Egemenliğin Geleceği


Hüseyin PEHLİVAN, Egemenliğin Geleceği

Hüseyin PEHLİVAN


A+ |Normal |A-


Günümüzde karışmış kafalarımızla, karman çorman dilimizle söyleyip durduğumuz hâkimiyetin millete ait oluşu konusuyla alakalı, en güncel iddialardan biri siyaset bilimi açısından ulusal egemenliğin günümüz koşullarında anlamını yitirdiği veya köklü değişime uğradığıdır. Bu güncel tartışma ulus devletler açısından ve ulus devletlerin şekillendirdiği akledişler açısından tedirgin edici bir gelecek anlamına gelmektedir. İslamcılık bu vagona kendisini atarak siyaset tasavvuru bakımından eksiklerini giderecek, çözüme yönelecek bir hamle yapmış olmamakta tam tersi tükenen ulus devlet pratiklerinin ve tasavvurunun faturalarını ödemek zorunda bırakılır.

Egemenlik yani hâkimiyet ulus devlet açısından ki ona modern devlette demekteyiz hayat memat meselesi durumundadır. Modern devlet, kurumsal yapı olarak hukuksal açıdan varlığını egemen olmasıyla ilişkilendirmiştir. Modern devletten önceki devlet organizasyonlarından temel ayırt edici özelliği modern devletin egemen oluş özelliğidir. Bu nedenle ulus-devletin rolü ve işlevlerinin sıkça sorgulandığı bir dönemde hâkimiyet kavramının da siyaset bilimi açısından eleştirel değerlendirmelerle sorgulanışı kaçınılmaz olacaktır. Bir taraftan da pratik açıdan uluslararası ilişkilerde egemenlik kavramı delik deşik olma durumundadır.

Egemenlik anlayışının sorgulanma ve tartışmaya açılışı günümüzde maalesef İslam siyaset tasavvuru eksene alınarak yapılıyor değildir. Günümüz Müslümanlığı içinde yaşadığı yönetim itaat ilişkisinin meşruiyetini tartışmaya açacak iradede ve derinlikte değildir. Belki etrafta islamcılık adına kendileri de konuyu iyi takdim edemeyen, hatta kavrayamamış olan bir takım söylemlerle karşılaşmak mümkün; ama günümüz Müslümanlığı ulus devleti ve onun egemenlik anlayışını idrak etmiş görünmemektedir. Fransız ihtilalinden sonra oluşan ulus devlet işlevini ciddi anlamda günceli kapsayıcı teorilerle kurumlarını ve kendi tanımını biçimlendirdiği yeni yapı ve teorilerle geliştirip dönüştürürken İslamcılık bu süreçlere göre uygun pozisyon alamamaktadır.

Egemenlik, günümüzde ulus devletle özdeşleşen ve devletin ayırıcı vasfı olarak görülen bir kamusal özelliktir. Kullanışlı ve karizmatik bir güç olarak egemenlik devletin işlevselliğinin tekliği, biricikliği vurgularıyla ifade edilmekte; aidiyeti milletle ilişkilendirilmekle beraber yönetim kurumları tarafından kullanılmaktadır. Söz konusu gücün devletin kullanımına sunduğu işlev, toplumsal ve siyasal alanı hatta bireysel alanı düzenleme amacıyla yasa çıkarma, kanun yapma (Teşrii) ve bunların gereklerini yerine getirme yetkisidir. Devletin meşruluğunu açıklayan temel hukuksal ilke olarak beliren egemenlikten beklenen işlev, devletin hükmetme gücünün hukuksal dayanaklarını ortaya koyabilmektir. Siyaset bilimi açısından egemenlik böyle anlaşılmakta ve pratik manada böyle kabul edilmektedir.

Özellikle Avrupa kıtasında Ortaçağ’da görülen parçalanmış ve dağınık siyasal yapılanmaların, derebeyliklerin tek ve merkeziyetçi devlete doğru geçirdiği evrim, yönetim iktidarının konumunun dayanaklarını, meşruiyetini üretmeyi-bulmayı zorunlu kılmıştır. Bu durum bir anlamda ulus devleti oluşturan pratik süreçtir. Dolayısıyla egemenlik kavramı, aslında Avrupa’da yüzyıllar boyunca yaşanan siyasal, toplumsal ve ekonomik koşulların, daha doğru bir ifadeyle iktidar mücadelelerinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve bu yöndeki kuramsal tartışmalar, batıdaki tarihsel gelişmelerin etkisiyle şekillenmiştir.

Batıda egemenlik kavramı devletin mutlak ve sürekli sınırlandırılamaz gücünü nitelemek için kullanılmıştır. Bu vasıf, işlev ve süre açısından da sınırlandırılmaması gereken devletin kurumsal yapısıyla temsil edilen bir özellik olarak kabul edilir. Herhangi bir sınırlama ve sürelilik egemen iktidarın mutlak otorite oluşun önünde engel olarak görülmüştür. Devlet yapısının toplum üzerindeki üstünlüğünün meşruiyeti olarak toplumsal sözleşme temel olarak kabul edilmiştir. Bu çerçevede yöneten itaat isteyen devlet; itaat eden birey de vatandaş-yurttaş sıfatı ile ifade edilen bir kavram oluşmuştur. Yoksa vatandaşlık burada kelimenin sözlük anlamı çerçevesinde aynı bölgenin insanı olmayı ifade etmez. Tanımlanmış, yasayla belirlenmiş hakları ve yerine getirmesi gereken görevleri olan, birey olarak devletle arasında bu manada oluşan bir sözleşmeden bahsedilmesi durumu söz konusudur.

Devletin yönetim kurumunun bu manada egemenliğinin veya egemenliği temsil ediyor oluşunun meşruiyeti ilahi olanla ilişkisinde değil toplumsal sözleşme dayanağıyla alakalanmıştır. Batıda siyasal iktidar meşruiyetini ilahi olanla ilişkisi veya seçilmiş yönetici elitten olma veya ilahi işaretler dolayımından alma iddiaları ile mücadele edilip onlar reddedilmiştir. Siyasal iktidarın, yani yönetimin neden yönetici olma vasfını kullandığını meşrulaştırmak için teolojik veya genetik mensubiyetten destek arayışlarına gerek duymayan bu yaklaşım, Rönesans ile başlayan birey eksenli ve akla dayalı yeni bir evren tasarımının yani modernitenin siyaset kuramında ulaştığı uç noktadır.

Batıdaki bu tecrübe kendi içyapısı içinde ulus devleti, çoğulcu demokrasiyi, ulusal egemenliği, seçimi, vs. yönetim itaat ilişkisini oluşturmada, modern zihniyenin inşasında ve sürekliliğini sağlamada temel dayanaklar olarak tesis etmiştir. Yönetimin egemenlik iddiasını uygun görmek modern zamanların ihtiyacına dair bir vaziyet iken onu bir varlık hakikatiymiş gibi anlamak ve öyle takdim etmek dünyada olan biteni doğru anlayamamanın bir sonucudur. Muhtemeldir ki gelecekteki yönetimler egemenlik iddialarını yeniden tanımlayacak, devlet anlayışları günümüzden farklı bir biçime dönüşecektir. İslamcılık kendine ait olmayan elbiseleri giymede aceleci davranmamalı kendi tarzını aramalıdır. Böyle giderse hem ziyafete kabul edilmeyen hem de faturayı ödeyen durumuna düşecektir.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat