Bir Şehidin Ardından / Cengiz Songür


Kemal SONGÜR, Bir Şehidin Ardından / Cengiz Songür

Kemal SONGÜR


A+ | Normal | A-


Şehadet; Rahman'ın sevdiği mü'min kullarına ikramıdır, razı olduğu ve razı edeceği müslim kullarına iltifatıdır.

İnsanlık tarihi boyunca Rabbin rızası için mücadele eden ve şehid olan nice mü'minler geldi geçti bu dünya hayatından, şehid olan güzide mü'minleri okuduk, duyduk, gördük ve hepsini gıbta ederek anıyoruz, anacağız.

"Allah, elçiliği nereye vereceğini daha iyi bilir." (6/124) ayetinden mülhem., Rabbimiz şehidlik ikramını kime-nereye vereceğini en iyi bilendir, Allah yolunda öldürülenlere (3/195) bütün günahlarının bağışlanacağı sözünü Rabbimiz vermektedir, bu ise kurtuluşun müjdesidir. Şehid Cengiz Songür ve bütün şehidler bu müjdenin muhatabıdırlar İNŞAALLAH.

Şehidler: Cennete giden yolda geçiş üstünlüğüne haiz kullardır...

2011 yılı başında yazdığım "BİR ŞEHİDİN ARDINDAN" KİTABINDAN ŞEHİDİN BİYOGRAFİSİ BÖLÜMÜ:

Dostum, kardeşim, sırdaşım, amcaoğlum Cengiz Songür'ün şehadeti beni bir başka etkiledi.

Hüzünleniyorum, ağlıyorum, özlüyorum, çünkü, hiç kırılmadan yaşanılmış, paylaşılmış koca bir hayat var anılarda. Seviniyorum, çünkü kulluk bilinciyle yaşadı, ümmet duyarlılığını olanca şefkatiyle dillendirdi ve hayatına yansıttı, Hakka şahidlik ederek hayatı kuşandı ve ayrılışların en güzeliyle dünya hayatından ayrıldı ve Rabbinin yolunda şehid oldu.

Şehidlerin hayat hikayesi nice güzel örnekliklerle doludur, şehidlerin hayat hikayesini okumamızın temel nedeni; şehadete giden yolun düşünsel ve eylemsel yönelişlerinin serüvenini bilmek ve özümseyerek buradaya ve kendi hayatımıza taşımanın gayreti içinde olmak içindir. Şehid Seyyid Kutub'un ifadesiyle; "şehidler ümmetin hayat iksiridir"., şehid Metin Yüksel'in ifadesiyle; "şehadet bir çağrıdır tüm nesillere ve çağlara"., şehid Cengiz Songür'ün ifadesiyle; "Allah'ım, bizlere adam gibi adam olmayı ve Sen'in yolunda şehid olmayı nasip et" diyebileceklere mücadele muştusu aşılamaktır.

Şehid Cengiz Songür'ün hayat hikayesi: 04.06.1963 yılında Konya’nın Beyşehir ilçesinin Hüseyin’ler köyünde dünyaya geldi. Bu köy ilçeye 23 km. uzaklıkta olup, bölgenin en gariban-yoksul köylerinden biriydi. Anadolu’nun birçok köyünden büyük şehirlere göçlerin söz konusu olduğu gibi, babalarımız da İzmir’e göç ettiler.

Cengiz, ailesiyle birlikte köyden göç ettiklerinde henüz beş yaşındaydı. Beş çocuklu bir ailenin ortancasıydı. Songür sülalesi olarak İzmir’in simge varoşlarından Kadife kale semtinde mesken tutulmuştu. Bu semt İzmir’in en yüksek tepesindeydi. Babalarımız üç kardeşti, Cengiz ortanca kardeşin ortanca çocuğuydu. Songür sülalesi olarak geçimlerini, pazarcılık ve tuhafiye ticareti gibi işlerden sağlıyorlardı.

Cengiz ilkokulu İzmir’de okudu. Hemen ardından büyükler takip edilerek kâh pazarcılık yaptı, kâh tezgâhtarlık, kâh tuhafiye dükkânında babasına yardım ederek hayatını sürdürdü.

Cengiz’le evlerimiz de işyerlerimiz de birbirine çok yakındı. Aynı yaşta olduğumuzdan dolayı çok iyi anlaşırdık. Gençlik yıllarında çok yakın arkadaşımız olan ve evi de bizim evle aynı sokakta bulunan Ayhan Surat ile üçümüz birlikte-beraber gezer-tozardık, motosiklete binmek en büyük zevklerimizdendi. Cengiz’in motora olan ilgisi sadece onu güzel sürmek değil, mekaniğinden de anlaması ve tamir edebilmesiydi. Onun bu meraklı yapısından dolayı mekanik olsun, elektronik olsun, tamir işleri olsun birçok şeyden anlardı ve çok becerikliydi.

Cengiz çok esprili, şakacı, muzip hoşsohbet biriydi, adeta şaka ve espri üreten bir fabrika gibiydi. Yakın akraba ve arkadaş çevreleriyle bir araya geldiğimizde onun muhabbeti ve hoş sohbeti ortama ayrı bir sıcaklık, neşe ve güzellik katardı.

19 yaşındayken sultanım dediği eşiyle görücü usulüyle evlendi.

Cengiz’le aynı yaşta olduğumuzdan dolayı askerlik yoklaması için Beyşehir’e beraber gittik. Nasibimize askerliğimiz, Ankara Etimesgut tank taburu aynı bölüğe düştü. Sevinerek İzmir’e döndük ve ailelerimizle ve sevdiklerimizle vedalaşarak eşyalarımızı sırtlandık, kışlaya doğru yola koyulduk. Önce Beyşehir’e uğrayıp oradan Ankara’ya geçecektik.

Otobüsümüz Isparta’da mola verdi, karnımız acıkmıştı, birer porsiyon köfte söyledik yetmedi birer porsiyon daha söyledik ve bu arada muhabbet gırıla gidiyordu. Tabi muhabbete o kadar dalmışız ki, otobüsü kaçırmışız. İçi dolu valizlerimiz otobüste kalmıştı, ne yapacağımızı şaşırdık ve hemen taksi tutup otobüsün peşine düştük, yaklaşık 30 km sonra yakaladık. Tabi otobüstekiler ve şoför de dâhil herkes bıyık altından gülüyorlardı. Biz de acı acı gülüyorduk, çünkü köfteler bize çok pahalıya mal olmuştu, cebimizdeki harçlıklara ağır bir darbe almıştık.

Ankara’ya vardık, gençlik parkını biraz dolaştıktan sonra berbere gittik, tıraşlarımızı olduk ve kel kafalarımıza bakarak nizamiyeye kadar gülmekten kırıldık, o kadar çok gülüyorduk ki adeta gülmekten yorulmuştuk. Nasibimize aynı koğuşa düştük ve yataklarımız yan yanaydı. Gündüzleri de geceleri de beraberdik, geceleri yastığa başımızı koyar koymaz ikimizi de nedense gülme krizi tutar ve sesimizin duyulmaması için yastıkları ısırırdık.

Ama maalesef askerlikteki beraberliğimiz 25 gün sürdü, çünkü benim kalbimde mitral yetmezliği vardı, önce revire sonra Gata’ya gönderdiler, bir müddet hastanede yattıktan sonra aort darlığı teşhisini de ilave ederek ‘‘askerliğe elverişli değildir’’ deyip beni geri gönderdiler. Cengiz’de usta birliğine İslâhiye/Gaziantep’e gitmişti.

Amcaoğlum askerdeyken bir kız çocuk babasıydı, askerlik sonrasında da hayatımız Kadife kale semtinde devam ediyordu ve ben de evlenmiştim artık. Evlerimiz bekârlıkta olduğu gibi yine çok yakındı.

İkimiz de geleneksel olan İslam anlayışına sahiptik fakat okuyarak, araştırarak, Rabbimizin lutfuyla tanıştığımız güzel Müslümanların vesilesiyle kısa denilebilecek bir zaman diliminde Tevhidi düşünceyle seksenli yılların ikinci yarısında buluştuk. Sık görüştüğümüz eniştem Mehmet Can, ağabeyim Bilal Songür, büyük amcaoğlum İmdat Songür, Cengiz ve ben sohbetlerimizi yoğunlaştırıyor, okumalarımızı derinleştiriyorduk.

Cengiz’in büyüğü olan İmdat ağabeyimin bize çok yakın iki katlı küçük bir evi vardı, üst katında 20 metrekarelik mütevazı ve yer minderleriyle döşenmiş bir odası vardı. Burada sohbetler eder, kitap okumalarımızı yapar, cemaatle namaz kılardık, hatta teravih namazlarını da burada kılardık ve bunun tadına, huzuruna, lezzetine doyulmazdı. Kadife kale’deki o günlerimiz çok neşeli, bereketli, verimli günlerdi.

Can dostum Cengiz de ben de iki oda bir salon olan evlerde kirada oturuyorduk. Cengiz’in oturduğu ev hem eski hem de zemin kat olduğu için haşerelerden muzdaribti. Ama Cengiz’le beraber şehir içi ve dışı, yemekli ve yemeksiz, yatılı ve yatısız birçok Müslüman ağırlamaya çalışıyorduk ve misafirlerin bereketiyle ufkumuzu genişletmeye gayret gösteriyorduk. O dönemde misafirlerimize gösterdikleri hizmetlerinden, katlandıkları fedakârlıklarından dolayı eşlerimizin hakkını ödeyemeyiz. Rahman eşlerimizden razı olsun.

Cengiz ile ve yakın dostlarla beraber o dönemlerde okumaya, öğrenmeye, araştırmaya ve doğru din algısına ulaşabilmek için çok çaba gösterirdik, şehir içi veya dışı hiç fark etmez İslami konularda yararlanacağımız Müslümanların yanına gider bir şeyler öğrenmeye çalışırdık.

O yıllarda Allah’ın dinini öğrenmeye dönük koşuşturmalarımız çok yoğundu, cömert ve fedakâr dostlarımızdan olan Ramazan Güzel ağabeyin iki katlı evi vardı. Alt katını sohbet-ders yapılması için Müslümanların hizmetine sunmuştu. Soyadı gibi güzel bir Müslüman olan Ramazan ağabey ve fedakâr eşiyle birlikte uzun yıllar (bazen haftada beş güne çıkan yoğunlukta olan dersler olmasına rağmen) Müslümanlara hizmet ettiğini, hele acıkınca imdadımıza yetişen yengenin meşhur katmerini unutmak mümkün müdür. Rabbim ecirlerini versin inşallah.

Yine o yıllarda Mehmet Alagaş ağabeyin bu derslere katılarak ve vaziyet ederek Müslümanlara çok hayırlı katkılar sunduğunu ve kendisinden çok istifade ettiğimizi, dergideki yazılarıyla ve yazdığı kitaplarla bizlere katkı sunduğunu, hak gerçeklerle karşılaşmamız noktasında bizlere yoldaş olduğunu, adeta Kur’an’la sıkı fıkı dostluk kurmamıza önayak olduğunu söylemeliyim. Mehmet ağabeyin teşvikiyle o dönemin siyah beyaz Apple Macintosh bilgisayarını bugünün büyük parası sayılacak bir miktara satın almıştık. O bilgisayara Kur’an’ı ‘’tek parmak hızıyla’’ yüklemiştik ve Mehmet ağabeyin bilgisayarda oluşturduğu programlarla verimli çalışmalar yapmıştık. Rabbim kendisinden razı olsun. Seksenli yılların sonları ve doksanlı yılların başları diyebileceğim o yıllar çok bereketli, çok verimli geçmişti.

Cengiz ile ve yakın dostlarla yaptığımız çalışmalarda ve kitap okumalarımızda şehid Seyyid Kutub, Mevdudi gibi müfessirlerden, şehid Ali Şeriati ve benzeri mücadeleci yazarların kitaplarından çok yararlanmıştık.

Amcaoğlum Cengiz, Allah da şahid, tanıyan kulları da şahiddir ki, gerçekten tam bir hizmet ehli, samimi, cefakâr, fedakâr güzel bir müslümandı. Zaten şehadet ikramını Rabbimiz böylesi güzel mü’minlere nasip etmiyor muydu?

Örnek bir adamdı Cengiz Sogür

Cömertliğin varlıkla, para-pulla alakası olmadığını, izzet-i ikramın yürekle, sevgiyle, içtenlikle yapılacağını-yapılabileceğini gösteren-örneklendiren adam gibi bir adamdı kardeşim Cengiz Songür.

Cengiz okumayı ve okuduklarını paylaşmayı da çok severdi. Cedelleşmeden, hayır ummadığı nezaketsiz tartışmalardan, muhataplarını kırmaktan özenle kaçınırdı. O, düşüncelerini ve karşılaştığı hak gerçekleri önce kendi nefsinde yaşayarak, örneklendirerek davetini muhataplarına götürürdü. Çok sevilen, çevresinde çok sayılan, dürüst ve hasbi bir adam olarak tanındığından dolayı, sözleri dikkate alınır, dinlenilir ve daveti muhatapları nezdinde mâkes bulurdu.

Entelektüel bir dille uzun uzun yaldızlı cümleler kurarak, dilden yüreğe yol bulmayan-bulamayan söylemlerle, söylem ile amelin hiçbir zaman kesişmediği davetlerle, kimi kişilerin üzerinde taşıdığı elbiselerle kişiliklerini ustaca gizleyen tiplerle, maddi konumunu veya statüsünü ön plana çıkararak insanlara tepeden bakan çukurdaki yüzsüzlerle, menfaate dayalı kurulan ilişkilerle, kısacası çok yüzlü ve pragmatist kimliklerle hiç yan yana durmadı ve aynı ortamı paylaşmadı. Çünkü midesi buna hiç ama hiç müsait değildi.

‘’Nice elbiseler vardır içinde adam yoktur ve nice adamlar vardır üzerinde elbise yoktur’’ vecizesinde olduğu gibi, Cengiz’in dost ve arkadaş çevresi hasbi, kişilikli, onurlu insanlardan oluşmaktaydı. Yani ‘’söyle dostunu sana kim olduğunu söyleyeyim’’ sözünde olduğu gibi arkadaş seçimine, beraber yürüyebileceği yoldaş seçimine özen gösterirdi.

Çevresiyle çok doğal, içtenlikli, sevecen bir ilişki kurmasından dolayı onun vesilesiyle birçok insan İslam’la tanıştı, çünkü Cengiz’in anlattığı hak gerçekler kendisiyle bütünleşen, örtüşen ve hayatı anlattıklarına yakışan-örtüşen bir duruşu, hasbiliği, samimiyeti vardı.

Cengiz’in sohbeti, ders anlatımı, düşüncelerini muhataplarına aktarımı asla monolog tarzında olmazdı ve katılımcıların sohbete katılımını sağlar, biraz da çok becerikli olduğu saha olan espiri özelliğini de kullanarak dinleyicileri hiç sıkmadan ve de onların ilgilerini çekerek hak gerçeklerle karşılaşmalarına vesile olurdu.

Amcaoğlumun, tanış olduğu bütün muhataplarına karşı gösterdiği tavır, iman ettiği hiçbir değeri-gerçeği-hakkı sulandırmadan, sözü eğip bükmeden, tabiri caizse mavi boncuk dağıtmadan, dosdoğru anlatır ve bunu yaparken de nezaketini, letafetini, sevecenliğini ve mübelliğ titizliğini kuşanarak gösterirdi. Çünkü o, kaba ve sert tavır gösterilmemesi noktasında uyarılan Hz. Nebi’nin takipçisiydi.

Cengiz, insanlarla olan diyaloglarında her zaman ve zeminde davetçi kimliğini titizlikle muhataplarına yansıtır ve bu dertle-tasayla oluşturduğu iletişim köprülerini asla yıkmaz, yıkılmasına müsaade etmezdi. Çünkü o, bu sabrı ve tevazuyu insanlara Allah’ın dinini götürebilme adına, insanların bu dinle kucaklaşabilmesi adına bir sorumluluk bilinciyle yapardı.

Cengiz, olanca doğallığıyla ve bu güzel özellikleriyle etrafında kim olursa olsun yardımlaşan ve paylaşan bir güzel adamdı.

Cengiz, sürekli çok nasipli bir adam olduğunu söyler ve çok cefakâr, fedakâr, saygılı-saygıdeğer bir eş-yoldaş-gönüldaş zevce nasip ettiği için Allah’a çok şükrettiğini, onun hakkını nasıl ödeyebileceğini hep bana sık sık anlatırdı. Çok zor şartlarda, geçim sıkıntılarıyla, kimselere mahcup ve muhtaç olmadan olanca dik duruşuyla ve fedakâr eşiyle birlikte çok değerli, ahlaklı, şuurlu yedi evlat büyüttüler.

Cengiz, hayatın zorluklarından, geçim sıkıntılarından, kalabalık olan aile nüfusundan dolayı, evin ihtiyaçlarını ucuza-hesaplıya getirebilmek için ununu, şekerini, temel ihtiyaç malzemelerini marketlerden değil, toptancılardan tedarik ederdi. Çok tutumlu, hesabını bilen, mütevaziliği severek yaşayan, her daim içtenlikle şükreden biriydi.

Evinde eskiyi eskiyle değiştirerek, dünyasında gösterişe hiç yer vermeyerek eşya kullanırdı. Tabi evini bilenler bilir, yeni-yepyeni eşyalarla donatılmış birçok evden daha temiz daha düzenli daha sıcak daha rahat edilir bir evi vardı. Ev sıcak ve rahat edilebilir, ev sahibi de sıcak ve içtenlikle misafirlerini ağırlayan biri olunca ve de olanca hasbiliğiyle o evde vahiy pasajları okununca, tabi ki o ev etrafına bereket saçacak ve güzel bir örneklik sunacaktır.

Evinde elinden birçok şey geldiği için adeta parçalardan ihtiyaca göre yeni üretim yapar ve kullanırdı. Kırılmış plastik bir sandalyeden çocukları için salıncak oturağı, profil ve tahtaları bir araya getirerek kitaplık yapması, kısacası en ucuza, ama temiz ve kullanışlı eşya ne varsa yapardı-yapabilirdi.

Cengiz, sülalemizde yedi çocuk babası oluşuyla da zirvedeydi. Altı kız ve tam ortalarında olan bir erkek çocuk babasıydı. Edepleriyle, ahlaklarıyla, efendilikleriyle, ihlâslarıyla, İslami duruşlarıyla, zor şartlara rağmen göz-gönül tokluklarıyla, severek gösterdikleri saygılarıyla, dış ve iç temizlikleriyle, baba evlat arasında kurduğu saygı ve sevgiyi cem eden iletişim ve ilişkileriyle yetiştirdiği evlatlar açısından da zirvedeydi, hep öndeydi, örnekti.

Hayata dönük öncelikleri eşiydi, evlatlarıydı ve bu öncelik onlara İslami bir hayat sunmaktı. Evine-ehline çok düşkün ve çok duyarlıydı. Sevgisini her daim endişeli ve titiz bir baba duyarlılığıyla gösterirdi.

Zaten evlatları sevmek bu değil miydi? Çocuklara duyulan, duyulması gereken düşkünlük, onları ahirete hazırlamak, Rabbimizin razı olacağı kullar olarak yetiştirmek-yetiştirebilmek değil miydi?

Sevmek, düşünmek, duyarlı olmak, bir baba ve eş olmak, ciğerpareleri olan evlatlarına ve hayat arkadaşı olan eşine, geçici olan dünya hayatının imkanlarını-nimetlerini sunmaktan öte, kalıcı olan ahireti ve sonsuz olan cennet hayatına ulaşılması için hazırlık yapmak, cehd etmek değil midir?.. İşte Cengiz’in babalığı da, kocalığı da buydu. Cengiz’in yetiştirdiği evlatlarının ruh halini, Gazze’ye yola çıkmadan önce cebine gizlice konulan şu mektup yeterince özetlemektedir.

“Sana yazacağım yüzlerce cümle var ama kelimelerim düğümleniyor. “Korkuyorum baba. Kardeşlerimin gözlerindeki hüznü annemin yüzündeki endişeyi gördükçe korkuyorum. Ama seni sonunda kaybetmek de olsa git baba... Bir yetimin gülümsemesi için, bir annenin duası için git baba... Geriye bir tek adın da dönse git... Senin kızın olmak çok ama çok güzel baba…”

Güzel bir babadan o güzelliğe yakışan evlatların ruh hali böyle olur.

Yirmi sekiz’li yaşlardayken Kadife kale’den taşındık, ben Yeşilyurt semtine, o da Karabağlar/çamlık semtine. Bir dönem İzmir’de arkadaş çevremizde revaçta olan bedavacılık (şehir içi veya dışı mahallelerde taksitle giyim eşyası satmak) işiyle bir dönem iştigal etti. Zor bir iş koluydu, mahalle mahalle elinde mikrofonla taksitle satış yapar ve taksitler çok uzun bir zamana yayıldığı için günümüz karşılığı olarak bir lira veya biraz altı ve biraz üstü taksit toplardı. Şehir dışına iki günlüğüne Söke, Aydın, Bayındır, Bergama (ortalama yüz k.m. uzaklıklarda olan yerler) gibi yakın yerlere çıkmasına rağmen, yol masrafı olmaması için gittiği yerlerde yaz-kış demeden kamyonetinde yatardı. Otel parası vereceğime ciğerparelerimin bir ihtiyacını gideririm derdi. Her yönüyle alnı öpülesi bir babaydı, bir adamdı, bir güzel müslümandı.

Evlatlarına karşı sorumluluğuyla, fedakârlığıyla, merhametiyle örnek bir babalık göstermişti.

Çocukları çok severdi ve sevindirmekten çok ama çok zevk alırdı. Eski Vespa bir motoru vardı ve oturduğu mahalleye geldiğinde komşu çocukları adeta onu beklerlerdi ve çocukları motora sırayla bindirerek sokaklarda tur attırırdı. Çocuklara duyulan merhamet ve sevgi mü’minin özelliklerinden değil miydi?

Sonra bedavacılık işini bırakarak Kestelli caddesinde işyeri açtı ve orada da komşuluğumuz uzun yıllar sürdü. Yine her ikimiz de tekstil işiyle uğraşıyorduk. Dükkanlarımız çok yakındı ve çoğu zaman neredeyse her gün görüşürdük ve meşhur ziyafet soframız olan gevrek+peynir yerdik.

Bir dost düşünün, beraber oturmaktan, uzun yolculuklara çıkmaktan, sık sık beraber olmaktan hiç sıkılmıyorsunuz ve gördüğünüz her defasında tebessüm ederek sevindiğinizi, mutlu olduğunuzu hissediyorsunuz. İslami düşüncelerimizle, duygularımızla, hayata bakışımızla, espri anlayışımızla, sevdiklerimizle, kızdıklarımızla, gücendiklerimizle, kısacası iki ayrı beden tek bir insan gibiydik.

Amcaoğlum benden çok çok daha çalışkan, fedakâr, özverili, hizmet ehli, elinden geleni sonuna kadar yapan, mazeret nedir bilmeyen, sürekli koşuşturan, tembellikle arası hiç iyi olmayan, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle hep öne atılan bir güzel adamdı. Yardımlaşmak onun hayat felsefesiydi ve arada bir bana amcaoğlu beni dikkatle dinle der, orada öksüz, burada yetim, şurada dul bacılar var deyip bir şeyler yapılması gerektiğini endişeli bir ruh haliyle söylerdi. Tabi işin kolayını bizler seçer, sadece bir şeyler toplamaya çalışırdık, ama Cengiz işin hep zorunu-meşakkatlisini seçer, kapı kapı tesbitte bulunur ve tek tek dağıtırdı.

Cengiz’imi, piknik, sohbet, konferans gibi aktivitelerde koşuşturanların en başında görürdük, mikrofon ve konuşma düzenini ayarlaması, masa sandalyenin düzeltilmesi, çay dağıtılması, bulaşıkların halli, çevre temizliği sanki ondan sorulurdu, ayrıca evlerde sohbet/ders aktivitelerine ara vermeden istikrarlı bir şekilde devam ederdi ve çok emeğinin geçtiği, kurucularından olduğu ÖZGÜN DER’de sohbetlerde bulunur, konferanslar verirdi. O, derneğin konuşmacısı, ses düzenleyicisi, temizlikçisi, çaycısı, kısaca derneğin her şeyine koşuşturan hizmet eriydi. Okuyan, düşünen ve paylaşan bir mü’mindi.

Cengiz’imin çok güzel hasletlerinden biri de, her düşünce ikliminde olduğu gibi Müslümanlar arasında kimi düşünce farklılığından dolayı çıkan tartışmalarda gösterdiği kucaklayıcı, bütünleştirici, sevgi-saygı köprülerinin her daim ayakta durmasına yönelik çabalarıydı. O, kasıtları, dertleri, tasaları İslam olan ama farklı okumalardan, algılamalardan, etkileşimlerden kaynaklanan düşünce ve pratik farklılıklarının çözümüne yönelik hep beraber Kur’an’ın hakemliğine başvurulması gerektiğini söyler ve iletişimin, ortak paydalarda yardımlaşmanın önemine vurgu yapardı.

Kasıt, kaygı, endişe, yöneliş İslam ise, farklı söylemlerde bile olunsa yardımlaşmaya, konuşmaya, dertleşmeye, fikir alış-verişlerinin yapılmasına, ortak kimi aktivitelerin yapılarak kalplerdeki ülfetin diri tutulmasına dikkat ederdi. Asla kırılarak-kızılarak ötekileştirilmemesine, aidiyetin Kur’an’a ve Müslüman kimliğine yapılması gerektiğine, dernek veya grup asabiyetinin iman edenlerin hayrına olmayacağına, ümmetin vahdetinin korunaklı-korunmuş olan vahyin hakemliğine ve vahyin tanımladığı peygamber örnekliğinin rehber edinilmesine sürekli vurgu yaparak kardeşlerini uyarırdı.

Cengiz’in asla müsamaha göstermediği, kabullenmediği, şakasından bile hoşlanmadığı düşünce-söylem, kırıntılarının bile akideye gölge düşürdüğüne inandığı, insanlık tarihinde üretilen en sapkın ve en bayağı düşünce olarak gördüğü, Müslümanların hücrelerinde bile taşımaması gerektiğine, insanın hiçbir dahlinin olmadığı bir şeyle övünmesinin veya yerinmesinin trajikomik bir durum olduğuna inandığı ırkçılıktır/kavmiyetçiliktir. Irk/kavmiyet asabiyetinin lanetli bir tümör/ur olduğunu, mü’minlerin hücrelerine girmesi halinde mü’min yürekleri öldüreceğini ve zerresini dahi taşıyanın-hissedenin hemen secdeye kapanıp bu lanetli tümörden kurtarılması için Allah’a niyazda bulunup af dilenilmesi gerektiğini hatırlatırdı. Çünkü ırk/kavmiyet asabiyeti ile mü’minliğin korunamayacağını-yaşanılamayacağını ve mü’min kalınamayacağını bilmekteydi, inanmaktaydı.

Amcaoğlum, ümmetçi bir duruşun dışında hiçbir yönelişi asla kabul etmez ve mazur görmezdi.

Cengiz, korunaklı-korunmuş olan Kur’an’ın, düşünce ve eylemlerde temel kaynağımız olduğunu ve vahyin tanıttığı-tanımladığı Hz. Peygamberin önderliğinin/rehberliğinin vahiyle birlikte ayrılmaz kılavuzluğunu vurgulayarak, bunun dışında kalanların tümünün yararlanılabilir kaynaklar olduğunu, ümmetin vahdetinin ancak bu şekilde olabileceğini ısrarla vurgulardı. Mezheplerin, ekollerin ve üretilen bütün düşüncelerin, yani korunaksız olanın korunaklı olana arzının hayatiliğine dikkat çekerdi.

Mezhebli olunabileceğini söylerken asla mezhebci olunmaması gerektiğini ve Rahman’ın rızasını gözeterek düşünce ve fikir üreten bütün âlimlerden, müfessirlerden, yazarlardan yararlanılabileceğini, istifade edilebileceğini ve yanılma, hata yapma ihtimallerinin insan olmaları açısından gözden ırak tutulmaması gerektiğini ve bütün düşünce, inanç, eylem, tavırların vahyin hakemliğine sunulmasının bir Müslüman olarak titizlikle üzerinde durulmasının önemini öncelikle vurgulardı.

Ümmetin yaşadığı problemlerin en başında, vahyi önceleyen bir zihin yapısında netleşilmediğinden dolayı ve buradan kaynaklı mezhepçiliğin ve kavmiyet asabiyetinin bulunduğunu, tağut/müstekbir ve emperyalistlerin ümmet içinde en kolay kaşıdıkları, fitne/fesad ürettikleri sahaların başında geldiğini, Allah’ın Kur’an’da bizleri Müslüman olarak tanımladığını ve bu tanımın bizler için yeterli bir şeref/izzet olduğunu, muhataplarının gözlerinin içine bakarak söylerdi.

Cengiz, İslami mücadelenin, aktivitenin, mücadele kulvarının da İslami olması gerektiğine, Firavun’un koltuğuna oturarak, onun çizdiği sınırlara sadık kalarak, onun söylemini/dilini kullanarak, ilahi öğretiye rağmen ürettiği düşünce, yasa/kural ve tavırları benimseyerek veya benimsiyor gibi gözükerek yapılamayacağını ve Tevhidi mücadele örnekliği-önderliği ile bizlere rehber olan hiçbir peygamberi mücadelede böylesi bir anlayışın, böylesi bir mücadele örneğinin olmadığını ifade ederdi.

İslami duruşumuzun, düşünsel ve eylemsel yönelişlerimizin vahyin sınırlarına/hudutlarına sadık kalınarak sergilenebileceğini, her şeye rağmen taraftar toplamak değil, her şeye rağmen vahye sadık kalınmasının önemine vurgu yapar ve Allah’ın huzurunda topladığımız taraftarların sayısının çokluğuyla değil, vahye sadık kalıp kalmamamızla ilgili sorguya çekileceğimizi ifade ederdi.

Peygamberlerin tümünün ortak misyonu, yükümlülüğü, sorumluluğu insanları tağuttan uzaklaştırıp Allah’a kulluğa davet etmek olduğunu hatırlatır ve ‘’Andolsun, Biz her ümmete: "Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.’’ 16/NAHL/36 ayetinin bizlere peygamberlerin gönderiliş gayelerini net/yalın bir şekilde ifade ettiğini söylerdi.

Tağut kavramının (Allah’ın indirdiği hükme, hayatı inşa etmede tabi olunmasını istediği ilahi öğretiye rağmen, kendi aciz beyinlerinden ürettikleri hüküm ve yasaları insanlara dikta/zorla empoze eden kişi ve kuruluşlardır) titizlikle üzerinde durulmasını isterdi.

Akide/iman noktasında vahyin belirlediği kırmızıçizgilere sadık kalınmasının mü’min’lik açısından hayatiliğini kendi şahsında örneklendirerek kardeşleriyle paylaşırdı.

Cengiz otuz sekiz yaşında dede oldu ve dört torun sahibiydi. (Şehadetinden sonra ben bu hatıraları yazarken, damadı Murat ve kızı Sümeyye’ye Rabbimiz bir erkek evlat verdi ve dolayısıyla bir torun daha geldi, Rabbim İslam’a hizmetçi kılsın.) Bu nasiplilikte de öndeydi, örnekti. Hatta şakalaşırdık, sen artık yaşlandın, torun-torba sahipleriyle arkadaşlık etmelisin derdik. Ama Cengiz her yönüyle hep delikanlıydı, hep genç ruhluydu.

Son dönemlerde yaptığı işin gereği semt semt gezerek dükkânlara mal pazarlıyordu ve ortak müşterilerimizden olan ve Cengiz’in de yeni tanıştığı müşterisi tesettürlü olmayan bir bayan kardeşim, amcaoğlumun şehadet haberini duyar duymaz benim dükkânıma başsağlığı dilemek için geldi. Dört veya beş defa görüştüklerini ve çok sevip-saydıklarını, şehadet haberini duyduklarında günlerce eşiyle birlikte uyku uyumadıklarını, çok etkilendiklerini ağlayarak anlatıyordu. Bu nasıl bir iz bırakmaktır, bu nasıl bir etki bırakmaktır Allah’ım.

Cengiz kardeşimin kişiliği ve davetçi titizliği ve örnek şahsiyetiyle ilgili bu ve benzeri sayısız olaya şahid olmuşumdur. Yaşanılan bir toplumda davetçi, mübelliğ, fedakâr ve insanları kuşatan bir duruşla hareket etmenin, toplum nezdindeki karşılığının nasıl olacağına dönük bir fotoğraf sunmak gerekirse yakın tarihten bir örnek verilebilir.

Lübnan’da 2006 yılında İsrail saldırılarından sonra yıkılmış, viraneye dönmüş evlerin yıkıntılarının üzerine çıkarak Allah’a hamd eden ve Hizbullah lideri olan Nasrallah’ın yaşıyor oluşuna sevinen, yıkılmış olan evinin tekrar yapılabileceğini söyleyen tesettürlü bir kardeşimin vakarlı duruşu ve tesettürlü olmamasına rağmen Nasrallah’ın fotoğrafını üzerinde taşıyan ve İsrail’e lanet eden bir genç kızın ruh halini ve Müslümanların onların üzerinde bıraktığı etkiyi anlamamız, görmemiz, okumamız gerekmektedir.

Müslümanlar yaşadıkları toplumlarda tavırlarıyla, davranışlarıyla, emin ve örnek kişilikleriyle yıkmaya, dökmeye, ötekileştirmeye, karşıt üretmeye değil, kurtarmaya, diriltmeye, vahiyle insanları tanıştırmaya, insanları Allah’ın pak diniyle buluşturmaya, adaleti ayakta tutmaya, ilahi öğretiyi kimlik ve kişiliklerinde örneklendirmeye talip olmak durumundadırlar.

Amcaoğlum, Gazze’ye daha önce de Mısır kapısından girmek için yola çıkan konvoya katılmak istemişti ama nasip olmamıştı. Bu sefer Mavi Marmara gemisine binebilmek için Bahattin Yıldız abimizle temasa geçerek ismini yazdırdı.

Bahattin Yıldız, hayatını Allah için mücadeleyle geçiren, doğru bildiklerinin arkasında duran, fedakâr, cefakâr, ihlâslı bir müslümandı. Afganistan başta olmak üzere dünyanın birçok yerindeki mazlum, mağdur, mustazaflara yardım götüren, onlarla dayanışma içinde olan, Müslüman kardeşleriyle omuz omuza mücadele eden bir yiğit müslümandı. O İzmir’li değil, Türkiye’li değil, dünyalı bir mü’mindi. Yüreğinin genişliği coğrafi sınırlara sığmıyordu.

Bahattin ağabeyi son yolculuğuna çıkmazdan iki hafta önce dükkâna ziyaretime gelmişti, bir saat kadar oturduk, çay içip dertleştik ve bu güzel müslümanı son görüşümdü.

İ.H.H. Gönüllüsü olarak Afganistan’da bir yetimhane projesi için yola çıkmıştı, 17.05.2010 tarihinde bindiği uçağın Kabil’e yakın bir mesafede düşmesi sonucu yol arkadaşı Faruk Aktaş’la birlikte şehid oldular. Allah için güzel bir salih amel peşinde koşuyorken Rabb’e kavuşmak, kavuşmaların en güzeli olsa gerektir. Yetimlerin, öksüzlerin, mustazafların dualarında yer almak-alabilmek ne büyük bir kazançtır.

Bahattin Yıldız kardeşimizin gıyabi cenaze namazında, İzmir İlahiyat fakültesi camiinde çok kalabalık Müslüman topluluğu bir araya geldi. Namazda Cengiz’le yan yanaydık ve bana şöyle demişti. Amcaoğlu, ‘’namazını kıldığımız müslüman adam gibi bir adamdı’’ dedi ve aynı yerde (ilahi takdirden habersiz sekiz gün sonra şehid Cengiz Songür’ün aynı musalla taşına konularak cenaze namazı kılınacaktı.)

Cengiz’le namazdan sonra kucaklaşarak, ağlaşarak ayrıldık. Mavi Marmara gemisine binmek üzere Antalya’ya uğurladık. Gemi Antalya’dan ayrıldıktan sonra amcaoğlumdan bir mesaj geldi ve şöyle diyordu.

‘Dualarınızı ve sevgilerinizi Gazze’ye götürmeye talibiz’

31.05.2010 Tarihinde sabah 4 sularında kahpe İsrail askerleri tarafından gemiye ateş açıldığını ve iki kişinin şehid edildiğini duyduk. Sabahleyin arkadaşlarla Konak meydanında buluştuk ve öğleyin bir miting düzenlendi. Türkiye’nin her tarafında ve dünyanın birçok yerinde insanlar ayağa kalkmıştı.

Gemide olan bitenlerden doğru düzgün haber alamıyorduk.

Akşamları Konak meydanında toplanılıyor, konuşmalar yapılıyor ve dua ediliyordu. İsrail askerlerinin baskından sonra, gemiyi Aşdot limanına çekip yolcuları sorguya çekeceği duyuruluyordu. Baskının üçüncü gününde Türkiye’ye dönüşlerin başlayacağı haberleri geliyordu. Büyük bir hasretle-özlemle Cengiz’imin ve diğer yolcuların gelmesini bekliyorduk. Sonradan öğrendik ki, dokuz yiğit şehid olmuş. Ama can dostumun ismi o şehidlerin arasında geçmiyordu.

Ağabeyim Bilal Songür ve yakın arkadaşlarım Hüseyin Alan, Burhan Akdeniz, Hamza Akdeniz ve eniştem Mehmet Can benim dükkânda toplanmışlar ve beni arayarak acele gelmemi istemişlerdi. Ben acele dükkâna gittim, dostlarım beni ağlayarak karşıladılar, ne oldu çabuk söyleyin dedim, Cengiz’in yol arkadaşlarından haber geldiğini ve şehid olduğunu söylediler.

Yıkıldım, büzüldüm, yüreğimin alev alev yandığını hissettim, ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemedim, bir an ben benden gitmişti, sanki boşluğa düşmüştüm, aciz olan ben ağlamaktan başka bir şey yapamıyordum.

İçimin dağlandığını, daraldığını hissediyordum, bir daha göremeyeceğim düşüncesi, hasreti-özlemi tarifi imkânsız bir şekilde içimi çok yakıyordu. İnsani-fıtri boyutum çok acı çekerken, içimdeki bir ses, sen Müslümansın ve ölümün kaçınılmazlığına mutlak iman edensin diyordu. Kardeşin-amcaoğlun şehid oldu ve şehadet onun için büyük bir ikram ve lütuftur diyordu. Yani ikiye bölünmüştüm, iki boyutu, iki ruh halini, iki tarafı birden yaşıyordum.

Bir tarafım özlemle, hasretle, yaşanılmış onca anıların hatırasıyla, dünya hayatında çok çok yakın bir dostun, kardeşin ayrılığıyla acı çekerken, bir tarafım da, güzel, bereketli, hayırlı, onurlu, hakka şahidlik eden bir hayatın şehidlikle tescillenmesi, bir kulun, Rahman tarafından verilen şehadet ikramıyla huzura alınması, sevilinilecek, gıpta edilecek bir lütuf olduğunu düşünerek huzur ve itminan duymaktaydı.

Cengiz’imin ailesi şehadet haberini henüz almamıştı. Önce İsmail’e ulaşalım dedik, İsmail evin tek erkek çocuğuydu, Ekrem Altınlı dostumuzun yanında çalışıyordu, hemen yeğenimi gönderip aldırttık ve dükkâna getirttik. Abim ve yakın dostlarla birlikte İsmail’e babasının şehid olduğunu söyledik. Sevgili yeğenim donup kalmıştı, konuşamıyordu, kolay değildi, dünya hayatının en zorlu imtihanlarındandı. Çok sevdiği babacığından ayrı düşmüştü ve bir daha bu hayatta ona sarılıp koklayamayacaktı. Ben de güzel bir Müslüman olan babacığımı 1994 yılında kaybettiğimde altı ay kendime gelememiştim, onun için bunu yakinen anlarım. Sevdiklerimizi ahirete uğurlamak Rahman’ın bir takdiri ve imtihanın bir gereğidir. Hz. Yakub’un (a.s.) gözlerini ağartan böyle bir imtihan değil miydi? Hz. Peygamberin (s.a.v.) mübarek sakallarını oğlu İbrahim’in vefatı nedeniyle gözyaşları ıslatmamış mıydı?

Bu arada İmdat abim Konak’ta Müslümanlarla birlikte beklemekteydi, bir kısım arkadaşlar onu alıp şehidin evine götürecekti, biz de İsmail’i aldık şehidin evine gittik. Cengiz’in evinin bulunduğu sokağa girdiğimizde bir an boşluğa düştüğümü hissettim, dünya başıma yıkılmıştı sanki ve ben de onun altında eziliyordum. Yüreğim paramparça olmuştu, çünkü artık hadi amcaoğlu geç kaldık seni bekliyorum diyemeyecektim, bir daha ona sarılamayacak ve uzun yolculuklara çıkamayacaktık. Onun yokluğuna alışmak çok zor olacaktı ve acı dolu günler beni beklemekteydi.

İmdat abim yıkılmıştı ve hıçkırıklarını bırakıvermişti, şekeri ve tansiyonu olduğu için sevgili dostum doktor Adnan sakinleştirici bir iğne yaptı. Şehidin erkek kardeşleri Nurettin, Fahrettin, ablası ve Apil enişte, yeğenler, çok sevdikleri canları için hıçkırıklarla ağlıyorlardı.

İsmail ve altı kız kardeşi ve annelerinin ağlayarak Rahman’a dua etmeleri, metanetleri, duruşları, içlerindeki yanan ateşe rağmen, Rabb’e sığınarak ve sabır dileyerek Müslüman bir aile nasıl olunur ve nasıl dik durulur gösterdiler. Ve şehid babalarına ve eşine yakışır vakarlı bir tavır sergilediler.

Cengiz’in şehadet haberini alan dostlar da evin sokağını doldurmuşlardı. Can dostlarımız hep yanımızdaydı ve bizleri hiç yalnız bırakmadılar. Cengiz çok sevilen biriydi. Şehidleri ve gazileri taşıyan uçakların sabaha karşı İstanbul’a ineceği haberi bizlere ulaştı.

İmdat ve Bilal abim, Fahrettin ve Tacettin kardeşimle birlikte sabah uçağıyla İstanbul’a gittik. Havaalanından arkadaşlar bizi aldılar ve hemen adli-tıbbın yolunu tuttuk. Adli tıpta Cengiz’in yol arkadaşları, can yoldaşları olan gazilerden Harun, Hayrettin, Emin kardeşlerimizle karşılaştık, ayrıca İzmir’den İstanbul’a taşınan çok sevdiğimiz Levent Çavuş dostumuz da, Hamza Türkmen ağabeyimizde oradaydı.

Şehidimizin bulunduğu yere girdik. Cengiz’im, can kardeşim beyaz kefenler içinde oracıkta yatıyordu.

Vay amcaoğlum vay, seni beyaz kefenler içinde görmek ve şehadetine şahid olmakta varmış ilahi takdirde. Şehidimizi eğildik ve hasretle güzel yüzünden öptük, o kadar güzel tebessüm ediyordu ki, sanki konuşuyordu, sanki bir şeyler fısıldıyordu,

Rabbim bana ikramda bulundu,

Rabbim bana iltifatta bulundu,

Rabbim bana ey mutmain olan nefis,

Dön Rabb’ine razı olmuş ve olunmuş olarak,

Gir kullarımın arasına ve cennetime gir,

Sanki şehidimizin güzel tebessümünden bunları duyuyorduk ve zaten bu gerçeklere hücrelerimize kadar iman ediyorduk. Rahman’ın vaadi haktır ve mutlaka görülecektir.

Bilal abim şehidimizin tebessüm eden güzel yüzünü cep telefonuyla çekti, bu tebessüm çok şey anlatıyordu.

İstanbul’da, dokuz şehidimizin cenazeleri mezarlıkta hazırlandı, toplu halde Fatih camiine getirildi. Çok kalabalıktı ve bir an Cengiz’in cenazesinin başında dostu, yol arkadaşı ve iki kurşunla yaralanmış kolu sarılı vaziyette gazilerden olan Musa Çoğaş kardeşimi ağlıyorken gördüm ve o tablo beni çok etkiledi, şehid olmuş ve şehadete hazırlıklı olan iki dost yan yanaydı.

Şehidlerin cenaze namazı kılındıktan sonra şehidimizin cenaze aracına binerek yola koyulduk. Gittiğimiz güzergâhta yollar trafiğe kapatılmıştı, on binlerce insan cenaze araçlarını kuşatarak takip ediyordu ve sokak aralarından insan seli akıyordu. Çok kalabalıktı. (aklıma o an 89-90 yıllarında iki kez gittiğim ve çok yoğun/kalabalık katılıma sahne olan İran’daki devrim kutlamaları geldi.)

Cenazeleri taşıyan araçlarla yavaş yavaş ilerliyorduk ve yaşlı gözlerle, dualarla, sloganlarla, tekbirlerle yapılan bu yürüyüş iki saat kadar ve birkaç km. sürdü. Daha sonra havaalanına geldik, şehidlerin cenazeleri memleketlerine uğurlandı, özelde kendi memleketlerinde yaşayan Müslümanlara ve genelde dünya Müslümanlarına hayat ve diriliş iksiri olsun duasıyla.

Şehidimizle birlikte akşam uçağıyla İzmir’e döndük. Havaalanında muhteşem bir kalabalıkla tekbirlerle karşılandık, bacılarımız ve dostlarımız yaşlı gözlerle şehidlerini karşıladılar, Hamza Akdeniz ve Ahmet Büyük kardeşim ve diğer dostlar her zamanki gibi ellerinden geleni yaparak organize etmişlerdi her şeyi. Oradan uzun bir konvoyla şehidin evine geldik. Şehidin evinin bulunduğu mahalleye güçlükle girebildik, çok kalabalıktı, tekbirlerle, dualarla şehidlerini karşıladılar, Cengiz’im hayatıyla da, şehadetiyle de çok bereketliydi.

Bir müddet sonra şehidimizin cenazesini morga götürdük, morgda şehidimizle, kardeşleri, damatları, eniştesi, ciğerpareleri olan çocukları, hayat arkadaşı olan eşi, dostları, bu dünya hayatında her daim tebessüm eden güzel yüzüne son kez bakarak vedalaştılar, bu vedalaşma cennette inşaallah buluşmak dileğiyle yapılan bir vedalaşmaydı.

Ertesi gün morgdan cenazemizi aldık ve İzmir İlahiyat Fakültesi camiine getirdik. Daha sekiz gün önce Bahattin Yıldız kardeşimizin gıyabi cenaze namazını yan yana beraber kılmıştık ve bana amcaoğlu namazını kıldığımız müslüman adam gibi bir adamdı demişti, ilahi takdir gereği yine adam gibi bir adamı uğurluyoruz. Cenaze namazı çok kalabalıktı, şehadetin bereketi hemen görülmeye başlamıştı, inşallah bu bereket yoğunlaşarak devam eder ve ümmete hayır getirir.

Cengiz ile kendi aramızda latifeleşirdik hangimiz önce öleceğiz, hangimiz hangimizi yıkayacağız ve namazını kıldıracağız diye. Güzel adam, güzel kul, güzel bir mü’min olarak meleklerin müjdesiyle Rahman’ın huzuruna şehadet ikramıyla yürüyen o oldu. Çünkü özverileriyle, fedakârlıklarıyla, olanca hasbiliğiyle o layıktı buna. ‘’Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine melekler iner (ve der ki:) "Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin." 41/Fussilet/30 Cengiz, hakka şahidlik ederek yaşadığı ömrün neticesinde Allah’ın şehadet ikramına mazhar olarak ak pak bir alınla kulluğunu tamamladı. Kardeşimin, can dostumun, amcaoğlumun cenaze namazını zorlanarakta olsa kıldırmak bana nasip oldu.

Amcaoğlumun cenazesi binlerce elin üstünde taşınıyordu ve tekbirlerle cenaze aracına konuldu.

Kalabalık o kadar yoğundu ki, çok uzun bir konvoyla mezarlığa zorlanarak ulaşabildik. Doğduğu gün ve ayda 04.06.2010 tarihinde şehidimizi, anacığıyla babacığının arasına defnettik, sanki kucaklarına bıraktık.

Ümmetin şehidlerine selam olsun. Rahmet-cennet duasıyla...


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat