Hüseyin Alan:"Aldatmanın yeni adı Demokrasi oldu"


Hüseyin Alan:"Aldatmanın yeni adı Demokrasi oldu"

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 23 Ekim 2015 Cuma 14:00


Köklü Değişim Dergisi'nin Araştırmacı Yazar Hüseyin Alan'la "Demokrasi ve İslam" üzerine gerçekleştirdiği söyleşiyi ilginize sunuyoruz.

Küre Medya / Haber Merkezi
KD: İslam ile demokrasiyi mana, mefhum ve felsefe olarak değerlendirir misiniz? Bunlar bu açılardan ayrı ise bu farklılıklar nelerdir?

Hüseyin ALAN: Birinci sorunun cevabını biraz uzatacağız ama diğer sorular birbiriyle bağlantılı olduğu için o soruların alt yapısı olarak görülsün.

İslam, Allah’ın dininin adı. İnsanlara, peygamberler aracılığıyla naklen geldi. Hak bilgi olarak işitip itaat edilecek tek hakikattir. Kimler için? Bu bilgiyi doğrulayanlar, inzal edilenlere teslim olanlar için. Öz olarak, insan denen varlığın dünyada var oluş gerekçesini ve yaşam biçimini ahiretle bağlantılı olarak temellendirir.

İman etmek, şüphelerden arınarak kalbî, düşünsel itminanla başlar, toplumsal hayatı şekillendirerek devam eder. İman etmek başka bir insan tipi olmak, ilişkileri ona göre başka kurmaktır. Bu ilişki, hayatın tümünü kuşatır. Böylece tevhit gerçekleştirilir.

Hayat; iktisat, sosyal örgütlenme, siyaset, hukuk, sanat, mesleki hayat, müzik, savaş, barış, evlilik, miras gibi topluluk işlerinin tümüdür. Bu işler birbirinden kopuk olarak, başka başka kurallarla yapılırsa şirk koşulmuş olur. Söz gelimi iktisat kapitalizme, örgütlenme ulusçuluğa (sivillik), siyaset demokrasiye, hukuk laikliğe, ibadet “tanrıya” göre yapıldığında İslam bunu putperestlik olarak değerlendirir. Bunların da Allah’tan gelenlere göre düzenlenmesini tevhit olarak bildirir.

Toplum, toplumu bir yapan temel değere göre şirk ya da tevhit toplumu olur. İman temelli birlik varsa tevhit toplumu, kan bağı, dil grubu, ulus temelli birlik varsa şirk toplumu oluşur. Devlet gücü oluşturmuş bir toplum, şu dört temel unsura sahip olmuş demektir: “İktisadi yeterlilik”, “güvenlik”, “hukuk” ve “toprak.”

Demokratik devletlerde “laik hukuk”, “parlamenter sistem”, “serbest Pazar ekonomisi”, “insan hakları”, “sivillik”, “ulusal vatan”, “ulusal (Protestan) din, ticari değere göre düzenlenir, kurumlaşır. Bunlar bir bütünün parçaları olup birbirinden bağımsız değildir.

Demokrasi, Batı tarih sürecinde başından beri var olan şirk/ticari dininin görüntüsüdür. Grek, Roma, feodal dönem, aydınlanma çağı ve günümüz küreselliği, aynı kökten hareketle şirk dininin gelişerek kaydettiği aşamalardır. Mülkiyet çatışması o sebeple Batı tarihinin özüdür. “Kapitalist serbest pazar ekonomisi” olarak son şeklini alan gelişmeler, artık tüm dünyanın dini olmuştur. Çünkü 200 yıldır tüm dünya aynı tarihi sürece eklemlendi.

Din, Batılı bir zihinde, dolayısıyla latin harfleriyle okunup anlaşılan Türkçe’de de, akidevi bir kabul, kalbi bir hissiyattır. Toplumsal hayattan kopuk, dile ve duaya dönüşmüş bireysel bir kabuldür. Allah’ı rakamsal olarak iki, üç değil bir kabul etmek, dünyevi işlerde O’na ortak ve yardımcılar koşmak, ilahiler ve dualarla onu zikretmektir. Mabette, evden çıkarken, yemekte, nikâhta, sıkıntılı halde, bayramlarda, cenazede vs. dua etmek, pazar günleri kilisede ilahiler terennüm edip ayinler yapmaktır. Evrensel bir ahlak, barış, sevgi ve insan kardeşliğidir. Çevreciliktir, sosyo kültürel yardımlaşma ve dayanışmadır. Tümüne cahiliye erdemi ve fazileti diyebiliriz. 

Bu dinde insan iki türlü inanan, iki tür değere göre hareket eden bir varlıktır. Bir tarafı tanrıya diğer tarafı dünyaya aittir. Parçalı düşünür, hayatı parçalı düzenler ve yaşar. Din dünya ayırımı, din iktisat, din siyaset, din sanat, din laiklik, din demokrasi vs. ikilemi bu inancın sonucudur. İnanç, toplumsal işlere karıştırılmaz. Toplumsal işler de inanca karıştırılmaz. Hristiyan teolojisi, itikadı budur. İnciller bunu anlatır, kilise ve Hristiyanlar bunu temsil eder. Budizm, Taozim, sekülarizm gibi manevi, faşizm, Marksizm, muhafazakârlık, liberalizm gibi maddi ideolojilerin tümü böyledir. Hepsinin kendi kitapları, peygamberleri, mabetleri ve mü’minleri vardır.

Batı toplumlarında ta başından beri “seculium” hep caridir. Pavlus, bu işin bilinen en etkili piridir. O, Hz. İsa’nın hanif kıldığı tevhidi bozarak yeni bir teolojik tanımla Hristiyanlaştırdı. İsevileri ikna etmek için iki tür krallık tanımı yaptı: Tanrının krallığı, dünyevi krallık. Ruh ahireti, beden dünyayı temsil etti. Tanrı, insanın ruhuna, kral, insanın bedenine hükmetti. Dolayısıyla iki ayrı hüküm alanı, iki ayrı hükümdar/tanrı ortaya çıktı. Kaynakları ayrı, iki de kurallar sistemi oluştu. Bundan dolayı Batı’da devlet ve kilise ayrı ayrı örgütlendiler. Yöneticilerin tanrının yeryüzü temsilcileri olduğu yalanını da ruhbanlar üretti.

Bu gelişmeler 18. yüzyılda dengelerine oturdu, kurumlaştı. Bugünkü adıyla şimdilik aldığı son şekil şöyledir: Ulus toplum, ulusal sınırlar, ulus devlet, ulusal ekonomi (kapitalizm), vatan, ulusal din. Laiklik bunun hukuki, demokrasi de siyasi kurumları oldu. Hristiyanlığın Protestan yorumu da bu toplumsal biçimin meşruiyetini sağladı.

Kapitalist yayılma dediğimiz emperyal dönemde Batılılar tarafından çökertilen ya da o süreçte çöken Müslüman toplumlar, 19. yüzyıldan itibaren yöneticileri eliyle yaptıkları tüm reform hareketleriyle Avrupa’yı 200 yıl geriden takip ettiler. Batılı zihnin din anlayışını benimsediler. Toplumsal işler de Batıyı taklit ederek yürütülüyor. Müslümanlar bu şartları değiştirmeyi değil, şartları veri kabul edip dini anlayışı şartlara göre yeniliyorlar. Sanki vahiy insana değil de şartlara inmiş gibi.

İslam’ın Protestan yorumu Müslüman toplumlarda çok rağbet gördü çünkü hepsi serbest pazarcı oldular. “Yürek devletini”, “ruhaniyeti”, “maneviyatı”, “laikliği”, “adaleti”, “demokrasiyi”, “sivilliği”, “eşitliği”, “barış” ve “kardeşliği”, “rahmet tanrısını”, “evrensel ahlakı”, cahiliye “erdem ve faziletini”, “kalkınma ve refahı”, “medeniyeti” konuşup savunanlar, Pavlus’un açtığı yola düşüp İslam’ı dogmatikleştiriyorlar. Yani Protestan yorumu tek yorum kabul ediyorlar. AKP süreci ve bunların temsil ettikleri, söylediklerimizin en somut göstergesidir.

Müslümanların anlamakta zorlandığı şey, “şura”, “seçim, “biat”, “ümmet” gibi kavramların demokrasiyle, cumhuriyetle, şirk dini üzere birleşmiş bir toplumla uyum sağlayabileceğini sanmalarıdır. Oysa bunlar mü’minler topluluğunun unsurlarıdır. Başka toplumlara uymaz. Tıpkı başka toplumların parlamenter meclisi, “temsilci seçimi”, laik anayasaya uyma yemini, sivillik gibi unsurlarının Müslüman topluma uymayacağı gibi.

Burada adalet kelimesine bir değinip geçelim. İslam’da adalet, Allah’ın buyruklarının toplumsal hayatta ayakta tutulmasıdır. Çünkü tersi zulümdür, fesattır, şirktir. Adaletin ayakta tutulması demek, devlet gücüyle şerî hukukun uygulanması demektir. Fesadın engellenmesi, şirkin ve haramların bastırılması ancak bu yolla olur. O sebeple adalet kişisel bir şey değildir. Kişiler adil olamazlar.

KD: Uygulama vakıası açısından değil düşünce temeli açısından demokrasi İslam ile sentez edilebilir mi?

Hüseyin ALAN: Müslüman toplum müşrik toplumlardan ayrı bir toplumdur. Toplumu diğerlerinden ayıran değerin adı İslam’dır. İktisat, güvenlik, hukuk ve siyasi egemenlik gibi diğer işlerse, tevhidi değerlerle yeniden düzenlenir. Kur’an’ı doğrulayanlar, sözün en güzeline şahitlik edenler bu işleri parçalamazlar. Aksi halde dinde bir eksiklik varsayılır, dini Allah’a has olmaktan çıkar.

Demokrasiyle yönetilen toplumlar öncelikle ticari değerde birleşmiş toplumlardır. Birliği sağlayan unsur ister kan bağı, ister ulus bağı olsun, tevhidin zıddıdır. Bu toplumlar da işlerini demokrasinin diğer parçalarıyla birlikte yürütürler. Doğal olan, tutarlı olan budur.

İkisi arasında sentez olabilir mi? Bana göre olmaz. Bunun doğru ya da yanlışlığını anlamak için Kur’an’a bakmalı, Peygamberî uygulamaya dönmeliyiz. Bu durumda Firavun’a, Nemrut’a, Roma’ya, Darü’n Nedve’ye ve bunların kavimlerine/toplumlarına, ileri gelenlerine, varlıklılarına karşı peygamberlerin ne dediğine bakmalı. Onları Allah’tan başka ilah olmadığına, herkesin ve her şeyin rabbi olan Allah’a çağırdıklarında neyi kast etmişler, diğerleri neyi anlamışlardı? Peygamberlerin neden tepki aldıklarını hatırlarsak sorunun cevabı açığa çıkar. O halde soru, peygamberlerin dertleri neydi de bunlarla çatıştı? Onlar neden sentez yapmadılar? Oysa her birine sentez/uzlaşma teklifi gelmiş, yüklüce de rüşvet sunulmuştu.

Bunu anlamak için şöyle bakalım: Tevhit kelimesiyle şirk kelimesi sentez edilebilir mi?  Tevhit kelimesinin içine şirk unsurlarından bazı şeyleri kattığımızda tevhit hala tevhit olarak kalıyorsa ötekisi de mümkündür. Tevhidi ilahi bağlamından koparttığımızda hala elde bir tevhitten bahsedebiliyorsak, sorun yok demektir. O zaman sentez yapabiliriz! Bunu karşı taraf için de düşünebiliriz.

Demokrasiyi kapitalizmden, laiklikten, sivillikten, ulusçuluktan, ayırabiliyorsak İslam’la sentez yapabiliriz! Demokrasinin içini İslam’dan bazı unsurlarla doldurduğumuzda, demokrasi hala demokrasi kalabiliyorsa sentez mümkündür! Çok ütopik oldu değil mi? Dünyanın neresine bakarsak bakalım tüm demokrasilerde demokrasi kendi parçalarıyla işliyor. Bunun hiç bir istisnası yoktur. Ha, bazı yerlerde aksama olabilir ama eni sonu eksik olan kısım mıknatısın çekme gücü gibi yerine gelir. O sebeple olsa gerek aldatmanın yeni adı, ileri demokrasi oldu! 

KD: Demokrasiyi bir seçim sistemi olarak görüp onun İslam ile tezatlık oluşturmadığını söyleyenlerin düşünce ve tezlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hüseyin ALAN: Öncelikle söyleyelim ki seçim denen şey, bu dünyada demokrasiler yokken de vardı. İnsanlar bu işi kelime ve muhteva olarak, uygulama olarak da demokrasiyle öğrenmedi. Fakat demokratik seçim dendi mi, bambaşka bir şeyden bahsetmiş oluruz. İkisi aynı şey değildir. Tıpkı “serbest ticaret” kavramı gibi diyelim. Bu dünyada serbest ticaret hep vardı. Başından beri ticaret hep serbestti. Kapitalizm şunun şurasında bir kaç yüzyıllık bir gelişmedir. Fakat “kapitalist serbest ticaret” dendiğinde bambaşka bir şeyden bahsetmiş oluruz. Burada da ikisi aynı şey değildir.

Kaldı ki demokrasiyi bir seçim tekniği olarak görmek, öyle algılayıp lanse etmek, demokrasiyi anlamamaktır. Ayrıca bu tür izah dünyada sadece Müslüman aydınlara, sivil toplumlara ve siyasetçilere has bir şeydir. Bunun da sebebi bellidir; bir yerlere mesaj yollamak, beyazlar arasına katılmak ve sınıf atlamak için çaba sarf etmektir. Kim o bir yerler? Dünya sisteminin sahipleri, yerli uzantılarıdır. Güç odaklarıdır. Bunun başka türlüsü hiç olmadı. Yakın tarihe bu gözle bakıldığında her şey ayan, beyandır.

Ayıp olacak ama söylemeden geçmeyelim: Demokrasi İslam’la tezatlık oluşturmaz demek ilkokul düzeyinde olsun siyaset, ekonomi, sosyoloji ve tarih bilmemektir. Ya da bilerek saptırmaktır. İslam’ı latin harflerle tercüme edilmiş meallerden ezberlemenin sonucudur.

Bu arada belirtmeli ki bunu söyleyenlerin gerekçesi, despotizme alternatif olarak demokrasiyi ortaya sürmeleridir. Müslümanları aptal yerine koyup kötü seçenekle tercihi sınırlamaktır. Seçenekler neden üç veya beş değil de iki? Geçtik diyelim, İslam bir seçenek hem de hak olarak tek seçenek neden değil?

KD: İslami bir yönetime ulaşmak için demokrasi vasıta olarak kullanılabilir mi? Bunun pozitif ve negatif yönleri nelerdir?

Hüseyin ALAN: Böyle bir şeyi olmaz. Demokratik değerlerle yola çıkanlar demokrasiye, İslami değerlerle yola çıkanlar İslam’a ulaşır. Doğal olan budur. Tersini yapmaya kalkarsak “anomali” yaşar, Roma tanrıları gibi yarı insanımsı yarı havanımsı varlıklara dönüşürüz. İkisine de yazık olur.

Ayrıca İslam, kendi insanını sosyal, iktisadi ve siyasal olarak örgütler. Kendi amacına ve hedefine yönlendirir. Bunun için kendisine ait bir hukuku ve yöntemi vardır. Aksi halde tamamlanmamış bir dinden bahsetmeli. Yahut “kitap ehlinin” halini meşrulaştırmalı, Batılı zihnin dinini konuşmalı.

Âdem Aleyhi’s Selam’dan beri süregelen iman küfür mücadelesi, dünya hayatında varoluş amacımız, haram helal ölçülerine titizlikle riayet ederek gerçekleştirildi. İnsanlar arasından seçilmiş olmak böyle ortaya çıktı. Müslüman olmak, bu dünya hayatında bir yere gelmek, bir şey elde etmek, bir statü sahibi olmak veya başarıya ulaşmak için karşılığında “dininden” vermemektir. Müslüman olmak, ahirette olumlu karşılık bulacak ilişkileri kurmak, işlere soyunmaktır.

Allah kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemedi. Kimse harama bulaşarak sevap işleyemez. Halka “hizmet”, dine “hizmet”, “dava” propagandaları sadece sahiplerine dünyada prim yapan işlerden oldu. Fakat bunların ahirette bir karşılığı yoktur. Allah’ın elçileri böyle bir din öğretmedi. Müslümanlar insanları aldatamaz. Neyse o olmalıdır. Müslümanlar hakkı bâtıldan ayırmayacaksa onların varlık sebebi nedir? İnsanlar Müslümanlardan emin olmayacaksa kimden emin olacak?

KD: Müslümanlar arasında giderek artan “İslam ümmetinin bir olması” düşüncesini demokrasi ile gerçekleştirmek mümkün mü?

Hüseyin ALAN: Kur’an’da ümmet kelimesi Mekkî ve Medenî ayetlerde ortak temelde, bir detay farkla anlatılır. Mekke’de iman temelinde bir araya gelmiş, aynı amaca sahip olanların oluşturduğu toplumsal bir birliktir. Bunun oluşması kan bağı temelinde bir araya gelmiş müşrik Kureyş toplumundan koparak gerçekleşti. Bu müşrik bir toplumun parçası olmaktan çıkmaktı. Kopuş, Hılfu’l Fudul gibi Kureyş’in bir parçası olarak kalmak değildi. Risaletin 4. yılından 13. yılına kadar süren aşamanın pratiği buydu. O süreçte nazil olan ayetlerin tümünün bağlamı da budur. Burası anlaşılmazsa ne Kur’an, ne de Sünnet anlaşılmaz zaten.

Mekke’de ümmet, şu üç şeyi de tamamlamıştı: İlki iktisaden kendi içinde yeterliliği sağladı. İkincisi kendi hukukları (şeriat) ile hem kendi içinde işlerini gördüler, hem de diğerleriyle ilişkilerini kurdular. Üçüncüsü de kendilerine ait bir toplantı merkezleri vardı (Erkam’ın evi). Erkam’ın evi haremde olduğu için dokunulmaz bir yerdeydi. Darü’n Nedve’ye karşılıktı. Medine Mescidi’nin küçük bir örneğiydi. Burada eksik olan bir parça kalmıştı ve Mekke’de o mümkün olmadı. O da, İslam’ın siyasi egemenliğinin sağlanacağı bağımsız bir toprak. Allah, Yesrib’i nasip ederek o parçayı da tamamlattı. Bedir’den sonra da Yesrib isminin kullanımına yasak getirilmesi, Medine’yi diğer yerleşim yerlerinden, diğer topluluklardan ayırmak içindi. 

Bu durumda ümmetin “bir” olmasından söz edilemez. Ümmet zaten aynı “din” temelinde “bir” olandır. Bu aşiret toplumu veya mafyatik örgütlenme biçimi değildir. Servet veya sayısal çokluk peşinde koşup güç sahibi olmak da değildir. Bunları anlamamız lazımdır... İslam ümmeti sosyal varlık olarak ortaya çıkmamışsa, en temelde “din” konusunda bir ihtilaf var demektir. “Din” konusunda ihtilaf çıkaranlar ve aralarında bunun için çatışanlar, sapık fırkalardır. Tarihimiz bunun örnekleriyle doludur. Fırkalar savaşa tutuştuğunda cemaat veya ümmet, güç kullanarak bu savaşı bitirir. Haklıyı haksızı ayırır.

Sosyal varlık olarak ortada bir ümmet yoksa fırkalardan, din konusunda çatışan hiziplerden bahsedilir. Demokrasiyi konuşup durmanın, orasından burasından çekiştirip şirki İslam’a yamamanın alt yapısında bu yatar. Bu durumda hayatta olmayan, sosyal olarak vücut bulmamış bir dini, nasıl ümmet olacak, din konusunda hangi ihtilafı bitirecektir? Bana göre bugün mezhepçilik dahil tüm uluslaştırılmış ayrılık gayrılıklar “din” konusundadır. Bunlarla uğraşmak yerine doğrusunu örneklemek gerek.

Bu işin görülmesi gereken bir tarafı şudur; Mekke toplumsal şartlarında müşriklerden kopan mü’minler topluluğu oluşur (Şura 38-42), Medine şartlarında tefrika başlar. Hz. Musa’nın ve Hz. İsa’nın takipçileri bunu yaptılar. Allah Kur’an’ı ve Hz. Muhammed’i gönderdiğinde bu işin doğrusunu öğretti. Onlardan ibret alın ve onların durumuna düşmeyin diye de uzun uzun anlattı. Buna rağmen aynı yere geldik. Maide 77-82 bu konuda misallerden bir misaldir.

Diğer tarafıysa; demokrasiyle “ümmet” değil ulus toplum oluşturulabilir. Çünkü demokrasi ulus temelli başka bir ümmetin bileşenidir. Ulus toplumların diniyse, ulusallaştırılmış mezhepler ve fırkacılıktır. Bunun adı Türk, Kürt, Arap, Acem, Urdu olsa da fark etmez. Kuramsal çerçeve de budur, vakıa da budur. Ulus toplumun inanç grubu veya bir parçası olmaksa tıpkı Hılfu’l Fudul gibi sivil toplumlar olarak cahiliye erdem ve faziletini yüceltmektir. Bu hal ümmet olarak bağımsız bir taraf olmanın şekli değildir.

KD: Tunus’ta Nahda, Mısır’da ise ihvan hareketlerinin demokrasiyle olan imtihanlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hüseyin ALAN: Tunus demokratik yola tam gaz girerek ana yoldan saptı. Bu bir kaç nesli fesada uğratacak bir süreç demektir. Mısır Arap “kışı” sürecinde iç savaşın aracı olmayarak iyi bir görüntü verdi ama geçmişinden ibret almadığı ortaya çıkınca benzer hataları tekrarladığı görüldü. Bu durumda bir kaç nesli bozabilir. Diğerleri başkalarının hesabında kendilerine pay çıkartmak için “mücadele” etmeye devam ediyor.

Modern çağda Müslümanların değişik tecrübeleri oldu. Toplumsal şartlar değişkendi. Her tarafta bir çıkış arandı. Müslümanlar şartları değiştirecekken şartlar Müslümanları değiştirmeye başladı. Tüm suçlar Batıya yıkıldı, içerdeki çürüme göz ardı edildi. Suçlu Batı olunca ayağa kalkmak da Batılıyı taklit etmekte görüldü. Son iki yüzyıldır bu konuda karnemiz kırık notlarla doludur. Burada birimiz ak diğerimiz kara kaşık değiliz. Henüz doğru örnek ortaya çıkmış değil. Çağdaş dünya toplumları arasında iyi bir imtihan vermiyoruz yani.

Buna rağmen olacak. Sünnettullah bu çünkü. Biz yapamazsak Allah yapanları getirecek. Hatalardan ders çıkaranlar bu işi başaracak. Başkalarının hatalarını kendilerinin üstünlüğü sananlar ve kendilerini böyle aldatanlar, öyle kaldıkları sürece bataklıktan kurtulamayacak. O sebeple birimiz bahçemize güzel kokulu bir çiçek dikerse kokusu her tarafa yayılacaktır.

KD: Demokratik değerlerin gelişmesi ile birlikte toplumun daha fazla sekülerleştiği iddia edilmektedir. Türkiye’de Ak Parti’nin demokratik arenada elde ettiği iktidar başarısı, bu yönü ile Müslümanların lehine mi, yoksa aleyhine midir?

Hüseyin ALAN: Demokrasinin varlığını sağlayan, onu da yücelten tek değer vardır, Kapitalizm. Yani ticari değerler. Bunun bizim literatürde karşılığı dünyada çokluk peşinde koşmaktır. Ayetleri yalanlayarak, hak ölçüleri saptırarak, aldatarak, haksız kazanç sağlayarak, kurumsal faizcilik yaparak, hazineyi talan ederek, arazileri gasp ederek, kele sayılarını artırarak, bunları biriktirip üstünlük sağlama yarışının adı, ticari değerlerdir. Dinin ticarileştirilmesidir. Buna şimdi serbest pazar ekonomisi diyorlar sempatik kılmak için.

Bunun en güzel örneği Hz. Peygamber zamanındaki Kureyş liderleridir. Kur’an onları servet ve erkek evlat “çokluğu” ile övünen, bunu üstünlük aracı sayan müşrikler olarak niteledi. Azarladı. Kapitalizm (servet biriktirme) bir yerde yüceltildikçe askerî açıdan (evlat) da “çoklu” güç oluyor. İkisi birbirini tamamlıyor.

Türkiye’de ticari değerler dini ticarileştirmiştir. Tanımlar, değerler, kelimeler artık “kazanım” ve “güç olma” adına ticari değerlere göre yeniden yorumlanmaktadır. Kureyş oligarşisi, Firavun Hanedanı, Roma, Amerika zaten buydu. Dolayısıyla din aslından saptırılmış, toplumu kendi değerleriyle birleştirip örgütlemekten çıkartılmıştır.

AKP’nin başarısı veya AKP’nin varlığı, insanların kendilerini buna ikna etmesindendir. Türkiye’yi Menderes ve Özal’dan sonra istikrarlı biçimde kapitalist sürece eklemlemek “başarı” sayılmıştır. Bu başarı ancak demokratik değerlerle yapılabilirdi, kapitalist dünya sistemi de bu sebeple onların önünü açtı. Kemalizm’in ya da despotizmin alternatifi bu olmamalıydı. Bu gerekçe İslami olmadığı için İslam, salikleri eliyle atmosfer boşluğuna gönderildi. Gerçekte Batılı zihnin din kavrayışının en somut göstergesi bu süreçtir. 

Bir ülkeye market sistemi yerleşmişse orası kapitalist olmuştur. Artık sermayenin karşısında ne despotlar, ne ordular, ne faşizm, ne sosyalizm, ne de kurucu ilkeler direnemez. Hepsi geriler ve yenilir, teslim olur. Kemalist sistemin ve ordunun değişim sürecine girmesi de bu sayede mümkün olmuştur. Ama unutmayalım, onlarla birlikte biz de değişiyoruz. Dünya sisteminin başarısı buradadır.

Bu durumda Müslümanlara ne olur derseniz, önce AKP’yi hak ettik diyelim. Demek ki seviye bu kadarmış. Sonra geldiğimiz yer için şekil A’ya bakalım. Cümbür cemaat sekülerleştik! Dini yeniden tanımlamanın doğal sonucuna şahit olduk. Ayetler ve hadisleri bu sebeple yeniden yorumluyoruz. Sonuç, Müslümanların içi boşaldı. Bunun en somut göstergesi, kâfirlerin hoşlarına gitmeyecek ayet ve hadisleri gizleyip diğerlerini sabahtan akşama kadar tefsir etme ve yayma mücadelesidir. Bütün bunlar dünyevi statü ve kazanım elde etmek veya elde edilenleri korumak için efendilerin hışmından kurtulmak içindi. Hristiyanlığın rahmet, sevgi ve hoşgörü tanrısı piyasada boşuna müşteri toplamıyor!

KD: Halkın önüne bir sandık konulsa, başkanlık sistemi, parlamenter sistem ve Hilafet oylansa ve sandıktan Hilafet çıksa sizce demokrasi yanlıları bu sonucu kabul eder mi?

Hüseyin ALAN: Bu dünyada bir kiraz ağacı armut meyvesi verirse bu iş de olur! Böyle bir şey olmaz. Zira bu süreç öyle bir sonuç üretmez. Modern ulus temelinde örgütlenmiş bir toplumda demokratik yollardan muhafazakârlığı ilerletebilir, Faşizme veya Marksizm’e gidebilirsiniz. Dahası Vatikanvari bir Hilafet ve Hilafet merkezi de kurmanız mümkündür. Ama asla şerî temelli bir Hilafet’e gidemezsiniz. Sistematik olarak bu mümkün değildir.

Demokrasi yanlıları, diğer unsurlarıyla birlikte neden demokrasiyi ayakta tutuyorsa aynı gerekçelerle Hilafet’i de istemez. Hilafet sisteminde bunun tersi nasıl olmazsa bu da aynen öyle. Suud tipi şeriata, Vatikanvari din devletine razı olurlar. Ne kazanacağına bakacağı için bu olabilir. Çünkü bunun mala, davara zararı yoktur, faydası çoktur! 

Peki, onlar istemezse halkı örgütlesek olmaz mı? Ben halk popülizmine inanmam. Allah iman etmeyenler, inkâr edenler, zalimler, müşrikler, cahiller vs. derken hep “çoğunluk” ifadesi kullanır. Cehennem’i liderlerle beraber onlara uyan çoğunluk dolduruyor. Bu çoğunluk efendilerinde vehmettiği güç dolayısıyla riske girmez.

 

Şöyle de bakalım mı? Hangi peygamber insan soyunun en iyi, en merhametli, en cömert, en cesur, en affedici, en güvenilir, en hak gözeticisi, en nazik adamı değildi? Geçtik yönetici azgın ve nankör takımını, hangisi çoğunluk tarafından sempatiyle karşılandı ya da desteklendi? Neden? Cevabı Nuh Aleyhi’s Selam’ın ağzından Allah söyledi: “Bana gelen mesajlar/ayetler, kavmimle aramı açtı...” Yönetici takımı dahil çoğunlukla aramızı açacak şey de bu. Bu olmuyorsa dönüp bir kendimize bakalım! Son Peygamber’e liderlik teklif edildiğinde ( ki bunu bile tükettiler) neden geri çevirdi? Derdi neydi O’nun? Daha ne istiyordu? O hep “Tek kelime” diyordu. Hepsi bu. Keşke bilinseydi! 

Köklü Değişim 

Yukarı Dön



Etiketler:

Yorum yapyorum

Yorumlar

Muradi
30.10.2015 02:45
Demokrasi Tuzağı
Allah Razı olsun... Müslümanları particiliğe çağıranların aynı zamanda seküler bir din anlayışına da çağırdıkları daha iyi anlaşılmıştır.
Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat