Dünyevileşmek, Dünyaya Sırt Dönmek Ya Da “Dünya Ahiretin Tarlasıdır Demek”


Kemal SONGÜR, Dünyevileşmek, Dünyaya Sırt Dönmek Ya Da “Dünya Ahiretin Tarlasıdır Demek”

Kemal SONGÜR


A+ |Normal |A-


    Aklını yitirmeyen, düşünebilen, insan olduğunun farkında olan her insan şu üç soruyu zihninde diri tutmak zorundadır-yükümlüdür. (Yunus 10/100)

    1. Nasıl-neden-niçin yaratıldım?

    2. Ne yapmalıyım, nasıl yaşamalıyım?

    3. Nereye gideceğim, beni nasıl bir akıbet bekliyor?

    İnsanlığının/yaratılmışlığının farkında olanlar bu soruların cevaplarını vahyi-ilahi de göreceklerdir. (Enbiya 21/10)

      Ne dünyevileşmek ne de dünyaya sırt dönmek, vasatı-dengeyi kurmak:

    "Hayır, siz çarçabuk geçmekte olanı (dünya hayatını) seviyorsunuz. Ve ahireti terk edip bırakıyorsunuz." (Kıyamet 75/20,21)

     Dünya nimetlerini kullanmak/yaşamak suç değildir ki, bunlar iman edenler içindir. "De ki "Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?" De ki "Bunlar dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır." Bilen bir topluluk için ayetleri böyle (ayrıntılı biçimde) açıklıyoruz.” (A'râf 7/32) Rabbimiz, Rahman sıfatı ile ve imtihana mebni olarak inkârcılarında bu dünya nimetlerinden istifade etmelerini murad etmiştir. Lâkin kıyamet-diriliş sonrası nimetlerin tamamı sadece iman edenler içindir beyanıyla hem mü'minlere müjde hem de inkârcılara mahrumiyet olacağını haber vermiştir. Ahirette inkârcılara nimetler haram/yasak kılınmıştır; "Cehennem ashabı (halkı) cennet ashabına "Bize biraz sudan ya da Allah'ın size verdiği rızıktan akıtıp-verin" diye seslenirler. Onlar da "Allah bunların ikisini de kafirlere haram (yasak) kılmıştır" derler." (A'râf 7/50) Dahası, nimetlerden mahrum kılınmanın yanı sıra sürekli acıklı azab da onlarındır.

     Bela-fitne-musibet olan nimetin kendisi değil, bu nimetleri şükürsüz kullanarak ahiretin gözardı edilmesidir. Sakındırılan; sadece dünyayı istemek ve öncelemektir; "İnsanlardan öylesi vardır ki; "Rabbimiz, bize dünyada ver" der, (böylelerinin) ahirette nasibi yoktur" (Bakara 2/200). Ahireti dikkate alarak ve önceleyerek hayatı kuşananlar ise şöyle fiili dua ederler: "Onlardan bir kısmı da "Rabbimiz bize hem dünyada iyilik, hem de ahirette iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru" derler. İşte bunların kazandıklarına karşılık (dünyevi ve uhrevi) nasibleri vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir." (Bakara 2/201-202)

     Düşünsel-eylemsel faaliyetlerimizde öncelediğimiz ya da merkeze oturttuğumuz ne ise karşılık olarak onu buluruz. Neyi ne için yaptığımız ve beklentilerimiz çok hayatidir, öyle ki, yapılan icraatların kalkış ve varış noktası olarak Ahireti belirleyen/kasteden/uman için karşılık dünyada onur-izzet ve ahirette felah olurken, salt dünyevi beklentiler için yapılan icraatların karşılığı bu hayatta mümkün iken ahirette nasipleri yoktur. "Kim (yaptıklarına karşılık) ahiret kazancını isterse, Biz onun kazancını (dünyada ve ahirette) arttırırız. Kim de (yaptıklarına karşılık) dünya kazancını isterse, ona da (sadece) ondan veririz ancak onun ahirette bir nasibi yoktur." (Şûrâ 42/20)

     Vahiy; nasıl-neden sakındırıldığımızı açıklıkla beyan etmektedir:

     Sakındırılarak dikkat çekilen dünya hayatı/nimetleri değil, ahiretin gözardı edildiği dünyevileşmektir, dünyaya tutkulu-tutuklu olmaktır.

    Dünyaya sırt dönmek, dünyayı her yönüyle imar (ekini-nesli ifsad etmeden ve edenlere engel olma vazifesiyle ve dahi adaletle hükmederek) sorumluluğundan kaçınmak ve nimetlerini nefislere yasak kılmak bir çok zulmü beraberinde getirir.

    Dünya hayatını/nimetini ve işlevini gözardı etmeninde zulüm olacağını bilmeliyiz:

    a)- Nimeti vereni 'adeta' yok sayması ve insanın kendine yaptığı-yapacağı zulümdür.

     Meşru haz, nikah/evlilik, nimetlerin insanın emrine amade kılındığını bilmek, israf etmeden yararlanmak ve şükrünü eda etmek, adalet ile paylaşıma vesile olmak, mülkün/nimetin asıl sahibi ve kullanılmasını murad eden olarak Allah'ı bilmek ve kullanış toleransını dikkate alarak faydalanmak. Bu hakikati göz ardı eden yaklaşım sahipleri kendi nefislerine zulmetmektedirler. Bu din "ruhbanlığı" da, "mazoşizmi" de, "bencilliği" de, "münzeviliği" de, "pesimist/karamsarlığı" da, "tek dünyalılığı" da reddetmektedir.

    b)- Yeryüzünü her yönüyle imara memur kılınan ve "ümmeten vesetan" olma (Bakara 2/143)sorumluluğunu yüklenen mü'minlik iddiasından vazgeçmek demektir ve bu da zulümdür.

    c)- İnsana (imtihana mebni olarak) fücur ve takvası ilham edilmiş, benliğine konulmuştur. Fücur yönünü tetikleyenler zulme ayarlı hayatı-toplumu inşa etme çabası içinde olacaklardır. Ve buna karşılık takva yönünü tetikleyenler de hayatı-toplumu adalet üzre inşa etmek için çaba sarf edeceklerdir. Bütün Rasullerin ve takipçilerinin misyonu Tevhid-takva-adalet üzre hayatı inşa etmektir. Tevhid-adalet düşmanı zulmü meslek edinmiş kafirlerde buna engel olmak için katliam dahil (Ali İmran 3/21) ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır. Sünnetullah bunu cari kılmıştır, dolayısıyla dünyaya sırt dönmek bütün alanları zalimlere tevdi etmek olacağı ve bunun da "zulme rıza zulümdür" durumuna düşüreceği tartışmadan varestedir. Enfal Suresi 60. ayeti zulmü meslek edinmiş müstekbirlere karşı caydırıcı güç biriktirin demesi konuyu özetlemektedir.

   d)- "Biz elçilerimizi şehirlerin ana merkezlerine göndeririz" (Kasas 28/59) ilahi uyarısı mistisizmi kökünden reddetmektedir, mistisizm ve münzevi bir hayat Müslümanın düçar olacağı bir yol-durum asla/kat'a değildir.

    e)- "Dünya Ahiretin tarlasıdır" uyarısını dikkate alan Mü'minlerin ahirette felahı biçmeleri için bu dünyada hayırlı ameller ekebilmeleri gerektiğini bilirler ve buna göre hayatı kuşanırlar.

     "İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?" (Kıyamet 75/36) ayeti; cevabı beklenen değil, cevabı belli olan bu soru ile sınanmaya tâbi tutulan bütün insanlığa hitap edilmektedir. Başıboş bırakılma zannının bir hayalden ibaret olduğu insana hatırlatılmakta ve sınanmaya mebni hem hakikatin yolu hem de sapkınlığın sefaleti gösterilmiş ve iradeleriyle seçilen yolun akıbeti de bildirilmiştir. Yani, hem bu dünyada hem de ahirette başıboşluk yoktur, sadece başıboşluk zannıyla yaşayacaklara fırsat-mühlet verilmiş ve bu dünya hayatı ile sınırlı tutulmuştur. Ahirette de başıboşluk zannı ile hareket edenlerin başına elim azabların geçirileceği bildirilmiştir. Hiçbir yönelişin/amelin karşılıksız ve hesapsız bırakılmayacağı gerçeği hatırlatılarak Allah'a bağımlı olduğu hakikatine göre yaşayanlara ödül ve bağımsız olduğunu ZANNEDENLERE ceza yağacaktır.

     İman eden de, inkâr eden de, şükreden de, nankörlük eden de bunu buradaki hayatında yaşayacak, burada imtihan edilecek ve biriktirdikleriyle hesaba çekilecektir. Ahirette ne salih amel ne de fücur işlenmeyecektir, ahiret, işlenenlerin karşılık bulacağı yerdir.

    Kur'an'daki bütün emirlerin-nehiylerin buradaya-bu dünyaya ait olduğunu ve sadakat gösterildiği oranda dünyada adaletin, itminanın, huzurun, izzetin, onurun yaşanılacağı ve dahi bu sadakat ile ahirette felahın-kurtuluşun olacağını fıtratı yaratan bildirmektedir.

     Vahyin tümü bu hakikate dikkat çekmektedir, vahye iman iddiasında bulunan Müslümanları bu iddialarını ispat sadedinde şu ayeti doğru okuyup hayata taşımaları gerekmektedir: "Andolsun ki Biz resullerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye onlarla birlikte Kitab'ı ve mizanı (ölçüyü-tartıyı) indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. (Böylece) Allah O'na ve resullerine gayb ile (görmedikleri halde) kimlerin yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah Kavi'dir (her kuvvetin gerçek Sahibidir), Aziz'dir (üstün ve güçlü olandır)." (57-Hadid 25)

     Müslümanlar; VAHİY/KİTAP-MİZAN/ADALET-HADİD/DEMİR hakikatini birbirlerine feda etmeden ve ayırmadan okuyabilselerdi, adaletin tanımını Kitab'a ve mizanın-adaletin korunmasını da demire/güce hamledip yeryüzünde olması gereken yerde olurlardı. Son iki asırdır eşyanın fıtratını okuyan ve gerekli cehdi sergileyen batı/abd-ab-rusya-siyonistler ve benzerleri elde ettikleri gücü zulme tahvil ettiler, çünkü kitabı ve mizanı gözardı eden bir okumanın varacağı yer zulümdür. Müslümanlar ise eşyanın fıtratını okumayı bıraktılar ve üretmediler, kitabı ve mizanı okuyuşları da sorunluydu ve sonuç ortada. Oysa bu üç kavramı hakkıyla okumak ve hayata taşımak Müslümanların sorumluluğudur. Enfal Suresi 60. ayetinin gözardı edilmesi ve fiili dua değil sadece duaya yönelinmesi zalimlerin işini kolaylaştırdı.

    Gece gündüz amelden bağımsız salt slognlarla kahrolsun kapitalizm, sosyalizm, siyonizm, laisizm ve yaşasın İslam adaleti demek ile olmuyor bu işler. "Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur" (Necm 53/39) ilahi uyarısını hem bu dünya hayatındaki karşılık hem de ahirete yönelik burada yapılan icraatların karşılığı olarak okumalıyız. Kafasını kuma gömerek dünyaya sırtını dönen anlayış yaratılan nesnelerde lafza-i celal-i ararken ve kendilerinin yapmaları gerekeni Allah'a havale eder iken… Duaların önüne salih amelleri/fiilleri/cehdleri koymayıp salt duayı dile indirger iken… Elin oğlu/gavuru yaratılan nesnelerin/eşyaların fıtratını-işlevselliğini okumakta ve buradan hareketle üretmekte ve bunu da kahrolası hegemonyalarını, zulüm düzenlerini devam ettirmek için ortaya koymaktadırlar.

    Hülasa; kendi benliğine ilham edilen fücur'unu tetikleyen insanın zulüm üreteceği gerçeği ve ürettiğini de hem Müslümanlara hem de mazlumlara boca edeceği ve son saat vuku buluncaya kadar bunun fasılasız işletileceği gerçeği (Furkan 25/31) ilahi uyarısıyla beyan buyurulmaktadır.

    Asla-kat'a dünyevileşmeden ve lâkin dünyaya sırt dönerek bütün alanları zalimlerin at oynattığı bir yer konumuna bırakan sefaletten/zilletten uzak durarak hayata müdahil olan bir din'in müslimleri olarak ölüm bizi gelip buluncaya kadar mücadele etmek zorundayız.

    Meşru alanların tümünü kullanmak; sanatıyla, edebiyatıyla, sinemasıyla, tiyatrosuyla, iletişimin bütün alanlarıyla, görsel ve yazılı medyasıyla, teknolojisiyle, akedemyasıyla, "bilgiye ulaşma ve taşıma yönüyle" öğrenci-öğretmen ve bilumum eğitim sahasıyla, yerel ve küresel ticaretiyle, yerelden başlayarak ve dünya ölçeğinde Müslümanlarla mümkünattan olan iletişim ve yardımlaşmaları ete kemiğe büründürülmesiyle, kısaca hayatın tümüne müdahil olan-olacak bir bilinç ve özgüvenle mücadele etmeliyiz.

    Yok eğer indi çıkarımlarla hayatı ve mücadele alanlarını daraltır isek, çocuğumuzu okula göndermeyelim, öğretmen olmayalım, ticaret yapmayalım, yukarıda saydığımız alanlara girmeyelim ve bu alanlardan uzak durarak DİK DURUŞUMUZU/AKİDEMİZİ koruyabiliriz ancak(!) diyerek kafamızı kuma gömer isek, eşyanın fıtranı okuyan ve bunu zulme tahvil eden elin abd-ab-rusya-siyonisti hem coğrafyalarımızı işgale-yağmalamaya devam ederler hem de başta Müslümanlar olmak üzere mazlumları katletmeye devam ederler.

    Kulluğu/ibadeti salt namaza, oruca, zekata, hacca v.s indirgeyen bir yaklaşım içinde değil isek, bilakis emredilmiş bu muhteşem hikmetlerle dolu ibadetleri kuşanarak ve dahi vahiyde belirlenen zulumata, şirke, küfre, yağmalamaya karşı cihad/cehd ibadetini ve bedelleri göze alarak yapılan davet/tebliğ/irşad ibadetlerini de KULLUK potasında görüp hayata taşımak zorundayız. Bütün bunları dünyevileşme sefilliğinden de dünyaya sırt dönen ve bütün alanları zalimlere bırakan zillet anlayışından da sıyrılarak ilan etmeliyiz, amele dökmeliyiz.

    Sözün sonu; dünyevileşmek de dünyaya sırt dönmek de kendimize zulümdür. Her iki konumda sefaleti ve zilleti içerir. Müslümanca aklediş bu iki konumu da düşman bilmeyi gerekli kılmaktadır.

    Rabbimiz, vahyin gölgesinde vasatı-dengeyi hayatına taşıyan kullarına yardımı vaad etmekte ve ahirette ödül olarak cenneti müjdelemektedir. Layık olan kullardan olabilmemiz duasıyla.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat