“İslâmî Bir Bilince İhtiyacımız Var”


“İslâmî Bir Bilince İhtiyacımız Var”

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 13 Mart 2020 Cuma 08:09


Araştırmacı-yazar Ramazan Yazçiçek’in “Bilgiden Bilince” adlı kitabı kısa sürede 2. Baskı yaptı.

Küre Medya / Haber Merkezi
Ekin Yayınları’ndan çıkan “Bilgiden Bilince” adlı kitabı ikinci baskı yapan Ramazan Yazçiçek ile hem kitabı hem de modern dünyada Müslümanların durumu ve dünyevileşme gibi konular üzerine Haksöz Dergisinin Eylül 2019 tarihli 342. sayısında yapılan röportajı ilginize sunmak istedik. Bugün çoğu insanın yaşadığı asıl sorunun, siyasî istikâmetsizlikten önce, varlık hakkında doğru tasavvur ve tefekkür yoksunluğu olduğunu belirten Yazçiçek, düşüncede netleşmemiş insanların, söylemlerinde tutarlılık, siyasetlerinde istikâmet beklenemeyeceğini vurguluyor.

***

Ramazan Yazçiçek:

“İslâmî Bir Bilince İhtiyacımız Var”

Yazar Ramazan Yazçiçek ile geçtiğimiz ay Ekin Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “Bilgiden Bilince” üzerine konuştuk.

Röportaj: Erkam Kuşçu

Öncelikle yeni kitabınızın hayırlı olmasını diliyoruz. “Bilgiden Bilince” geniş bir içeriği kapsıyor. Çalışmanın gayesinin anlaşılabilmesi açısından tercih edilen üslup ve çerçeve hakkında neler söylemek istersiniz?

Rahman ve Rahim olan Rabbimizin adıyla.

Çalışma ile hedeflediğim, sahih bilginin lüzumuna vurguyla; bilginin bilince dönüşmesine fikrî katkı sağlamaktır. Kitapta, bilince dönüşmesi telkini ile bilginin asıl amacının, ete-kemiğe bürünüp salih amel olarak yaşanması olduğunu belirttim. Bu hususu, bilgi ile bilinci mezceden bir farkındalık; ilmiyle amil bir tutarlılık; kişiliğiyle mahfuz, kimliğiyle makbul bir örneklik ifadesi ile tarif ettim.

Kitabı, dil ve üslup olarak akademik kaygı ve tahsis edilmiş entelektüel bir çaba ile ele almadım. Daha az kuramsal veri ile yetindiğim çalışmada, hususî bir okur kitlesini de hedeflemedim. Hitabımı hasbihâl tadında bir üslupla yapmaya niyetle, okurun da hasbî hassasiyetle gönül hanesine kapı aralamasını; mesajın, toplumsal hassasiyet ve duyarlılığa vesile olmasını ümit ettim.

Kitabı, giriş yazısının ardından, “Hakîkatin Peşinde”, “Kayıp Halka”, “Bunalım Çağı ve Müslümanlar” isimli on iki makaleyi içeren üç ana bölümden oluşturdum. Paylaştığım konuları, bildik manada tefsir, hadis, siyer veya güncele dair bir tasniften ziyade, âşinâ başlıklar altında ve fakat özgün bir bakışla ele aldım. Bahse konu ettiğim her hususun öncelikle kendimde muhasebesini yaptım; anlamaya çalıştım, kaygısını duyduğum hususları da açık yüreklilikle paylaşıp muhatabın düşünüp değerlendirmesine sundum.

Eserle, ‘doğru düşünme hassasının hayat bulması’nı, ‘İslâm’ın doğru anlaşılması’nı, ‘Kur’ân mesajının çağın idrâkine sunulması’nı amaçladım. Yaratılmışların, Yaratandan (cc) bağımsız, düşünce ve eylemlerinde yegâne etken olmadığını, “Bilgiden Bilince”nin ana mesajı olarak belirledim.

Bugün içinde yaşadığımız dünya Müslüman zihnin bilgi ile amel arasındaki bağlantısını koparan yeni bir hakîkat tasavvuru sunuyor. Sizin de kitabınızda “kendiliğin bölünmesi” olarak ifade ettiğiniz bu parçalanmışlık haline karşı en başta ne yapılması gerekiyor?

İzninizle önce tespitimizi kısaca yineleyelim: Modern dünya, insanlığı yeni bir hakîkat tasavvurundan ziyade kısır gerçekliğe dâvet ediyor. Tarihin her döneminde geçerli olan ‘hakîkat’, şimdilerde aşındırılarak tarih dışı/yanılgı (anakronizm) addedilme modasındadır. ‘Hakîkat’ buharlaştırılırken, ‘geçici algı’ / ’gerçeklik’ ise kutsanmakta; modern insan, cellâdına âşık bir körlükle esarete dâvet olunmaktadır. Oysaki hakîkat, bilgi ile varlık; ilim-îman-eşya bütünlüğünü esas alır ve bölünmüşlüğe tahammülü yoktur. Kompartımanlara ayrıştıran, bölüp çözen, anlamsızlaştıran anlayışa hakîkat denmez. Bu vurgu, günümüz insanının dağılmış havsalaya, bölünmüş bilince duçar olduğu şimdilerde daha bir ehemmiyet arz etmektedir.

İlmî temelden yoksun ideolojik yaklaşımlar, ‘varlığı’, ‘var eden’ ve ‘var ediş amacı’ bütünlüğünden uzak düşünme ile malul olup ifsâd edicidirler. İçinde yaşadığımız dünya, bütünlüklü düşünmenin ötesinde, çözücü bir algıyı pompalamaktadır. Bölünmüş bilinç bu anlayışın en somut neticesidir.

Rabbimiz, yarattığı insanı mükellef kılmış, lütufta bulunmuş, onu başıboş ve çaresiz bırakmamıştır. İnsanlığa elçiler göndererek kulluğun nasıl yapılacağını öğretmiştir. Dolayısıyla ilim ‘îman’ı, îman da ‘salih amel’i zorunlu kılar. Burada değişmez hakîkat, ilim-îman-amel ilişkisinin bütünlüğü ve bunu gerçekleştirmenin fıtrat zemininde mümkün olduğudur. Buna, varlık-bilgi bütünlüğünü anlama çabası ile ulaşılabilir ancak.

Modern dönemde, mensûbiyet alanı ile yaşanılan gerçeklik arasındaki açı aralığı, zihin yapımızı ele veriyor. Şizofrenik bir temsille zihnî bölünmüşlüğü yaşıyor modern insan. Buna, kendiliğin bölünmesi’ (el-inkisâmu’n-nefsî) diyebiliriz. Bir bedende uzuvların birbirinden kopuk, birbirine rağmen olması nasıl bir vahâmet ise hakîkatte; inanç ile eylemin, ilim ile amelin, itikad ile fıkhın birbirine rağmen, birbiriyle uyumsuz olması da aynıdır. Bu durum, bilgi ile değerin parçalanmışlığına; varlık idrâkinin zihinde belirsizliğine ve hatta dağılmış bilince tekâbül eder.

Burada kendilik ifadesiyle kastettiğimiz, insanın öz varlığı, hakîkî varlığı, zâtiyet/şahsiyet ya da hüvîyetidir. Kendini bilmek (ben idrâki) nimeti ile kendine tapmak (ben/ego) zilleti, iki ayrı dünyanın talep ve duruşunu temsil ediyor. Oysaki ”kendini idrâk eden” özünü tanır, haddini bilir, sorumluluğunu müdrik olmakla Allah’a kul olur. ”Kendini merkeze alan” ise bencil olur; hevâ-hevesine râm olmakla şeytana kulluk eder. Modern insanın hakîkatten uzaklaşmasıyla genişleyen açı aralığı bu istikâmette ilerlemekte; varlık idrâkinin çözülmesiyle şizofrenik bölünmüşlük yaşanmaktadır.

Örneğin, ilmin izzeti, ahlâkî karakterinin muhafazası, ilim-ahlâk bağının korunması; yani bilgi-eylem ilişkisinin muhafazası ile temin edilebilir. Yine Kur’ân’ın ortaya koyduğu "el-hayâtü’t-dünyâ" ile "ed-darul-âhire" tasavvuru, birbiriyle ahenktar bütünlük arz eder. Din hayatı-dünya hayatı, dinî ilimler-dünyevî ilimler, din işleri-dünya işleri gibi birçok alandaki parçacı tasavvur, İslâmî olmayıp modern bakışın sonucudur.  Bölünmüş bilinci temsil eden bu yaklaşım, özünde tevhid inancını çözücü bir anlayıştır. Kur’ân’da tevhide ve vahdete tekrarla dikkat çekilir. Kendiliğin bölünmesi ile başlayıp sosyo-kültürel-hukukî sonuçlarıyla tebârüz eden musibeti Kur’ân, inançta tevhid, ümmette vahdet inancını tahkim ile karşılar.

Modernizm bugün hâkim paradigma konumunda. Hâkim paradigmanın belirleyiciliği gün geçtikçe pekişirken Müslümanlar ise ne yazık ki farkındalık halinden yoksun bir tablo çiziyorlar. Yaşanan bu duruma karşı sizce Müslümanların elindeki en büyük imkân/silâh nedir?

Modernizm fitnesi, insanlığı ve özelde Müslüman kimliği tehdit etmektedir. Modern sapmayla insan, hızın, hazzın ve ertelenemez hevâ-hevesin tahakkümündedir.

Modernizm, kendini hayatın her alanına müdahale etme hak ve kudretinde görmekte; hayata dair her problemi seküler bir zeminde çözme iddiasında bulunmaktadır. Bu iddiasıyla modernizm, müdahil olduğu her alanda kimlik krizi oluşturmaktadır. Bireyselleştirip böldüğü toplumu hangi kimlik sahibi olursa olsun bir arada tutan değerler manzumesinden ayıklayarak zayıf düşürmüş, muhatabını nihilist (hiççilik) psikoza mahkûm etmiştir. Modernizmin karakter ve talebi doğru okunduğunda sorun daha iyi anlaşılacaktır. Diğer taraftan ed-din olarak İslâm’ın bir yaşam tarzı olduğu gerçeği unutulmadığı sürece, çözüm de belli demektir. Ancak bir şahsın hem modern paradigmanın müteveccihi hem de İslâm’ın müntesibi olduğu vehmi ortadayken, ne sorun doğru tespit edilmiş ne de çözüm doğru yerde aranmış demektir. Nitekim İslâm’ın belli rükünlerine iknâ olmak, İslâm’a îman etmek değildir. İslâm bir bütün olarak teslimiyeti gerektirir ve öncelikle îmanın konusudur.

Demem o ki yaşanan bu duruma karşı Müslümanın elindeki en büyük imkân da silâh da kendisini nispet ettiği yerde yani İslâm’dadır. Çözüm, serkeşlik eden modern insanın, evine geri dönmesinde; fıtratına, yaratılış hakîkatine rücû etmesindedir. Niçin yaratılmıştır insan? Bu hakîkate yani varlık gerekçesine avdet etmelidir insan. Evet, çözüm, aklederek, tefekkür ve tedebbür etme imkânıyla kendisindedir insanın. Ancak modern insan, yol işaretini yolun kendisi; işaret levhasını da işaret eden değil, işaret edilen sandı ve kendisine tapmaya, kendini (ego) kutsamaya başladı. O, mukaddes olana gitme/götürme istidadını; Allah’ın bahşettiği akıl nimetini akletmekte kullanmadı; bizatihi aklını/kendini putlaştırıp takdis etmeye başladı. Modernizm, kendi serüveni içinde yaşadığı muharref akıldışılığa, engizisyona, kilise îmanına karşı çıkayım derken, bu kez aklı ilâh etmekle topyekûn dine, Allah inancına savaş açtı.

Gelenek ve modernlik çağdaş İslâm düşüncesinin sıkışıp kaldığı iki sarkaç konumunda. Bu iki düşünme biçimine karşı bakışımız nasıl olmalı?     

Gelenek ve modernlik kendilerini çoğu kez karşıtları üzerinden tanımlarlar. Ancak modernlik (modernity) gibi gelenek (tradition) de insanlığın mutsuzluğunun, bireysel ve toplumsal bunalımının nedenidir. Bu tespit, modernizmi gelenekçilik; geleneği de modernlik üzerinden kıymetlendirmenin yanlış olacağına dair önemli bir husustur. Bu yönüyle İslâm dışı addettiğim gelenek ve modernliği,  “iki cehenneme duçar olmak” diye tanımlıyorum.

Modern ya da gelenekle düşünüp/inanıp Müslümanca yaşamanın da Müslümanca düşünüp/inanıp modern ve gelenekle yaşamanın da İslâmî açıdan mümkün olmadığını, her iki dünyanın kurucu ilkeleri ve ortaya koydukları pratikleri göstermektedir. Hayatın toplamına baktığımızda, insanın, öncelikle gelenekçi ruhbanîyet gibi modern akılcılığın da kuşatmasından kurtarılması gerektiğini görürüz.

Allah ile ilişkimizi doğru eksende belirlemek zorundayız. İstikâmeti Allah’a kulluk olanlar için bu zorunludur. Bu eksen neyi temsil ediyor? Geleneksel atalar yolunu temsil etmediği gibi, yeni ve iyi denilen modern olanı, salt aklımıza göre kıymet biçmelerimiz ya da makam, mevki, statü, imaj veya psikolojik tatmine dönük anlık haz ve kabullerimizi de temsil etmiyor. İstikâmetin sıhhati, Rabbimizin hoşnut olacağı, vahyin belirlediği korku-umut arası takva üzere olmadadır hiç kuşkusuz.

Meselelere parçacı bir yaklaşımla değil, bütüncül bir hassasiyetle bakmalıyız. Aliya,"Din hurafeleri yok etmezse, hurafeler dini yok eder." tespitinde bulunur. Tespite konu durum, hem geleneksel hem de modern hurafeler aracılığıyla dinin kuşatılmış olduğu gerçeğini resmeder. Bu mayınlı alandan ivedilikle kurtulma zorunluluğu vardır.

Kur’ân-ı Kerîm, insana, Allah’tan başka kulluk edilen sahte ilâhların, rableştirilen şahısların topyekûn reddini; tuğyan ve istikbarın bütün çeşitleriyle inkârını ve de fitne kalmayıncaya; din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar Allah yolunda ceht ve gayret gösterilmesini emreder. Îman temelli yaşam tarzını telkin eden İslâm, mesajını nebevî örneklikle insanlığın hayatına taşımıştır. Her bozulmanın ardından bir kez daha vahiy ile uyarılan insanlık, tevhidin aydınlığına dâvet edilmiştir. Tamamlanan bu uyarının son elçisine tabi olmak; dini, o minval üzere doğru anlayıp yaşamak gerekir.

Modernizmle beraber Müslüman dünyada yaşanan kırılmayla ilgili olarak en temelde Müslümanları Müslüman kılan hasletlere dönük bir saldırı ile karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz. Aile, cemaat ve ümmet bugün ferdiyetçilik, sekülarizm ve siyasal ideolojilerle zemininden koparılarak önemsizleştirilmeye çalışılıyor. Burada bu iki perspektif (İslâm ve modernizm) arasında çatışmayı ortaya çıkaran temel farklılık nedir?

Müslümanlar, tarihin değişik dönemlerinde farklı kavim ve medeniyetlerle karşılaşmış, her karşılaşma sürecinde doğal olarak çekimin güçlü olduğu yöne doğru değişim ve dönüşüm yaşanmıştır.

Müslümanların farklı medeniyetlerle devam edegelen karşılaşması, bugün modernizmle yaşanmaktadır. Bizce her dönemde olduğu gibi şimdiki karşılaşma da İslâm ile değil, Müslümanlarla yaşanılan bir karşılaşmadır. Dolayısıyla yaşanan değişimin yönü ve tonu da Müslümanlar için söz konusudur; İslâm için değil. Çünkü İslâm dönüşmez, dönüştürür. Dönüşmüş olana ise İslâm denmez. Burada temel sorun maalesef aktüel muhayyilede İslâm ile modernizmin karşıtlığının kimilerince anlaşılmak istenmemesidir. Bu hastalık farklı ton ve görünürlükle giderek yaygınlaşıyor. İslâm’ı dönüştürme yönündeki modernist gayretler, fesâdın salâha; reformizmin tecdîde tahvîli kabilinden gayretlerdir. Oysa elde kalan bakiye; restore edilmiş yeni form, delilden yoksun, ‘İslâm’ ile alakası olmayan bir haldir. Ortaya çıkan ürün, İslâm’ın dışında farklı bir şeydir artık.

Müslüman kimliği aşındırmada bugün başat rol üstlenen modernizm, varlığı (ontoloji), var oluş hakîkatini (kulluğu) dikkate almamaktadır. Özgürleşme talebiyle yola çıkan birey, dinden ve de Allah’tan özgürleşme ısrarıyla nefsin sınırsız istek ve tutkularına dönük bir başıboşluğu tercih etmiştir. Bize göre bu tavır, putları tek puta; bütün putperestliklerin kendisinden neşet ettiği hevâ-heves putuna yönelme tavrıdır.

Sekülarizmin dolayısıyla çoğu modern siyasal ideolojilerin doğup geliştiği zemin, kendi gerçekliğinde yaşanan serüvene dayalı sorunlarla yüzleşen Batı dünyasıdır. Aynı serüveni yaşamayıp aynı sorunlarla yüzleşmeyen toplumların indirgeme, ihraç kavramlarla çözüme gitmeleri muhâldir. Bir toplumun kültür ve sosyolojisi dikkate alınmadan dayatılan ideolojilerin uzun ömürlü olmayacağı bilinmelidir. Farklı kültür ve toplumlardan alınan ödünç kavramların taşındıkları yerlerde çözüm olmadıkları gerçeği, tarihin çöplüğünde yerini bulan sayısız -izm ile de teyit edilmiştir. Ancak acı bedel, laboratuvar nesnesi kılınan toplumlar tarafından ödenmektedir. İnsanı kobay gibi gören beşerî öğretiler, deneğini, faşizm, komünizm, kapitalizm gibi –izm’lerin ardından, şimdilerde liberalizm, neoliberalizm laboratuvarında bekletmektedir.

Modern yaklaşım, zaman içerisinde Allah’ı, insanın ve hayatın ilgi alanının dışına iterek insan ve ettiklerini sorgulanmaz bir ideolojiye dönüştürmüştür. Teoriden ideolojiye evirilen modernizm, yer yer militarizmi de arkasına alarak dayatmacı laisizmle Allah’a düşman olan; dine ve metafizik hiçbir okuma biçimine tahammül etmeyen seküler (din dışı) bir anlayıştır.

Modernizmin kıble edindiği akıl (us), Allah’ın bir âyeti, ‘akletmenin’ zorunlu unsuru olmaktan çıkartılmış, adeta bir îman umdesi gibi akide haline getirilmiştir. Sekülarizmle, vahyin telkin ettiği inancın yeri tamamen dehrî bir anlayışa terk edilmiş; modernizmle hayatın toplamına şamil bir müdahale hedeflenmiştir. Modernite, insanı, tüketici kimliğiyle itibarsız, kişiliksiz kılmış; talepleri olan ancak vaadi olmayan karakteriyle de muhatabını nihilist boşluğa, şaşkınlık haline terk etmiştir.

Vâkıa, modernizmin Müslüman kimliği dönüştürme gücünden ziyade bizâtihi İslâm’ı dönüştürmeye yeltenmesi; bu yönelimin, ”İslâm-modernizm karşılaşması” formunda dile getiriliyor olmasıdır. Ve acı gerçek, kimilerinin, sekülarizmi, kendisiyle örtüştükleri seküler zihnî bakıştan hareketle eleştirme komedyasının yaşanıyor olmasıdır!

Küfrün aldığı yeni şekiller, kullandığı farklı dil ve yöntemler doğru okunmalıdır. Bunun için îmanın değişmez ilkelerini, küfrün değişken seyrine anlatabilme ferâset ve basiretine sahip bir anlayışa, İslâmî bir bilince ihtiyaç vardır.

Müslümanlar yaşadıkları ağır yenilgi sonucunda bu yenilgiden daha ağır olan bir problemle karşı karşıya kaldılar. Artık Müslüman zihnin var olan sıkıntılara çözüm üretip üretemeyeceği sorunsalı… Bu durumun sonucunda dünyayı -tabiri caizse- karşıtının perspektifiyle okumaya çalışan bir vasat ortaya çıktı. Bunun yansımalarına çok farklı alanlarda şahit oluyoruz. Siz bu hususu bir “tasavvur sorunu” olarak varlık hakkında doğru bir bakış açısına sahip olamamakla ilişkilendiriyorsunuz. (s. 67) Bu konuyu biraz açabilir misiniz?

Müslümanlar açısından tasavvurun her ân ve yeniden vahiy ekseninde ihyâsı zorunluluğu vardır. Mâlûm, tasavvur, maddî varlıkların zihinde şekillendiği ve onunla başkasından ayrıldığı şeydir. Tasavvur için, ‘tahayyül edilen maddî varlıkların şekillerinin zihne nakşedilmesi’ de diyebiliriz. İslâm’a göre eşyayla münâsebet sürecinde tasavvur, ‘sahih bilgi’ye ulaşmanın ilk basamağıdır. Eşyayı doğru isimlendirme, anlayıp anlamlandırma ve yola koyulup hikmetle anlatabilme, tamamen ilk ve zorunlu adım olan ‘doğru tasavvur’la mümkündür. Bu kanaatle sahih bilginin lüzumuna ısrarla vurgu yapıyorum. Kezâ, ilim nimetini idrâk edip sorumluluğu îfâ edebilmek, öncelikle doğru tasavvuru gerektirir. Tasavvur, idrâk ve icrâ… Burada zorunluluğun üzerinden yürütüleceği nirengi noktası, tevhiddir. Tevhid, eşyayı ait olduğu yere koymadır ve tecellisi adalettir. Bunun aksi ise zulümdür, şirktir. Farklı bir ifadeyle eşyayı fıtratından/yerinden etmektir.

Bugün çoğu insanın yaşadığı asıl sorun, siyasî istikâmetsizlikten önce, varlık hakkında doğru tasavvur ve tefekkür yoksunluğudur. Düşüncede netleşmemiş insanların, söylemlerinde tutarlılık, siyasetlerinde istikâmet beklenemez.

Kur’ân’ın telkin ettiği doğru tasavvur, tefekkür ve bilinç üzere olunmadığı; Hz. Peygamber’in Sünneti doğru anlaşılıp yaşanmadığı sürece, Müslüman aklından; siyasetin sıhhatinden dahası İslâmî siyasetten bahsedilemez. İnsan için varoluşsal (ontolojik) kavrayış, varlığın var olma cihetiyle serüveni sorunu, yaratan-yaratılan ilişkisi zihinlerde netleşmeden, fikrî netliğin ve dolayısıyla sahih siyasî istikâmetin sağlanması beyhûdedir. Nasıl ki bilginin kaynağı sorunu zihinlerde çözülmedikçe bilgiyi doğru kıymetlendirme mümkün değilse; doğru bir Allah inancı, insan-varlık-Allah münâsebeti hususu da zihinlerde hallolmadıkça, sonraki konularda doğru yaklaşım sağlanamaz. İnsan için varlık-Allah ilişkisinin, bilgiden bilince; bilgiden îmana/teslimiyete, îmandan amele dönüşmesi, ancak doğru tasavvurla mümkündür.

Diyebiliriz ki ahiret merkezli yaklaşımın zedelenip dünyanın merkeze alınması yaşadığımız problemlerin kökenini oluşturmaktadır. Siz çalışmanızda dünyevîleşmeyi ölüm kavramı ile ilişkili olarak ele alıyorsunuz. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Ölümün unutulması aslında Allah’ın unutulmasıdır. Günümüzde modern dünyayı iki büyük tehlike kasıp kavurmakta, bunun sonucunda bencillik, zulüm ve sömürü yaygınlaşmaktadır. Maalesef Müslümanlar da yaygınlaşan bu tehlikenin dışında değiller ve debisi yüksek bir riskin etkisi altındadırlar. Bunlardan birincisi dünyevîleşme, diğeri ise bireyselleşmedir. Bu iki hastalığın panzehri, ahiret inancının yeniden ikamesi ve ümmet bilincinin ihyâsıdır. Sorunuz özelinde dünyevîleşme hastalığına ilâç olarak ahiret bilincinin ihyâsını, ‘ölüm gerçeği’ ile barışık olmayı yani ölümü unutmamayı görüyorum.

‘Ölüm’ ile ‘dünyevîleşme’ arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dünyevîleşme zilletinden kurtulmanın önemli bir imkânı, ölüm üzerine tefekkür etmektir. Oysaki modern insan fâni bir varlık olduğunu unuttu. Kendisini dünyada ebedî görmeye başlamasıyla beraber, evvel emirde İblis’in dillendirdiği istikâmette yol almaya başladı: Ölümsüzlük fikri, haz odaklı yaşama tutkusu... Buna, yaratılış malzemesi üzerinden kıymet biçmeyi, ırkçılığı da ekleyebiliriz kuşkusuz. Bu yönüyle dünyevîleşme, ölümü unutmanın, ahiret yokmuş gibi yaşamanın sonucu müptelâ olunan İblisî bir hastalıktır.

İslâm tek dünyalı anlayışı reddeder. Tek dünyası olanlar, yeniden dirilişe inanmayanlardır. Onlar, ölmek istemezler. İslâm inancında ölümün ikiye ayırdığı hayat, ‘dünya yaşamı’ ile ‘ahiret yurdu’dur. Ölüm, süreklilik arz eden hayatı, yaşamın sona ermesi cihetiyle ikiye ayırır. Ölüm ile sona eren, hayat değil, biyolojik anlamda canlılığın sona erdiği yaşamdır sadece. Dolayısıyla Müslümanların öncelikli meselesi, ahiret bilincini yeniden ihyâ etmeleri ve yaşamın her alanında bunun gereklerini canlı tutmalarıdır.

Modern insan ölümden kaçıyor(!), ölüm gerçeğiyle yüzleşmek istemiyor. Modern bilim de ölümü yenmek/ölümü öldürmek ütopyasını pompalıyor. Oysa ölüm duygusuyla barışık olmayan insan, aslında kendisinden, insan olma gerçeğinden yüz çeviriyor demektir. Ölümü unutan insan, kendini unutan insandır. Kendini bilen insan, ölüm gerçeğiyle arasına mesafe koymayan; ölüm fikriyle barışık olan insandır. Ölüm üzerine tefekkür, içe dönük yolculuk/muhasebe olup insanın anlam arayışıdır. Huzurlu bir ömre, sağlam ve sağlıklı bir gelecek muhayyilesine sahip olmanın imkânı, ‘ölüm’ fikriyle barışık olmadadır.

Günümüz insanı son derece yoğunlaştırılmış gündemle iç içedir. Yaşanan yoğunluk, insanın kendisiyle yüzleşmesine engeldir. Bu durumun çoğu kez mâruz kalınmışlıktan öte tercih edilmişlik olduğunu düşünüyorum. Buna, zoraki üretilmiş yoğunluk diyorum. Üretilmiş yoğunluk hengâmesinde ilk unutulan, ölüm fikridir. Zaman içinde kalbe ‘vehn’ düşer... Mâlûm, vehn, dünyayı fazlaca sevme ve ölümü kötü görme hastalığıdır. Dünyacılaşma krizinden kurtulmanın yolu, vehn bataklığından çıkma iledir.

Burada ‘ölüm’ üzerine düşünceler ortaya koyarken, ölçümüz ne modern psikoloji, psikiyatri kuramları ne de mistik, ruhanîyatçı, münzevîlik zemini oldu. Ölüme salt ahlâkçılık (moralizm) zâviyesinden bakmanın da yanlış olduğunu düşünüyorum. Ölçü, İslâmî tasavvurla inşâ olmuş Müslüman bakıştadır. Dış dünyayı mâmur kılmanın öncelikle iç dünyaları îmar etmekten geçtiği düstûrunu bir kez daha paylaşmak istiyorum. Konu, fıtrî zeminde, vahyin rehberliğinde anlaşılıp tefekkür edilmelidir. Buradan bakıldığında, ahiret bilincinin, dünyacılıkla birlikte aslında münzevîliğin de dermanı olduğu görülecektir. Ahirete inanmak, ‘ahiret yokmuş gibi’ davranmamayı gerektirir.Ahirete yakînen inanmak, bugün dünyacılaşan insanın âmentüsü olmalıdır.

Son olarak eklemek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Bugün ümmet her zamankinden daha yoğun acı ve ıstırap yüklü bir gündemi yaşıyor. Şâhidi olduğumuz düşünsel ifsâd ve fiilî katliamlara bigâne kalınamaz kuşkusuz. Dolayısıyla hasbihâlimizde konuları farklı başlıklarla ifade etsek de özünde, “ümmetin haline dair muhasebeye yoğunlaşmayı, ümmetin içinde bulunduğu durum ve sıkıntıları giderecek aslî dinamikleri bilinç zemininde paylaşmayı” önceledim.

Bütün zamanların ve bütün mekânların kitabı olan Kur’ân, çoraklaşan ruhların ilâcı, nasırlaşan vicdanların felâhı imkânıdır. Kur’ân hayat kitabıdır ve hayatı bir bütün olarak ele alır. Hz. Peygamber’in rehberliğinde İslâmî bir dünya görüşünün oluşturulabilmesi için, Kur’ân’ın çağa hitabının doğru okunması gerekir. Bunu sağlamanın yolu, İslâm mesajını ‘modern dünyanın talepleri, ilkeleri doğrultusunda yeniden tasarlamak değil; çağı ve olayları, Kur’ân’ın vazettiği ilkeler üzere anlayıp tecdîd bilincini yeniden ihyâ etmektedir. Bu yol, ne gelenekle hesaplaşma adına modern hastalıklara müptelâ olmak ne de modernlikle hesaplaşma adına geleneğin zebunu olmaktır. Bilakis bunun yolu, Allah’ın bak dediği yerden bakmak, Sırat-ı Müstakim üzere kâim olmaktır. Evet, Allah’a görev tayin etme hadsizliğinden vazgeçilmelidir! Sadece, Allah’ın kulunu imtihan etme hakkının olduğuna yakîn üzere îman edilmelidir! Nitekim îman, cüz’î kabul olmayıp küllî teslimiyettir.

Hâsılı, “Söz uçar yazı kalır.” Nihâyet, uçsa bile kaybolmayan söze mukabil yazı, ne uçar ne de kaybolur. Rabbimden niyazım, eserin, şahitlik cihetiyle karz-ı hasen mukabili bir kabule mazhariyetidir.

Sizlere de teveccüh edip röportaj dâvetinde bulunduğunuz için teşekkür ediyorum.

Kıymetli vaktinizi ayırdığınız için biz teşekkür ediyor; Rabbimizden çalışmalarınızın bereketlenmesini niyaz ediyoruz.

***

Ramazan Yazçiçek Kimdir?

Ramazan Yazçiçek, 1963 Van doğumludur. İlk ve orta tahsilini Van ve Hakkâri’de tamamlayan Yazçiçek, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Yüksek Okulu, Anadolu Üniversitesi İktisat bölümü mezunudur. Ekin Yayınları tarafından yayınlanmış Haset, Milli Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı, Anonim Din Arayışı ve Dinsel Çoğulculuk, Bilgiden Bilince adlı kitaplarının yanı sıra Pınar ve Buruc tarafından müstear isimle yayımlanmış eserleri var. 'İslâm ve Modern Dünya' üzerine araştırmaları; ağırlıklı olarak, ‘Modernizm ve Gelenekçilik’ alanında konferans, panel ve sempozyum tebliğleri yanında, ‘İslâm Düşüncesi ve Ümmetin Sorunları’ üzerine radyo programları (Ankara) bulunmaktadır. Nida, Haksöz, İktibas, Fikir Dünyası, Bilge Adamlar, Tezkire ve Milel Nihal dergilerinde yazıları yayınlanan Yazçiçek, evli ve dört çocuk babası olup, halen ticaretle iştigal etmektedir.

KAYNAK: Haksöz Dergisi Eylül 2019 tarihli 342. sayısı

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat