İlk İnen Ayetler Işığında Müslüman'ın Yol Haritası


Kemal SONGÜR, İlk İnen Ayetler Işığında Müslüman'ın Yol Haritası

Kemal SONGÜR


A+ |Normal |A-


İLK İNEN AYETLER IŞIĞINDA MÜSLÜMANIN YOL HARİTASI

    Kur'an'ın yaklaşık üçte ikisi Mekki ve üçte biri de Medeni ayetlerden oluşmaktadır. Mekki ayetler daha çok i'caz-öz-şiirseldir, yani misal; ümmül Kur'an/kitap ismini hakeden Fatiha suresi Mekki'dir ve muhteşem/mükemmel bir özet ile ilahi öğretinin omurgasını yedi kısacık ayetle beyan etmektedir. Allah tasavvurunu bir satırlık İhlas suresi ile inşa eden mükemmel bir anlatıma sahiptir.

    Mekki ayetler; Allah, rasul, vahiy, melek tasavvuru, son saat/kıyamet/mahşer/ahiret, fıtrat, kainatın yaratılışı, insana dair yaratılış-diriliş ve insanı tanımlama, kıssalar üzerinden Rasul'e ve takipçilerine çizilen yol haritası/moral/motivasyon ve inkârcılara yönelik de meydan okuma ve azap ile tehdit, "17/13 ayetinin imtihanı/iradeyi muhteşem özetlemesi ile" sınanmaya mebni bahşedilen irade ile kişinin akıbeti kendi kazançları/amelleri ürünü olacağı gerçeği gibi ağırlıklı konular işlenmektedir.

    Medeni ayetler; insan insan ilişkisi, ailevi, sosyal, yönetsel/siyasal, uluslararası ilişkiler, emir ve nehiyler, haram ve helaller, ceza hukuku, miras hukuku, ibadetlerin detaylandırılması, iktisat, muamelat, kısaca şahsiyetten devlete uzanan, hayatın tümüne müdahil önermeler ve emirlerle/nehiylerle yeryüzünü-insanlığı imara/inşaya matuf yol haritasını beyan etmektedir.

    Biz mü'minlerin yol haritasını vahyin tümü çizmektedir, gücümüzle ve içinde bulunduğumuz şartlarla doğru orantılı yükümlülükler yüklemekle beraber vahyin tümüne muhatap olduğumuzu unutmadan ilk inen ayetler ışığında Rasulullah'ın (s.a.v) ve sahabesinin nasıl inşa edildiğini buradaya taşıyarak hayatımıza yansıtmalı ve bu temeller üzerinden yürümemiz gerektiğini bilmeliyiz, çünkü temelsiz bina yükselemez.

    Konuya girmeden önce vahyin inzal olmaya başladığı sosyal-siyasal ortama ve insanların düşünsel/pratik yönelişlerine kısaca bakmamız gerekmektedir. Çünkü vahiy soyut olana değil somut olarak yaşanılan bir ortama inzal olmaya başlamış ve insan tekinin fıtrat boyutuyla değizmezliğinden hareketle bütün insanlığa Mekke toplumu özelinden/üzerinden yeryüzü sakinlerine hitap etmiştir.

   "Ümmel kura/şehirlerin anası olan (3/96) " Risalet öncesi Mekke:

   Risalet öncesi bölge insanının bilgi kaynağı; kabile asabiyesi, atalar yolu/gelenekler ve Eyyam-ül Arap’dır. Mekke'nin cahiliye adamı bu bilginin ve değerlerin dışında başka şeye önem vermezdi. Davranışlarını ona göre ayarlar, ilişkilerini de ona göre kurardı. Onun için otorite, kavmiydi. Onun kavmi diğerlerinden üstündü. Dolayısıyla kavmi dışında başka bir yapıya bağlılık göstermez, başka bir otoriteye itaat etmezdi. Cahiliye toplumu bu nedenle cahili bilgi ve ilkeler üzerine bina edilmiş bir yaşam biçimi ve siyasi/toplumsal bir yaşam tarzıdır. Bu nedenle cahilliye kişisel bir sıfat olduğu gibi cahiliye inanışlarından oluşan toplumsal bir evreyi de kapsamaktadır.

    İslam öncesi Araplar; Arabistan yarımadası üç kıtanın kavşağında yer alması ve ticaretin ön planda bulunması sebebiyle dünyanın her tarafıyla kolay ilişki kurabilen, bağımsız kabileler hâlinde yaşayan, Hicaz ve Yemen’de bazı şehirler kuran, nufus yoğunluğu olarak göçebe yaşayan, Hicaz’ın üç önemli şehri Mekke, Yesrib (Medine) ve Tâif’te yerleşik olan, kabileler arasında kan davası ve savaşı eksik olmayan, yılın dört ayında buna ara veren ve bu aylarda güvenlik sorunu en aza indiği için ticari faaliyetlerini/panayırlarını zirveye taşıyabilen,  uluslar arası ticaret yapabilen, Kureyşlilerin ayrıcalıklarından dolayı yılın her mevsiminde diledikleri yere gidebilmelerine zamanın iki süper gücü olan Bizans ve İran'dan izinli olan, sözlü aktarımı, şiiri/edebiyatı olan, dini rantiye olarak kullandıkları Kabe'ye sahiplik eden, putperestliğin merkezi (öne çıkan 360 put)olmasının yanısıra Musevîlik, Hıristiyanlık, Mecusîlik (ateşe tapınmak) ve Sabiîlik gibi dinlere de tâbi olanların yaşadığı bir coğrafyadır, bir de Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği dine inanan çok az sayıda “Hanîf” olduğunu ilave edelim.

     Arap cahiliyesinin özellikleri; cömertlik, konukseverlik(Hilfü’l-fudûl örneğinin de gösterdiği gibi İslam öncesi Arap toplumunda da fazilet sahibi insanların ve güzel ahlâkî değerlerin bulunabildiği), sözünde durma, düşmanları bile olsa kendilerine sığınanları himaye etme, hürriyete düşkünlük, kabile geleneğinin ürettiği kurallara uyma, cesaret gibi hasletlerinin yanısıra, putlara tapmak (cahiliye arapları Allah’ın varlığını kabul etmekle beraber putlara taparlar; onların Allah katında kendilerine şefaatçi olacaklarına inanırlardı(39/3), içki müptelalığı, kumar alışkanlığı, faiz/tefecilik, fuhşun yaygın oluşu, kız çocuklarının öldürülmesi (en korkunç cahiliye âdeti bu idi, namuslarına halel getirmemek, sakat ve çirkin kız çocukların getirisi olmayacağı kabulü v.s 16/58-59-43/17-81/8-9), kavmiyetçilik (genel olarak arube/arapçılık ve özel olarak soy-sop-kabile ve Kureyş asabiyeliğidir.

    Kusay b. Kilab'ın kabileler dengesini baz alarak oluşturduğu Mekke toplumu bu dengelere bağlıydı. Rasulullah'ın davetine karşı çıkma nedenleri de; Mekke eşrafının yürüyegelen ve çıkarlarını koruyageldikleri bu dengelerin aleyhlerine bozulabileceği kaygısını taşımalarıdır.

     Mekke toplumunu yönlendiren öncü müşrik tipolojilerine baktığımızda; insana ilham edilen fücur yönünün tetiklenmesi ve tuğyanlaşarak tağutlaşan sonuçları ve de bunun bütün fücur yönünü büyüten insan teki için kaçınılmaz bir son olacağı gerçeğidir. Örneğin; ahlak düşkünlüğü ile öne çıkan Ebu Leheb.., jakoben-baskıcı-çatışmacı ve aynı zamanda siyasi beceri ve de kendince kahramanlık söylemi olan Ebu Cehil.., ticari çıkarlarını ve meta tapıcılığını öne çıkaran tipik kapitalist Ebu Süfyan.., şair, entelektüel, etkin, saygın, mal ve çocuk zengini, ölçüp biçerek hareket eden Velid b. Muğire gibi müşrik öncü tipolojiler darunnedve meclisinden halkı yönlendirmekteydi. Tabi bu tipolojilerin yanısıra yumuşak huylu Ebu Talip.., hakikate karşı zihni açık olan Ebu Bekir, Osman b Affan gibileri de vardı.

     Vahiy öncesi Abdullah'ın oğlu Muhammed'in ahvali:

    Hz. Muhammed (s.a.v) Mekke’de yetim olarak dünyaya geldi. Kısa bir süre sonra da annesini kaybederek öksüz kaldı. Onu dedesi ve amcası yetiştirdi.

    Ticaretin hakim olduğu bir ortamda yaşıyordu. Ticari ilişkileri onun erdem ve dürüstlüğüne çevrenin şahid olduğu bir zemin işlevi görmüştü. Muhteşem insani nitelikleri herkesi kendine hayran bıraktığı gibi, Huveylid kızı Hatice’yi de hayran bırakmıştı. Emek-sermaye ortaklığıyla ticaret yaptığı dul ve iffetli bir kadın olan ve kendisinden on beş yaş büyük olan Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Muhammed (a.s.) kendisine vahiy gelinceye kadar toplumun itibar ettiği hiçbir putperest düşünceye itibar etmediği gibi bundan nefret ederek yaşadı.

     Atası Hz. İbrahim’in tek ilahına inanmaktaydı. Alemlerin Rabbi olan Allah’a dua etmek için Kabe’yi tepeden gören Hira’da inzivaya çekilirdi. Yaşadığı toplumun ahlaki sefaletinden ve adaletsizliklerinden rahatsızlık duymasına rağmen, bu iğrençlikleri bütünüyle düzeltebilecek düşünsel ve pratik çözümlemelerden yoksundu.

    El-emin Muhammed:

   Peygamberlik emek verilerek, çalışılarak, kazanılarak elde edilemez, lakin, Allah elçilerini iyilerin/iyi tanınanların içinden seçer; "Allah, elçiliğini nereye/kime vereceğini daha iyi bilir" (6/124) İyi-erdemli-onurlu-adaletli olmak elçilik görevi için temel kriterdir, çünkü bu görevi hem taşıma hem de yansıtma yönüyle bu gereklidir, çünkü taşıyacağı sorumluluk ve yansıtacağı mesaj bunu önermekte/emretmektedir.

    Bu gerçekliği davete ilk icabet edenlerin söylemleri özetlemektedir; Resulün şahsiyetinden yola çıkarak getirdiği davete ilk icabet eden sahabelerin sonraları dile getirdikleri şu sözleri çok anlamlıdır. "Biz önce güvenmeyi, sonra Kur'an'ı öğrendik ve güvenimiz daha da arttı" Davet edene güvenleri, davet edildiklerine de güvenmelerine vesile olmuştu. Risaletin ilk günlerinde iman sözcüğünün karşılığı (ilk muhatapların zihninde) güvenmekti, yani tereddütten uzak olmak, haber verenin doğruluğu konusunda kuşku duymamak, güven ve emniyet içinde olmaktı.   

    Bir yalancının doğruluk söylevi.., bir ahlaksızın ahlak çağrısı.., bir bencilin fedakârlık söylevi.., bir vafasızın ahde vefa çağrısı.., bir riyakârın içtenlik-samimiyet söylevi.., gösterişi meslek edinenin tevazu söylevi.., bir emanete ihanet edenin eminlik söylemi anlamsızdır ve kabul görmesi mümkün değildir.

    Sözün doğruluğu söyleyenin doğruluğuyla doğru orantılıdır. Hz. Nebi'nin El Emin (eminlerin içinde en emin olan) oluşu-kişiliği-örnek ahlakı-vefası-duyarlılığı-adaleti ve gıpda edilen muhteşem şahsiyeti, toplumuna götürdüğü mesajla örtüşmekteydi. Onu yakınen tanıyanların içinde insanlığını yitirmemiş olanların getirdiği mesaja hemen icabet etmelerinin öncelikli nedeni muhteşem bir ahlak üzerinde oluşuydu. Resulün getirdiği mesaja ilk iman eden eşi Hz. Haticenin şu muhteşem sözleri davetçi kimliğinin zirvesi-örneği-önderi olan Hz. Muhammed'i s.a.v tanımlamaktadır, “Vallahi, Allah seni kesinlikle mahçup etmez.., çünkü sen sözüne güvenilir bir adamsın.., akrabalık bağını gözetirsin.., kimsesizleri korursun.., konuğuna ikram edersin.., haklının hakkını almasına yardım edersin.”

    İşte buradan hareketle müslümanın yol haritasının başlangıç noktası emin olmak/olunmaktır.      

    Vahiy beklentisi olmayan Muhammed:

    Tüm tarihi kayıtlar onun vahiy beklentisi içinde olmadığını göstermektedir. Aksine vahiy onun iradesi dışında onu teslim almıştır. Kur’an bunu şöyle haber vermektedir.

    "Kitabın sana (kalbine vahy ile) bırakılacağını umut etmezdin; (bu,) Rabbinden ancak bir rahmettir. Öyleyse sakın kafirlere arka olma. (28/86)

    ‘’Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip-iletiyorsun.’’ 42/ŞURA/52

    İLK İNEN AYETLER:

    Son nebi kırk yaşına geldiğinde Hira’da ilk vahyi almaya başladı.

    ‘’Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir; Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti.’’ 96/ALAK/1…5

    İkra/oku; Rabbinin adı ile ve O'na sığınarak, Rabbinin cömertliğini/yüceliğini ve hayat verdiği yaratılışı, yaratılanları, afaktaki ve enfüsteki ayetleri, fıtratı, okumaya değer/konu ne varsa oku ve düşün demektir. Oku ile başlayan vahiy ve vaaz ettiği dinin ilk şartının "okumak" olduğunu ve bununda yaratan, sahiplik eden, terbiye eden, bilgilendiren/öğreten ve buradan hareketle idare edenin, yönlendirenin, emredenin'Rabbil Alemin' olduğu hakikatine mebni bir okumanın "OKUMAK" olacağı hakikatidir.

    Alak/kan pıhtısı/embriyo ve sevgi-alâka'dan(11/119) yarattığını ve yaratılmış bir mahluk olarak haddini bilmesi gerektiğini, yaratılış gayesi-gerçeği olarak Rahman'a kulluk etmek ile emrolunduğunu hatırlatmaktadır.

    En büyük kerem sahibi/mutlak kerem sahibi olan Rabbini yücelterek oku, sahip olduğun/olacağın her ne varsa bunun Rabbinin cömertliğinden kaynaklandığı hakikatini bir an olsun unutmadan ve O'nu herdaim yücelterek oku.

    O, Kalemle (yazmayı) öğretendir, insana bilmediğini öğretendir;; kalem ile yazmayı, bilme-bilgiye ulaşabilme yeteneğini, bütün meşru araçlar kullanılarak ve hayra dair bilginin üretilmesine yönelik yarattığı eşyayı okuyabilmesi için insana yol açandır.

    Yukarıdaki ilk beş ayet insanın yaratıldığını, bilgilendirildiğini/öğretildiğini ve öğrenme yeteneğinin yaratıcı tarafından verildiğini ve bu hakikati dikkate alarak Rabbin adı ile hayatı okuması ve yegâne sahipliği O'na hasretmesi gerektiği hatırlatmaktadır.

     İşte bu hakikati gözardı eden insan haddini aşar ve azgınlaşır..

    "Hayır. Gerçekten insan azgınlık eder. Kendini müstağni (ihtiyaç duymayan-muhtaç olmayan) gördüğünden. Muhakkak ki dönüş Rabbinedir" (96-Alak 6,7,8)

     Kendini yeterli görmek/müstağnileşmek bütün belaların giriş kapısıdır, bu belalar hem bu dünya hayatı için zulüm üretme noktasında kendini gösterir hem de (dönüş Rabbinedir ile ahiret/hesap günü vurgusunun yapıldığı ilk ayettir) ebedi olan ve geri dönüşü olmayacak bir azabı/ateşi celbeder.

    Bir damla sudan yaratılan, bir nefeslik canı olan, yiyebilmesi ve ikibüklüm bir şekilde çıkarabilmesi için bile SAMED'e muhtaç olan aciz bir mahluk nasıl olur da azgınlaşır? cevap; kendi kendine yeter bir varlık olarak kendini resmeder ve müstağni görerek azgınlaşır. İlahi rehberliğe ihtiyaç duymama hâli müstağniliğin sonucudur ve bu da sorumsuz-sınırsız-doyumsuz bir hayat tasavvuru demektir.

   İşte bu hayata engel teşkil eden/edecek olan bütün söylemler ve pratikler susturulmalıdır!

    "Engelleyeni gördün mü? Namaz kıldığı zaman bir kulu." (96-Alak 9, 10)

    Namaz ve salat/dua ile Rabbe boyun eğme ve buradan hareketle Allah'tan başka hiçbir otoriteye boyun eğmeme ilanı demektir, Rabbe boyun eğmek O'nun terbiye ediciliğini, yani hayata dair emir ve nehiylerini yerine getirmek demektir, işte burada kula kulluğu resmeden zulüm düzenlerine/oluşumlarına ve süregelen adaletsizliklere karşı savaş ilanı olarak anlaşıldığından hareketle bu ilanı yapan Rasulün ve getirdiği mesajın engellenmesi müşrik öncüler için hayat memat meselesi olarak görülmektedir.

    Kendini müstağni gören tuğyan eder, tuğyan eden azgınlığını yaşayabilmesi için bunu başkalarına dikta ederek tağutlaşır ve tağutlaşanlar ise kurdukları zulüm düzenlerine karşı çıkma emaresi gördükleri bütün söylem/mesaj ve eylemleri engellemeye çalışır.

    Allah'a kul olan kula kulluğu reddeder ve kula kul olan/olunmasını isteyen Allah'a kul olanları reddeder, her iki taraf imanlarında samimi iseler orada barış/sukün olmaz, yani zulmü meslek edinmiş zalimlerin olduğu yerde sukün olmaz.

    "Gördün mü? Ya o (kul) doğru yol üzerinde ise Ya da takvayı (kötülüklerden sakınmayı) emrettiyse. (96-Alak 11,12) Yani, azgınlaşanların doğruluk endişesi taşımadığını/sorgulamadığı ve tek derdin sürgit olan yerleşik sömürü/zulüm düzeninin devamı ve buna hangi neden ve kasıt ile olursa olsun engellenmesi gerektiği tipik zulmü meslek edinmiş zalim refleksidir.

    "Gördün mü? Ya (bu engelleyen) yalanlıyor ve yüz çeviriyorsa. O, Allah'ın görmekte olduğunu bilmiyor mu? Hayır. Eğer (bu tutumuna) bir son vermeyecek olursa, andolsun ki onu alnından tutup-sürükleriz. Yalancı, günahkar alnından. O zaman meclisini (yakın çevresini ve taraftarlarını) çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız.   (96-Alak 13..18)

    Müşrik öncülerin akıllarını işletmedikleri ve hakikate karşı aymazlıkları, bu tutumlarından vazgeçmezlerse hesaplarının dürüleceğine yönelik KAHHAR olanın tehditleri hatırlatılmakta.

    Neticede bu dünya hayatı sınanma yeridir, tevhid ehli ile şirk ehli mücadele edecekler, biri zulmetmeye diğeri zulmü ortadan kaldırmaya yönelik cehdlerini ortaya koyacaklar.

    Rabbimiz, iman eden kuluna/kullarına; "Hayır, ona boyun eğme. Secde et ve yaklaş. (96-Alak 19) hitabıyla sebat ile cehd etmelerini ve asla zalimlere boyun eğmemelerini vedahi gücün-kudretin yegâne sahibi olan Allah'a yaklaşarak secde etmelerini emretmektedir. Bu son ayet tevhid eyleminin başı ve zirvesidir, müslim/mü'min kalabilmenin ve öylece ölebilmenin ertelenemez ve mazeret üretilemez ŞARTIDIR.

     Sonuç: Rabbinin adı ile okuyan ve hayata bu teslimiyet ile yönelen, bütün okumalarının makarrını/kalkış noktasını vahye tevdi eden mü'mince duruş emredilmektedir. Bu duruş karşısında zulmü meslek edinmiş zalimlerin pusu ile ya da açıktan engel olmaya çalışacakları gerçeğini dikkate alarak hayatın adam gibi okunulmasını anlamaktayız.    

      KALEM SURESİ:

    Kalem bir semboldür, meşru bilgi edinme araçlarının tümünü kapsamaktadır, kalem ve satır satır yazdıklarına yemin edilmesi ve her yeminin ardından çok hayati olana vurguların gelmesi gerçeği, meşru bilginin/bilgi edinmenin önemine matuftur. (68/1) Tekamülü kaçınılmaz olan insanın hayatı inşa etmesinde bilginin değeri tartışmadan varestedir. Bilginin meşruiyeti ya da hayra yönelik olmasının/hayır üretmesinin yegâne kalkış noktasi ilahi öğreti olan vahiydir ve bu temel üzerin(d)e üretilen bilgi insanlığın hayrınadır, bu temelden yoksun üretilen bilgi ve sonuçları (nükleer/kimyasal/biyolojik silahlar, ekini ve nesli ifsad eden araçlar/buluşlar ve zulüm düzenleri/oluşumları v.s) ortadadır.

    "Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin." (68/2) Tevhide/Hakikate ve ondan neşet eden adalete düşman olanların Hakikat savunucularına yönelik mecnun-deli-büyücü vs bühtanlarla sözlü saldırıya ve sonrasında fiili engellemeye giriştiklerine/girişeceklerine dair ilahi bir hatırlatmadır. Hakikati salt kabul ya da iman ettim demek bir kıymet ifade etmez, kıymetin karşılığı hakikati önce kendi hayatına ve sonra muhataplara taşımaktır, yani iddia olan imanın etekemiğe büründürülerek isbat edilmesidir ve dahi bu isbatın hayata taşınma nedeni olarak Rabbin rızası/emri oluşuna hiçbir kastı-nedeni ortak etmemektir. İşte bu gerçekleşince Tevhidin ve küfrün müntesipleri sahaya/hayata inmiş oluş ve mücadele başlar. Rasul de ve onu inşa eden vahiy de müşriklerin hedefidir, çünkü vahiy hitabıyla ve Rasul de örnekliğiyle hayatın tümüne müdahil olan bir din'den/hayat tarzından bahsetmektedir. Bahis konusu olan Kur'an; "innehü lakavlün fasl/Şüphesiz o (Kur'an) ayırdeden bir sözdür, veme hüve bilhezl/O, bir şaka-eğlence-oyun değildir" (86/13,14) diyerek muhataplarını şiddetle uyarmaktadır.

     El Emin dedikleri ve kıymetli eşyalarını emanet ettikleri'sadece' Abdullah oğlu Muhammed idi, şimdi hayatın tümüne müdahil olan bir mesajla/vahiyle gelen Rasulullah oldu ve bundan dolayı mecnun-meftun-büyücü bühtanlarıyla geberene kadar düşmanlık besleyenlerden oldular Mekke müşrik öncüleri.

    "Gerçekten senin için kesintisiz bir ecir/ödül vardır" (68/3) İman en büyük imkandır/ödüldür/itminandır, iman ile kuşanılan hayatın sonu/sonrası "halidine fihe ebede" olan kesintisiz CENNETTİR. Rasulü üzerinden bütün mü'minlere bu müjde ile moral-güç-destek verilmektedir.

    "Gerçekten sen, pek büyük bir ahlak üzeresin" (68/4) Ahlak davranış demektir, bilmenin değil yapmanın karşılığıdır, terbiyecisi vahiy olanın ahlakı Kur'an olur, haleka-hulk-hılkat sözcükleriyle aynı kökten gelen Ahlak şu demektir; davranış/ahlak kurallarını insanı yaratan belirler ve belirlenen kurallara uymaktır AHLAK, bu yönüyle güzel ahlakı yaşamak için imtihan edilmekteyiz denilebilir.

    "Artık yakında göreceksin, onlar da görecekler, sizden hanginizin "deli/cinlenmiş" fitneye tutulup çıldırdığını" (68/5,6) Hesap günü son sözü söyleyecek ve kalemi kıracak olan Allah'tır.

    "Elbette Rabbin, kimin kendi yolundan şaşırıp-saptığını daha iyi bilendir ve kimin hidayete erdiğini de daha iyi bilendir."(68/7) Yolun doğrusunu belirleyen de, yoluna sadakat göstereni bilen de, hesabı görecek olan da Allah'tır.

    "Şu halde yalanlayanlara itaat etme/boyun eğme" (68/8) Yaranmanı bekliyorlar ki yaransınlar, uzlaşmanı bekliyorlar ki uzlaşsınlar, kendi elleri/zihinleri ürünü olan ilahlarını da övmeni ya da hiç olmassa kötülememeni arzu ediyorlar, çünkü onlar için öncelikli olan ilahları/putları değil, bilakis işleyen zulüm sistemleridir ve buradan hareketle ilahlarını satmaya ya da gözardı etmeye dünden razılar, razı olmadıkları/olmayacakları şey var olan düzenlerinin-çarklarının yerle yeksan olma endişesinden ibarettir. İşte bunun için ne inançlarında ne söylemlerinde samimidirler ve bundan dolayı aşağılıktırlar, yalan üzre yemin edip dururlar, söz getirip götürürler, hayrı engeleyip olanca mücrimlikleriyle saldırırlar, zorba, saygısız ve kulağı kesik/ne idüğü belirsiz ve kötülükle ün salmaktadırlar, mal-servet ve çocukları üzerinden kibirlenirler, işte bütün bu sefil/karektersiz yaklaşımlara yönelik ayetlerimiz okunduğuna küstahça "Eskilerin uydurma masallarıdır" diyerek getirdiğin mesajı inkâr ederler. Sakın sakın onlara boyun eğme/itaat etme/uzlaşma ve hakikati eğip bükme, emredileni yap.

    Rasulullah'ın üzerinden kıyamete kadar gelecek mü'minlere omurganızı kaybetmeyin uyarısı yapılmaktadır, omurgasızlık sahibini kimliksizleştirir, silikleştirir ve bitirir. Kaba, saba, yalancı, yardakçı, dalkavuk, soysuz hırsızlar, kibirlerini ilah edinenlerin/burunlarından kıl aldırmayanların akıbetine yönelik "yakında azapla damgalanmış burnunu sürteceğiz" tehdidinde bulunan ve vaid'ini mutlak gerçekleştirecek olan ALLAH'tır.

    17..33 ayetleri: Bahçe sahipleri kıssası üzerinden verilen mesaj şudur; bahşedilen her ne nimet varsa sahipliğini Allah'a değil kendine nisbet etmek, Allah yokmuş gibi davranmak ve O'nu hesaba katmamak, hesaba katın dediği mağdurları-mahrumları-fakirleri-yetimleri hesaba katmamak, nimete ulaşımı kendinden bilmek ve paylaşımı gözardı etmek, hülasa NANKÖRLÜK neticesinde MAHRUMİYETİ celbetmektir. Cimrilik sebep mahrumiyet sonuçtur, ahiretteki mahrumiyet ise geri dönüşü olmayan sondur.

    "Öyleyse, müslümanları suçlu-günahkar olanlar gibi (eşit) kılarmıyız?" (68/35) Ödül ve ceza nasıl bir değilse buna müstahak olanlar da bir değildir, zerrei miskal hayır işleyen ve şer işleyenin mutlak adaletle hükmolunacağı bir günün sahibi müslüman ile mücrimi hiç bir tutarmı hiç? İşte mutlak adalet/kıst duygusunu itminan ile mü'min gönüllere hitap eden Rabbimiz mücrimleri de tehdit etmektedir.

    Bu dünya hayatında secdeye çağrılanlar ve bu çağrıya sırtlarını dönenler ahirette secdeye güç yetiremeyecek olanlardır. Çünkü mahşer yeni bir fırsatın verileceği yer değil, dünya hayatının hesabının görüleceği bir duruşma mekanıdır.

    "Sen, onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, haksız bir borçtan dolayı ağır bir yük altında kalmışlar.?" (68/46) Bütün rasullerin ortak cümlesi davetlerine karşılık ücret istememeleri/beklememeleridir. ECİR BEKLENEN İŞTEN ÜCRET ALINMAZ VE ÜCRET ALINAN ŞEYİN DE ECRİ OLMAZ. Beklenti ile alınan/alınacak olan doğru orantılıdır.

    "VEME HUVE İLLE ZİKRULLİLALEMİN/Oysa o (kur'an), alemlere bir zikir (öğüt, hatırlatma, hüküm ve üstün bir şeref)den başka bir şey değildir." (68/52)

    MÜZZEMMİL SURESİ:

    "Ey örtüsüne bürünen/peygamverlik görevi yüklenilen/vahiy ile buluşturulan" (El takısı rasule nisbettir, el takısı olmadan müzzemmil ise vahiyle buluşmak isteyen ve hayatını vahye göre inşa etmek isteyen herkestir.)

    "Az bir kısmı hariç olmak üzere, geceleyin kalk, gecenin yarısı kadar, ya da ondan biraz eksilt veya üzerine biraz ilave et. Ve Kur'an'ı belli bir düzen içinde (tertil üzere) oku. Gerçekten senin üzerine'oldukça ağır' bir söz (vahiy) bırakacağız." (73/2..5) Vahiy bir sesleniştir, onu duymak ise muhatabın asıl görevidir. Vahiy Allah kelamıdır, başkalarını dinler gibi dinlemek asla doğru olmaz. Rasulün ifadesiyle; Allah'ın kelamının diğer sözlere olan üstünlüğü, Allah'ın yarattığı varlıklara üstünlüğü gibidir. Rasule vahiy geldiğinde bindiği devenin dizleri üzerine çöktüğü ve soğuk havada terlediği rivayet edilir. SÖZ AĞIR, SORUMLULUK AĞIR OLUNCA FEDAKARLIKTA AĞIR OLACAKTIR. Geceleyin vahiy ile kendini inşa etki gündüzün de hayatı ihya edebilesin.

    Allah'ı vekil tut ve O'na dayan, müşriklerin söylediklerine karşı sabırla diren ve kararlı ol, onlara süre tanı ve refah-servet budalası olarak kibirleriyle inkârda diretenleri BANA bırak. Onların zihinsel ataları olan Firavun'u azabımızla nasıl yakaladı isek dehşetli günde onları da yakalayıp azap edeceğiz.

    "Şüphesiz bu bir öğüttür, artık dileyen Rabbine bir yol bulabilir" (73/19) ZİKR-ZİKRA-TEZKİRA Kur'an'ın birçok isminden bir isimdir. Fıtrat; Allah'ın insanı yaratılışta şekillendirdiği ilahi praogramın adıdır. Fıtrata işlenen Allah'ı tek ilah olarak tanıma imzası, vahyin sunduğu hatırlatmaları/hakikatleri yadırgamayacağını göstermektedir.

    MÜDDESSİR SURESİ:

    "Ey bürünüp örtünen, kalk ve uyar, Rabbini tekbir et(yücelt), elbiseni temizle, Pislikten/her türlü şirki yönelişten kaçınıp-uzaklaş, daha çok istekte bulunmak (başa kakmak) için iyilik yapma, Rabbin için sabret." 74/1..7) Bu ilk yedi ayet rasulün ve onun üzerinden mü'minlerin inşası demektir. Bu inşa kişilik-kimlik-şahsiyet ve duruş inşasıdır. Allah için yapılan her şey ve O'nun rızası için gösterilecek her türlü fedakarlığın adı İBADETTİR/KULLUKTUR.

    11..31 ayetler; küfri-şirki zihinlerin nasıl çalıştığını ve zillete düştüğünü, "onları bana bırak" şeklinde mutlak ve dehşetengiz tehditlere nasıl düçar olduklarını görmekteyiz. Velid b Muğire tipolojisi üzerinden ki, mal-servet-çocuk-ünvan-şair-öncü konumlarını bizzat kendine nisbet ederek tuğyanlaşan ve bunu başkalarına dikta ederek tağutlaşan bütün muğire profillerine gönderme yapılarak kıyamete kadar cari olacak ilahi tehdit dile getirilmektedir.

    "Üzerinde Ondokuz vardır" ayeti bir şifre konusu değil iman konusudur.

     "Her nefis, kazandıklarına karşılık bir rehinedir" yani insanın sonu/akıbeti kendi tercihinin ürünüdür. 17/13 ayeti bunun açılımıdır, insan kendi sonunu kullanmaya mahkum olduğu iradesiyle -kazanıp-yaptıklarıyla- belirler ve imtihan da bunun için vardır.

     "Onlar cennetlerdedirler (ve orada) sorarlar. Mücrimlere (suçlu günahkarlara derler ki) Sizi sekara (cehenneme) sürükleyip-sokan nedir? Onlar "Biz namaz kılanlardan değildik" dediler. Yoksulu yedirip-doyurmazdık. (Batıla) dalıp gidenlerle birlikte biz de dalıp giderdik. Din (hesab ve ceza) gününü yalanlardık. Sonunda yakin (kesin bir gerçek olan ölüm) bize gelip-çattı. Artık şefaat edenlerin şefaati onlara bir yarar sağlamaz. (74-Müddessir 40..48)

    Sekara/ne alıkoyan ne bırakan/sürekliliği olacak olan acı azaba götüren sebepler ve ahirette sunulacak acı itiraflar beyan edilmektedir.

    1- Allah'tan yana olmamak ve O'na yaslanmamak, dinine destek vermemek ve tevhid eylemi olan namazı ikame etmemek/musallin olmamak. Kimden yana, kime destek, kimin emrine girmek sorusunun cebabı/ameli belirleyici olacaktır. Allah'ın mı? şeytanın mı?

    2- Yoksullarla ilgilenmemek ve onları hor-hakir görmek. Miskin; muhtaç, düşkün, kendi gücüyle kazanmaktan aciz, fakirliğin kendini mesken tutmuş kişi demektir. Boş boş oturan ve rızkını temin noktasında (gücü-imkanı olmasına rağmen) vurdumduymaz olan kişi demek değildir. Maun suresinde dini yalanlayan ifadesinden sonra yetimi itip kakmak ve yoksulu doyurmama duyarsızlığının gelmesi çok anlamlıdır, yani bu duyarsızlığın sebebi dini-din gününü yalanlamanın sonucu olduğu beyan edilmektedir.

    3- (Batıla ve tutkulara) Dalıp gidenlerle birlikte biz de dalar giderdik. Batıl sürükleyicidir, hazzı-hevesi tetikleyendir, sorumluluklardan kaçıştır, sınırsız-doyumsuz bir hayat vaadeder, dolayısıyla batıla dalmak kolayı seçmektir ve hiçde kolay olmayan zorlu hesap günü gözardı edilerek. Kendi düşen ağlamaz gibi değildir sonuç, mutlaka pişman olunacak ve ağlanılacaktır.

    4- Bütün belaların, mahrumiyetlerin, adaletsizliklerin, zulümlerin ve hüsran olacak sonun başat nedeni din gününü yalanlamaktır.

    5- Ölümle yüzleşmek ve yukarıdaki azabı celbedecek ahval üzre ölmek, işte hüsranın en büyüğü ve acı son.

    6- Artık hiçbir şefaatçinin şefaat edemeyeceği/yardım görülmeyeci ve asla fayda olunmayacağı, keşkelerin işe yaramayacağı, geri dönüşün olmayacağı, acıların son bulmayacağı, ölmenin bile istenip ölünemeyeceği, korkunç bir pişmanlıkla dünya hayatına geri döndürülerek kulluğun yapılma isteğinin reddedileceği kötü son.

    İşte müslümanın yol haritası yukarıda çizilen şeytanın yol haritasını reddetmek ve Rahman'ın çizdiği sıratı müstagim olan yol haritasını değişmez-değiştirilemez görerek bu yola revan olmaktır.

    Oysa insan, "ve yakın/ölüm sana gelinceye kadar Rabbine kulluk et" diye defalarca ve açıklıkla uyarılanlardandı.

    FATİHA SURESİ:

    Alak suresinin ilk beş ayetinden sonra bütün halinde inen ilk suredir ve yedi ayettir. Sure de ele alınan konu ve muhtevadan dolayı İmam Fahruddin er-Razi'nin beyanına göre çeşitli isimler ile anılmaktadır ve bunun başında açılış-başlangıç anlamına gelen Fatiha ismidir.

   Fatihatü'l-Kitap/Kitabın başı, girişi, açılışı..,

   Ümmü'l-Kur'an/Kur'an'ın anası, özü..,

   Ümmü'l-Kitap/Kitabın anası..,

   Esasü'l-Kur'an/Kur'an'ın esası, aslı, temeli..,

   Es-Seb'u'l-mesâni/tekrarlanan yedili..,

   Suretü'l-Hamd/övgü suresi..,

   el-Kenz/Hazine..,

   es-Salah/namaz, dua..,

   eş-şükr/şükr gibi birçok isim ile anılmaktadır. Kur'an'ın adeta projöktörü gibidir, dile getirdiği hakikatler vahyin birçok ayetiyle ilişkilidir, besmele Allah'ı hatırda tutmak, O'nun bahşettiği güç ve imkan ile başlamak, O'nun rızasına uygun hal üzre olma azminin ilanı demektir.

    Alemlerin Rabbi, Rahman, Rahim ve din/hesap gününün sahibi olan Allah'a Hamd/övgü/teslimiyet ile hem aczimizle kulluğumuzu ilan eder hem de kula kulluğu reddederiz.

    Biz ifadesiyle yanlız O'na kulluk ettiğmizi ve bu kulluk ile yanlız O'ndan yardım istediğimizi boyun bükerek arzederiz. Sabırla/salatla/destekle/cehdle üzerimize düşeni yapar ve yardımını esirgememesini talep ederiz. Önce kulluk ve sonra istek, önce kulluk sonra cenneti umut etmek, önce kulluk sonra azaptan korunmayı talep etmek.

    Bizi doğru yola yönelt/ilet, razı olacağın ve razı edeceğini vaadettiğin sırat-ımüstagim'e yönelt ve ayaklarımızı sabit kadem kıl. kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.

    Doğru yola yönelmek, o yolda yürümek kulun iradesi ile ve doğru yolu göstermek ve o yolda yardım etmek Allah'ın lutfuyla olur.

    İlk inen ayetler ışığında müslümanın yol haritasına dair söyleyeceklerimiz:

   1- Allah tasavvurumuzu O'nun kelamıyla oluşturmak.

   2- Yaratan, rahmetiyle lutfeden, sahip/malik, terbiye eden, akıl-kalp-irade veren ve bahşedilen bütün nimetleri emrimize amade kılan, her halimizle bizi sınayan, din/hesap gününün mutlak/adil tek sahibi olan, dirilten ve öldüren Alemlerin Rabbini tekbir ederek kulluğumuzu kuşanmak.

   3- İçinde zikrin, erdemin, adaletin, izzetin, şerefin, vahdetin bahşedildiği Vahyin kılavuzluğunu ve Rasulün örnekliğini bütün okumalarımızın başına almak ve buradan hareketle hayatı/dünyayı okumak.

    4- Tevhidin/iman umdelerinin asla/kat'a pazarlık konusu ol(a)mayacağı hakikatine mutlak teslim olmak, imanda pazarlık olmaz ve pazarlık olan yerde iman olmaz gerçeğine hücrelerimize kadar iman ile sadakat göstermek. Kafirlerin-müşriklerin-zalimlerin-tağutların "uzlaşı için" umudunu kestiği mü'minlerden olmak ve topuna birden LA demek. Kafirun suresinin LA İLAHE'YE VE İHLAS SURESİNİN İLLALLAH'A tekabul ettiğini/tefsir ettiğini bilmek ve hayata taşımak.

   5- İman edenler ile inkâr edenlerin mücadelelerini/nebiler ile münkirlerin sahada verdikleri mücadeleleri kıssalar üzerinden okuyarak ve insan tekinin değişmezliğinden hareketle buradaya taşıyarak hayatı/toplumu inşa edebilme cehdi içinde olmak. Sahih geleneği nebiler üzerinden ve son nebi üzerinden okuyarak türedi olmadığımızı yeryüzü sakinlerine haykırmak.

    6- Allah için ve O'nun rızasını celbedecek bütün amellerin ibadet olacağı bilinciyle hareket etmek, "ECİR BEKLENEN İŞTEN ÜCRET ALINMAZ VE ÜCRET ALINAN ŞEYİN DE ECRİ OLMAZ" düsturunu davetçi kimliğimizle yoğurarak insanlarla ilişkiye girmek.

    7- Emin bir kimliği kuşanmak ve ilahi öğreti/vahyin mesajları ile örtüşmesi zorunlu olan örnekliğimizi titizlikle koruyarak/daveti yaşayarak yansıtmak.

    8- Hakikate muarız ister eski-önceki/gelenek ister yeni/modern olandan beraatimizi ilan etmek.

    Özetle: Arap cahiliyesi’nin dip çukurunda yaşayan insanlar, alemlere rahmet olarak gönderilen kutlu Rasûl’ün (s.a.v) muştuladığı hayat bahşeden vahyî gerçeklikle buluşarak, tarihin örnek/izzetli nesli haline nasıl gelmişse; eski cahiliyenin izdüşümü olan modern cahiliye’nin yapay-aldatıcı-ayartıcı ışıltıları altında hüsranlığı-zelilliği-zilleti yaşayan günümüz insanı da, dünyada adalet, izzet, şeref ve ebedi olan ahirette de felahı vadeden vahyi gerçeklikle buluşarak karanlıklardan aydınlığa çıkacaktır.

    Yeter ki; iman iddiasında bulunan müslümanların yol haritasını vahiy belirlesin, vahyin belirlediği yola sadakat gösterilsin.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat