İslam’da Mücadele Metodu Ve Demokrasi


İslam’da Mücadele Metodu Ve Demokrasi

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 03 Kasım 2015 Salı 17:20


İslam’ın fert ve toplum açısından, İslam ümmeti tarafından gerçekleştirilmesini zorunlu kıldığı bir takım hedefleri vardır. Bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için belli yolların izlenmesi, belli bir süreçten geçilmesi ve belli bir takım prensiplere riayet edilmesi de kaçınılmazdır.

Küre Medya / Haber Merkezi
İslam'da Mücadele Metodu Ve Demokrasi/Ali Kaçar

İslam’ın fert ve toplum açısından, İslam ümmeti tarafından gerçekleştirilmesini zorunlu kıldığı bir takım hedefleri vardır. Bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için belli yolların izlenmesi, belli bir süreçten geçilmesi ve belli bir takım prensiplere riayet edilmesi de kaçınılmazdır.

İslam’ın gözettiği hedefleri, İslam’ın öngördüğü ilke ve esaslara riayet etmek şartıyla gerçekleştirmeyi kendisine amaç edinmiş çalışmaya ‘İslami Çalışma’ adı verilebilir. Bu çalışmanın İslami olabilmesi için en önemli şartlardan bir tanesi de, bu çalışmanın izlediği yöntemin/metodun da “Nebevi” olmasıdır. Bu metot izlendiği ve buna göre hareket edildiği/çalışıldığı zaman, öngörülen hedefe ulaşılır ve bu uğurda yapılan çalışmalar da İbadet olur.

Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim’in bütün emir ve hükümlerini ve Resulullah (sav)’ın yüce sünnetini gereği gibi yaşayabilmek ve uygulayabilmek, İslam’ın bir devlet düzeni olarak Müslüman ümmet tarafından uygulamaya konulmasıyla mümkündür. Ancak İslam’ın egemen olduğu yerde huzur, sükûn ve rahatlık söz konusu olur. İslam’ın egemen olmadığı yerlerde ise ‘ölümden beter’ (Bakara, 2/191) ve ‘ölümden büyük’ olmakla nitelendirilen ‘fitne’ (Bakara, 2/217) var demektir. Allah’ın Müslümanlardan ümmet olarak gerçekleştirmelerini istediği hedef ise ‘fitnenin yeryüzünden kaldırılması ve dinin yalnızca Allah’ın olmasıdır.’ (Bakara, 2/193) Bunun için gerekli olan cihad ihmal edilirse yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat baş gösterir. (Enfal, 8/73)

İşaret ettiğimiz ayetler ‘fitne’nin mahiyeti hakkında bize yeterli bir fikir vermektedir. Bu ayetlerden anlaşıldığına göre belli bir coğrafyaya ya da bütün dünyaya egemen olan, eğer İslam değil cahiliye ise orada fitne vardır. Yani insanlar için, özellikle Müslümanlar için inançlarının gereklerini hür bir ortam içerisinde ve engellerle karşılaşmaksızın yerine getirmeye imkân bulunmaz.

Nebevi Metodun Gereğini Vurgulayan Ayetler

Allah-u Teala, insanlık tarihi boyunca gönderdiği her peygamberi, itaat edilsin diye göndermiştir. (Nisa, 4/64) Dolayısıyla peygamberlere iman etmek onlara itaat etmeyi de kaçınılmaz kılmaktadır.

Nitekim Peygamber (sav) Efendimize de itaat etmek emri Allah’a itaat emri ile birlikte verilmiş bulunmaktadır:

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; peygambere itaat edin…” Nisa/59

“Kim peygambere itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiştir…” Nisa/80

“De ki: “Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin… Eğer ona itaat ederseniz, hidayet bulmuş olursunuz…” Nur/54

“Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min olan bir erkek ve mü’min olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapıtmıştır.” Ahzab/36

Bu ve benzeri ayetlerin ifade ettiği ortak konu şudur; Müslüman için Resulullah’ın uygulamaları bağlayıcıdır. Resulullah (as)’ın herhangi bir konu ile ilgili sözlü, fiili ya da takriri bir sünneti varsa, Müslüman o hususta Resulullah’tan başkasını örnek almak, ondan başkasının izinden gitmek yetkisine sahip değildir.

“De ki: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”

“De ki: “Allah’a ve Resulüne itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez.” Al-i İmran/31–32

Bu iki ayette dikkat çekilen iki husus vardır:

1- Peygamberlere itaat, Allah’a itaat ile birlikte emredilmiştir.

2- Allah’a itaat için herhangi bir kayıt getirilmediği gibi, peygambere itaat için de herhangi bir kayıt getirilmemiştir.

3- Allah’a ya da Peygambere itaatten yüz çevirmek yani reddetmek küfrü gerektiren bir ameldir.

O bakımdan Müslüman için, her alanda, Allah’ın emir ve hükümlerini uygulayarak Allah’a; Resulü’nün izinden giderek, O’nun sünnetini izleyerek de Peygambere mutlak bir itaat ve teslimiyetten başka bir seçenek yoktur. Müslüman için her hususta Allah’ın Peygamberini örnek almak, onun örnekliğini tartışmasız kabul etmek, fazilet kabilinden bir davranış değil, imani ve vazgeçilmez bir görev, bir sorumluluktur:

“And olsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resulünde güzel bir örnek vardır.” Ahzab/21

Esasen bunun başka türlü olmasına da imkân yoktur. Çünkü insanlara doğruyu gösterebilmek, gerçek anlamıyla hidayete giden yolda önderlik edebilmek ancak peygamberlerin yapabileceği bir iştir. İnsanları şirk, zulüm, ahlaksızlık, fitne, sömürü ve inanç alanındaki sosyal, ekonomik ve siyasal ilişkilerdeki bunalımlardan uzak bir düzeni gerçekleştirecek gerçek öncü, önder ve davetçiler, peygamberlerdir. Ve son peygamber bu bakımdan insanlar için kâmil bir rahmettir.

“Biz seni âlemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik…” Enbiya/107

“… Bize bu dünyada da, ahirette de iyilik yaz, şüphesiz ki biz Sana yöneldik. Dedik ki: “Azabımı dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise her şeyi kapsamıştır onu korkup-sakınanlara, zekâtı verenlere ve bizim ayetlerimize iman edenlere yazacağım. Onlar, Ümmi peygambere (Resul) uyanlardır. Yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılıdır ki O (peygamber) onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, sırtlarındaki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, saygı gösterip düşmanlarına karşı yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler, işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (A’raf, 7/156–157)

Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber’e(s.a.v.) tabi olmak, hayatın her alanında onun rehberliğini kabul etmek, onun izinden ayrılmamak, bütün insanlara ve özellikle de müminlere yönelik bir emirdir. Ona itaat etmemeyi, O’nun getirmiş olduğu sünnetlerin dışına çıkmayı haklı ya da mazur gösterebilecek herhangi bir gerekçe ileri sürülemez. Esasen Kur’an-ı Kerim şimdiye kadar işaret ettiğimiz bütün ayetlerinde ve değinemediğimiz birçok buyruğunda, Hz. Peygamberi her durumda izlemeyi emrettiği gibi, özellikle şu buyruğunda, gösterdiği yolun izlenmesinin emredildiğini görüyoruz. Çünkü diğer bütün yollar batıldır ve hepsinin ortak özelliği insanları haktan ayırıp hidayetten uzaklaştırmaktır.

“Bu benim dosdoğru olan yolumdur, şu halde ona uyun. Sizi O’nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın. Bununla size tavsiye etti, umulur ki korkup-sakınırsınız.” (En’am, 6/153)

Bütün bu emirlerden yani Allah’ın yüce peygamberinin izinden gitmeyi mutlak olarak isteyen bu buyruklardan hayatın herhangi bir alanını, herhangi bir ilişki türünü, herhangi bir yaklaşım, tavır veya değerlendirmeyi istisna etmek, bu genel emirlerin kapsamı dışında görmek, kabul etmek ya da düşünmek mümin için mümkün değildir.

İslam’ı hâkim kılmak sürecinde izlenmesi gereken yolu, bu genel kuralın dışında tutmak da elbette mümkün değildir. İşte İslam’ı hâkim kılmak isterken uyulması gereken esas ve prensiplere, genel ifade ile ve kısaca ‘Nebevi Metod’ adını vermekteyiz.

Nebevi Metodun Gereğini Vurgulayan Hadis-i Şerifler

Bilindiği gibi İslam dininin temel kaynakları, Kitap ve Sünnettir.

“Ben aranızda iki şey bıraktım. Onlara sarıldığınız sürece ebediyen sapmayacaksınız: Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünneti.” (Muvatta, Kader, nad. No:3)

Peygambere itaat, Allah’a itaat olarak ifade edilmektedir, Hz. Peygamber tarafından. Eğer onun sünnetine uymaz, her alanda onun uygulama ve direktiflerini yol göstericimiz olarak kabul etmezsek, bizler ona nasıl itaat edebileceğiz? Dolayısıyla Allah’a itaatimiz nasıl söz konusu olabilir?

Peygamber (as) esasen bütün yaptıkları ve uygulamalarıyla, Kur’an’a hiçbir şekilde ters düşemezdi. Böyle bir şey düşünülemez. Çünkü Hz. Aişe’nin deyimiyle ‘O’nun ahlakı Kur’an’dı.’ Ayrıca Kur’an’da da bu gerçek şu şekilde ifade edilmiştir: “Muhakkak sen çok büyük bir ahlak üzeresin.”  ( Kalem/4)

“Büyük Ahlak Sahibi” bir peygamberin ümmeti olarak bizlerin, her alanda onun önderliğini kabul etmemiz kadar tabii ne olabilir? Bunun böyle olduğuna Müslüman bir kimsenin itiraz etmesi mümkün değildir. Peki, bu gerçek genel çerçevesiyle böyle kabul edilirken, Hz. Peygamber’in örnek alınması gereken alanlardan “fakat en önemlilerinden biri” olan İslam’ı hayata hâkim kılma sürecinde başka yol ve yöntemlerin Müslüman’ın hatırına gelmesi ne derece mantıklı görülebilir? Kur’an ve Sünnetin dışında kalan düzen, rejim ve sistemlerden alınma yöntemlerle İslam’ı hâkim kılmak istemek, baştan beri kaydettiğimiz ve benzeri birçok ayet ve hadislerle nasıl bağdaştırılabilir?

Vahyin İndirilişi Nasıl Rabbani ise, Onun Metodu da Rabbanidir

Her peygambere indirilen vahyi değiştirmek nasıl mümkün değil ya da ne derece günahsa, aynı şekilde, bu ilahi vahyi insanlara götürme yol ve yöntemini de değiştirmeye kalkışmak aynı derecede günahı gerektirir. Zaten hiçbir peygamber de, bu metodun dışına çıkmamıştır. (Hz. Yunus hariç! O da hemen yanlışlığını anlayarak tevbe etmiş, Allah da O’nun tevbesini kabul etmiştir.)

Bu peygamberlerden Hz. Nuh (as) ile Hz. İbrahim (as)’ın tevhid mücadelelerine ve şirkle ve müşriklerle uzlaşmama mücadelelerine kısaca değindikten sonra son Peygamber Hz. Muhammed (as)’ın mücadelesine biraz daha geniş değinerek bugünkü konuya gelmek istiyorum.

Tağuti sistemlerin, İslami hareketleri devre dışı bırakmak, asıl mecrasından saptırmak için başvurdukları en sinsi tuzak ‘uzlaşma’ tuzağıdır. Bu nedenle uzlaşmacılık, çabuk yorulan, umutsuzluğa düşen, uzun soluklu mücadeleyi göze alamayan ve dolayısıyla tevhidi mücadeleyi gereği gibi kavrayamayanların kolaylıkla içine düştükleri bir tuzak olarak karşımıza çıkmaktadır. Uzlaşma ortak noktada buluşmadır; yani tarafların aralarındaki inanç, düşünce ya da menfaat farklılığını, karşılıklı tavizlerle gidererek uyuşmaktır. İlk etapta, biz taviz vermişsek, karşı taraftan da taviz aldık düşüncesi kulağa hoş gelmektedir. Oysa uzlaşma; düşüncelerde, değerlerde, ölçülerde, prensiplerde, sosyal ve siyasal tavırlarda çöküş içine girmektir. Uzlaşma, ilkesizliktir; olduğu gibi görünmemek, göründüğü gibi olmamaktır. Uzlaşma, tevhidi mücadeleden ve tevhidi ilkelerden taviz vermektir. Uzlaşma, tevhidi/akidevi anlamda olmazsa olmazları pazarlık konusu yapmaktır. Peki, İslam’da bunun karşılığı var mıdır? Peygamber Efendimiz ya da Kur’an’da zikri geçen diğer peygamberler, kendi dönemlerindeki despotik ve oligarşik güçlere karşı verdikleri tevhidi mücadelede, bu oligarşik güçlerle, bu anlamda taviz vererek uzlaşmışlar mıdır?

Şirk sistemleri içerisinde mücadele veren Müslümanlar için bu soruların cevapları önemlidir. Çünkü tevhidi mücadelede, Müslümanlar için öncü ve örnek alınacak şahsiyetler Peygamberlerdir. Peygambere/lere tabi olmak, onu/ları örnek almak da bunu gerektirir. Kur’an-ı Kerim’de, ‘O’nun hayatında sizin için güzel örneklik vardır’ (Ahzab, 33/21) ayetinin anlamı bu değil midir? Yani bizler Müslümanlar olarak dinimizi ve dinimizin emirlerini, uygulanış şekillerini peygamberlerden öğrendiğimize göre, tevhid mücadelesini de onlardan almamız gerekmez mi? Merhum Şehid Seyyid Kutub’un deyimiyle ‘Kur’an’ın indirilişi nasıl Rabbani ise, O’nun insanlara anlatılış ve götürülüş tarzı da Rabbani” değil midir? Bu çerçevede Kur’an-ı Kerim’de ismi ve mücadelesi geçen peygamberlere baktığımızda, hiçbir peygamberin içinde yaşadığı şirk sistemiyle uzlaştığını görmemiz mümkün değildir.

Hz. Nuh (as) 950 senelik mücadelesinde (Ankebut, 29/14), gece-gündüz demeden ve müşriklerin bütün olumsuz tavır ve saldırılarına rağmen bıkmadan, usanmadan ve uzlaşmadan davet mücadelesini tavizsiz ve uzlaşmasız bir şekilde devam ettirmiştir. Hz. Nuh’un çok uzun denebilecek bu tevhid mücadelesinde, kendisine iman edenlerin sayısının çok az olmasına (Hud, 11/41) aldırmadan, ilahi mesajı, eğmeden, bükmeden insanlara tebliğ etmekten geri kalmamıştır.  Üstelik bu iman etmeyenlerin arasında öz oğlu ve karısı da bulunmaktaydı. Bu, Hz. Nuh (as) için bir nakısa mıdır? Elbette ki, hayır! Çünkü Hz. Nuh (as)’ın üzerine düşen görev, sorumluluğunu/mükellefiyetini yerine getirmekti; O da, bu davet/tebliğ sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmiştir. Bu nedenledir ki, bu olumsuzlukların hiçbirisi, Hz. Nuh (as)’ı, emrolunduğu şekildeki davet mücadelesine devam etmekten alıkoymamış ve davetteki yöntemini/metodunu değiştirmeye yöneltmemiştir. Baba şefkati ile oğluna karşı yumuşamaya başladığı anda bile, Allah (cc) tarafından, “cahillerden olma” diye peygamberi ikaz edilmiştir. Hz. Nuh (as) davetini, dosdoğru, emrolunduğu şekilde, Rabbinden ‘artık iman edenlerden başkası iman etmeyecektir’ (Hud, 11/36) deyince kadar ara vermeden 950 sene sürdürmüştür.

Aynı mücadele azmini ve kararlılığını Hz. İbrahim (as) dâhil diğer bütün peygamberlerde de görmekteyiz. Bir putçu babanın oğlu olarak dünyaya gelen Hz. İbrahim (as), tevhid mücadelesini, başta putçu baba olmak üzere, bütün kavmine karşı aynı yöntemle vermiştir. Bu yöntemi/metodu değiştirme, biraz gevşetme, taviz vererek mücadelesini ertelemeyi aklına bile getirmemiştir. Sürdürdüğü bu metod sıkıntılara, eziyetlere vesile olmuş, lakin o hiçbir zaman küfür ile şirk ile uyuşma veya uzlaşmayı düşünmemiştir. Ateşe atılmış, babasından, ailesinden ve kavminden uzaklaşmak zorunda bırakılmış, ölümle ve öldürülmekle tehdit edilmiş olduğu halde, davetini terk etmemiş, içinde yaşadığı şirk sistemi ile uyuşmamış ve uzlaşmamıştır. Kur’an’ın tabiriyle ‘tek başına bir ümmet’ olarak insanları tek ilah olan Allah’a ibadet etmeye, ömrü son buluncaya kadar devam etmiştir.

Son Peygamber Hz. Muhammed (as)’ın mücadelesine bakıldığında, tevhidi mücadeledeki netlik ve uzlaşmazlık daha açık ve daha ayrıntılı bir şekilde görülmektedir. Hz. Peygamberin ilk yıllarında, Mekke’nin müşrik önderleri, nasıl olsa, kısa bir süre sonra bıkar ve bu davet devam etmez ve dolayısıyla Muhammed de unutulur gider diye düşünmekteydiler. Ancak bekledikleri gibi olmadı, hatta İslâmî tebliğ ve faaliyet giderek daha da güçlenmeye başladı; artık her evde İslam konuşulur olmaya başladı. Bu durum, Mekkeli müşrikleri çileden çıkarmıştı. Bu nedenle, başta Mekkeliler olmak üzere insanların Muhammed (as)’a gitmelerini engellemek ve Hz. Muhammed (as)’ı yalnızlaştırmak için, çeşitli çareler düşünmeye başladılar. Bu çarelerin başında da, her şirk önderinin yaptığı gibi, Peygamber (as)’ı yalnızlaştırmanın yanında kendisiyle birlikte olanları vazgeçirmek için baskı, şiddet ve işkenceye başvurdular. Bu amaçla, önce Hz. Peygamber’in deli, şair, sihirbaz olduğunu söylemeye ve yaymaya başladılar. Bu, tutmayınca işkence, baskı ve tehditlere koyuldular. Hiçbir baskı ve tehdit Allah Resulü’nü yıldırmadığını ve davetine engel olmadığını görünce, daha sinsi tuzaklara başvurdular. Bu tuzakların başında ise, Peygamber’le uzlaşma yolları aramak gelmekteydi. Bu uzlaşma teklifleriyle, Resul’ün daha yumuşak bir tutum içine girmesi, tanrılarına ve kutsal kabul ettikleri şeylere saygılı olması, kendilerine hoşgörü ile davranması, siyasî karar alma mekanizmalarına (Dâru’n-Nedve’ye/millet meclislerine) ve çıkan kararlara itaat etmesi ya da en azından ses çıkarmaması amaçlanmaktaydı.

Kureyş müşrikleri işe önce, Hz. Peygamber (as)’ı himaye eden Ebu Talib’e baskı yapmakla başladılar. Bu amaçla da Mekke’nin müşrik önderleri, bir heyet halinde Ebu Talib’e giderek şöyle dediler: “Ey Ebu Talip, yeğenin Tanrılarımıza küfrediyor, dinimizi aşağılıyor, fikirlerimizi saçmalık olarak nitelendiriyor, geçmiş atalarımızı sapıklıkla suçluyor. Ya onu bu işten vazgeçirirsin, ya da aramızdan çekilirsin. Çünkü sen, ona karşı bizden farklı bir konumdasın. Aksi takdirde biz O’nun hakkından geliriz.” Ebu Talip, onlara yumuşak sözler söyleyerek öfkelerinin giderilmesini sağladı.

Hz. Peygamber (as), bu ve benzeri baskılara rağmen davetinden vazgeçmemiş, insanları tevhidi ilkelere inanmaya ve bu ilkelere uygun olarak yaşamaya davet etmişti. Kureyş’liler, baskı ve tehditlerinin işe yaramadığını görünce, tekrar bir heyet halinde Ebu Talib’e giderek savaş tehdidinde bulundular: “Ey Ebu Talib, sen yaşlı başlı bir insansın. Aramızda saygın bir yerin var. Bundan önce yeğenini yaptıklarından vazgeçirmeni istemiştik, ama sen O’na engel olamadın. Vallahi artık, atalarımıza küfredilmesine, fikirlerimizin saçmalık olarak nitelendirilmesine, tanrılarımıza hakaret edilmesine katlanamayız. Ya O’na engel olursun, ya da iki gruptan biri helak olana kadar seninle ve onunla her türlü ilişkimizi keseriz” dediler. Kavminin kendisini terk etmesi, düşmanlığını ilan etmesi, Ebu Talib’e ağır gelmişti. Ama yeğeni Hz. Muhammed (as)’ı onlara teslim etmeye veya O’na verdiği desteği çekmeye de gönlü razı değildi. Ancak, durum çok ciddiydi; hemen Peygamberimizi çağırıp kendisine şöyle dedi: “Ey Yeğenim, senin kavmin gelip bana şöyle şöyle diyor (Kureyşlilerin kendisine söyledikleri sözleri bir bir anlattı.) Bana ve kendine acı. Altından kalkamayacağım bir yükün altına salma beni!” Bunun üzerine Peygamber Efendimiz amcasının kendisine karşı tutum değiştirdiğini, kendisine verdiği desteği çekeceğini, kendisini Kureyşlilere teslim edeceğini, artık kendisine yardım edecek gücünün kalmadığını sanarak amcasına şu karşılığı verdi: “Amcacığım, Vallahi bu işten vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler de, yine de vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene veya ben bu uğurda ölene kadar bir an bile mücadeleden geri kalmam.” Daha sonra Peygamberimiz duygulandı ve ağlamaya başladı ve gitmek üzere ayağa kalktı. Tam gidecekken Ebu Talip; Peygamberimizi çağırdı. Peygamberimiz dönünce, Ebu Talip şöyle dedi: “Git istediğini konuş. Vallahi seni asla kimseye teslim etmeyeceğim.”

Kureyş müşriklerinin Ebu Talib’e yönelik baskısı devam ediyordu. Yine yapılan bir baskıdan sonra, Ebu Talib, Hz. Peygamber’i (s.a) yanına çağırarak ona “Ey yeğenim! Kavmimizin ileri gelenleri bana geldiler. Onlar, aranızda adilane bir anlaşmanın olup, bu çekişmezliğin sona ermesini istiyorlar” dedi ve sonra Kureyşlilerin teklifini kendisine iletti. Hz. Peygamber (s.a.) ise amcasına şöyle cevap verdi: “Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir kelimeyi kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tabi olur.” Kureyş heyetine Hz. Peygamber’in (s.a.) bu cevabı iletilince, “Biz bir kelime değil, bin kelime bile söylemeye razıyız. Ama o kelime nedir?” dediler. Hz. Resulullah (s.a) “O kelime, la ilahe illallah’tır.” diye cevap verdi. Bu cevabı duyar duymaz, ayetlerde de belirtildiği gibi ‘bak bak, Muhammed bütün ilahları tek ilah yapıyor, gidin sizden istenen kendi ilahlarınıza ibadet etmeye devam etmektir’ şeklinde söylenerek çıkıp gittiler.

Kureyşli müşrikler, Ebu Talib’e yaptıkları baskılara rağmen, Hz. Peygamberin davetine engel olamadılar. Bu sefer doğrudan Hz. Peygamber ile görüşmek ve O’nunla uzlaşmanın yollarını aradılar. Bu çerçevede, Kureyş’in ileri gelenlerinden Utbe b. Rebia Hz. Peygamber (as) ile ilk görüşmeyi yaparak şu tekliflerde bulundu:

“Yeğenim, şu başlattığın işin maksadı mal ve mülk toplamaksa biz sana o kadar mal ve mülk vereceğiz ki, sen aramızda en zengin ve en varlıklı kişi olacaksın. Eğer büyük olmak ve iktidar elde etmek istiyorsan biz seni reisimiz yaparız. Hiçbir işimizi sana danışmadan yapmayız. Hiçbir sözünden çıkmayız. Yok, eğer kral olmak istiyorsan ona da razıyız. Biz seni kralımız olarak seçeriz. Yok, eğer sana cinler geliyorsa ve sen de onları kovacak güce sahip değilsen, sen uyurken veya uyanıkken rüya görüyorsan en iyi tabip ve hekimleri çağırırız, onlar seni tedavi ederler.” Utbe sözlerini bitirdikten sonra Resulullah: “O zaman şimdi beni dinleyiniz” dedi ve besmele okuyarak Fussilet Suresini okumaya başladı, 38. ayete gelince secde etti, daha sonra başını kaldırarak şöyle dedi: Ebu’l-Velid, cevabımın ne olduğunu duydunuz. Bundan sonrasını siz bilirsiniz.” Utbe oradan kalkıp Kureyşli kabile reislerine doğru yönelince arkadaşları aralarında, “Vallahi Utbe’nin yüzü değişmiştir. Utbe bizden gittiği yüzle gelmiyor” dediler ve yanlarına gelince de Hz. Peygamber (a.s.)’in ne dediğini sordular. Utbe kendilerine şöyle dedi: “Allah aşkına ben bundan evvel böyle bir kelâm dinlememiştim. Vallahi billahi, bu ne şiirdir, ne sihirdir, ne de kehanet. Ey Kureyşliler, beni dinleyin ve bu adamı rahat bırakın. Bana öyle geliyor ki, onun söyledikleri yankı yapacaktır. Faraza, Araplar ona (Hz. Muhammed’e) galip gelirse, siz kendi akrabanıza el kaldırmaktan kurtulacaksınız ve başkaları onun işini bitirmiş olacaktır. Fakat eğer o Araplara galip gelirse onun krallığı sizin krallığınız ve onun şerefi sizin şerefiniz olacaktır.” Kureyşliler onun böyle konuştuğunu işitince, “Vallahi Ebu’l-Velid, o (Hz. Peygamber) seni de büyüledi” dediler. Utbe cevap verdi: “Vallahi, ne yaparsanız yapın, ben size fikrimi söyledim.”

Uzlaşma teklifleri bitmiyordu, arka arkaya, içinde çeşitli ve sinsi tuzakları da barındırarak devam ediyordu. Alay, iftira, karalama, işkence, uzlaşma teklifleri birbirini takip ediyordu. Ancak, hiçbiri kâr etmiyor ve ne Muhammed (as) davasından vazgeçiyor ve bu konuda en ufak bir taviz vermeye yanaşıyor, ne de müşrikler Tevhid’i önlemek için ellerinden geleni yapmaktan vazgeçiyorlardı. Tarih boyunca süren Tevhid ve Şirk mücadelesi bu kez de yine en keskin biçimde Mekke topraklarında cereyan ediyordu.

Hz. Resul, kendisine teklif edilen tüm makam, mevki, ün, kadın ve servet gibi dünya hayatının geçimliklerini reddetmiş ve müşriklerle uzlaşmaya yanaşmamıştı. Müşrikler bu kez yeni tekliflerle geldiler Resul-i Ekrem’e:

“Ya Muhammed, gel biz senin ibadet ettiğine ibadet edelim, sen de bizim ibadet ettiğimize ibadet et; bu ibadet işinde ortaklaşalım. Eğer, senin ibadet ettiğin bizim ibadet ettiklerimizden daha hayırlı ise, biz ondan nasibimizi almış oluruz; yok, bizim ibadet ettiklerimiz daha hayırlı ise, sen de ondan nasibini almış olursun” dediler.

Bunun üzerine yüce Allah, bu konuda kesin ve son emri için şu ayetleri indirdi: “Ey Muhammed de ki: ‘”Ey kâfirler. Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim de dinim bana.” (Kâfirun suresi 1–6)

Hz. Muhammed (as) Müşriklerle Asla Uzlaşmamıştır?

Son Peygamber dâhil Kur’an’da zikri geçen diğer bütün peygamberler, bütün zorluklara, kendilerine yönelik saldırılara ve işkencelere rağmen, hiçbirisi hiç bir zaman İslâm’ın ilkelerini pazarlık konusu yapmamış, müşriklerle uzlaşmaya yanaşmamıştır. Bu konuda en ayrıntılı örneği son peygamber Hz. Muhammed (as)’ın hayatında görmek mümkündür. Mekke’de zulmün, vahşet ve işkencelerin tarihe kara bir leke olarak geçtiği o karanlık dönemde, hem kendisine, hem de mü’minlere insanlık dışı baskı ve işkence yapılırken, işkenceleri durdurmak ya da biraz olsun hafifletmek için bile tevhidden ve ilkelerinden en küçük bir taviz dahi vermemiştir. Mekke’nin müşrik önderlerine, müstekbirleşen yöneticilerine, zenginlikle şımaran siyasi zorbalara karşı iletilmesi gereken ilahi mesajı gizlemeye, çarpıtmaya yeltenmemiş, putları ve putçuları övecek tavır kesinlikle sergilememiştir. Kendisinin ve mü’minlerin hayatı pahasına, işkencelere, boykotlara rağmen, kimseden çekinmeden, sözlerini eğmeden, bükmeden, müşrik önderlerini hoşuna gitmese de Kur’an’ı ve Allah’ın hükümlerini, açık ve net bir şekilde insanlara tebliğ etmiştir.

Tevhidi tebliğin önderi Hz. Peygamber (as), ihtiyacı olduğu zamanlarda da müşriklerden yardım kabul etmemiştir. Hz. Peygamber (as), “Bedir’e doğru giderken cesareti ve kahramanlığıyla ün yapmış bir müşrik Resulullah’ın yanına geldi ve “Sana tabi olmak ve seninle birlikte yara almak istiyorum” dedi. Resulullah ise: “Allah’a ve Resulüne inanıyor musun?” diye sorunca yardıma gelen müşrik: “Hayır” cevabını verdi. Bunun üzerine yüce Resulullah: “Öyleyse geri dön. Ben bir müşrikten yardım almam” diye buyurdu. Bu müşrikin yardıma gelmesi ilk anda Ashab arasında sevinç yaratmıştı oysa. Hadisi rivayet eden Hz. Aişe (R.Anha) daha sonraları şunları anlatıyor: Adam gitti, bir ağacın yanına vardığımızda yine geldi ve aynı teklifi yaptı; Resulullah da aynı cevabı verdi. Resulullah, Beyda taraflarına varınca yine geldi ve yine aynı cevabı alınca bu sefer “Evet, inanıyorum” cevabını verdi. Bunun üzerine Resulullah: “O halde yürü” diye buyurdu.

Aynı türden bir başka örnek ise; Hubayb b. Abdurrahman, o da babasından, o da kendi babasından: “Resulullah bir sefere çıkacakken kavmimden olan bir adamla yanına gittik ve kendisiyle birlikte savaşa katılmak istediğimizi bildirdik. O da: “Müslüman oldunuz mu?” diye sordu. Biz ise “Hayır” cevabını verdik. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: “Biz müşriklere karşı müşriklerden yardım almayız.” Sonra biz Müslüman olduk ve savaşa katıldık.”

Her iki olay bize önemli gerçekleri anlatmaktadır. Bedir’e çıkmakta olan Resulullah çevresinde kahramanlığı ve cesaretiyle ün yapmış bir müşrikin yardım teklifini “Allah’a ve Resulüne iman etmediği” için kabul etmiyor. Hâlbuki Ashab moral yönü ile bu yardım teklifini olumlu karşılamışlardı. Ancak peygamber neyin uğrunda savaştığını şüphesiz Ashab’tan da iyi bilmektedir. Böyle kritik bir dönemde Müslümanlarla müşrikler arasında bir takım dostluklar, yardımlaşmalar kurulursa bu tevhidin insan hayatındaki kurumlaşma mücadelesine ilerde köstek teşkil edecek, savaşta kurulan ittifaklar giderek duygusal yakınlaşmalara, düşünce beraberliklerine ve hatta pratik uzlaşmalara da yol açacaktır. Oysa İslam’ın yeryüzüne kavgasını vermenin asıl amacı, şirki, düşünce ve kurumlarıyla tamamen söküp atmaktadır. Bunun için de kesin ve açık bir tavır gereklidir. Şartlar ne olursa olsun müşriklerle kurulacak bir ittifak, dinin pratikte gerçekleştirmek istediği hedeflerle bağdaşmamaktadır.

Bu iki olay ve benzeri diğer olaylar da bize göstermektedir ki, İslami mücadele sürecinde müşriklerle her türlü ittifakın Resulullah tarafından uygun görülmediği, bundan şiddetle kaçındığı gerçeğinin böylesine açık naslarla belgelenmiş olmasıdır. Kaldı ki Resulullah bir başka Hadis-i Şerifi’nde açıkça “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız” diye emretmiştir. (Nesai, K. 48, B. 52)

Yukarıdan beri anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere, son Peygamber (as) dahil hiçbir peygamber’in tevhid mücadelesinde, kendi çağının müşrik önderleriyle uzlaştığına dair hiçbir emare bulunmamaktadır. Tersine, uzlaşmama noktasında, hem İlahi vahiyde, hem de peygamberlerin uygulamalarında kesin talimatlar ve uygulamalar vardır. Bu da bize gösteriyor ki, tevhid ile şirkin, küfür ile imanın, mü’min ile kâfirin, muvahhid ile müşrikin, uzlaşı içerisinde bir arada yaşaması asla söz konusu değildir. Bu, konjonktürel ya da içtihadla değiştirilebilecek bir durum da değildir. Çünkü İslam’da, tevhid ile şirk arasında uzlaşma veya orta çözüm yoktur. Ancak, Hak veya batıl, hayır veya şer, doğru veya yanlış, hidayet veya dalalet, nur veya karanlık, adalet veya zulüm birbirinden ayrı ve birbirine zıt olarak varlıklarını sürdürebilirler.

Merhum Şehid Seyyid Kutub’un deyimiyle, “Hiç şüphesiz tevhid bir sistem, şirk ayrı bir sistemdir. Bunlar asla buluşup birleşemez. Tevhid, insanı bütün bir varlıkla birlikte ortağı olmayan tek Allah’a yöneltir. İnsanların inanç sistemlerini ve hukuklarını, değerlerini ve ölçülerini, eğitim ve ahlâkını, hayat ve varlıkla ilgili tüm düşüncelerini kendisinden alacağı kaynağı belirler. Mü’minin kendisinden alacağı bu kaynak Allah’tır, sadece Allah, ortaksız olarak Allah. Bu nedenle müminin hayatı bütünüyle bu ilke üzerinde kuruludur. Gizli ve açık hiçbir şekilde şirkle karışamaz. Yolunun tüm aşamalarında böyledir. Böyle net bir ayrılık, hem davet edenler için bir zorunluluk, hem de davet edilenler için bir zorunluluktur… Hiç şüphesiz cahiliyye cahiliyyedir, İslam da İslam. Aralarında derin farklar vardır. Tek çare bütünüyle cahiliyeden sıyrılmak ve yine bütünüyle İslam’a girmektir… Yama yapmak yok. Orta yolda çözüm arama yok. Yolun ortasında buluşma yok. Cahiliyye istediği kadar İslam kılığına bürünsün. İstediği kadar İslam’ın adını kullansın… Öyle ise bu tam bir uzaklaşma, kesin bir ayrılık ve apaçık bir karşı tavırdır. “Sizin dininiz size benim dinim bana.”

Peygamberler ve onların verdikleri mücadeleler bizlere örnek olduğuna göre, (Ahzab, 33/21; Mümtehine, 60/4) bizler de, İslam’ı hayata hâkim kılma mücadele şeklini ve yöntemini, bu örneklikler doğrultusunda yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. İslam’ın egemen olmadığı sistemlerde yaşayan Müslümanların, tevhidi tebliğin önderlerinin bu örnekliklerini dikkate almadan, konjonktürel ya da içtihadi bir takım yöntemler belirlemeleri asla İslami olmayacaktır. Mücadele şeklimizi bu çerçevede yeniden dizayn etmek ve konumumuzu da buna göre yeniden tanzim etmek durumundayız. Çünkü, son Peygamber Hz. Muhammed (as)’ın tevhid mücadelesi tercihimize bırakılmış, uysak da olur uymasak da olur türünde bir örneklik değildir; tersine mutlaka uymamız gereken bir örnekliktir. Dolayısıyla müşriklerle ya da şirk sistemleriyle ilişkilerimizi de, bu örneklik çerçevesinde yeniden gözden geçirmek zorundayız.

İslam’da Hüküm de, Hakimiyet de Allah’ındır

Kanun ya da hüküm koyma hakkı kime ait bir haktır; halka, yani halkın temsilcilerinin oluşturduğu parlamentolara mı, yoksa Allah’a mı ait olmalıdır. İşte beşeri sistemlerle, ilahi vahyi esas olan İslami sistem arasındaki temel fark buradan kaynaklanmaktadır. Bu farkın giderilmesi ya da arada bir noktada uzlaşılması da mümkün değildir. Çünkü hüküm ve hâkimiyet, Rabb’lıkla ve ilah’lıkla ilgili bir konudur. Yani kim hüküm koyuyor ve hâkimiyet hakkını da kendisine ait olduğunu söylüyorsa, o ilah’lık ve Rabb’lık iddiasında bulunuyor demektir. Kur’an-ı Kerim de, İslami ve cahili olmak üzere iki tür hâkimiyetin olduğundan bahsedilir. Nitekim bir ayette: “Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir? (Maide, 5/50) buyurulmak suretiyle, hüküm hakkının sadece Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. Bir kişi, ya Allah’ın hükmünü ya da cahiliyenin hükmünü kabul eder; tercih kendisine aittir. Ancak ben Müslüman’ım diyen bir kimsenin, Allah’ın hükmünden başka bir hükmü tercih etme hakkı yoktur.

Hüküm Allah’ındır; İslam’a göre şekillenmiş ve her türlü değer yargısını İslam’a göre belirlemiş olan bir toplum, bu hükümden başka bir hüküm asla kabul edemez. Çünkü hüküm koymak, Allah’a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı ve yetkisi yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması da mümkün değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez. Nitekim bir ayette; “Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz” (Kehf, 18/26) buyurulmaktadır. İslam’da Hâkimiyet de kayıtsız şartsız yalnızca Allah’a aittir. Bu, İslam akidesinin temel bir gereği ve sonucudur.

Hiç kimse, Allah’a ve Resulüne rağmen hüküm koyamaz. Allah ve Resulü herhangi bir konuda hüküm vermiş ise, kadın ve erkek hiçbir mü’minin o konuda başka bir hükmü tercih etme hakkı da yoktur. (Ahzab, 33/36) İhtilaflarda çözüm için başvurulacak yegâne mercii de, yine Allah ve Resulüdür. (Nisa, 4/59) Bu ihtilaflarda Resulün verdiği bir hükme, içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir teslimiyetle, teslim olunmadığı takdirde, iman etmiş de olunmaz. (Nisa, 4/65) Allah’u Teâlâ bir ayette –ve benzeri diğer ayetlerde- bütün kapsamı ve boyutlarıyla hâkimiyetin yalnızca kendisine ait olduğunu dile getirmektedir. “Hüküm yalnız Allah’ındır. O kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” (Yusuf, 12/40) Bir başka ayet-i kerimede de Allah’ın izin vermediği konularda kanun koymanın şirk ve bu şekilde kanun yapanların bu yetkilerini kabul edip karşı çıkmamanın da onları Allah’a ortak kabul etmek olarak vurgulandığını görmekteyiz. (Şura, 42/21)

İslam, hayatı çepeçevre kuşatan bir dindir. Hiçbir şey boşuna yaratılmamış ve başıboş da bırakılmamıştır. Hayatın her alanını düzenleyen ya bir ayet, ya bir hadis ya da ayet ve hadise uygun bir içtihadi hüküm söz konusudur. Bilindiği gibi, içtihad, hakkında nas (Ayet ve Hadis) bulunmayan konularda yapılır. İçtihad, keyfi olarak, kendi heva ve hevesine göre yapılmaz. Dolayısıyla, yapılan içtihad mutlaka ayet ve hadisin ruhuna uygun olmalı ve ters olmamalıdır. İslam’da, kanun/hüküm koyucu sadece ve sadece Allah’tır. (Yusuf, 12/40) Hiç kimse, Allah’a rağmen, kendi heva ve hevesinde kanun koyma hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü kanun koymak ve hâkimiyet sahibi olmak ulûhiyetle ilgilidir. Allah’a rağmen kanun koymaya kalkışanlar ilahlığa soyunmuş demektirler, ama sahte ilahlığa! Ben Müslüman’ım diyen bir kimsenin Allah’a rağmen kanun koymaya kalkışması mümkün olmadığı gibi, böyle yapanlarla birlikte olması, onları kabul etmesi ve desteklemesi de söz konusu olamaz. Çünkü böyle yapmanın şirk olacağını, şirkin de, sahibini cehenneme götüreceğini bilir.

İSLAM DİNİ Ve MAHİYETİ!..

İslâm; Allah’a boyun eğmek ve O’na teslim olmak demektir. ALLAH tarafından kabul edilebilecek biricik din İslam’dır. Bu dine uygun olmayan herhangi bir inanç ve amel ALLAH tarafından kabul olunmayacaktır:

”Şüphesiz Allah katında geçerli tek din İslam’dır. Eğer seninle tartışırlarsa de ki; Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah’a teslim etmişimdir.” (‘Al-i İmran 19–20)

Bir başka yerde de bu teslimiyet şu ifadelerle dile getirilmektedir:

”De ki; şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hiç bir eşi olmayan, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.” (En’âm 162–163)

Bu ve benzeri başka birçok ayet-i kerimeden ve bu arada hadis-i şeriflerle Peygamber Efendimizin uygulamalarından şunu anlıyoruz:

İslam hayatımızın her alanını kuşatmış, hayatımızda karşı karşıya kalabileceğimiz her türlü problemin çözüm yolunu ve şeklini açık ve dolaysız bir şekilde ortaya koymuş bulunmaktadır.

Eğer karşı karşıya kalınan meselede İslam’ın hükmü açık naslardan anlaşılmıyorsa bu hüküm en azından ehil kimseler tarafından içtihat ve istinbat yoluyla tesbit edilip çıkartılabilinir. Dolaysıyla zamanların geçmesi, mesele ve problemlerin çeşitlilik arz etmesi, Müslümanların durum ve konumlarının değişmesi, onların karşı karşıya kalacakları yeni meseleler için çözüm yollarını Kur’ân ve Sünnet’in belirlediği çerçeve dışında aramaları için bir gerekçe olamaz.

Çünkü yüce Allah bu gibi durumlarda çözüm yolunu şöylece göstermektedir:

”Eğer herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Resulüne havale ediniz. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız (böyle yapacaksınız). Böylesi hem daha hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir.” (en-Nisa, 59)

”Rabbin hakkı için onlar, aralarında ihtilaf ettikleri meselelerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar. (el-Nisa, 65)

Görüldüğü gibi Müslümanlar, aralarındaki anlaşmazlık konularının çözümü için Allah’ın ve Resulünün hükmü dışında herhangi bir kaynağa başvuramazlar. Onlar bu konuda herhangi bir tağutî hükme başvuramayacakları gibi, heva ve heveslerine de uyamazlar.

Çağın şartlarını ve gereklerini, değişen şartları ileri sürerek Kur’ân ve Sünnette kaynağı olmayan, yeri ve meşruiyeti bunlara dayanılarak ispat edilip ortaya konulamayan herhangi bir yolu izlemekte de mazur görülemezler.

Şirk sistemleri içerisinde mücadele veren Müslümanlar için bu mücadelelerinde öncü ve örnek alınacak şahsiyetler peygamberlerdir. Peygambere/lere tabi olmak, on/u/ları örnek almak da bunu gerektirir. Kur’an-ı Kerim’de, ‘O’nun hayatında sizin için güzel örneklik vardır’ (Ahzab, 33/21) ayetinin anlamı bu değil midir? Yani bizler Müslümanlar olarak dinimizi ve dinimizin emirlerini, uygulanış şekillerini peygamberlerden öğrendiğimize göre, tevhid mücadelesini de onlardan almamız gerekmez mi?

İslam’a Göre Sahih ya da Salih Amel:

Bu genel ilkelere bu şekilde kısaca değindikten sonra, şunu da belirtelim: Yukarıda kendisine işaret edilen (el-En’âm 162–163) ayetleri, Müslüman’ın hayatının, tümüyle âlemlerin Rabbi Allah için olması gerektiğini çok açık bir şekilde vurgulamaktadır. Herhangi bir amelin Allah tarafından kabul edilebilir nitelikte olabilmesi için ise, şu üç şartın bulunması gerekir:
  1. Sahih bir iman,
  2. Allah için ihlâsla yapılması,
  3. Şârî tarafından tesbit edilmiş şekle uygun olması.


Bu üç şartın herhangi birisini taşımayan bir amel, hiçbir şekilde makbul bir amel değildir. Yapılan bu amel, eğer daha büyük bir takım günahlara sebeb teşkil etmiyorsa bile, en azından o amel boşa çıkar.
  1. Yüce Allah’ın şu buyrukları sahih bir iman ile olmadığı sürece hiçbir amelin kabul olunmayacağını açıkça ortaya koymaktadır:


”Şüphesiz kâfirlerden ve kâfir olarak ölenlerden hiçbirinden, yeryüzü dolusu altını fidye olarak verse dahi asla kabul olunmaz. İşte onlar için acıklı bir azap vardır, onların hiçbir yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmran,91)

”Rablerini inkâr eden (kâfir)lerin durumu şöyledir; Onların amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer. (Dünyada iken) Kazandıklarından hiçbir şeyi ellerine geçirmeye güçleri yetmez. Asıl uzak sapıklığın ta kendisi işte budur.” (İbrahim 14–18)



  1. Yüce Allah’ın şu buyruğu ile benzerleri ise, ihlâsla yapılmayan hiçbir amelin kabul olunmayacağı belirtmektedir.


”Hâlbuki onlar dinlerini Onun için halis kılanlar olarak ancak Allah’a ibadet etmekten başkasıyla emrolunmamışlardı.” (Beyyine, 5)

İhlâs, kişinin amelini sadece Allah için yapması, ona herhangi bir şekilde riyakârlık karıştırmaması ve uhrevi menfaatler dışın da herhangi bir menfaat gözetmemesi demektir.



  1. Yapılan amelin şâri tarafından tesbit edilen şekle uygun olması gereğine gelince, esasen peygamberler insanlığa bu ibadetin mahiyet ve şeklini öğretmek üzere gönderildikleri gibi, kitaplar da bu konuda insanlara yol göstermek üzere indirilmiştir. Peygamberlerin gönderildikleri yolun dışına çıkılmaması gereği, geçmiş ümmetlerin bu tür yanlış tutumlarını red eden şu ayet-i kerimelerden açıkça anlaşılmaktadır:


”De ki: Ey Kitap ehli; dininizde haksız yere haddi aşmayın. (el-Mâide, 27)

”… Kendilerinin bir bid’at olarak ortaya koydukları ruhbanlığı Biz onlara farz kılmamıştık. Ancak Allah’ın rızasını aramak için onu kendileri uydurmuşladı; fakat gereği gibi de ona riayet etmediler.” el-Hadid,27)

Din tamamlanmış ve böylelikle Allah’ın üzerimizdeki nimeti kemale ermiş olduğundan, insanı Allah’a yaklaştırıcı yeni bir ibadet ya da yolun ortaya konulmasına gerek ve imkân olmadığı gibi, Allah’ın dini çerçevesinde çözümü bulunmayacak herhangi bir meselenin varlığı da düşünülemez.

Dinin naslarına, emir ve hükümlerine uymayan herhangi bir uygulama, dinin ilgi alanına giren herhangi bir meselede gündeme getirilemez.

Bu tür yaklaşımların durumu ve hükmü hakkında son peygamber Hz. Muhammed (sav) şöyle buyurmaktadır:

”Sonradan uydurulmuş şeylerden çokça sakının. Çünkü her bir bid’at bir dalalettir.” (Müslim, Cumua 43; Ebu Dâvûd, Sünne 5; Tirmizi, ilm 16; İbniMace, Mukaddime 6)

”Her kim bizim bu işimizde esasen ondan olmayan bir şeyi (sonradan) ortaya atarsa o reddolunmuştur” (Ebu Dâvud, Sünne 6).

Dinin hükümleri çerçevesi içerisine giren hususlarla ilgili olarak insanların dinin hükümlerini bir kenara bırakıp ilgisi olmayan bir takım uygulama ve hükümler ortaya atmaları ve insanları bu uygulama ve hükümlere çağırmaları şeklinde tanımlanabilecek bid’at olayı aleyhindeki buyruklar, elbette bunlardan ibaret değildir.

Ancak kaydettiğimiz bu hadis-i şerifler bid’atin hükmünü ve bid’at karşısında alınması gereken tavrın ne olduğu hakkında fikir vermek için yeterlidir.

Müslüman kimsenin ister fert olarak, ister toplu olarak ya da cemaat halinde yapacağı bütün amellerin İslam’a uygun olması gereği üzerinde tartışacak herhangi bir kimsenin olabileceğini sanmıyoruz.

Yine her Müslüman’ın, amelinin Allah tarafından kabul edilmesi amacıyla iş yapmak istediğini herkes kabul eder. Çünkü Müslüman, dünyadaki amelinin Allah tarafından kabul edilerek, ahirette ecir kazanmasına sebep teşkil etmesini ister.

Demokrasi Nedir?

Demokrasinin ülkeden ülkeye, hatta –neredeyse- kişiden kişiye göre değişen birçok tanımı bulunmaktadır. Bu nedenledir ki, demokrasinin 300’den fazla tanımının olduğu söylenmektedir. Yunanca bir kelime olan demokrasi, “halk” kelimesinin karşılığı olan “demos” ile “iktidar, hâkimiyet ve hükümet etmek” anlamlarına gelen “kratos” kelimelerinden meydana gelen bir kelimedir. Demokrasinin en yaygın olarak bilinen tanımı ise ‘halkın egemenliği, halkın kendi kendisini yönetmesi’ şeklindedir. Bu tanıma göre demokrasinin temel iki esası bulunmaktadır. Bu esaslar;

1- Egemenliğin halka ait olması,

2- Bütün yetkilerin kaynağının halkta olmasıdır.

Demokrasi düşüncesinin Avrupa’da gündeme ge(tiri)liş nedeni, kilisenin, din adamlarının ve kralların halk üzerinde, ilahi bir hak olarak din adına kurdukları baskıyla, zorla ve acımasızca devam ettirdikleri dinsel ve otoriter yönetimleridir. İşte demokrasiyi savunanlar, egemenliğin/hâkimiyetin halkın hakkı olduğu iddiasıyla, var olan bu baskıcı ve dinsel totaliter yönetimlere karşı çıkmakla işe başlamışlardır. Bu anlayış, bugünkü anlamıyla, 1789 Fransız ihtilalinden sonra Batılı ülkelerde kabul görmeye ve dolayısıyla da yayılmaya başlamıştır. Demokrasinin yayılmasıyla halklar üzerinde kilisenin ve din adamlarının baskısı azalmışsa da, bu defa da halkın üzerinde başka bir gücün; bir avuç sermayedar/kapitalistin baskısı artmaya başlamıştır.

Demokrasinin tanımını bugünkü anlamıyla yapanlardan birisi de, ABD’li siyasetçi ve aynı zamanda devlet başkanlığı da yapmış olan Abraham Lincoln (1809–1865)’dur. Lincoln, demokrasiyi ‘halkın halk tarafından ve halk için yönetimi’  şeklinde tanımlamıştır. Demokrasinin bu şekildeki tanımı genel kabul görmüş ise de, demokrasiyle idare edilen ülkelerin uygulamaları/tarihsel pratikleri, bu ülkelerde, ‘halkın, halk tarafından’ yönetilmediğini çok açık olarak göstermektedir.

İngiliz siyasetçisi Churchill (1874–1965) de demokrasiyle ilgili olarak şu ilginç tesbiti yapmıştır; “demokrasi en iyi yönetim şekli değildir, ama kötü tarafları en az olan bir yönetim şeklidir.’ Churchill, kendisine sorulan “demokrasiyi neden ikinciliğe indirdin? diye” şeklindeki soruya ise, o da “birincisi yok ki”, diye cevaplamıştır.

Eflatun ise demokrasiyi “şarlatanlar düzenidir” diye tanımlamıştır.

Demokrasinin babası sayılan Jean Jacques Rousseau (Jan JakRusso) da benzer bir şey söylüyor: Demokrasiyi uzun uzun anlattıktan sonra; “Emil” adlı kitabında “doğrusunu söylemek lazımsa” diyor. “İnsanlar kendi kendilerine kanun yapamazlar. Bize kanunlar verecek ilahlar lazım.”

Teokrasiyi de eleştirirken Toplumu Sözleşme’nde şöyle bir ifade kullanıyor. “Yalnız, Muhammed (sav)’in ortaya çıkardığı, ortaya koyduğu teokratik sistem, bu eleştirilere maruz kalmaktan uzaktır. Onun kurduğu sistem, bizim teokrasiye yöneltmiş olduğumuz eleştirilerin birçoğuna muhatap olmaz.”

Ancak, gerek batılı ülkelerde ve gerekse içinde yaşadığımız ülkede demokratik uygulamalara/pratiklere baktığımızda demokrasinin –herhalde- en gerçekçi tanımı şöyle yapılabilir; ‘küçük bir azınlığın –elitist, jakobenist azgın bir azınlığın- çoğunluğu yönettiği bir yönetim şeklidir.’

Demokrasi, Beşer Aklının Ürünü Bir Dindir!..

Din, insan hayatını düzenlemek amacıyla konulan kurallar bütünü olarak tanımlanmaktadır. Eğer bu kurallar, Allah tarafından konmuşsa, buna İslam; yok eğer bir insan ya da bir topluluk tarafından konmuşsa, buna da din denir, ama bu, batıl,makbul olmayan bir dindir. Birincisi Allah tarafından kabul edilen/hak dindir (Al-i İmran, 3/19), diğeri ise, hak olmayan yani Allah tarafından kabul edilmeyen dindir (Al-i İmran, 3/85). Dolayısıyla demokrasi de, beşeriyet/insanlık için bir sistem, bir düzen sunduğundan dolayı bir dindir. İslam da olduğu gibi demokrasi dâhil diğer batıl dinlerde de, temel tartışma konusu, egemenlik ya da hâkimiyet meselesidir. Demokrasi de esas itibariyle diğer dinler gibi ”egemenlik” meselesini daha açık bir ifadeyle egemenliğin kime ait olduğu meselesidir. Demokrasilerde ‘egemenlik kayıtsız ve şartsız millete’ ait olduğu iddia edilmektedir. Oysa bu iddia da içi boş bir yalandan, bir aldatmacadan ibarettir. Çünkü demokrasi ile yönetilen ülkelerde, hâkimiyet hakkı, hiçbir zaman ve hiçbir ülkede, halka ait olmamıştır. Her zaman egemenlik/hâkimiyet hakkı, küçücük bir azınlığın; sermayedar/kapitalist, elitist bir grubun elinde olmuştur ve halen de olmaya devam etmektedir. İbn Haldun Mukaddimesi’nde, hâkimiyeti “kişinin elinin üzerinde veya elinin üstünde; elinden yukarıda bir başka elin olmamasıdır” şeklinde tanımlamaktadır. Demokrasilerde ise, hâkimiyet hakkı sadece halka ait olduğu iddia edildiğine göre, bundan, halkın iradesinin üzerinde hiçbir şekilde ve hiçbir zaman başka bir otoritenin/gücün kabul edilmeyeceği anlaşılmaktadır. Yani demokrasilerde halkın iradesi, otoritenin/gücün yegâne kaynağı olduğu gibi, teşriinin de yegâne kaynağı olduğu kabul edilmektedir. Bu ise, halkın ilahlaştırılması anlamına gelmektedir. Çünkü hüküm/kanun koyma (Maide, 5/50; Yusuf, 12/40; Kehf, 18/26), teşriinin kaynağı olma (Şura,42/21), hâkimiyet yetkisi sadece ve sadece tek ilah olan Allah’a ait bir yetkidir. Kim bu yetkilerin kendisinde veya bir başka toplulukta bulunduğunu iddia ediyor ise, ilahlık iddiasında bulunuyor demektir. Dolayısıyla ‘halkın kendi kendini yönetir’, ‘hâkimiyet hakkı halkındır’ ilkesini savunan demokratik anlayış, ilahlık iddiasında bulunan ve dolayısıyla şirk ve küfürden başka bir anlayış değildir. (Maide, 5/44, 45 ve 47)

Demokrasinin temel referansı akıldır; daha doğrusu insan aklının doğruyu bulacağına ve aklın gücüne herhangi bir sınır koyulamayacağına ilişkin inançtır. Aslında akıl doğru bir şekilde kullanıldığı takdirde insanı saptırmaması gerekir; bunun için Kur’an akla olumlu bir anlam yükler. İnsanları akletmeye davet eder. “Akletmez misiniz?” sorusu, demek ki akıl yerli yerince kullanıldığında, usulüne uygun akledildiğinde dalalete düşme imkânı yoktur anlamını ihtiva etmektedir. İnsanı dalalete düşüren akıl değil de, heva ve heves olsa gerektir. Demokrasi aklı, vahyin alternatifi olarak almaktadır.

DEMOKRASİ DE BİR DİNDİR!..

Her kelimenin olduğu gibi din kelimesinin de bir lügat anlamı, bir de ıstılah anlamı bulunmaktadır. Bu kelime, lügat olarak ‘baş eğmek, itaat etmek, hakkını almak, hesaba çekmek, idare etmek, ceza veya mükâfat vermek, yol, kanun, şeriat, tarikat, millet’ gibi anlamlara gelmektedir. Bu kelimenin ıstılah anlamı ise insan hayatını düzenlemek amacıyla konulan kurallar bütünüdür. Bu kurallar, Allah tarafından konulmuşsa, buna İslam, insanlar tarafından konulmuşsa buna da beşeri din denilir. İslam, Allah nezdinde kabul edilen Hak din iken, beşeri din ise Allah nezdinde kabul edilmeyen batıl dindir. Çünkü Allah nezdinde din tektir, o da İslam’dır. (Al-i İmran, 3/19) İslam’dan başka kim bir din ararsa, o din, ondan asla kabul edilmeyecektir. (Al-i İmran, 3/85) Bu nedenledir ki Hz. Adem (as)’dan bu yana gelen bütün peygamberlerin getirdiği dinin ortak adı İslam’dır. Zaten Allah’u Teâlâ Müslümanlar için din olarak ‘İslam’ı seçmiş (Maide, 5/3) ve isim olarak da ‘Müslüman’ ismini vermiştir. (Hac, 22/78)

Yukarıda zikrettiğimiz ayetlerden (3/19, 5/3) de anlaşılacağı üzere, Hz. Adem (a.s.)’dan itibaren, son peygamber Hz. Muhammed (a.s.)’a kadar gelen bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri dinin ortak adı İslâm’dır ve her peygambere inananlar da Müslüman’dır. Nitekim, “İbrahim ne Yahudi ve ne de Hıristiyan’dı: ancak o, Hanif (muvahhid) bir Müslüman’dı…” (Al-i İmran, 67); aynı şekilde Hz. Nuh (a.s.) ile ilgili Yunus Suresinde (Yunus, 72), Hz. Yusuf (a.s.) ile ilgili Yusuf Suresinde (Yusuf, 101), Hz Süleyman (a.s.) ile ilgili Neml Suresinde (Neml, 44),  Hz. İsa (a.s.) ile ilgili Maide Suresinde (Maide, 111) ve benzeri diğer ayetlerde de diğer peygamberlerin de Müslüman oldukları açıkça belirtilmiştir.

Dolayısıyla ben Müslüman’ım diyen bir kimsenin İslam’dan başka bir din araması ya da seçmiş oluğu Din’i (İslam’ı) başka –batıl- bir dinle veya bu dinin bir parçası ile –sanki eksik imiş gibi- tamamlamaya çalışması asla kabul edilemez. Çünkü İslam Dini, tamamlanmış (Maide, 5/3) ve kitabında da hiçbir şey eksik bırakılmamış bir dindir. (En’am, 6/38)  Hz. Muhammed (as) da son peygamber (Ahzab, 33/40), Kur’an-ı Kerim de son kitaptır. Yani artık yeni bir peygamber ve dolayısıyla da yeni bir kitap gelmeyecektir. Zaten Hz. Muhammed (as), âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir. (Enbiya, 21/107) Bu, Hz. Muhammed (as) kıyamete kadar gelecek bütün insanların peygamberi olduğu anlamına gelmektedir. Yani Hz. Muhammed (as), diğer peygamberlerden farklı olarak belirli bir dönem, belirli bir kavme gönderilmemiştir.

Demokrasi, tanım(lar)ından da anlaşılacağı üzere, -içi boş bir iddia da olsa- halkın iradesini esas alan bir yönetim şeklidir. Oysa demokrasilerde hiçbir zaman halkın iradesi esas alınmamıştır. Demokrasilerde esas olan irade, bir avuç güçlü, elitist azınlığın iradesidir. Demokrasilerde ister halkın iradesi, isterse bir avuç azınlığın iradesi esas alınsın, her iki halde de, hüküm koymada ilahi vahiy değil, halkın iradesi esas alınmaktadır. Bu ise, halkın iradesinin ilahlaştırılması anlamına gelmektedir. Oysa İslami hükümleri esas alan sistemlerde, ilahi vahiy esas alınmaktadır. Demokrasiler, çoğunluğun (aslında küçük, ama güçlü kapitalist/sermayedar bir grubun) görüşünü, İslami sistemler ise, -çoğunluk ya da azınlık fark etmez- Allah’ın hükümlerini esas alır. Yani helal ve haramı tayinde, hele kanun ve şeriat vaz’ etmede ‘çoğunluk’ kavramının hiçbir anlamı ve önemi yoktur. ‘Çoğunluk’ şirk içinde ise, şirk asla mazur gösterilemez. Bütün insanlık faizin, zina ve içkinin helal olduğunda birleşse, demokratik olarak bu haramlar yürürlükten kaldırılabilir, fakat şer’i/İslami çerçeve içerisinde bunlar yine haramdır ve bunların haramlıklarını kabul etmeyen bütün insanlık da olsa Allah’ın haram kıldığı şeyleri helal kılmaya yeltendiğinden dolayı  ‘bütün insanlık’ müşrik ve kâfir olur. İslam ve demokrasi arasındaki temel ve giderilmez çelişki de budur.

Kısacası hüküm –mutlak anlamda sadece- Allah’a aittir; İslam’a göre şekillenmiş olan bir toplum, bu hükümden başka bir hükmü asla kabul edemez. Başkalarının hüküm konusunda Allah ile herhangi bir ortaklığı ve yetkisi de yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması asla söz konusu değildir. O hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez. Zaten bir ayette; “Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz” (Kehf, 18/26) buyurulmaktadır.

“Şimdilerde de, çağdaş ekonomik ve politik sistemlere, siyasi ve edebi akımlara İslam’ı benzetme hastalığı yaygınlaştırılmak isteniyor. Bazı yazarlar, İslam’ı demokratik bir rejim olduğunu öne sürerken, diğer bir yazar çevresi, İslam’ın kapitalist gelişmeyi rahat bir alan içinde geliştirmeye çok yatkın bir din olduğu kanaatindedirler… Aslında bu yanlış teşebbüslerin kaynağı “İslam’ı hâkim dönemin düşüncesine benzetme” yanlışıdır. Bu yanlış da Müslümanların zihin hayatından çıkarılmadığı müddetçe sıhhatli bir İslam’ı tebliğ hareket doğmaz.”

“Dini temel kuralı içinde teşri hakkı, yani kanun ve yaşama şekli vaz’ etme yetkisi sadece Allah’ın elinde olacağından, Allah’ın mülkü üzerinde hüküm ve tasarruf hakkına yeltenmek isteyen herkes şirke sapar. Bu anlamda insan topluluklarına, sosyal sistem teklif eden her kim olursa olsun Allah’a başkaldırmış bir müşriktir. Çünkü şirkin gerçek manası tevhidin aksine Allah’ın teşri hakkına, kanun ve nizam koyma yetkisine tecavüzdür. Böyle bir açıklama platformunda insan, istediği kadar Allah birdir. O’ndan başka ilah yoktur desin, eğer teşri hakkında Allah’tan başka kimselere yetki tanıyorsa müşrik olmaktan kurtulamaz. Totaliter rejimlerde monark’lar birer ilahtırlar, oligarşik sistemlerde teşri mevkiinde bulunan elit zümreler ilahtırlar; genel sekreterler, şefler, parlamentolar ilahlık davasına kalkışmışlardır. Bunların tesbit edip gösterdikleri yola, düzenlere, emir ve yasaklara rıza gösterenler, boyun eğenler gerçekte onların ilahlıklarını kabul etmiş kimselerdir ve Allah’tan başka ilahları yaratıcılarına ortak (şerik) koşmuşlardır."(1)

“Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de kendisinin peygamberleri aracılığıyla bildirmiş olduğu şer’i hükümlere aykırı hükümler koyan kimseleri, Allah’a ortaklık iddiasında bulunanlar olarak nitelendirdiği gibi, onların bu tür bir yetkiye sahip olduklarını kabul eden, onların bu tür bir yetkiyi kullanmalarına karşı çıkmayıp reddetmeye, benimseyen ya da bunda herhangi bir mahzur görmediği için sesini çıkarmayan kimseleri de uluhiyet iddialarını kabul eden yani onların ortaklık iddialarını onaylayan müşrikler olarak tesbit etmektedir."(2)

Kısacası İslam’da meşruiyetin kaynağı vahiy’dir, demokrasilerde ise beşer/insan aklıdır; yani heva ve hevestir. (Furkan, 25/43) Demokrasilerde parmak usulü ile halkın çoğunluğunun kararı esas alınır. Helal ve haram koyucu, halkın iradesiyle belirlendiği iddia edilen parlamentolardır. Yani parlamentolar, Allah’ın haram kıldığı zinayı, içkiyi, kumarı, faizi helal, Allah’ın helal kıldığı hicabı, nikâhı vb diğer helal olan şeyleri ise yasaklayarak haram kılabilir. Çünkü demokrasilerde tek belirleyici unsur, halkın iradesinin temsilcilerinden oluşan parlamentolardır.

İslam’da, bir şeyin meşru olup olmadığının sınırlarını Allah (cc) tesbit eder. Ancak O, emir ve hükmü koyabilir, helal ve haramı tayin edebilir. Çünkü Allah’tan başka hiçbir kimsenin hüküm koymak hakkı yoktur. (En’am, 6/57; Yusuf, 12/40, 67; Kasas, 28/70, 88 vs.) Allah’ın hükmünün dışında kalan bütün hükümler cahili hükümlerdir ve bu hükümleri kabul etmek, hüküm koyanları Allah’a şirk koşmak ile aynı anlama gelir. (Maide, 5/50)

İşte İslam dini ile demokrasi ya da beşeri diğer bütün dinler arasında temel ve hiçbir zaman giderilmesi söz konusu olmayan çelişki budur. İslam nazarında, hâkimiyet hakkının tesbitinde, helal ve haramı tayin etmede, kanun ve şeriat vaz’etmede, demokrasilerde sadece bir iddia olarak kabul edilen çoğunluk kavramının hiçbir anlamı ve önemi yoktur. Bütün insanlık şirk koşsa, ben Müslüman’ım diyen bir kimse, tek başına da kalsa, asla şirki mazur göremez, gösteremez. Çünkü bilir ki, Allah-u Teâlâ diğer günahları affetse de, şirki asla affetmeyecektir. (Nisa, 4/48, 116) Dolayısıyla İslam Dini ile demokrasi dininin uzlaşması, barışık bir şekilde bir arada yaşaması asla mümkün değildir. Çünkü demokrasi ayrı bir din, İslam da ayrı bir dindir. ‘Sizin dininiz size, benim dinim de bana’ (Kafirun, 109/6) ayeti, şirkle uzlaşmayı, onunla bir arada yaşamayı kesinlikle yasaklamıştır. Tevhid ve şirkin ayrı birer din olduğunu belirten merhum şehid Seyyid Kutub bu ayetle ilgili olarak şu önemli tesbitte bulunmaktadır; “Hiç şüphesiz cahiliye cahiliyedir, İslam da İslam. Aralarında derin farklar vardır. Tek çare bütünüyle cahiliyeden sıyrılmak ve yine bütünüyle İslam’a girmektir. Tek yol, içindeki bütün özellikleri ile cahiliyyeden ayrılmak ve bütün özellikleri ile İslam’a göç etmektir… Düşüncede, sistemde ve uygulamada tamamen ayrı. Bu ortak noktalarda buluşmaya asla müsaade etmeyen bir ayrılıktır. Yardımlaşmayı imkânsız kılan bir farklılıktır. Ne zaman cahiliyye taraftarları bütünü ile cahiliyyeden İslam’a geçerlerse o zaman sona erer. Yama yapmak yok. Orta yolda çözüm arama yok. Yolun ortasında buluşma yok. Cahiliye istediği kadar İslam kılığına bürünsün. İstediği kadar İslam’ın adını kullansın.”

Demokrasiye Göre Hakimiyet!..

Demokrasi, bilindiği gibi Batı kültürünün ürünü olan bir sistemdir. Batıda demokrasi kabul edilmezden önce, halk üzerinde Allah adına kendisini yetkili gören tek kurum Kilise idi. Kilise, zamanla dini ve dini metinleri de kendi menfaatlerine uygun olarak tahrif ederek ülkenin, dolayısıyla da devletin tek egemeni haline gelmişti. Kilise, bu egemenliğini baskıcı ve zulüm politikalarıyla devam ettirmesi üzerine, Kiliseye karşı halk ayaklanmaları başlamıştı. Bu ayaklanmalara öncülük eden düşünürler, Kilise’nin de, kralların da ileri sürdükleri bu hak ve yetkilere sahip olmadıkları, egemenlik hakkının toplumun bütün fertlerinin hakkı olduğu, bu hakta, bütün halkların eşit olduğu propagandasını yapmakta idiler. Kilisenin ve kralların sahip olduklarını iddia ettikleri hakların, esas itibariyle toplumun bütün fertlerinin çalınmış, gasb edilmiş hakları olduğunu anlatmakta idiler.

Bu gelişmelere ilave olarak keşiflerin, icatların, sanayi alanındaki siyasal ve ekonomik alandaki devrimlerin ve daha başka faktörlerin de katılmasıyla, ‘demokrasi’ düşüncesi, özellikle Fransız devriminden sonra gündemdeki yerini almıştır. Aslında değişen bir şey olmamıştır; ezilen ve tepesinde boza pişirilen yine halkın çoğunluğu olmuştur. Çünkü düne kadar Kilise ve krallar egemenliğin tek sahibi iken, demokrasilerde ise halkın iradesi adına bir avuç sermayedar bu egemenliğin tek sahibi olmuştur. Aslında bu, bütün beşeri sistemlerin –ister dini reddeden Komünist toplumların, isterse dini vicdanlara hapseden diğer kapitalist ve liberal sistemlerin- ortak özelliğidir. Bu ortak özelliğin en belirleyici yanı, insanı ilahlaştırarak, tanrıya başkaldırmak, nefse, hevaya ve şeytana tabi olmaktır. Demokrasi anlayışında da bu özellik açıkça görülmektedir: Yüce Allah’ın nizamını kabul etmeyip yönetimde bulunan insanların hüküm koyması ve Allah’ın indirdiğini bırakıp kendi hükümleriyle kendilerini yönetmek istemeleridir.

Kur’an-ı Kerim, ‘İslami ve cahili’ olmak üzere iki tür hâkimiyet olduğunu kabul etmektedir. Nitekim: “Onlar hala cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Yakin sahibi (hakka kesin inan) bir toplum için, kimin hükmü Allah’ın hükmünden daha güzel olabilir” (Maide, 5/50) ayetinde hâkimiyet (hüküm); cahiliyenin hükmü ile Allah’ın hükmü olarak ikiye ayrılmakta ve iman edenler için Allah’tan daha iyi, daha güzel hüküm koyacak kimsenin olamayacağı açıkça belirtilmektedir.

Dolayısıyla “İslam’a göre mutlak ve sınırlandırılamaz hâkimiyet, yalnızca Allah’ındır. Bu konuda, bütün Müslümanlar arasında tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak, Allah’a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin, Allah ile birlikte hüküm koyması mümkün değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi –asla- ortak etmez."(3)

Hâkimiyet noktasında şöyle bir izah vardır demokraside; hâkimiyet, ister halkın olsun ister milletin olsun önemli değil. Burada önemli olan hâkimiyeti kullanma yetkisine sahip olan toplumun genelinin hâkimiyet dediğimiz bir bütüne sahip olmasıdır. Yani, toplumun geneli, bu egemenliğe sahiptir. Fertler birbirlerine eşit olduklarına göre de, her bir şahıs, o hâkimiyetin bir birimine, bir parçasına sahiptir. Yani Türkiye’de mesela 65 milyon insan –ya da seçmen- varsa, hâkimiyet 65 milyon eşit parçaya bölünmüş demektir. Bunun Kur’ânî ifadesi 65 milyon ilâh kabul ediliyor, demektir… Herkes hâkimiyetin eşit bir parçasına sahip olduğundan, zamanı gelince hâkimiyet parçalarının sahipleri oylarını bir tarafta toplar ve ittifakın mümkün olmadığı halde, çoğunluğu teşkil eden parçaların toplamı doğrultusunda icraatlar yapılır, kararlar alınır. Bu noktada hâkimiyetin kullanılması gündeme gelir.(4)

Demokrasi, egemenliğin halkta olmasının adıdır. Krallık, hâkimiyetin kralın elinde olmasıdır. Teokrasi, hâkimiyetin Allah adına konuştuğunu iddia eden din adamı sınıfının ya da kendini tanrı yerine koyanların elinde olmasıdır. Buna benzer diğer bütün beşeri sistemler de egemenliği elinde bulunduranlara göre isimlendirilir ve tanımlanırlar. İslâm ise, bütün bu beşeri sistemlerden farklı olarak egemenliği sadece ve sadece Allah’ta ait olduğunu kabul eden bir sistemdir. Demokrasi, halkın çoğunluğunun hâkimiyeti diye ifade edilse bile, bu iddianın kandırmacadan ibaret olduğu uygulamalardan anlaşılmaktadır. Demokrasilerde çoğunluğun ittifakı bile yoktur…

Hâkimiyet ya da egemenlik, insan hayatının her türlü meselesini ele alıp düzenleme ve hükme ya da kanuna bağlama hakkı olarak kabul edilir. Pratiğe baktığımızda bu tesbitin hiç de doğru olmadığı görülecektir.

İslam’a Göre Hakimiyet

Yukarıda da belirtildiği üzere Kur’ân-ı Kerim, İslâmî ve cahili olmak üzere iki tür hâkimiyet olduğunu kaydeder: “Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” (Mâide, 5/50). Başka ayet-i kerimelerde, Allah’ın hükümleri dışında kalan hükümlerin “hevâ, tâğut, dalâlet, şer vb. hükümleri” diye adlandırılmaları İslâmî olmayan hükümler arasında mahiyet farkından kaynaklanmamakta; aksine İslâmî olmayan hükümlerin cahili olmanın yanında, diğer olumsuz nitelikleri de kaçınılmaz olarak taşıdıklarını ortaya koymaktadır. Bu ayette geçen “hüküm” kelimesi, yalnızca siyasal anlam taşımakla kalmamakta, her türlü “yargı”yı da kapsamaktadır. Böylece, İslâm’a göre yapılanmış ve her türlü değer yargısı İslâm’a göre şekillenmiş olan toplumun hükmü İslâmî; böyle olmayan toplumun hükmü ise cahili hükümdür.

İslâmî anlamıyla hâkimiyetin dışında kalan her türlü hâkimiyet ve İslâm’ın değer yargıları dışında kalan her çeşit değerlendirmeye ad olan “cahili hâkimiyet”in mahiyeti hakkında İbn Kesir şöyle der: “Cenâb-ı Allah, (Maide, 5/50. ayette) her türlü hayrı kapsayan ve her çeşit şerden uzak tutan Allah’ın sapasağlam hükmünü bırakıp onun dışında kalan ve şahıslar tarafından Allah’ın şeriatına dayanmaksızın konulmuş görüş, hevâ ve ıstılahlara yönelen kimselerin bu davranışını reddetmektedir. Nitekim cahiliyle dönemi insanları da böyle yapıyor, kendi görüş ve hevâlarından ortaya attıkları dalâlet ve cehaletlerle hüküm veriyorlardı… Onlar Allah’ın kitabı ve Resulünün sünneti ile hükmetmeyi bir kenara bırakıp “yasak” ile hükmediyorlardı. Her kim böyle yaparsa o kâfirdir; Allah’ın ve Resulünün hükmüne geri dönüp, az ya da çok hiçbir konuda onların dışında hiçbir şeyle hükmetmemek çizgisine gelinceye kadar onunla savaşmak farzdır."(5)

“Allah’ın, Rasûlü Muhammed’e indirdiğinden başkası ile hüküm vermek helâl değildir; çünkü hak yalnız odur. Onun dışında kalan bütün hükümler ise zulüm ve haksızlıktır. Müslüman’ın sorumluluğu ise “onlar arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet…” (Maide, 5/49) ayetinin gereğini yerine getirmektir. Zaten her peygamberin sorumluluğu da bunu gerektirmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’e insanlar arasında hak ile hükmetsin diye indirilmiştir (Nisâ, 4/105). Gerek Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen ve gerekse Allah’ın indirdiği hükümlere uymayanların Müslümanlıkları tartışmalı hale gelir. Dolayısıyla Allah’a ve Resulüne iman etmek iddiası ile birlikte tâğutun hükmünü isteyenlerin iman iddiaları geçersizdir. “Tâğut ve tâğutun hükmü; “Allah’ın emirlerine zıt yeni hükümler icat eden her varlık, Allah’tan başka itaat edilmesi istenen her şey, kendisine ister bilerek ve isteyerek uyulsun; isterse zorla, tehditle boyun eğdirilsin, her iki halde de itaat edilen konumuna girmektedir. Bu nesnenin insan olmasının, şeytan olmasının, put olmasının yahut da bunlardan başka herhangi bir şey olmasının önemi yoktur.” (Taberî, Câmiu’l-Beyan, 3/13). Allah’a iman ile tâğutun hükmüne başvurmak bir arada bulunamaz. Bu gibi kimselerin bu tavırları münafıklıklarının tescilidir. Onlar Allah’ın ve Resulünün hükmüne yanaşmazlar (Nisâ, 4/60-61)."(6)

Mü’minler, kendi aralarındaki anlaşmazlıkları Allah’ın ve Resulünün hükmüne başvurarak çözüme ulaştırmak yükümlülüğünde oldukları gibi; onların hükmüne de tam bir teslimiyetle boyun eğmek zorundadırlar (Nisa, 4/59, 65). Allah’ın hükmünü kabul etmemek, O’nun hükmü ile hükmetmemek ise, insanı iman dairesinin dışına çıkarır; kâfir, zalim ve fâsık yapar (5/Mâide, 44, 45, 47). Zikredilen bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere Allah’u Teâlâ, demokratik anlayıştaki hüküm koyma ve hâkimiyet anlayışını toptan reddetmektedir.

Demokratik Çalışma ve Amel İlişkisi

İslam adına, Müslüman olarak belli bir partinin çalışmalarına katılan kimselerin yaptıkları iş sıhhat şartlarını taşısın ya da taşımasın bir iştir/ameldir. Bu amelde bulunan kimselere bunu neden yaptıkları sorulacak olursa ”İslam’ın hâkim olabilmesi için uygun olmayan bir zemini uygun hale getirebilmek için” diye cevap vereceklerdir. Oysa ancak bir amelin, salih amel olabilmesi yani Allah tarafından makbul-kabul edilebilir bir amel sayılabilmesi için, kişinin sadece mü’min olması yetmez; aynı zamanda o ameli sadece Allah rızası için ve Şar’i’nin (Allah ve Resulünün) belirlediği ölçülere uygun yapma şartını da yerine getirmesi gerekmektedir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Hz. Muhammed (as) bize örnektir. (Ahzab, 33/21) Peygamber Efendimiz (as), yemek yiyişinden, tuvalete girişine kadar örnek alınırken, bunlardan daha önemli olan İslam’ı hayata hâkim kılma mücadelesinde örnek alınmaması anlaşılır gibi değildir. Aslında bu, şu anlama gelir; Hz. Peygamber’in İslam’ı hayata hâkim kılma mücadelesinde örneklik teşkil edebilecek tarzda bir yolu, bir yöntemi yoktur. Bu ise, hem Kur’an’ın, hem de Sünnet’in günümüze ilişkin getirdiği çözümleri bilmemek ya da bu çözümleri Kur’an da, sünnet de getirse, bunu yeterli görmeyerek kabul etmemek anlamına gelir.(7) Kur’an’ın ve Sünnet’in getirdiği hükümleri (çözümleri, yol ve yöntemi) kabul etmemek ise, kişiyi Müslümanlıktan çıkarır.

Hâlbuki bu konuda, İslam’da herhangi bir boşluk yoktur. Çünkü din tamamlanmıştır. (Maide, 5/3) Dolayısıyla İslam’ın hâkim kılınması süreci adına yapılacak bir amelin salih (ameli hasene) olabilmesi için başta son Peygamber olmak üzere Kur’an’da zikri geçen diğer Peygamberlerin ‘tevhid mücadelelerinin’ örnek alınması gerekmektedir. Zaten Peygamberlerin verdikleri tevhid mücadelesi bilinmeden İslam adına sahih ve Allah’ın razı olacağı bir mücadelenin yürütülmesi de mümkün değildir.

Genel seçimler –genelde- dört senede bir yapılmaktadır. Yapılan her seçimde ise, demokrasi kan tazelerken, kitleler de demokrasiye uyumlu hale getirilmektedir. Nitekim her seçimden sonra demokrasi ile olmaz diyenlerin bir kısmı demokrasiye savunur hale gelmektedir. Bu nedenledir ki, İslami çevrelerde, her seçim dönemi, oy verilip verilmeyeceği konusunda yoğun tartışmalara neden olmaktadır. Ne yazık ki her seçim döneminde yaşanan bu tartışmalar, genellikle oy verilmez diyenlerden küçük ya da büyük bir parça kopararak bitmektedir. Kopan bu parçalardan kimisi marjinal kalmamak, kimisi menfaat, kimisi Müslümanların önünün açılmasına zemin oluşturmak, kimisi de yorulduğu, ümitsizliğe kapılma gibi gerekçelere sığınmaktadır. İşin üzücü tarafı düne kadar oy vermenin küfür olduğunu söyleyen kimi üstadların, ağabeylerin (!) bugün, oy vermeyenleri suçlar hale gelmeleridir. Nitekim bunlardan kimileri oy vermeyelim de koy mu verelim diyor, kimisi falan partiye oy vermeyelim de, filan parti mi gelsin, kimisi sizler hala orada mısınız diyor? Velhasıl at izi, it izine karışmış durumdadır. Tabi mesele sadece oy vermek ya da parti beğenmek ya da beğenmemek değildir. Asıl mesele, Allah’ın cahiliye hükmü olarak nitelendirdiği yani Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen bir yönetime katılarak ya da destek olarak cahili düzenleri tezkiye etmektir. Çünkü böyle bir tavır,  İslam’la ve Müslümanlıkla asla bağdaşmaz.

Seçimden seçime, sadece oy vermek için sandık başına gider ve hiçbir partisel çalışmaya –seçim öncesi de, sonrası- da katılmam, bu da inancıma zarar vermez diyenler vardır. Demokrasiye iman edenler bile, oy vermek namustur, vatandaşlık görevidir derken, gerçekten oy vermek, sandık başına gitmek bu kadar basit mi? Bir kere seçim sandığına giden bir kimsenin bu davranışının anlamı, -kendisi ister işin şuurunda olsun, ister olmasın, ister bu anlama geldiğini bilmekle birlikte kalbinden bunu onaylamasın, fark etmez -zahiren şudur: ”Ben sahip olduğum kendi payıma düşen egemenlik/hâkimiyet hakkımı, filan partiye veya falan kişiye bana vekâleten kullanmak üzere belirlenen süre içerisinde devrediyorum”dur. Yani ben, mevcut demokratik düzeni kabul ediyorum. Bu düzenin sınırları içerisinde kalmak üzere, hâkimiyet hakkımı şu partinin ya da bu kişinin kullanmasını istiyorum.” Seçime katılmanın bu anlama gelmediğini söylemek mümkün değildir. Bizim sandığın başına giderken başka niyetler taşımamız, davranışımızın hükmünü değiştirmek için yeterli değildir. Hangi niyetle olursa olsun ve rey verdiğiniz parti veya kişinin niteliği ne olursa olsun seçmen olarak seçime katılmanın anlamı, kurulu bulunan demokratik düzeni kabul etmek olarak yorumlanmasa bile, en azından reddetmemek anlamına gelir. Demokrasiyi kabul edenler için hiçbir mesele yoktur. Asıl mesele, demokrasinin halkın iradesini ilahlaştırdığını, Allah’a meydan okuduğunu söyleyenler içindir. Allah’ın hükmü ile cahiliye hükmünü tercih kendilerine aittir.

Partisel çalışmanın ya da demokratik mücadelenin Müslümanların önünü açacağını, İslami çalışmalar için uygun bir zemin hazırlayacağı tarzındaki düşünceler, Kur’an’da kıssaları anlatılan hiçbir Peygamberin verdiği tevhidi mücadeleyle bağdaştırmak asla mümkün değildir. 950 senelik tevhid mücadelesinde Hz. Nuh (as), ateşe atılmasına rağmen Hz. İbrahim (as) ve işkence, baskı ve boykota rağmen Hz. Muhammed (as) dâhil, hiçbir peygamber, içinde yaşadıkları şirk sistemlerini, kendilerine ya da birlikte oldukları mü’minlere yönelik zulmünü kısmen de olsa durdurmak ya da geriletmek için, içinde yaşadıkları şirk sistemleriyle bu anlamda bir ilişkiye girmeyi asla denememişlerdir. Her peygamber ve beraberindeki bir avuç Müslüman, bizimle mukayese bile edilemeyecek derecede çok daha zor şartlarda, büyük kuşatılmışlıklar ve işkenceler altında oldukları halde, tağuti sistemle uzlaşmadıkları gibi, bir takım haklar elde etmek için de sistemde kısmi değişikliğin peşinde de olmamışlardır.

Son Peygamber, kendisine iman eden mü’minler, bir taraftan işkenceden geçirilirken, kimileri de işkenceler altında şehit edilirken bile kendisine yapılan devlet başkanlığı teklifi dâhil, mücadelesini kolaylaştırıcı; işkence ve zulümleri hafifletici hiçbir teklifi kabule yanaşmamış ve bütün teklifleri ‘bir elime ayı, bir elime de güneşi verseler dahi’ diyerek elinin tersiyle reddetmiştir. “Sizin dininiz size benim dinim bana” (Kafirun, 109/5) ayeti, biraz sizden, biraz bizden türü uzlaşma tekliflerine bütünüyle kapıların kapatıldığını bize göstermektedir. Kur’an-ı Kerim, son peygamber dâhil, hiçbir peygamberin, kendilerine ve beraberindeki mü’minlere yönelik zulüm ve işkenceleri geriletmek için, tağuti sistemlerle uzlaşmaya çalıştığını bize göstermemektedir. Tevhid mücadelesinde, bu, değişmez bir metoddur; zaten nebevi metod da budur. Akli ve içtihadi yorumlarla, hiç kimse, bu metodu değiştiremeye kalkmamalıdır. Partisel ya da demokratik mücadeleyi de bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. Bir Müslüman halkın iradesinin ilahlaştırıldığı partisel ya da demokratik bir yöntemi, -velev ki İslami mücadele için uygun bir zemin oluşturacak dahi olsa- asla kabul edemez. Çünkü demokrasi beşer aklının ürünü bir din iken, İslam ise, Allah’ın bizler için uygun gördüğü/seçtiği bir dindir.

İslam’ı egemen kılmak için çalışmak ibadettir.

Elbette İslam’ı egemen kılmak için çalışmak bir ibadettir. Bu ibadetin yerine getirilme yolu ve bu yolun temel ilkeleri evvela Kur’an-ı Kerim ile ikinci olarak da sünnet-i seniyye ile tesbit edilmiş bulunmaktadır. Tesbitini yapageldiğimiz gerçeklere ve bu esas kaynaklara bir daha müracaat edildiği takdirde, herkesin tesbit edebileceği gerçeklerden bir tanesi de şudur: Müslüman için Allah’ın hükümlerine aykırı herhangi bir hükmü kabul etmeye imkân yoktur. Müslüman bir kimsenin, İslam’ın emrettiği hedef ve gayeleri gerçekleştirmek sorumluluğu vardır. Bu sorumluluklarını yerine getirmek için izleyeceği yol, Allah’ın emredip Resulünün rehberlik ettiği yola aykırı olamaz.

Muhammed Kutub, konuyla ilgili üç tehlikeli kaygan zeminden bahseder. Bu zeminlerden birincisini şöyle açıklar Muhammed Kutub: “Bu konudaki ilk tehlikeli kaygan zemin itikadidir…

Yalnızca Allah’ın şeriatının hükmüne başvurmakla, başka hiçbir hukukun ve yasanın egemenliğini kabul etmemekle yükümlü olan, Allah’ın hükmü dışında kalan bir hüküm, cahili bir hükümdür, o cahili hükmün kabul edilmesi de, o hükümden hoşnut olunması da, o hükme (herhangi bir şekilde) iştirak etmek de Müslüman için caiz değildir, diyen bir dine bağlı olan bir Müslüman için, Allah’ın indirdiklerinden başka hükümleri koyup kanunlar yapan, yaptığı uygulamalarıyla her fırsatta Allah’ın şeraitinin hükmünü kabul etmediğini, reddettiğini ilan eden bir parlamentoya katılmak nasıl caiz olabilir?

“Böyle bir Müslüman için böyle bir parlamentoya katılmak nasıl caiz olabilir? Üstelik böyle bir parlamentoya giren bir kimse yaptığı yemininde, parlamentoya sadakatle bağlı kalacağına yemin de etmektedir. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:

“O size Kitab’da: Allah’ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğnizde, onlar bir başka söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın. Çünkü o zaman sizler de şüphesiz onlar gibi olursunuz…” (Nisa, 4/140)

“İleri sürülebilen lehte gerekçeler şundan ibarettir: Bizler onlara karşı İslam’ı haykırıyoruz… Allah’ın indirmedikleriyle yapılan teşri’leri sürekli olarak reddettiğimizi ilan ediyoruz… Bizler “devletin resmi kürsüsü”nden konuşuyor ve Allah’ın şeritainin hükmünü kabul etmeye çağırıyoruz…

Ancak bütün bunlar, açıktan açığa akideye aykırı olan bir tutuma uygun bir gerekçe olamaz.”

“İkinci tehlikeli kaygan zemin, halk kitlelerinin gözünde davanın sulandırılmasıdır.

Biz her fırsatta halk kitlelerine, Allah’ın indirmedikleriyle hükmetmek batıldır, diyoruz. Allah’ın şeraitiyle hükmeden yönetim dışında hiçbir yönetimin ve yönetim düzeninin meşruiyeti (İslam’a uygunluğu) söz konusu olamaz… diyoruz. Diğer taraftan halk kitleleri bizim, katılmama çağrısında bulunduğumuz işe katıldığımızı görmektedir. Bunun sonucu ne olur?

(…) Bizler böyle yapmakla aslında İslam’ı ve düzenini ayakta tutacak ve oluşturulması gereken tabanı sulandırmaktayız. Çünkü artık bunun sonucunda halk kitleleri bu gibi hususlarda izlenmesi gereken yolu açık seçik bir şekilde anlayamaz, tesbit edemez. İslami bir yönetimin ayakta kalabilmesi için gerekli olan ‘İslami bir taban’ın oluşması ise, halk kitlelerinin bilinci netleşmedikçe, akidelerinin kendilerine yalnızca İslam ile hükm eden bir düzeni kurmakla, başka hiçbir düzeni ve yönetimi kabul etmemekle yükümlü kıldığını kesinlikle bilmedikçe, evet, bütün bunlar gerçekleşmedikçe böyle bir tabanın da oluşması mümkün değildir.

Üçüncü tehlike kaygan zemin ise, geçmişteki bütün asırların deneyleriyle ispatlandığı gibi, ‘diplomasi oyunu’dur. Bu oyunda her zaman için güçlü olan zayıfı yutar.  Bu oyun esnasında, güçlü olanın elinden –çok küçük dahi olsa- egemenliğinin bir parçasını zayıf olanın almasına asla fırsat verilmez…

(…) Buna göre İslam’a düşman olanların siyasal organizasyonlarına katılan İslami cemaatlerdir, asıl bu diplomatik oyunlarda kaybedenler, kazananlar da daima düşmanlardır. Çünkü halk kitleleri nazarında bu yolla düşmanları temize çıkarılması söz konusu olduğu gibi… diğer taraftan halk kitleleri nazarında İslam savunucularının davaları da sulandırılmış olmakta ve cahiliyyenin siyasal organizasyonlarına katılmaksızın, alanda bağımsız ve kendilerine has yapılarıyla ortada oldukları dönemlerdeki ‘aslilikleri’ni kaybettikleri için de bu oyundan yenik çıkarlar."(8)

İslami Mücadele uzun soluklu bir mücadeledir. Uzun soluklu olan bu mücadele dünyevi başarılardan öte, Allah’ın rızasına endekslenen ve sadece O’nun rızasını uman bir mücadeledir. Bu nedenle bu mücadeleyi verenler, bugünden yarına bir başarı, bir sonuç beklemezler. Zaten bugünden yarına bir sonuç bekleyenler, istedikleri gibi bir sonuç alamadıkları zaman çabucak yorulmak suretiyle, mücadeleden de vazgeçmek zorunda kalmaktadırlar. Ömrü, bütünüyle içine alan, ölüm sonrası hayatı da kuşatacak olan bir mücadeleyi göğüsleyenler, kolay kolay yorulmazlar, bıkmazlar ve usanmazlar.

Ben Müslüman’ım diyen bir kimsenin, her zaman ve her şart altında savunması gereken, yok olması pahasına koruması, muhafaza etmesi ve vazgeçmemesi gereken sabiteleri/ilkeleri vardır. Bu ilkelerden, sayımız azdır, gücümüz yeterli değildir, güçleninceye kadar vazgeçebiliriz tarzı bir düşünce sahip olması mümkün değildir. Çünkü ilkeli olmayan ya da ilkelerinde gevşek/esnek davranan bir mücadelenin İslamilik yönü tartışılmalı hale gelir. İslami bir mücadelenin ilkesiz olması, sabitelerinin olmaması düşünülemez. Bu nedenle, ben Müslüman’ım diyen herkesin özellikle de belirli hedefleri olan ve attığı her adımda İslami ilkeleri kendisine esas alan bir Müslüman’ın mutlaka şartlara, konjonktüre göre değişmeyen ilkeleri bulunmalıdır. İlkelerin muhafazası, ilkelerden taviz vermemesi, o Müslüman’ın İslam’ı özümsemesine, pratikleştirmesine bağlıdır. Bir Müslüman ancak, Ammar b. Yasir gibi yani ikrah altında tutulduğunda kalbiyle tasdik etmemek şartıyla ilkelerinde gevşeyebilir. Zaten bu da ruhsattır. Bu şartlarda bile azimeti tercih etmek, ruhsattan daha evladır. (Nahl, 16/106)

İslami mücadele, ilkeli bir mücadeledir. Şartlara, konjonktüre göre yol ve yöntemini belirlemez. Çünkü bu, 950 senelik mücadelesine rağmen bir ailenin fertleri kadar kendisine inananları bulunan Hz. Nuh (as)’ın; ateşe atılmasına rağmen mücadele yönteminden taviz vermeyen Hz. İbrahim (as)’ın; dünyalık bütün tekliflere rağmen ‘bir elime güneşi, diğer elime ay verseniz bile davamdan vazgeçmem’ diyen Hz. Muhammed (as)’ın ve “kıyamet günü yanında 2-3 ya da hiç inananı bulunmadan gelen’ peygamberlerin mücadele yöntemidir.

Dolayısıyla ben Müslüman’ım diyen bir kimsenin bu konuda tercih hakkı yoktur. Helal ve haramın belirleyicisi olarak halkın iradesini benimseyen demokrasiyi kabul etmesi asla mümkün değildir.

“Bu benim dosdoğru olan yolumdur, şu halde ona uyun. Sizi O’nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın. Bununla size tavsiye etti, umulur ki korkup-sakınırsınız.” (En’am, 6/153)

“De ki: ’İşte bu, benim yolumdur. Ben ve bana tabi olanlar bilerek Allah’a çağırırız. Allah’ın şanı yücedir. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.” (Yusuf, 12/108)

“(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl, 16/125)

Milletvekili Adayı Olmanın Anlamı

Milletvekili adayı olmanın anlamı da şudur: ”Ben sizin adınıza bu maksatla kurulmuş bulunan kurumda gidip teşri yapacağım, her biriniz bir fer olmanız dolayısı ile elinizde blunan genel hakimiyet yetkisinin birer parçasını bana vekaleten belli bir süre devretmenizi istiyorum. Böylelikle ben yeterli sayıdaki temsil cüzlerini toplayabildiğim takdirde, sizin adınıza egemenlik yetkisini kullanacağım ve teşri faaliyetine katılacağım.” Seçmen ve milletvekili adayı olmanın anlamları bunlar olduğuna göre, gerek seçmen olarak demokratik sürece katılmayı savunanlara ve müslümanları da İslam adına böyle bir katılıma davet edenlere, gerekse böyle bir görevi seçmenlerinden oy isteyerek üstlenmeye yine İslam adına, İslam’a hizmet adına talip olanlara Kur’ân-ı Kerim’de yer alan bazı buyrukları hatırlatmak gerekir.

Açıklamalarımızdan anlaşıldığı gibi, demokratik süreç içerisinde faaliyetlerin kabul edilmesi, herşeyden önce mevcut demokratik düzenin kabul edilmesi anlamına gelir.

Kur’ân-ı Kerim’de Allah’tan kaşka kanun koyan ve Allah’tan başka hükmüne başvurulan ya da hükmü kabul edilen herkes ve her kurumun ortak adı bilindiği gibi ”tâğût”tur. Tâğût’un reddi ise, iman edebilmek şerefine nail olmanın ilk basamağıdır.

”Hak ile Batıl apaçık meydana çıkmıştır. Kim tağutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse o, muhakkak kopması mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur.” (Bakara, 2/256)

Bundan sonraki ayette Allah’ın kendisine iman edenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmasına karşılık, tâğûtların da kendilerine iman edenleri aydınlıktan karanlıklara çıkardığından söz edilmekte, arkasından da Allah’ın hakimiyetini, uluhiyet ve rububiyetini kabul etmeyen bir tağutun, Hz. İbrahim ile Allah hakkında tartışmaya girdiğinden söz ederek, tâğûtlara ve tâğûtun tavırlarına bir örnek verilmektedir.

Ayrıca Hz. İbrahim’in tâğûtun kendi sistemi içerisinde çalışmayı kabul ettiğini ortaya koyan en ufak bir delilin ortaya konulamayacağına da işaret edelim. Tâğûtun ve tâğûti düzenlerin egemenliğini kabul etmek, iman ile bağdaşabilir bir eylem olamaz:

”Sana indirilen ve senden önce indirimiş olanlara her halde iman ettiklerini ileri sürenlere bakmaz mısın ki, onu inkâr etmekle emrolundukları halde yine tâğûtun hükmüne başvurmak isterler. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister.” (Nisa, 4/60)

Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek ve Allah’tan başkalarının hakimiyetlerini ve bu tür hakimiyetleri öngören düzenleri reddetmek, ama her şeyleriyle ve tam anlamıyla, kalben ve fiilen reddetmek, İslam dininin en önemli bir parçasıdır. Yüce Rabbimiz Hz. Yusuf’un şu sözlerini ebedi bir şeriat olmak üzere bizlere nakletmektedir.

”Ey zindan arkadaşlarım, darmadağınık birçok (düzme) rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhâr olan bir tek Allah mı? Sizin, O’nu bırakıp da taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın uydurup taktığı isimlerden başkası değildir. Allah bunlara dair hiçbir delil indirmemiştir.

Hüküm (teşri yapmak ve hâkimiyet) Allah’tan başkasının değildir. O, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. Dost doğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf, 12/39,40)

Hz. Yusuf’un sorduğu ”darmadağınık rabler” özellikle günümüz demokratik düzenlerinde müşahhas bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Demokratik sürecin içerisinde yolunu kaybetmiş kitlelere yöneltilmesi gereken soru şudur: Sizler, her birisi bir tarafa çeken, kısır görüşlü, kıt anlayışlı ve sizin gibi insan olan bu gibi kimselerin ulûhiyetlerini, ubudiyetlerini mi kabul etmek istersiniz, yoksa gücü bunları da kahretmeye, onları dilediğine mecbur etmeye yeten bir tek Allah’ın ulûhiyet ve rububiyetine tam anlamıyla boyun eğmek mi istersiniz?

Esasen insanların hâkimiyet hakları yoktur. Bu sizin ve atalarınızın uydurduğu bir iddiadır. Hakimiyet, halkınmış, milletinmiş veya şunun ya da bununmuş şeklindeki iddiaların, doğruluğunu ortaya koyabilecek en ufak bir delil yoktur. Hâkimiyet yalnız Allah’ındır. O yalnız kendisine ibadet etmeyi emretmiştir.

Başkalarının hâkimiyeti kabul edilerek, onların uluhiyetleri kabul edilemeyeceği, hakimiyetleri kabul edilmek suretiyle, Allah’tan başkasına da ibadet edilmez.

İşte Allah’ın emir ve hükümlerine bu şekilde bağlanmak sureti ile, ancak dosdoğru din üzere kalınabilir.

Şu ayet-i kerimede Allah’ın emir ve hükimleri dışında teşri yapmanın, teşri yetkisine sahip olunabileceğini kabul etmenin, hüküm ve mahiyetini açık bir şekilde ifade etmektedir.

”Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine dinden şeriat yapan (Allah’ın hükümlerine aykırı hükümler koyan Allah’a eş koştukları) ortakları mı vardır?” (Şura, 42/21)

Bu ve benzeri buyruklar ve daha pek çok delil ve gerekçe, demokratik yöntemlerle çalışmayı kabul etmenin uygun yolu olmadığını ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla demokratik seçimlerde ve benzeri bütün eylem ve süreçlerde, Müslüman’ın demokrasinin herhangi bir halkasında yer alarak tâğûti düzenin işlerlik kazanmasında bir katkıda bulunması, İslam’ın konu ile ilgili ilke ve hükümlerine aykırıdır. Böyle bir amelin aranan şartları taşımadığından salih bir amel olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.

Demokratik Çalışmayı Savunanların Bazı Gerekçeleri

Bu konuda İslam adına böyle bir çalışmanın gereğini savunanların ileri sürdükleri delilleri kısa da olsa değerlendirmeden geçmek uygun görülmeyebilir ya da en azından bir eksiklik olarak kabul edilebilir. Demokratik çalışma yöntemini benimseyerek çalışmak suretiyle İslam’ı hakim kılmak ya da daha mütevazi bir iddia ile bunun için yol açmak istediklerini söyleyenlerin ileri sürdükleri bazı deliller şunlardır.

a- ”Hz. Yusuf kafir olan Aziz’den görev istemiştir, dolayısı ile bizim de müslüman olarak bu düzenden görev almamız caizdir.”

Bir defa, Hz. Yusuf bu görevi isterken, ne Aziz’in anayasal düzenine uygun yasamalarda bulunmayı talep etmiştir, ne de mevcut yasalara göre hareket etmeyi ve onların mahkûmu olmayı kabul etmiştir. Kıssanın bu bölümü dikkatle okunacak olursa, durumun başka türlü olduğu görülecektir. Hükümdar Hz. Yusuf’un onu kendine has bir görevli yapmak üzere kendisine getirilmesini isteyince, Hz. Yusuf da iyi bir koruyucu ve meselenin gereklerini iyi bilen birisi olduğunu belirterek, yeryüzünün hazineleri üzerinde ”tam yetki” ister. En azından bu anlamda yetkiye sahip olduğunu ve bir peygamber olarak kurulu düzenin değil de kendisinin tabi olması gereken hükümlere uygun hareket ettiğini, bundan sonra gelen şu buyruklardan anlamaktayız: ”İşte böylece biz o yerde Yusuf’a iktidar verdik. O, dilediği yerde konaklardı.” (Yusuf,55)

Sonraki buyruklarda kardeşlerine karşı davranışı, hükümdarın dinine (yani yürürlükteki kanunlarına) aykırı olarak kardeşini alıkoyması ((12/100) gibi buyruklar, Hz. Yusuf’un egemen şartlara ve yasalara bir mahkûm olmadığını; en azından mesuliyet çerçevesi içerisinde, kendi şeriatına uygun hareket ettiğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Hz. Yusuf örneği, en azından günümüz şartları içerisinde olunduğu sürece, sıhhatli bir delil olarak gösterilemez.

b- ”Hz. Peygamber Hudeybiye’de kafirlerle anlaşmış ve onların şartlarını ashabı kiramın itirazlarına rağmen kabul etmiştir.”

Bu da uygun ve yerine bir delil değildir. Çünkü antlaşmalar, karşılıklı hür ifadelerle yapılır. Evvela bizim anlaşma yapmak irademiz, karşı tarafın şartlarına bağlı kalmak zorunluluğu dolayısıyla eksiktir. Çünkü, hiçbir şekilde onların belirlemiş oldukları genel çerçevenin yani mevcut düzenin belirlemiş olduğu meşruiyyet çerçevesinin dışına çıkmak iradesi verilmemektedir. Diğer taraftan; Şeriatın hükümleriyle çelişen hiçbir anlaşma asla yapılamaz. Böyle bir yetki kimseye verilmemiştir. Demokratik yöntemi ve süreci kabul etmenin ise İslam’ın açık hükümleriyle, naslarıyle ne derece çatışma halinde olduğu ise bilinen bir husustur. Çünkü mesele doğrudan doğruya İslam itikadının en hassas meselesi olan hâkimiyet ve teşri ile alakalıdır.

c- ”Taif dönüşü Hz. Peygamber Mekke’ye girebilmek için kafir bir kimsenin himayesini kabul etmiştir.”

Evvela bu rivayetin ne derece sıhhatli tesbit edilmelidir. Bildiğimiz kadarıyla bu zayıf bir rivayettir. Sahih olduğunu farz etsek bile, Hz. Peygamber bu himayeyi kabul ederken, tebliğinden, şeriatından, dininden herhangi bir hükmü uygulamaya koymamayı, ya da küfre karşı daha toleranslı bir mücadele sergilemeyi mi kabul etti? Bu söylenebilir mi? Bu söylenemeyeceğine göre, böyle bir olayın partici ve demokratik sistem içerisindeki faaliyetlere bir delil teşkil edebilme özelliği nerede kalıyor?

d- ”Peygamber efendimiz putlarla dolup taştığı halde, Kaza umresinde Kabeyi tavaf etmiştir. Dolayısı ile bizler de duvarlarında ”hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yazan bir meclise gidebilir ve orada faaliyetlerimizi icra edebiliriz.”

Çok yanlış ve tersinden bir delillendirmedir bu. Çünkü Kabe ta ilk gününden beri ne kadar Tevhid için ve Allah’a ibadet adına kurulmuşsa, Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı şeriatler ve kanunlar üretmek gayesiyle kurulan bütün Daru’n-nedveler (ve günümüzde onların konumunda olan parlementolar) da aynı şekilde ilk günlerinden beri Allah’ın hakimiyetine meydan okumak ve Allah’a şirk koşmak üzere kurulmuşlardır.

Diğer taraftan; Kâ’be çevresindeki putların varlığı, tevhidi esaslara uygun tavafı engellemiyordu. Yani ”hakimiyetin kayıtsız, şartsız milletindir” olduğunu belirten yazı, parlamentoda fiilen asılı bulunsun, bulunmasın fark etmez. Önemli olan yasamaların hangi esaslara göre ve kimin adına yapıldığıdır. Çünkü İslam’ın asıl itirazı duvardaki yazıya değil, fiili uygulamayadır. Bununla birlikte İslami ahkam ile bağdaşmayan hiçbir görüntü ve fiilin de müsamaha ile karşılanmayacağı bilinmelidir. Münkerin değiştirilme yükümlülüğü bunu gerektirmektedir. Böyle bir faaliyet lehine ileri sürülmek istenen bütün delillerin, bu şekilde hatalı ve yanlış delillendirmeler olduğunu belirtelim. Zaten bu delillendirmelerin ilmi bir şekilde ele alındıkları taktirde, herhangi bir ciddilik taşımadıkları görülecektir.

(1) Ali KAÇAR, Zirvedeki Mankurtlar, Genç Birikim yayınları, III. Bsk. 2012, Ankara, s.214-215

(2) Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, Beka Yayınları, Temmuz 2011 İstanbul, s.105

(3) Eryarsoy, age. s.45-46

(4) M. Beşir Eryarsoy, İslam’a göre Laiklik, Demokrasi ve Hakimiyet, Buruc Yayınları, Kasım 1998, İstanbul s.71

(5) Eryarsoy, age. s.44-45

(6) Eryarsoy, İman ve Tavır, s.51

(7) Bu konuda daha geniş bilgi için M. Ali Furkan’un, İslami Tebliğde Nebevi Metod başlıklı yazısı, Genç Birikim Dergisi, Ocak 2014, sayı 76.

(8) Eryarsoy, age. s.282 vd.

Genç Birikim Dergisi 

Yukarı Dön



Etiketler:

Yorum yapyorum

Yorumlar

Vedat Demiralay
05.11.2015 11:30
Anlayana sirisinek saz anlamayana.................az.
Tağut severler bu yazıyı dikkatlice okusun ,islam karşısındaki konumunu ve ümmetin durumunu iyi tahlil etsin boş boş cahili laflarla ortalığı işgal etmesin.
Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat