kavramlarına yönelik "batıl/sapkın" yüklemelerin tarihi arkaplanı.

     2- Mezhebi yaklaşımlar ya da mezhepleşen kabuller.

     3- Kader'e "batıl/sapkın" yüklemelerin pratik hayata olumsuz yansımaları ve doğurduğu sonuçlar.

  4- Hakikatin rivayetlere kurban edilmesine yönelik bir örnek.

 5- Vahyin gölgesinde kaza-kader-irade tasavvuru.

     1- KAZA-KADER VE İRADE KAVRAMLARINA YÖNELİK "BATIL/SAPKIN" YÜKLEMELERİN TARİHİ ARKAPLANI:

     Olumsuzlukların ilk harcını atan şeytandı, kaderci-cebirci yaklaşımın da ilk mimarıydı ve bu kaderci yaklaşımını üstelik Allah'a (iftira atarak) karşı savunuyordu."Dedi ki: 'Madem öyle, beni azdırdığından (yoldan çıkardığından) dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım." (7/16)-(15/39)Şeytan, "beni sen saptırdın" derken asıl failin Allah olduğunu söyleyerek cürmünün sorumluluğundan kaçıyor ve hem suç işliyor hem de işlediği suçu Allah'a yüklüyordu, yani şeddeli tuğyandı yaptığı, dolayısıyla kendince ortada tevbeyi gerektirecek bir şey yoktu, aslında şeytan da Adem de günah işlemiş, şeytan işlediği günahın sorumluluğunu kendine değil Allah'a yüklemiş ve bundan dolayı da lanetlenmiş, Adem ise işlediği günahın sorumluluğunu yüklenerek tevbe etmiş ve bağışlananlardan olmuştur.

    Özgür irade ile kaderci yaklaşımlar insanlığın kadim tartışmalarından/ayrışmalarından biridir, insanları Zeus ve benzeri üretilen tanrıların yönlendirdiği kabulünden tutun, üretilmiş hristiyanlığın kaderciliğine kadar. Pavlus tıpkı kimi Emevi despotların dediği gibi "yöneticiye karşı çıkan Tanrı'nın kaderine karşı çıkmış olur" demekteydi. Roma yöneticileri de kendilerini "Roma halkının kaderi" olarak görüyorlardı, sunuyorlardı.

   Cahiliyenin bedevi Arap zihni de kaderciydi, kendi başına geleni ve kendinden üstün olanı yazgı/kader olarak nitelemekteydi. İbn Abdirabbih şu sosyolojik tesbiti yapar: "Araplardan kaderi kabul etmeyen hiç kimse olmamıştır" Bunu şiirlerinde yaygın olarak kullanmaktaydılar. Örneğin; "Başına gelecek olaylara karşı savunurum seni, fakat savuşturamam senden kaza ve kaderi" "Ey Able, afiyet olsun sana ulaşan nimetler, düşmanların üzerine beni saldığı zaman kader."

    Mekke cahiliyesinin kaderci anlayışları ve kılavuzu şeytan olan müşriklerin iradeye dönük yaklaşımlarını vahiy kendi ifadelerinden şöyle anlatmaktadır. "Şirk koşmakta olanlar diyecekler ki: " Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız"(6/148)ve yine''Şirk koşmakta olanlar dediler ki: 'Eğer Allah dileseydi, O'nun dışında hiç bir şeye kulluk etmezdik, biz de, atalarımız da; ve O'nsuz hiç bir şeyi haram kılmazdık.' Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Şu halde elçilere düşen apaçık bir tebliğden başkası mı?" (16/35) Müşrikler vahyin tevhidi davetini gözardı ederek karşı koymalarını ve şirki savunmalarını "kader"cilik üzerinden yapıyorlardı.

    Hz. Ömer (r.a) devrinden anlatılan şu rivayet az da olsa bu konuların "müslüman" zihinlere yerleşmeye başladığını  göstermektedir: <<Hz. Ömer'e bir gün bir hırsız getirildi, o da ona "niçin hırsızlık yaptın?" diye sordu. Hırsız "Allah böyle takdir etti" diyerek hırsızlık suçunu kaza ve kadere yükledi. Bunun üzerine Hz. Ömer, elinin kesilmesini ve kamçı ile dövülmesini emretti. Bu çift cezanın sebebi kendisinden sorulduğunda şu cevabı verdi: "Elinin kesilmesi hırsızlık yaptığındandır, dayak ise Allah'a iftira ettiğindendir">>  S. Salih-İslam mezhepleri sayfa/105

     Vahyin mahkum ettiği ve üstünü çizdiğicahiliye kaderciliği, Emeviler tarafından yeniden ve bizzat "dini" argümanlarla, ustaca ve rivayet silahı kullanılarak üretildi. İbn Kuteybe'nin naklettiğine göre; Emir Muaviye, oğlu Yezid'e biat alırken şöyle diyordu: "Yezid işi kaza ve kaderdir. Kulların bu konuda başka bir seçeneği yoktur."

    Kadı Abdülcebbar'ın naklinde Emir Muaviye'nin; "Sizin başınıza geçmek için mücadele veriyorum, çünkü Allah benim sizin başınıza geçmemi irade etmiştir."

     Emevi kabilecilik anlayışı ile cebir düşüncesi arasında sıkı bir ilişki vardır. Çünkü kabilede işler acımasız bir cebirciliğe boyun eğer ve yine kabilelerde "akide" cebre dayanır. Kabilenin ideolojisi doğal olarak cebriyeci olur, buna göre kabilede birey değil, kabilenin iradesi önemlidir. Kabilede bireye yakışan/düşen, kendisini kabilenin potasında eritmektir. Bunun için Emevi yöneticileri, siyasi iradelerine katkı sağlayacak nitelikteki düşünceleri üretmişler/desteklemişlerdir. Eleştirel görüş sahiplerine karşı acımasız davranmışlar, iktidarlarının toplum nezdinde kabulünü sağlamak için dönemin "uysal/sadık" vaizlerini desteklemişler, muhalif bilgeleri/alimleri dışlamışlar ve ileri gidenlerini de öldürmüşlerdir. (akılların "havale" edilme geleneği halen sürmektedir)

     Muaviye'nin kendi itirafını İbn Kesir şöyle naklediyor: "Ben bu makamı kılıcımın zoruyla elde ettim" Aslında hem kılıcının zoruyla hem de altın/meta ile elde etti ve korudu. Sahabi Hucr b Adıyy ve arkadaşlarını muhalif oldukları için ölüme mahkum etti ve Ali'ye lanet etmeleri karşılığında bağışlama sözü verdi, fakat H. Adıyy "Ben Rabbimin razı olmadığı bir sözü ağzıma alamam" dedi. Arkadaşlarıyla birlikte boyunları kesilerek ve başka bir rivayette kesik başları Şam sokaklarında dolaştırılarak cezalandırıldılar.

    İbn Ziyad Kerbela'dan sağ kurtulan Hz Zeyneb'e " Kardeşine ve ehl-i beytine Allah'ın yaptıkları hakkında ne düşünüyorsun?" diye sorar. Yani İbn Ziyad'a göre Hz Hüseyin'in katili Yezid değil, katil (haşa) Allah'tır.

    Yezid'in ailesinin büyükleri Bedir'de müslümanlar tarafından öldürülmüştü, Bedir'in acısı emevi ailesinin içine oturmuştu, Kerbela'daki vahşetten kurtulanlar (boyunları birbirlerine zincirlerle bağlanmış vaziyette) ile Hz. Hüseyin'in kesik başı Yezid'in sarayına getirilir ve onları olanca küstahlığıyla karşılamaya çıkan Yezid ötmekte olan bir karga sesi duyar ve şu beyti okur.

    "Bir karga öttü de, ona 'ister öt, ister ötme' dedim; şu kesin ki ben, Resul'den alacağımı tahsil ettim''

     Cahiliye kaderci-cebirci yaklaşımının emevi iktidarı tarafından hortlatılmasının nedeni siyasi hegemonik dürtülerdir. Muaviye'nin şahsında emevi iktidarları (2.5 yıl süren Ömer bin Abdülaziz ve altı ay süren II. Muaviye dönemi hariç) zulümle yönetimde kalmışlar ve bundan daha kötüsü de ümmete bıraktığı şu kötü miraslar olmuştur.

     1- Hz. Ebu Zer'in şiddetli itirazına rağmen Muaviye; Beytü mali'l müslimin (müsümanların malı/kamu malı) anlayışı yerine "malullah/Allah'ın malı'' anlayışını getirerek, mal Allah'ın malı onu dilediğine verir ve Allah malını Emevi ailesine vermeyi diledi ve buna kimse karışamaz diyerek yaptığı adaletsizliği Allah'a yüklemesiydi. Ayrıca, yönetimlerinin eleştirilmesine engel olmak için, "yöneten ile yönetilen/iktidar ile halk" ilişkisini ilahi olana atıf yaparak/teolojik düzleme çekerek ve de bu sayede toplumu edilgen hale sokan "Eminullah/Allah'ın güvendiği""Halifetullah/Allah'ın halifesi" gibi etkili ve kutsiyete atıf yaptıkları ünvanları kullanmalarıydı. Bununla halk nezdindeki iktidarlarına yönelik algıyı, iktidarlarının ezelde oluşturulan bir yazgı/kader olarak oluştuğu şeklinde kabullenilmesini istemekteydiler. Tabi böyle sunulan bir siyasi yapılanma meşruiyetini dinden/kader'den aldığı gösterilerek/yutturularak iktidarın eleştiri dışı bırakılması sağlanıyordu.

     2- İktidarını kutsama/kollama adına kaderci-cebirci anlayışı resmi devlet ideolojisi haline getirerek, Emevi ailesinin iktidarı Allah'ın kaza ve kaderidir deyip buna karşı çıkmanın Allah'ın kaza-kaderine karşı çıkmak olacağını söyleyerek yine yaptığı zulümleri Allah'a yüklemekteydi. Emevi iktidarının işlediği zulümleri "kader"e yüklemesine karşı çıkanların başında Ebu Zer'in dostu/yoldaşı olan Mabed el Cüheni gelmektedir, (ö. 80/699) onun şu cümlesi düşüncesini özetlemektedir: "Kader, önceden belirlenmiş değildir, iş her defasında yenilenmektedir" Aslında bu söz, Allah'ın HALLAK oluşu gerçeğini ifade eder  ve "Göklerde ve yerde olan ne varsa O'ndan ister. O, her gün/an bir iştedir/müdahildir." (55/29) ayetinin tefsiridir. Cüheni, kader'i zulümlerine payanda yapanlara karşı itirazlarına devam eder ve katledilir.

     3- Şura ile seçilen imamet müessesesini saltanata dönüştürmesi, imameti kabileye ve ganimeye kurban etmesi, fetihlerin gayesi ilayi kelimetullah iken ve baş kesmek değil başların secdeye varmasına vesile olmak iken, güç ve ganimet öncelenerek ve de bunu zulme dönüştürerek fetih kavramının tersyüz edilmesi.

     4- Takvaya dayalı üstünlük anlayışına karşılık Arapçılık (arube) yüceltilmiştir. Şu örnek meseleyi özetlemektedir. Ragıp el İsfehani'nin nakline göre: "Haccac, Basra'daki valiye, Nabatlı mevalileri (arap asıllı olmayanları) sürgün etmesini emretti, Vali "Kur'an okuyanlar ve dinde derinleşenler hariç, ne kadar Nabatlı varsa sürgü ettim" diye yazdı. Haccac ona şu cevabı verdi: "Bu yazımı okuduğunda, etrafındaki doktorları çağır. Sende Nabatlı bir damar bulurlarsa, onu hemen kesip atsınlar"

     5- Üretilen/sarılınan ve silah olarak kullanılan rivayet kültürünün hakikati perdelemek için kullanılması. Hakikatin önüne yükseltilen bu duvar "seni sevmeyen ölsün" kabilindendi. Sünen sahibi İmam nesai, hadis kitabında Muaviye b Ebi Süfyan'ın fazileti hakkında hadis nakletmemişti. Bu konuda kendisine yönelik itham ve baskılara karşı, "Ben 'Allah Muaviye'nin gözünü toprakla doyursun' sözünden başka bir söz/hadis bilmiyorum" demişti. İşte bu yüzden bu hadis imamı, camiden çıkartılmış ve ayakları  taşla ezilmek suretiyle öldürülmüştür. Sahabe tarifi ilk dönemlerde "Rasülün can dostları/yoldaşları" olarak tarif edilirken, sonraları Hz. Nebi'yi bir biçimde görmüş olan herkesi sahabe tanımına dahil ettiler, oysa Hz. Peygamberin (s.a.v) ashabı olmak başka bir şey, onunla çağdaş olmak başka bir şeydir.

     Doğrular herkesi ikna etmezdi, kitleler doğrulara/gerçeklere değil, vicdanlarını teskin edecek yalana inanmaya daha yatkındı. Ahaliyi teskin edecek o yalan, vahyin şiddetle reddettiği cahiliye günlerinde revaçta olan ve çok sonraları "cebriye" adıyla mezhepleşecek olan "kadercilik" idi

     2- MEZHEBİ YAKLAŞIMLAR YA DA MEZHEPLEŞEN KABULLER:

     Kaza-kader konusu ilk nesil müslümanlarda müşkil haline gelmemiştir. Çünkü o güzide sahabelerin öncelikleri ve ilgi alanları Allah'ı razı edecek fiillerin nasıllığı ve rızasından uzaklaştıracak fiillerin neliği üzerine yoğunlaşmalarıydı. Kaza-kader konusu sonradan problem haline gelmiş/getirilmiş, ithal edilen düşünce sistemlerinin etkisiyle ve hegemonik zihinlerin yönlendirmesiyle ümmetin en çok tartışageldiği konulardan olmuştur. "Cebr" hakkındaki görüşlerin/tartışmaların az da olsa raşid halifeler döneminde başladığı, fakat Emevi devrinin başında ve onlar  tarafından ya da onların önayak olmasıyla temellerinin atıldığı/yoğunlaştı(rıldı)ğı ve Emevi devrinin sonlarında da mezhepleştiği tarihçilerin ortak kanaatidir.

    Kaza-kader konusunun Kur'an'i bağlamından çıkarılarak ithal düşünce sistemlerinin büyük etkisiyle tartışma/cedel boyutuna ulaşmasında Emevi iktidarının rolü büyüktür. Kimileri iktidara payanda olmak noktasında "iktidar Allah'ın kaza-kaderidir" resmi ideoloji olmasına vesile olmuşlar, kimileri buna itiraz sadedinde görüş beyan etmişler, dolayısıyla bu mevzunun kapsama alanına girmeyen kimse kalmamış ve sonraları da Kelam ilmi'nin ana konularından biri haline gelmiştir. Aslında kelam ilmi'nin, batı/yunan felsefe cenahına karşı  tepkiselliğiyle neşvünema bulması gerçekliğidir, ayrıca kelamcıların, vahyin inşa ettiği dinin muhkemliğine-sadeliğine gölge düşürmesi ve gereksiz tartışmaları doğurması da bir gerçekliktir.

    Kader kavramına/konusuna farklı yaklaşan mezheblere birkaç örnek vermemiz gerekirse;

    Cebriye: İnsanın eylemlerinde/fiillerinde hiçbir davranış özgürlüğü/seçmesi yoktur. İnsan rüzgarın sürüklediği bir yaprağa benzer. Her türlü fiil Allah tarafından önceden yazılarak belirlenmiştir.

    Mutezile: Allah insanın hiçbir fiilini belirlememiştir, insan tamamen hürdür, herkes kendi fiilini kendisi yapar, sınanmak için verilen sorumluluk ve ahirette hesaba çekilmek için bu zorunluluktur.

   Ehl-i Sünnet: İnsan hürdür, Ahirette insanın sorumlu tutulması için bu zorunludur. Ancak, insanın ne yapacağını Allah önceden bilir, bildiği için de belirlemiştir. Ehl-i Sünnet'in itikad/akide konusunda iki kanadı vardır, Eş'arilik ve Maturidilik. Kader konusunda Eş'arilik Cebriye'ye, Maturidilik ise Mutezile'ye daha yakındır. Ehl-i Sünnet'e hakim görüş Eş'ariliğin görüşü olmuştur.

    Kur'an'da İman esasları (Vahiyde nelere nasıl iman edip neleri nasıl inkar etmemiz bildiriliyorsa tümü iman şartları olarak görülmesi gerçeği ve vahye bütünsel yaklaşılması gereği dikkate alınarak) beş ana başlık olarak öne çıkmaktadır ve onlarda şu (2/177, 284-285 ve 4/136) ayetlerde beyan edilmiştir. Bu esaslar bu üç yerde bir arada, yüzlerce yerde de ayrı ayrı olarak beyan edilmektedir.1- Allah'a iman 2- Peygamber(ler)e iman 3- Meleklere iman 4- Kitaplara iman 5- Ahiret gününe iman. İnsanların iradeli fiillerine yönelik (malum algıyla) "kader'e iman" bahsi geçmemektedir. Sonradan çelişkileri de içinde barındıran rivayetler yoluyla "kader'e iman" başlığı ilave edilmiştir.

    Emevi iktidarında oluşan/oluşturulan "cebirci-kaderci" resmi tezi savunan kelamcılar, Kur'an'da sayılan beş iman esasına "kader" başlığını idhal etmekle yetinmediler, ilerleyen asırlarda kelamcıların eliyle cebirci-kadercilik ümmeti oluşturanların genelinin itikadı haline geldi/getirildi. Bu süreçte önce Mutezili olan sonradan karşı safa geçen büyük kelamcı Eş'ari (v.324/935) önemli rol oynamıştır. Eş'ari: "Kullar fiillerinde hür, seçimlerinde mecburdur" tezini savunmuştur. Seçiminde mecbur olanın fiillerinde hür olması mümkün mü? Bir insan hem hür hem mecbur olabilir mi? Bu tez, cebirci kabulün örtülü bir ifadesidir.

    "La faile illallah/Allah'tan başka fail yoktur"  "La meşhude illallah/Allah'tan başka görünen/görülen yoktur" "La mevcude illallah/Allah'tan başka mevcud yoktur" gibi temeli cebirci-kaderci kabullerden kaynaklanan ve onun da ötesine geçen sufi/tasavvufi cenahın batıl söylemlerini de ilave etmek gerekir. Yani işlenen bütün zulümlerin, vahşetlerin, hayasızlıkların aslında haşa faili Allah'tır(!) demeye gelen bu sapkın yaklaşımlara göre...

    3- KADER'E "BATIL/SAPKIN" YÜKLEMELERİN PRATİK HAYATA YANSIMALARI VE DOĞURDUĞU SONUÇLAR:

     Zalim yöneticilerin ekmeğine yağ süren, değirmenine su taşıyan, mazlumların da mağlubiyet ideolojisi olan ve durumlarını kader diye içselleştiren bir yıkım ve sömürü tasavvurudur cebirci-kadercilik.

     Şeytan'ın düşünsel öncülüğünü/mimarlığını yaptığı, müşrik zihinlerin şirki yönelişlerine kılıf olarak s(av)unduğu, zalimlerin zulümlerine payanda yaptığı, Emevi iktidarlarının pek sevip desteklediği kaderci-cebir ideolojisi, farklı kesimler tarafından farklı sebeplerle benimsenmiştir.

 1- Zalim iktidarlar/yöneticiler ve bunlardan nemalananlar. Cebirci anlayıştan/kabulden en çok azlim yöneticilerin çıkarı olmuş, iktidarlarını "Allah'ın kaza-kaderi" olarak sunmuşlar ve iktidarlarına karşı çıkanları "Allah'ın kaza-kaderine karşı gelmek" olarak takdim ve dikta ederek işledikleri günahları/zulümleri meşrulaştırmışlardır. Bu mantalite hırıstiyan, yahudi ve kendini İslam'a nispet eden müslümanlar!!! için de geçerlidir. Her din müntesibi elinde tuttuğuyla/uydurduğuyla zulümlerini kadere/yazgıya yüklemekteler ve elle tutulamayan, yargılanamayan, eleştirilemeyen kaderi/yazgıyı adres gösterirler. (akıllıca!! sefilce)

    2- Sömürülen, ezilen, mağdur/mazlum ve mustaz'af kesimler. Cebirci-kaderci anlayış/kabul bu kesimlerin  genelini rahatlatan, kanıksatan bir sığınma limanı olarak görünmüş, gösterilmiştir. Zulme uğrayanın ve mağdur bırakılanın  önünde iki yol vardır, ya zulme canı pahasına da olsa karşı çıkmak, ya da içinde bulunduğu durumun adını ''takdir-i ilahi'' koyarak/zan ederek, çektiği sıkıntıları, acıları, mazlumiyetleri vicdanına ve etrafına mazur gösterecek. Hatta çekilen acılar ve içinde bulunulan mazlumiyetler "kader" ile ilişkilendirilince, acıya bir kutsallık kazandırmakta ve bu da acıları hafifletmektedir. Bundan dolayı cebirci kabuller/anlayışlar, sömürülen/ezilen kesimler için bir mağlubiyet ideolojisi olmuştur. Bu oluşumun en büyük destekçisi de zalim iktidarlar ve onların payandalığını yapan bel'amlar ve nemalanan yalakalardır. Yani ezen de ezilen de konumlarını kader'e yüklerler.

    3- "Ete süte" dokunmayan orta yolcu ilk kelamcılar. İslam fetihleri sonucu karşılaşılan gnostik akımların senevi/düalist tanrı inanışlarına karşı cebirci-kaderci anlayışını/kabulünü sığınılacak hazır bir liman olarak buldular. Bu onlara iktidar nezdinde hem koru(n)ma hem de paye sağlıyordu. Öte yandan zalim iktidarlarla aynı gözede buluştukları/göründükleri için de vicdani bir huzursuzluk duyuyorlardı. Sonunda kendilerini rahatlatacak ve vicdanlarının feryadını susturacak! bir mazeret buldular. "Dehri-zındıklara (gnostik akımlara) karşı dini savunma görevi." Tabi ki bu vazifeler onların vicdanlarının rahatlatmasını sağlamaktaydı.

    4- Toplumun ekseriyetini oluşturan edilgen cahil yığınlar. Geçmişteki cahili düşüncelerle irtibatını bütünüyle koparamayan ve bir biçimde sürdüren geniş halk kitleleri kaderci-cebir ideolojisini bir akide gibi sahiplenmekte hiç de zorluk çekmediler. Geleneksel ve atalar dini alt yapısı buna kucak açmak için hazır beklemekteydi. Vahyin önüne set çektiği cebirci-kaderci anlayış rivayet edebiyatıyla bir biçimde aşılınca, ortada kimsenin müslümanlığına gölge düşürecek bir sorun da kalmamış oluyordu. Artık gönüller rahattı.

    5- Günümüzde de bu anlayış devam etmektedir. İnsanların yapması gerekirken yapmadıklarından dolayı ya da yapmaması gerekirken yaptıklarından dolayı başlarına gelen her tür olumsuzluğu kader'e fatura etmeleri ve hatta daha ileri giderek kader'e sövmeleri yaygındır. Örneğin; kötü yola düşen bir kadına "kader kurbanı" cinayet işlediği için mahpus olan birine "kader mahkumu" yaşanılan zelilliklerin nedenini"kaderimse çekerim" her türlü pasifliğin, edilgenliğin adı "alın yazısı" ve başarısızlığın nedeni "kaderim bana küsmüş" ya da "talihim/kısmetim yokmuş/kör talih" denilerek bütün suçların kader'e fatura edildiği ve bu anlayışların da şiirlerde, türkülerde, şarkılarda, filimlerde, romanlarda, duvar yazılarında ve bilumum yığınları etkileyen sanatsal!!! sunumlarda görmekteyiz.

     6- Kur'an'ın şiddetle reddettiği kehanet ve "racmen bil gayb/gaybı taşlamak".Kahinler, yıldız falcıları, rakkamcılar, müneccimler ve benzerlerinin geleceği okuma iddialarının arkaplanı cebirci-kaderciliktir. Bir yerlerde yazılı olanı okumak demek, insanın yaşamaya mecbur oludunu iddia ettikleri yazgısını, alın yazısını okumak demektir, bu yaklaşımlar da insanlık tarihi kadar eskidir, gizemli, sıra dışı olduğu varsayılan insanlara yüklenilen sözüm ona yazgıyı okuma vasfının verilmesi bütün toplumlarda söz konusudur. Mesela; sadece başını oynatabilen birinin krallar-beyler-asilzadeler tarafından müneccim sıfatı yüklenilerek altına boğulması v.b.

    7- Kaderci-cebirciler çok yüzlü ve üçkağıtçı oluşları. Kes yapıştır ve parçacı yaklaşımları dolayısıyla işlerine gelen parçayı söker, parçalar ve alırlar, kitaba uyanı değil kitabına uydurmayı tecrih ederler, cahiliye artığı olarak uhrevi konuları kader'e, dünyevi konuları ise sağlam kazığa bağlarlar. Örneğin; cebirci-kaderciye; kardeşim kapını pencerini kilitleme, tarlanı sürüp işleme, hayvanlarını otlatmak için yorulma, rızkın için koşuşturup durma, nasıl olsa kaderde/yazgıda ne varsa o olur dense, el cevap; ben aptal mıyım? diyeceklerdir, fakat iş/konu dini-uhrevi konular olunca yazgı/kader hemen ön plana çıkarılır ve "kader" siper edilir.

    İbn Teymiye'nin anlamlı tesbitinde olduğu gibi; Eş'ari/kaderci bir kelamcıyı bir mahkemeye hakim etsen, suçluları yargılamak için "özgür iradecilerin" akıl yürütme yöntemlerini kullandığını görürsün. Zaten başka türlü adaleti tahakkuk ettirmesi mümkün değildir. (Aksi takdirde kader'den başka neyi yargılayabilirler öyle değil mi?)

    Parçacı/parçalayan cebirci mantık, kendi tezini Kur'an'a da söyletmenin peşindedir, ayeti parçalar ve anlamını tersyüz eder ve kullanır. Örneğin: "Artık onlardan kimi bedbaht ve mutsuz (kimi de) mutlu ve bahtiyardır" (11/105) ayetini (ahirete dönük olduğu apaçık olan) "gelecekten" bir operasyonla "geçmişe" hamlederek döndürür. Sonra da rivayet edebiyatı kullanılarak; Allah kullarını daha annelerinin karınlarındayken bedbahtlar ve bahtiyarlar olarak yaratmıştır, daha anne karnındayken insanların "said" ve "şaki" damgasının vurulduğu, "müşriklerin çocukları ateş/nar'dadır" ve benzeri rivayetlerle desteklenir.

    8- Sahte sorular sorarak suyu bulandırırlar. Veledi zinayı kim yarattı sorusu gibi. Aslında bu soruyla kendi sapkın tezlerini öne çıkarıyorladı, şöyle ki; eğer zina mahsulü çocuğu yaratan Allah ise, bu takdirde çocuğun olmasına sebep olan zina da onun "kaza-kaderi" ile gerçekleşmişti. Eğer öyleyse, zinanın sorumlusu zina eden kimse midir, yoksa o çocuğun yaratılmasını ezelde takdir eden Allah mıdır? Eğer bu sonuncuysa, zina eden neden cezalandırılır? Hasan El Basri'nin bunlara cevabı; Cezanın çocuktan dolayı değil, Allah'ın nehyettiği bir fiil olan zinayı işlemekten dolayı olduğudur.

    Kaderci mantığın duvara toslamak zorunda olduğu bir örnek; savaş yazıldıysa iki taraf gereklidir, bedir'de mülümanlar ve müşrikler karşı karşıya gelmiştir, her iki taraf yazgıda olanı, yazılan kaderi oynamaktadır, bu da Allah'ın kaza-kaderidir, dolayısıyla rolleri oynayanların suçu olabilir mi?

    Hallac'ı Mansur'un ve "katıksız cebirci" İbn Arabi'nin Firavun'la Musa'yı yazılanı, kaderde belirleneni oynayanlardır kabulünden hareketle eşitlemeleri/aynileştirmeleri. (Fusus, s 210) Yani zulmeden de zulme karşı mücadele eden de, inkar eden de iman eden de "bu sapkın bakışla" aynı gözede buluşmaktadır.

   Yezid, Emevi iktidarına karşı çıkanlara şöyle diyordu: "Boşuna uğraşmayın! Allah bizi istiyor. Allah bir şeyi beğenmediği zaman onu değiştirir." Klavuzu şeytan olanların her daim zihinleri benzer çalışır ve üretir (teşebehet kulubuhüm), Yezid'den 13,5 asır sonra yaşamış, kan bağıyla olmasa da zihinsel bağıyla torunlarından/nesillerinden olan ABD başkanı Richard Nixon da dünyayı tehdit ederken şöyle diyordu: "Tanrı Amerika ile beraberdir ve Tanrı ABD'nin yönettiği bir dünya istiyor." Yani ABD işlediği/işleyeceği cinayetleri "kader" üzerinden meşrulaştırıyordu/pazarlıyordu.

 Benzer bir tavrı Suudi'lerde de görüyoruz. 1990 yılının haccında yaşanan "Tünel Faciası"nda resmi rakama göre 1426 kişi, bağımsız kaynaklara göre 5-6 bin hacı Mina tünellerinin içinde ezilerek feci bir biçimde öldü. Suudiler bu faciayı "Allah'ın kaderi" ile izah ettiler ve ilave hiçbir izaha ihtiyaç duymadılar. Fakat sonradan anlaşıldı ki, bir Suudi prensi geçsin diye tünelin ucu tutulmuş, olan bitenden habersiz hacı seli durmamış ve öndekileri ezmişti. Karıncayı ezmenin yasak olduğu bir zaman ve mekanda ezilen hacıların kanından sorumlu olanlar "ilahi takdir böyleymiş" diyerek ellerini "kader" sabunuyla pırıl pırıl/akpak edivermişlerdi.

    4- HAKİKATİN RİVAYET KÜLTÜRÜNE KURBAN EDİLMESİNE BİR ÖRNEK:

     Kaderci-cebirci kabulleri uydurma rivayetlerle taşıyan/taşıtan hegemonik zihinlerdir. Bunlar, kabullerini desteklemek için ve muhataplarını ikna sadedinde rivayet kültüründen yararlanmışlardır. Vahiyle taban tabana zıt olan bu nevi düşünceler rivayetlere musallat olmuş ve bundan "sahih kitaplar" olarak dillendirilenler de  nasibini! almıştır. Bu konudaki senedi zayıf ve uydurma rivayetler bir yana, senedi sahih kabul edilen fakat metni Kur'an'a arz edildiğinde sakim olduğu açık olan şu bir örnek bile, olayın vehametini anlatmaya fazlasıyla yeterlidir.

     M. İslamoğlu'nun "kader risalesi ve şerhi" isimli kitabına aldığı (İmam Müslim'e göre sahih olan) hadisi  ve hadis ile ilgili yaptığı (doğru/yerinde) sorgulamayı-reddiyeyi aynıyla naklediyorum.

     "Ebu Hureyre'den: Rasulullah şöyle buyurdu: "Adem ile Musa birbiriyle münakaşa etti. Musa ona dedi ki: "Sen insanları saptırıp onları cennetten çıkartan kimse (mi)sin? Adem de ona dedi ki: Sen Allah'ın her şeyin ilmini (ilme külli şey'in) kendisine verdiği ve kendisini bütün insanlara üstün kılıp peygamber olarak seçtiği Musa (mı)sın?" O da "Evet" dedi. Adem dedi ki: "Sen beni, ben yaratılmazdan önce takdir edilen bir şey için mi kınıyorsun?"

    Buram buram israiliyat kokan bu rivayetin senedi İmam Müslim'e göre sahih, fakat metni Kur'an'a göre batıldır.

Rivayet Kur'an'a arzedilince çıkan sonuç şu olmaktadır.

    1- Kur'an "her şeyi bilenin" sadece Allah olduğunu söyler(8/75), bu rivayet ise H.z Musa olduğunu söylüyor.

    2- Kur'an Adem'i kandırıp saptıranın Şeytan olduğunu söyler(7/27), bu rivayet Adem'in insanları saptırdığını söylüyor.

    3- Kur'an "Adem nefsine uydu ve Rabbine asi oldu" "ve asa edemü rabbehü feğave"(20/121) diyerek kınar, bu rivayet Adem'in kınanamayacağını söylüyor.

    4-  Kur'an'da Adem ve eşi "biz nefsimize zulmettik" deyip nefislerini kınarlar ve "nefislerinin kurbanı" olduklarını söyleyerek bağışlanmalarını/esirgenmelarini isterler(7/23), bu rivayet ise Adem'in "kader kurbanı" olduğunu söylüyor.

    5- Kur'an Adem'in günahından mes'ul olduğunu ve tevbe ettiğini söyler(2/37), bu rivayet Adem'in günahından mes'ul değil ona mecbur olduğunu söylüyor.

    6- Kur'an'daki Adem, fiilinin ahlaki sorumluluğunu kabul ediyor (7/23), bu rivayetteki Adem ise, "beni saptırdığın için" diyerek sorumluluğu Allah'a atan Şeytan'ı hatırlatıyor.

    7- Kur'an'a göre Allah, Adem'den geçmişte söz almış, fakat onu azimli bulmamıştır(20/115), bu rivayette ise, Adem'in "yaklaşmayın" ilahi talimatına rağmen yasak ağaçtan yemesi kaderdir. Bu -haşa- şu manaya geliyor: Allah Adem'e bir şeyi önce kader kılmış, sonra da dönüp onu yasaklamıştır. Bu hem Allah'a, hem de rivayetin ağzına konulduğu Allah Resulüne iftiradır.

   8- Kur'an "Herkes yaptığının rehinidir" (74/38) diyor. Fakat rivayet bunun tam zıddını iddia ediyor: Adem yaratılmadan önce takdir edilen şeyi yapmıştır, bundan dolayı da kınanamaz. Bu durumda aynı şey Şeytan, Kabil, Nemrut, Firavun, Ebu Leheb, Ebu Cehil'inde yaptıkları önceden belirlenen kaderleri olmaktadır. "Ebu leheb'in eli kurusun, kurudu da." diyen ayet kadimse, Ebu Leheb'in bunda suçu ne? Ebu Leheb istese de iman edemezdi, zira onun için yazılmış olan kadim bir kelam vardı. Onun yaptığı sadece ezelde yazılmış olan bu kelama uygun rolü oynamaktı!!! >> (kader risalesi ve şerhi/M. İslamoğlu, S/127)-(29 Müslim, kader 2, Muvatta, kader 1)

     5- "VAHYİN GÖLGESİNDE" KAZA-KADER-İRADE TASAVVURU:

    1- Bağdel hakkı illeddalal/"Haktan sonra dalaletten başka ne vardır" 10/32 Allah'ın kitabına dayanmayan, onun gölgesinde kendine yer bul(a)mayan ve ondan onay al(a)mayan her düşünce/görüş ve yöneliş sapmadır/dalalettir.

    2- Kur'an'daki "kader" kavramı neyi ifade eder:Kader kavramı, iradeli ve sorumlu bir varlık olan insanı (iradeli fiilleri boyutuyla)  mecbur/mahkum eden "hüküm-yargı-yazgı-takdir" anlamında hiç kullanılmamaktadır. "Kader" kelimesinin geçtiği ayetlerin hiçbiri insanın iradeli/seçilebilir eylemlerine taalluk etmez. Hepsi insanın iradesi dışında kalan olaylar, olgular ve durumlar içindir.

    Kader kelimesinin yer aldığı bütün ayetler Allah'ın kainat, eşya, insan ve olaylar için bir ölçü ve yasa koyduğuna delalet eder, ilahi kader herşeyin bir yasası olduğuna ve ölçüyle yaratıldığını, kendiliğinden/gelişigüzel hiçbir şeyin olmadığını/olamayacağını ifade eder. İlahi kader, meçhuliyetin/tesadüfiyetin/gelişigüzelliğin reddidir. Kadere imanın hakikati, her şeyin ölçü ve yasaya bağlandığına iman etmektir.

    "Allah'ın emri takdir edilmiş bir kaderdir" 33/38 ilahi ölçü ve takdir (kaderan)

    "Allah'ın gökten suyu belirli bir ölçüye/yasaya göre indirmesidir" 43/11 miktar-ölçü-yasa (bi-kaderin)

    "İnsanın ana rahminde 'belli bir süreye kadar' kalması" 77/22 süre-zaman ölçüsü (ila kaderin)

    "Resullerin seçimi, "Hz. Musa'yı elçi olarak seçmesi" 20/40 Allah'ın seçimi-tercihi-hükmü (ale kaderin) Resullerin seçiminde kul iradesi rol oynamaz ve hepsi Allah'ın takdiri/kaderi ile seçilir.

    "Allah'ın her şeyi ilahi bir ölçü ve yasayla yaratmasıdır. "Hiç şüphesiz, biz herşeyi bir kader ile yarattık" 54/49 (bi-kaderin) ölçü-yasa.. ve benzeri ayetler.

     3- İradesi ile seçmesini insana kader kılan Allah'tır.İnsan iki şey arasında "itaat-itaatsizlik" seçim yapmak zorundadır. İradelilik-iradesizlik hakkında insana tercih hakkı bırakılmamıştır, iradeli davranışlar alanında insanın kaderini irade olarak belirlemiştir, kaderi irade olan insan kaderinden yani iradesinden kaçamaz. İnsan kendisine kader kılınan iradeyi kullanmaya mecbur/mahkum'dur, iradesini nasıl kullanacağı noktasında ise seçim hakkı insana bırakılmıştır ve bu imtihan için kaçınılmaz bir gerekliliktir.

    "Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur." "Şüphesiz kendi emeği (veya çabası) görülecektir. (53/39,40) Ne yaparsan/verirsen elinle o gider seninle özdeyişinde olduğu gibi akıbetimizi (olumlu ya da olumsuz) irademizle seçerek yaptıklarımız belirleyecektir.

 

   "Biz her insanın kuşunu (kaderini) kendi çabasına bağlı kıldık" 17/13Ayette geçen "tairahü" "kuşunu" terimi hem bu dünyada hem de ahirette karşılaşacağı her ne varsa şahsen kendi çabasının ürünü/kazanımı olarak anlamdırılmaktadır. İmtihanın/sorumluluğun ve dolayısıyla karşılığının şahsiliği beyan edilmektedir. Arap toplumu, bir şey yapmaya niyetlendiklerinde kuş uçururlar, o kuşun sağa-sola ya da yukarı-aşağı uçuşuna göre anlamlar çıkarırlardı. Bu işleme, kaderi, kısmeti, geleceği okumak ve belirlemek için başvururlardı. Kuşu/kaderi terimine yükledikleri batıl anlamlandırmalarından dolayı düştükleri zilletin sebebini uğursuzluğa başka bir deyişle yazgıya/kadere yüklemeler insanlık tarihi kadar eskidir. Şehir halkı örneğini hatırlayalım. (36/18,19)

   4- İnsanın karşılaşacağı akıbet/son kendi iradesinin/tercihinin sonucudur.Yaratıcı böyle takdir etmiştir ve insanın dilemesini/seçmesini dilemiştir. Bunun için insana birbirine hasım iki zıt kutup ilham etmiştir, "Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun)" (91/7,8). Dileyen (kendine mutlak kullanması için verilen) iradesiyle/seçimiyle fücur yönünü seçer-sular-büyütür ve tuğyan ederek zalim olur, dileyen takvasını/sorumluluk bilincini seçer-sular-büyütür ve iman eden-şükreden bir kul olur. Seçiminde özgür olan akıbetini seçmesinde özgür değildir, yani seçme ve gereğini yapabilme serbestisi bu dünya ile sınırlıdır, fücurunu yaşayan birinin "benim canım cehenneme girmek istemiyor" gibi bir seçimi söz konusu değildir. "Onu arındırıp temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla-günahla) örtüp-saran da elbet yıkıma uğramıştır" (91/9,10)

    Rabbimiz,"Onların yaptıklarına karşılık olmak üzere" 32/17 demektedir, onlara bir kader olarak yazdıklarıma göre/karşılık dememektedir, ödül de ceza da, cennet de cehennem de kulların iradeleriyle yaptıklarına karşılıktır. "Kim kötülük yaparsa, onunla ceza görür" (4/123) (41/17)-(74/38)-(52/21)-(22/10) ve benzeri birçok ayet, insanın yazgısına göre değil, kendi seçimiyle yaşadığına göre hesaba çekileceğini bildirmektedir.

    5- Allah'ın iradesi kayıtsız/şartsız/sınırsızdır, insanın iradesi kayıtlı/şartlı/sınırlıdır. Allah külli irade sahibi, insan cüz'i irade sahibidir ve bunu ona Allah vermiştir. Varlık alemindeki herşey Allah'ın takdiriyledir, El-Kadir olan Allah iradesiz varlıklara "statik kaderi" (görünen ve görünmeyen iradesiz varlıkların kaderini, koyduğu yasalara tabi kılmıştır) iradeli ve sorumlu varlıklara da "dinamik kaderi" takdir etmiştir. İnsana verilen cüz'i irade El-Kadir olanın külli iradesi dışında ve ondan bağımsız değildir, insanın sınırlı iradesi Allah'ın sınırsız iradesi içinde yer alır. Bunun içindir ki, Allah insanın dilemesini dilemeseydi insan dileyemezdi.

    İmam Cafer'e kader sorulduğunda, o şöyle der; "Kulu yaptığından dolayı kınayabildiğin fiil, kulun kendi fiilidir, Kulu kınayamadığın fiili ise Allah'ın fiilidir"

    İnsanın iradesi dışında kalan ve seçiminde dahli olmadığı DNA'sı, RNA'sı, gen haritası, kan grubu, anne-babası, doğduğu yer, rengi, boyu, ırkı ve cinsiyeti gibi birçok husus, insanın iradesinin dışındadır. Bunlar ile övünmesi ya da yerinmesi insanın gülünç ve zelil duruma düşmesi demektir.   

    İradeli fiiller alanında insanın kaderi seçmektir, Allah insanın iredeli eylemlerinin kaderini, insana emanet ettiği iradeye bağlamıştır, bunun için insanın kaderi "dinamik kader"dir. İnsanı sorumlu tutan da, iradeyi ona emanet eden de Allah'tır. İnsan fiillerinin öznesidir, bunu kullanırken kendisi için belirlenen senaryoyu oynayan bir figür bir otomat ya da bir robot değildir, sorumlu olduğu/tutulduğu iradeli fiillerinden mes'uldür. İnsan "insan" adını, iradeye ve bununla seçmeye mecbur olduğu için almıştır. İnsan hayrı da şerri de kendi iradesiyle işler. (99/7,8)

     6- Haksızlık ve zulüm Allah'ın kaza ve kaderi değildir. Allah'ın yasakladığı yönelişlerin faili (haşa) Allah değil, insandır. "O, kulları için küfre rıza göstermez" (39/7) Allah'ın yasakladığına kader demek hem iftira ve hem de aslında şu demektir; Allah arştaki kitabıyla kulunu cinayete, nankörlüğe, hırsızlığa mahkum etmiş ama arzdaki kitabıyla (Kur'an) yasaklayıp men etmiştir, bu Allah'a iftiradır ve haşa Allah'ı ne dediğini ne yaptığını bilmeyen bir ilah olarak tasvir etmek demektir.

     Dalalet zulümdür, şirk zulümdür, Allah'ın bunları dilediğini söylemek en büyük zulümdür. (43/76)-(4/79)

    Allah kuluna zulmetmez ve zulmü dilemekten münezzehdir. Zulüm Allah'a değil, zulmeden insana nispet edilir.     ''Bu, ellerinizin önceden takdim ettiği işler yüzündendir. Yoksa şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir." (8/51)-(50/29)-(41/46)-(22/10)-(3/182) ve benzeri ayetler. Cezanın sebebi kulun fiilleridir. Kulun iradesini yok saymak, kula iradeyi takdir edeni yok saymaktır, Asıl kaderi inkar etmek budur.

     7- Dileyen iman etsin dileyen inkar etsin. Kulluğun temeli seçmeye/tercihe dayalı özgür iradedir, irade özgür değilse sınav yoktur, sınav yoksa irade yoktur. ''Ve de ki: Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin" (18/29) "Biz ona yolu gösterdik; (artık o) ya şükredici olur ya da nankör"(76/3) "İnkar eden kendi aleyhine şükreden kendi lehinedir" (31/12) İnsan ne yaparsa "neticede" kendine yapar.

     Allah'ın "dilediğinizi yapın" demesi, insanın sonuçlarına boyun eğmesinin kaçınılmazlığını hatırlatılması ve iradesinin kaderi olduğuna atıfdır. ''Sizden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için" (74/37) Ey insan, sınırlı bir zaman dilimi için bu dünyadasın ve imtihan için irade verilenlerdensin, ister öne geç ister geride kal.

     8- "Onlar Allah'ı unuttular, O da onları unuttu" (9/67) Unutan unutulur. Anılmaya değer olmamak cezadır.

     9- "İyilikle kötülük bir olmaz" (41/34) İradeye ipotek koymak tercihleri muaf tutmaktır, mes'uliyetin yerine mecburiyeti koymak, kötülükle iyiliği bir tutmaktır. Allah insana iyilik ve kötülük yaptıran değil, insanı yaptığı iyilikle ve kötülükle hesaba çekendir. İnsanlar, kendilerinin sapmasına neden olanın (önce kendi nefislerinin dürtüleri) kendileri gibi iradeli olan ins/cin taifesi olduğunu acı bir şekilde itiraf edecekler. "inkar edenler dediler ki; "Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptırmış olanları bize göster, ayaklarımızın altına alalım, en aşağıda bulunanlardan olsunlar" (41/29) "Ve dediler ki: Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular" (33/67) Vahiy bu kadar net dalaletin adresini dalalet içinde olanlara ve iradeleriyle seçenlere yüklemektedir.

    10- Allah'ın takdiri/kaderi emir ve nehiy'dir. Emir ve nehyi takdiridir. ''Allah çirkin hayasızlıkları emretmez" (7/28) Yaşlı bir adam Hz. Ali'ye şöyle bir soru sorar; "Öyleyse bizi sevkeden kaza ve kader nedir?" Hz. Ali: "O Allah'ın emir ve isteğidir" der ve şu ayeti okur: " Ve gada rabbüke ella ta'budü illa iyyehü/Rabbin Yalnız kendisine kulluk etmenizi emretti/hükmetti" (17/23) Hasan El Basri'de Ali ile aynı görüştedir. Vahyin inşa ettiği her iki akıl da kaza-kaderi, Allah'ın emir ve nehyi, istek ve arzusu olarak anlamışlardır.

     Doğru olanı yapmak Allah'ın kaderine tabi/razı olmaktır, "De ki: Benim Rabbim sadece doğru olanı emreder" (7/29) "Kötülüklerden, hayasızlıklardan ve zorbalıklardan men eder" (16/90)

    11- Hidayet (yönelten/yönlendiren) Allah'tan, dalalet ('yönlendiren' klavuzu şeytan edinen nefs'tir) kul'dandır.

      Sorumluluğun yüklenerek imtihan edilmesinin nedeni ve zorunluluğu iradenin kula kader kılınmasıdır.

     "De ki: 'Eğer ben sapacak olsam, artık kendi nefsim aleyhine sapmış olurum; eğer hidayeti bulacak olsam, bu da Rabbimin bana vahyetmekte olduğu (Kur'an) sayesindedir. Şüphesiz O, işitendir, yakın olandır.”(34/50)

     Kulun iradesini kullanması kaderidir, iradeyi kuluna kader kılan Rabbimiz bahşettiği iradeyi yok sayarak davranmaktan beridir/uzaktır. Rahman, saptırmaz ve sapılmasını dilemez. ''Her nefsin bütün "kazandıkları" üzerinde gözetici olana mı (baş kaldırılır?)" (13/33)

     Allah doğru yolu gösterendir,''Şüphesiz bize ait olan, yol göstermektir" (92/12)Allah rehberliğiyle kitap, elçi göndermiş, afakta ve enfüste ayetler bahşetmiş ve de bütün bunları anlayabilecek/kavrayabilecek akıl/kalp/idrak ve duyu yetileriyle donatarak rehberliğini yerine getirmiş, doğru yola yöneltmiştir.

     Allah doğru yola yöneltir, iletmez. İletirse, iradenin ve bununla gerçekleşecek olan imtihanın anlamı kalmaz. Allah, iradesiz/sorumsuz varlıkları iletir, çünkü bunların kendilerinden katkıları-emeği yoktur. (tav'an ve kerhen/istese de istemese de O'na teslim olmuştur 3/83) İradeli/sorumlu varlıkları da yoluna yöneltir,          çünkü iradeli varlık olan insanın katkısı/emeği vardır, bu da seçmek ve teslim olmaktır. İradesizlere yolu var etmiş, yasa kılmış ve iletmiştir. İradelilere yolu göstermiş, yolda yürümek isteyenlere yürünecek yolu yasa kılmıştır.    

    İnsan gibi imtihana tabi tutulan iradeli/sorumlu varlıklar için HADİ olanın hidayeti, insanı "ilahi bir bineğe/araca" bindirip cennete kadar götürmesi değil, ona doğru yolu göstermek ve ucu cennete ulaşan sırat-ı müstagıme yöneltmektir, ama o yola girip girmemeyi (kulunu sınamayı murad ettiği için) kulun kendi tercihine/iradesine bırakmaktadır.

    Rehber istenir/beklenir, kainattaki ve kitaptaki ayetler verilir, kula düşen rehber ile doğru yola yönelmektir. Kulun dalaleti bu rehberliğe inanmaması (5/104) ve teslim olmamasıdır. Kula sunulan/gösterilen rehberliğe kul yönelmezse, yani kul harekete geçmezse "hadi" ismi devreye girmez.

    Kulun iradeli fiillerini de içine alacak şekilde (maalesef yanlış anlam yüklenilerek ya da yanlış/eksik anlaşılarak) "Allah'ın dilemesi" gibi ifadeleri icbar/zorlama olarak anlamlandırılan "yeşa" fiilinin iki özneyi birden gördüğü gözardı edilmiş ve kaderci-cebirci kabullere çanak tutulmuştur. Kur'an'da çokça geçen bu "yeşa" fiilinin geçtiği ayetlerden bir örnek üzerinden meseleyi anlamaya çalışalım.

     "Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet kılardı; ancak dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. Yaptıklarınızdan muhakkak sorumlu tutulacaksınız."(16/93)Ayetin sonundaki cümle dahi "yaptıklarınızdan muhakkak sorumlu tutulacaksınız" beyanı ve vahyin bütünlüğü de dikkate alındığında, kulun iradeli fiillerinden sorumlu tutulacağı ve sorumlu tutulanın da mutlak iradesiyle/seçimiyle yönelen bir muhatabın gerekliliği, aksi takdirde "icbar edilenin sorumlu tutulması" gibi adaleti yerle yeksan eden bir fiili haşa Allah'a yakıştırma sapkınlığına düşmek anlamına geleceği tartışmadan varestedir.

    M. İslamoğlu'nun okunmasını tavsiye ettiğim ve yararlanılır umuduyla bir miktar dağıttığım "kader risalesi ve şerhi" isimli kitabında "yeşa" fiiline dönük yaklaşımı şöyledir: <<yehdi men yeşa'daki "yeşa" fiili (diler-diliyor-dileyecek) fiilinin gördüğü iki özneden biri "dileyen insan" (men), diğeri "dileyen Allah" (gizli hüve/o), yani Allah dilediğine hidayet eder" değildir. Zira bu yeşa fiilinin iki özneye bakan iki gözünden birini kör etmektir. Yeşa fiilini iki özneyi de gören çevirisi şöyle olur. "O dileyen kimseye/dilediği kimseye hidayet eder" yani "O dileyen kimseye hidayet etmeyi diler"

     Yudillu men yeşa/O dileyenin sapmasını diler, bunun zımni açılımı şudur; Allah dileyenin sapmasına izin verir.

     Yehdi men yeşa/hidayeti dileyene/hidayeti diler-eder. Allah'ın muradı kullarını saptırmak değil, aksine doğru yola yöneltmektir.>> (kader risalesi ve şerhi/sayfa i66)

    Dil açısından böylesi bir gerçekliğin dışında/üstünde, zaten ayetin son cümlesi cezayı gerektiren sapmanın öznesini/failini insan olarak vermekte ve "yaptıklarınızdan muhakkak sorumlu tutulacaksınız" diyerek açıklıkla beyan edilmektedir. Allah'ın hidayete erdirmesi ya da dalalete düşürmesi ile ilgili bütün ayetler, buradaki ilahi iradenin (imtihanın zorunlu nedeni olan -kulun kullanmaktan kaçamayacağı- iradesiyle seçme mecburiyetidir) nasıl tecelli ettiğini açıklayan ayetlerden olan ''Allah, yoldan çıkmışlardan başkasını saptırmaz" (2/26) "Bu, gerçekten onların Allah'a ve rasülüne (karşı) nankörlük etmeleri dolayısıyladır. Allah fasıklar topluluğuna hidayet vermez" (9/80) "Onlar, imana karşılık küfrü SATIN ALANLARDIR"(3/177)-(16/95) veya hidayete dönük "Allah esenlik yurduna davet eder'' dedikten sonra, bu davete icabet edenleri kastederek ''dileyen kimseleri ise dosdoğru bir yola yöneltmeyi murad eder" (10/25) buyurmaktadır.

     Kaderci-cebirci zihinlerin istismar ettiği ayetlerden biri de ''Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz" (81/29) Oysa bir önceki ayet, "Sizden dosdoğru bir yön (istikamet) tutturmak dileyenler için" (81/29) kulun önce iradesini kullanarak harekete geçmesi gerektiğini beyan etmekte ve sonra Allah'ın kulları için dilemesini dilemeseydi kulların asla dileyemeyeceği hakikati beyan edilmektedir.

    Özetle, kullarını imtihan etmeyi murad eden Rabbimiz, kulların dilemesini dilemiş ve irade bahşederek dalaleti de hidayeti de iradeleriyle seçmelerini istemiştir, dalaleti dileyene  izin vermiş ve dalaleti dilemiş, hidayeti dileyene de hidayete yöneltmiş ve hidayet vermeyi dilemiştir. 

     Klavuzu şeytan olan kaderci aklın Allah'a iftira anlamındaki ifadeleri şöyledir: "Dediler ki: Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz onlara ibadet etmezdik" (43/20) "Şirk koşanlar diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne de atalarımız"(6/148) Bu sapkın şirki zihinlere ve kaderci-cebirci kabullere tokat gibi cevap geliyor. "Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidayet üzere toplardı" (6/35) Buna gücü yeterdi, fakat bunu dilemedi, Kullarını seçimlerinde serbest bırakarak imtihan etmeyi diledi. Aldananların halipür melalleri (39/56..60)

    12- Allah'ın kudreti mutlak/sonsuz, kulun kudreti sonlu, sınırlı, mukayyettir.Allah'ın kudreti kendi zatından, kulun kudreti Allah'tandır. İnsana dileme ve yapma kudretini Allah vermiştir, kendine verilen sınırlı/sonlu dileme ve yapma kudretini ister Allah'ı razı etmek için kullanır, isterse isyan ederek belasını bulmak için kullanır. Kul için sap(tır)ma, kendinde/kendiliğinden var olduğunu zannettiği gücün kontrolüne/emrine girmektir, kontrolsüz güç kullanımının altında ezilmektir. Bütün zulmeden zalimler bu cümledendirler.

    13- Allah, kulların ne yapacağını sonsuz ilmiyle bilir ama icbar etmez. İcbar etmemesi kulunu imtihan etmeyi murad ettiğindendir, kulunun ne yapacağını bilmesi ise Alim ve Habir olan yegane ilah oluşundandır.

     "İçki içen, hırsızlık yapan, adam öldüren bazı topluluklar, bu yaptıklarının Allah'ın ilminde olduğu için bu günahları işlemeye mecbur olduklarını söylerler. Bu durum İbn Ömer'e haber verilir. O da der ki: "Yüce Allah'ı tenzih ederim. Onların o işleri yapacakları Allah'ın ilminde vardı, ama Allah'ın ilmi onları bu işleri yapmaya zorlamadı."

    Cebirci zihinlerin yaptığı adeta "Allah'ın ilmiyle" Allah'ın emri"ni karşı karşıya getirmektir. İşlenen cürümlerin/cinayetlerin kadere yüklenilmesi ve buradan hareketle Allah'ın ilminde olduğu kılıfının kullanılması, Allah'ın ilminin olup bitene indirgenmesi tam bir sapkınlıktır ve bu sapkınlığı da "Allah'ın ilmine iman" etmek perdesiyle örttüklerini zannetmektedirler.

    Cebirci-kaderciye sormak lazım: Katil cinayeti tasarlayıp işlerken Allah'ın ilmine vakıf mıydı? Allah'ın ilmi bu yönde, bari ben Allah'ın ilmine uygun davranayım da şu cinayeti işleyeyim mi dedi, bir yandan katil olacağım doğrudur ama! fakat öte yandan Allah'ın ilmini gerçekleştirmiş olmanın huzurunu yaşadığını mı? Söylemekte.

    Oysa Rabbimizin emri masum bir cana kıyılmaması değil midir? Allah'ın emrini kulların idrak etmesi, bilmesi ve buna göre hareket etmesi hem kuldan istenendir hem de kulun buna gücü yetmektedir. Fakat Allah'ın sonsuz, sınırsız, zamansız, mekansız, eşsiz, benzersiz ilmini mekana, olguya, ve olaylara indirgemek hem aciz kullardan men edilmiş hem de kulların bunu kavramaya güçleri yetmemektedir. Kula düşen haddini bilmektir.

     14- İsmi Hayr (12/64)-(20/73) olandan şer sudur etmez, ismi Hayr olan şerri dilemez. Şer Allah'ın ismi de sıfatı da fiili de değildir ve olamaz. Rahman, ilahi hitabında hayra (3/104) davet eder ve hayrın kendinden olduğunu (3/26)  söyler. Şer insana verdiği vesvese üzerinden şeytana izafe edilir (114/4,5), isyanın da isyan edenin de ve bu isyanı başkalarına vesvese edenin de hepsi şerdir. Şer inkarda ısrar etmenin ta kendisidir."Allah katında canlıların en şerlisi/kötüsü, şüphesiz inkar edenlerdir. Onlar artık inanmazlar" (8/55) Azabı hak edenlerin diğer adı şer(li)dir. (98/6), cehennemlikler şerli olanlardır(19/75), şer cezadır(10/11). Şer yaratılanın cevherinde/özünde olan değil, ona arız olan bir şeydir, yani yaratılış amacına uygun kullanmamak/olmamak şer'dir ve şerri üretir.

    Şerrin Allah'a nisbet edilmesi vahiy kaynaklı değil, rivayet kültürü kaynaklıdır. Düalist şirk inancı, iyilik ve kötülük tanrısı anlayışına dayanır, bu kabul kötülüğün/şerrin tanrısal olduğunu söylemek ve meşrulaştırmaktır, şerre, varoluşsal bir hakikat ve cevheri bir kimlik vermektir.

      Yaşanılan olayların okunmasında kulun an'a/şimdi'ye bakması neticesinde şer görünenlerin hayır, hayır görünenlerin şer olması söz konusudur, çünkü kul fotoğrafın bütününe bakmaktan acizdir, bütünü ve akıbeti gören Allah'tır.  "Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (2/216)

     Yukarıdaki ayeti istismar ederek vahyin belirlediği "mutlak hayr/Allah'a kulluk" ve "mutlak şer/Allah'a isyan" gibi konularıda içine alarak sulandıranların sapkınlığını da gözden ırak tutmamak gerekmektedir. Ayetten anlaşılan vahyin bizzat şer ve hayr dediği konuların dışında kalan, kulun parçacı okumasından kaynaklı olayları tanımlamasına yönelik bir uyarıdır. Örneğin; zalimi desteklemek mutlak şer'dir, şer olan bir yönelişin yumuşatılması adına onlarca neden uydurmak ve şerri muğlaklaştırmak bu ayeti istismar etmek demektir.

      Ayetin uyarısı, akıbetini bilmediğimiz görece olarak değerlendirilebilen olaylara yöneliktir. Örneğin; Kul bindiği otobüsün kaza yapmasına şer der, saatinde yetişemediği için binemediği otobüsün ileride kaza yaptığını duyduğunda otobüse binemediğini hayır olarak görür/niteler. Kişi hastalanır ve bunu şer görür, oysa ruhun şifa bulması (acziyetini fark edip tevbeye yönelmesi gibi) için bedenin hastalanması gerekiyorsa hastalık neden şer olsun ki? "Mü'minin hastalığı günahlarına kefarettir" hadisi bunu özetlemektedir.

     Musibetin kendisi değil, musibeti yanlış okuma biçimidir asıl musibet.Yaşanılan her türlü zorluğu/yokluğu imtihan vesilesi olarak gören mümin yüreklerin yaklaşımı ''Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: 'Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz." (2/156) ilahi hitabın gölgesindedir. Mü'minler karşılaştıkları musibetler karşısında sabırla/namazla Allah'tan yardım isterler ve istedikleri yardıma layık olabilmek için üzerlerine düşeni de bütün güçlerini kullanarak yaparlar.

    15- Rablerini tanıyan ve teslim olan has kullar "hatayı/günahı" kendilerine nispet ederler ve af dilerler.

     Hz. Adem işlediği günah için; "Bu bana yazdığın kaderdir" demedi, "biz kendimize/nefsimize zulmettik" (7/23) dediler ve bağışlanma dilediler. Yani isyan ve günahınıın sorumluluğunu Allah'a fatura etmedi, kendi üstlendi ve af diledi."Tevbe hatayı kabul edenler içindir" hatasını kabul etmeyenin tevbe etmesi söz konusu değildir. Şeytan, hatasını Allah'a fatura ettiği için şeytan oldu. (15/39) İlk kaderci İblis'tir, kadercilerin öncüsü, klavuzudur. Onu takip eden müşrik zihinler de onun diliyle konuşmaktaydılar. "Şirk koşanlar diyecekler ki; Allah dileseydi ne biz şirk koşardık ne de atalarımız" (6/148)

     Hz. Musa; yaptığı hatadan sonra' 'ben kendime zulmettim" (28/16) dedi ve bağışlanma diledi.

     Hz. Yunus; işlediği hatasına karşılık ''Ben zulmedenlerden oldum" (21/87) dedi ve af diledi. Bu örneklikler bütün nebiler ve has kullar için geçerlidir.

     16- Toplumların kaderleri kendi çabalarına bağlı kılınmıştır. Allah'ın takdiri, yasası, sünneti, toplumların işlediklerini, yaptıklarını, çabalarını kendi boyunlarına dolamasıdır. ''Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz" (13/11)-(8/53)

      Allah'ın bir toplumun gidişatı hakkındaki iradesi, o toplumu oluşturanların tercihlerinden, yaptıklarından bağımsız değildir, toplumun olumlu ya da olumsuz değişiminde toplumu oluşturan fertlerin iradeleriyle yaptıklarının hasılası olacağı bildirilmektedir. Buradan hareketle toplumun değişimini isteyen mü'minlerin kendilerinden başlayan hayra dönük bir değişimle başlayabileceği ve elle tutulur/gözle görülür modellerin inşasıyla toplumun değişebileceği gerçekliğidir.

    17- "O amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek/sınamak için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır." (67/2) İşte Allah'ın kaza-kaderi budur.

    18- Eşyaya ve insana verilen kabiliyetlerin kendisi değil, insan eliyle konumlandırılması ve kullanılmasıdır hayrı ve şerri üreten. Eşyanın ve insanınözelliklerini ve kabiliyetlerini var eden Allah'tır. Ateşin yanma/yakma özelliğini var eden Allah'ın kudretidir ve ataşe koyduğu yasasıdır, dilediği zaman  bunu değiştirebilecek olan da O'dur, nitekim elçilerini desteklemek için var ettiği "mucizeler" bu nevidendir, yani ateşin yanma/yakma yasasını elçisine destek olmak için kaldıran da O'dur.

     Eşyayı ve özelliklerini var eden Allah, insanda da bedeni ihtiyaç ve içgüdüler var etmiştir. Acıkma, susama, karşı cinse meyil gibi, insana verilen özellikler ve ihtiyaçların varlığı Allah'ın takdiridir. İnsana bahşedilen özellikler ve kader kılınan ihtiyaçların kullanılması/giderilmesi Allah'ın emrine göre ise bu hayr'dır, aykırı ise şer'dir. İnsana sunulan rızıkların temininde insan ya hayr yolunu seçer ya şer yolunu seçer, yani ya hırsızlık/gasp yapar ya da emek vererek rızkına ulaşır. İnsana verilen cinsel içgüdü ve haz şerrin kendisi/kaynağı asla değildir, mesele verilen bu nimetin nasıl kullanılacağı/yararlanılacağıdır. Allah'ın bahşettiği nimeti Allah'ın çizdiği hududlara uygun kullanmak bir hayr'dır, tersi ise şer'dir. Nikah ile duyulan haz hayr iken, nikahsız duyulan haz şer'dir, yani şehvetin/hazzın kendisi değil, konumlandırılması-kullanılmasıdır hayrı ya da şerri üreten.

     19- Ceza ve ödül'ün nedeni, iradeli ve muktedir olunan fiillerin sonucudur. İnsanın kendi iradesiyle dahil olmadığı fiillerden/olaylardan dolayı sevap/günah ve bunların kazanımı olarak ödül ve ceza yoktur. İnsanın giderilmesine muktedir ol(a)madığı her ne varsa ceza ve ödül konusu değildir. Allah, kullarına güç yetirebileceklerini yükler (2)/286) ve bundan da sorumlu tutar. Dinde emredilen (farzlar) ve nehyedilen (haramlar) bütün fiiller insanın güç yetirebileceği muktedir kılındığı alanlardır. Insanın imtihan edilmesi murad edildiğinden dolayı da buna uyup-uymaması kulun iradesiyle yapacağı seçime bırakılmıştır. İnsanın mes'ul tutulduğu konuları farz ve haramlar üzerinden de ana hatlarıyla anlayabiliriz.

    20- "Vehüvel hallagul alim/O Hallak'tır, Alim'dir"(36/81)-(15/86) Hallak; Allah'ın "her an varlığa müdahil" ve "her an yeniden yaratan" bir HALLAK olduğunu; yaratma işinden bir an bile kudretini çekmediğini, insan "beninin" her an yeniden yaratıldığını inasana haber vermek demektir. İrade verilen insanın "kendini değiştirebilme yeteneğini" (13/11) insana hatırlatmaktadır. İnsanı, bu imkanı kullanmaya davet etmektedir. İnsana verdiği iradeyle buna güç yetirebileceğini ve bundan sorumlu olduğunu bildirmektedir. Vahiyle inşa olunan Hz. Nebi de: "İki günü bir olan ziyandadır" diyerek ümmetini uyarmaktadır.

     Hallak olana iman etmek, O'nun her şeyi yaratıp ve yazıp bir köşeye çekildiğini/çekilebileceğini kabul ETMEMEKTİR. "Göklerde ve yerde olan ne varsa O'ndan ister. O, her gün/an bir iştedir/müdahildir." (55/29) Rabbimizin Hallak olduğuna iman etmek, irade, akıl, vicdan verdiği kulunun hayatının içinde/yanında olduğuna, kulun iradeli fiillerinin, Hallak olan Allah'ın bir sonraki yaratışına sebep teşkil ettiğine iman etmektir. Buna iman etmek, an'a mahkum olmamaktır. İnsanın hayra dönük harekete geçmesi Hallak olanın ona uygun bir yaratışla hayata müdahale etmesi ve yaratışı yenilemesi demektir.. Tevbe ve dua ile Allah'a yönelmenin, an'ımızı düzeltme iradesi göstererek Allah'tan yardım istememizin ve akıbetimizin hayr olmasını dilememizin/dilenmemizin anlamı budur. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünmek tevbeyi ve duayı anlamsız kılacağı unutulmamalıdır. Bunu unutmakta "dua edenin duasına icabet ederim" diyeni yalanlamak demektir.

    Umut dediğimiz şey geleceğe ait tüm beklentilerimizdir, "umut" her an yaratmaya muktedir olan ve her an yaratan ilah'a iman etmenin adıdır. Umudu kesmek an'ı mutlaklaştırmaktır, an'a mahkum olmaktır ve verili durumu değişmez ilan etmektir, bu da her an hayata müdahil olan Hallak'ı göz ardı etmek demektir. Umutsuzluk mahkumiyettir ve kişinin kendini kendi icad ettiği zindana atması demektir, başkalarının mahkum ettiği kişinin kurtulma imkanı/ihtimali vardır,  fakat kendi kendisini mahkum edenin kurtulma imkanı yoktur.

     ÖZETLE:"Beni sen saptırdın"(7/16) diyerek isyanını/sapkınlığını Allah'a fatura eden cebirci-kaderci anlayışın ilk harcını atan şeytan ve onun sadık takipçileri olan' 'Şirk koşanlar diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne de atalarımız"(6/148)  müşriklerdir, cahili zihinlerdir.

    Kur'an, kader kavramıyla varlığın yaratılmasının/oluşumunun tesadüflerin eseri değil, ölçü ve bilincin hakim olduğuna dikkat çekmektedir. Kader kökünden gelen ve ölçüye bağlamak anlamında olan "takdir" kelimesi de evren ve içindekilere ait kanunlar, değişmez ölçüler/sünnetullah anlamında kullanılmıştır. Buna göre, Dünya, Ay, Güneş ve Yıldızların belirlenmiş ölçülere göre hareket etmeleri ve işleyişleri, göklerin düzenlenmesi, her türlü iş ve oluşun, her türlü yaratılış ve yaratışın seyri Allah'ın takdiriyledir. Allah; varlık, iş ve oluşa ilişkin yasaları hem bilir, hem belirler. Allah'ın iradesi, belirlemesi iradesiz varlıklar için "istese de istemese de" teslimiyetlerini mecbur/mahkum kılması iken, iradeli varlıklar (ins/cin) için (imtihana tabi tutmayı murad ettiği için) kendilerine verilen iradeyle teslim olmalarını irade etmesidir.

    Allah, insanın dilemesini dilemiş ve dileyerek seçim yapmasına mecbur etmiş, fakat seçimini nasıl yapacağına müdahale etmemiştir. Allah, insanın iradesiyle yapacağı seçimleri bilir, ama belirlemez.  Bilmesi O'nun El-Alim oluşunun gereğidir, insanın iradeli fiillerine müdahale etmemesi ve sonuçları belirlememesi de imtihan etmesinin gereğidir. İnsanın fiillerinin işleyişini ve sonuçlarını bilmekle kalmayıp aynı zamanda belirlerse ya da zorlarsa imtihan anlamını yitirir ve kullarını sorumlu tutmaması gerekir. Hem belirler hem sorumlu tutarsa bu zulüm olur. Allah kullarına zulmetmez.''Allah kullara zulmedici değildir." (8/51)

    Kötülük/zulüm, fesad (30/41) insanın ihmali, istiğnası, isyanı, tuğyanı, cimriliği, egoizmi, hevası, şirki, küfrü, nankörlüğü ve menfaat çatışmaları gibi, iradi davranışlarından kaynaklanmaktadır.Allah'ın kendi fiilleri olarak sahiplendiği şey, insana bahşettiği ve kullanmasını istediği özgür iradesiyle başlayan ve sebep-sonuç ilişkisiyle devam eden kanunu-yasası-takdiridir. Rahman kendi iradesi, hikmeti, adaleti ve merhametiyle koyduğu kanunu-yasayı ihlal etmez ve de rastgele iş yapmaz.

    Kur'a'i hakikati ortada olan "kader" meselesine, surumluluğu bütünüyle insana ait olan iradi eylemler sonradan (ya ihanetle ya da cehaletle) dahil edilmiştir. Kader kavramı anlam kaymasına maruz kalmış/bırakılmış ve Kur'ani anlamından uzaklaştırılmıştır. Bunun temelinde hicri 1. asırda yaşanan siyasal kırılmalar/dönüşümler ve sosyal çalkantılar yer almaktadır. Emevi hanedanının haksızlıklarını/zulümlerini meşrulaştırmak için payanda olarak kullanılmış ve neticede Kur'an ile savaşan cahiliye aklının kader anlayışı ol(uş)muştur. Vahyin reddettiği cebirci-kaderci anlayış, rivayet kültürü kullanılarak ümmetin geleneği içinde kendine yer bulabilmiştir.

    Kaderci-cebircilik: Herkese mavi boncuk dağıtmanın, herkesi aklamanın, zalim iktidarları olumlamanın, her türlü vahşeti, katliamı, sömürüyü, zulümü, adaletsizliği, haksızlığı kader'e (Allah'a) fatura etmenin adıdır.

    Kaderci-cebircilik: Din gününü, hesaba çekilmeyi, iman ile küfrü, hak ile batıl'ı, haram ile helali, iyilikle kötülüğü, adalet ile zulmü, ödül ile cezayı, cennet ile cehennemi anlamsızlaştırmanın adıdır.

    Allah, insanın iradeli fiillerine dönük yasasını "Ve külle insenin elzemnehü tairahü fi unugıh/"Biz her insanın kuşunu (kaderini) kendi çabasına bağlı kıldık" (17/13)ilahi hitabıyla şeytani/cahili "cebirci-kaderci" anlayışın batıl/sapkın olduğunu beyan ederek son noktayı son saate kadar koymuştur. Bizlere düşen iman edip teslim olmaktır ve kulluğumuzu kuşanmaktır.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Hilmi
06.01.2015 09:53

Bu ümmete atılan en büyük kazıklardan birisi de sanıyorum “Kader” kavramıdır. Öyle ki hala içinde debelenip duruyoruz. İçleri boşaltılmış kimilerin dayanağı şeklinde içi doldurulmuş bu tür kavramlar çok gerimizde kalmalıydı. Enerjimizi çok ileri seviyelere taşımada kullanmamız gerekirken tarihsel kavramlar hep güncelliğimizi oluşturuyor. Bu Müslümanların dikkati artık ileriyi, vahdeti, medeniyeti gösteren sosyolojik kavramlar üzerine çekilmeli..

Bu kapsamlı yazı için Kemal Bey’e teşekkürler..
Muradi
16.07.2014 17:59
Saçmalık
Rivayetsiz bir İslam'ın saçmalık olarak görülmesi de aslında saçmalıktır. Çünkü dinin tek kaynağı aslında Kur'an'dır. Rivayetler iman edilmesi gereken hususlar değillerdir. Şimdi bir insan bütün rivayetleri inkar etse dinden çıkmış mı olur?
Tabi ki rivayetler inkar edilsin demiyorum ama rivayetlere neredeyse Kur'an gibi paye erilmesini de doğru bulmuyorum.
Hz peygamber kendi sözlerinin yazılmasını yasaklarken de Kur'an'ın asıl kaynak olarak kalmasını sağlamak amacındaydı.
Sonradan gelenler ise rivayetlerle Kur'an'ı eşitlediler. Ve onlarsız bir dini saçmalık olarak tanımlamaya başladılar. Halbuki rivayetler hiçbir zaman Kur'an'a eşit olamaz ve onları inkar da kişiyi saçma bir din sahibi yapmaz.
Çünkü Allah katında Müslümanların hesaba tutulacakları tek bir yazılı kaynak vardır. O da Kur'an'dır
Kemal Songür
07.07.2014 02:35
selam ile -3-

Sözün özü, (post)modernizmin ayatıcılığına düçar olmuş bir akledişe de, gelenekçiliğin girdabında debelenen ve tahkike prim vermeyen bir akledişe de karşı olduğumuzu belirtmeliyiz.
Selam ve dua ile sevgili kardeşim.
Kemal Songür
07.07.2014 02:33
selam ile -2-

Rivayete ya da hadis külliyatına yaklaşımımız ne süpürüp alan ne de süpürüp atan şeklindedir, bilakis korunmayanı korunana arz etmektir. Rasulü inşa eden vahiydir ve vahye muarız söylemin ya da pratiğin rasulullahtan sadır olamayacağı anlayışı hakim kılınmalıdır. Ümmetin vahdeti de kurtuluşu da buna bağlıdır. Çünkü, her kesim, mezhep, meşrep ellerinde tuttuklarıyla ya da aidiyetleriyle hayatı okumakta ve bunun üzerinden kamplaşmalar sürüp gitmektedir. Hele bunlar hasımlığa dönüştürülerek şiddete evrildiğinde ortaya çıkan manzaraları hem tarihsel olarak okumaktayız hem de günümüzde olanlara şahid olmaktayız. Kur'an, her isteyenin indi yaklaşımlarına çeşni yapacağı ve sündürebileceği kapalı bir hitap değildir, bilakis muradı ilahinin maksadını beyan eden apaçık bir kitaptır. Yeterki vahye ''festaiz billah'' diyerek müslümanca bir akledişle yaklaşılsın.
Kemal Songür
07.07.2014 02:32
selam ile -1-

Değerli Levent kardeşim, “rivayet”i kavramsal anlamda olumsuzlaştıran bir söylem olarak anlaşılmamasına dikkat etmemiz gerekir.'' şeklinde dikkat çektiğin uyarı için teşekkür ediyorum. Senin de belirttiğin gibi dikkatli ve yansız okuyanlar inşaallah böyle bir sonuca var(a)maz. Çünkü, ''rivayeti'' kritik etme ameliyesi kendi içinde rivayeti dikkate almayı barındırıyor demektir zaten! Dikkate alınmayan bir şey kritik edilmeyede tenezzül edilmez. Geleneğin ya da rivayet kültürünün tortularını ayıklamak ve vahyin gölgesinde kendine yer bulan her aktarımı sahiplenmek durumundayız. Vahye muarızlığı bariz olan aktarımları zorlama tevillerle onaylamaktan da uzak durmalıyız. ''rivayeti yok sayan günümüz moderniteden mülhem rivayetsiz bir İslam saçmalığı içinde sanılmamaya da özen göstermek gerekir'' şeklindeki uyarın için de teşekkür ediyorum ve ekliyorum, kabullenmediğimiz bir yaklaşımı zaten yansıtamayız.
L.çavuş
06.07.2014 14:10

Emeğine sağlık abi; şimdilerde gündeme getirilip durulan konunun genel bir özeti olması bakımından hayırlı olmuş. Bununla birlikte bil vesile iki hususa dikkat çekmek gündeme getirmek gerektiği düşüncesindeyim.
Birincisi Uzun, bin seneyi aşkın tarihimizde oluşan kirlilikleri zihinlere, bünyelere sirayet eden sapkınlıkları hatta küfrü şirki temizleyip ayıklarken bünyemizde yeni hastalıklara sebep olmamamız gerekir. Şirkten küfürden zihinlerimizi arındıralım sözünü hep beraber tasdik etmemize rağmen; tekfirciliği onaylamadığımız gibi; konuyla ilgili analizler, tarihin bir dönemini yargılamamıza ve dönem düzleminde kamplara ayrılmaya sebebiyet vermemelidir. Özellikle Sünni Şii kamplaşması ve çatışması oluşturulmaya çalışılırken.
İkincisi oluşturduğumuz söylemin “rivayet”i kavramsal anlamda olumsuzlaştıran bir söylem olarak anlaşılmamasına dikkat etmemiz gerekir. Dikkatli okuyucu rivayete karşı dengeli duruşunuzu şüphesiz fark edecektir. Fakat diğerleri için rivayeti yok sayan günümüz moderniteden mülhem rivayetsiz bir İslam saçmalığı içinde sanılmamaya da özen göstermek gerekir.
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat