Demokrasi-Laiklik ve İslam


Hüseyin ALAN, Demokrasi-Laiklik ve İslam

Hüseyin ALAN


A+ |Normal |A-


   (Bu yazı Hüseyin Alan'ın  İzmir’de fâliyet gösteren Özgün-Der’in 2016-2017 dönemi seminerlerinden 31.12. 2016 tarihinde konu başlığı “demokrasi-laiklik ve İslam”, olan sunumunun  geniş bir özetidir)  

 1: “Bu gün konuşacağımız konuların doğru olarak anlaşılabilmesi için iki şeyin açıklığa kavuşması gerekiyor” diyerek konuşmasına başlayan Alan, “bunlardan ilkinin ‘şeylerin adını doğru koymak’ diye bir mesele vardır, önce bu meselesinin aydınlığa kavuşması gerekir” dedi. Devamla “herhangi bir nesnenin, varlığın veya vakanın doğru olarak anlaşılması, adlandırılması ve kavramlaştırılması için onların ‘özü ile şeklinin’ birbiriyle tutarlı olması gerekir. Bu tutarlılık varsa şayet bir hakikatten ve dürüstlükten bahsedilir, buna karşılık sadece özden veya sadece şekilden bahsedilecek olursa o zaman da bir çarpıtmadan, yalandan ve aldatmadan bahsedilir.”   

Konuşmasına devamla “şeyleri doğru olarak ifade etmek önemlidir çünkü her adlandırma bir değer bildirir, ölçü olarak bir doğruyu ve yanlışı belirtir, insanlar da buna göre bir tavır alırlar. Bu sebeple söylenebilir ki modern çağlar boyunca insanlar hakikat adına genellikle aldatıldılar. Hakikatin bir parçası dillendirilirken diğer parçası gizlenerek yapıldı bu iş. İnsanların icat edilmiş böylesi yalanlara itibar etmesi, ikna edilmesi için böyle gerekiyordu. Dolayısıyla büyük yalanlar  büyük yalancılara söyletildi” dedi. 

“Bu meseleyi bir iki örnekle açıklığa kavuşturmalıyız” diyerek konuşmasına devam eden Alan:

“Bu gün insanlar İslam’ın, dinin, inancın temeli olan kelime-i tevhidi söylerken “La İlahe İllallah” kısmını öne çıkartıyor, “Muhammed-ün Resûlullah” kısmını geri bırakıp ondan ayrıştırıyor. Burada inancın “özü” gereği şirkin içten, kalben ve zihnen bir reddi var fakat aynı şirkin reddinin “şekil” şartı olan peygambere tabi olma kısmı yok sayılıyor. Başka bir deyimle inanç unsurları toplumsal hayatla bütünleştirilmediği için orada da sadece Allah’a itaat etme meselesi eksik bırakılıyor...”

“Müslümanlar da farkında olmadan diğerler gibi bir özgürlük davası güdüyorlar. Özgürlük özü ve şekli itibarıyla esas olarak bireyin üstünde onu en etkili yönlendirici olarak görülen Allah’tan, ilahi bildirimlerden alınır. Giderek baskı unsuru olarak görülen iktidardan, devletten, oligarşiden, kamusal yarardan, gelenekten kopartılarak alınır. Bütün otoritelerden bağımsızlığını elde etme mücadelesi veren birey cismaniyet veya vücudu üzerinde serbest kullanım hakkını elde ederek  özgür kimliğine kavuşur. Kendisini bu özgür kimlik üzerinden yeniden inşa ederek birey olma katına yücelen insan, kendi başına bağımsız ve kendi kararını veren bir kategori olarak özne varlığa dönüşür. Artık dilediği gibi inanabilir, dilediği biçimde ilişki kurabilir. İslami açıdan bu sürecin adı ya “kula kulluktur” ya da “azgınlıktır” ama Allah’a itaat değildir...” 

“Demokrasilerde, seçimlerle ortaya çıkan ‘halkın iradesinin’ siyasal iktidarı belirlediği dolayısıyla yöneticiyi onaylayıp onaylamama hususunda onun ‘hakemliğine’ baş vurulduğu söylenir. Buna karşılık demokratik her ülkede var olan şu veya bu orandaki ‘seçim barajları’ aynı halkın iradesine sınır getirir, barajın altında kalan iradeler yok sayılır. Bu sayede statünün devamı sağlanır, barajı aşan her partinin birer irade hırsızları oldukları da gizlenir...”

“Demokratik devlet biçimlerinde periyodik olarak yapılan seçimlerde siyasi partiler ‘istikrarı ve barışı’ sürdürmek; ‘eşitlik, özgürlük, refah, kalkınma ve adaleti’ getirmek vâdiyle siyasi propaganda yapıp halktan oy isterler. Bu albenili sloganlar gerçekte ‘neyin istikrarı, kimin barışı’ sorusunu sordurmayı unutturmak içindir. Çünkü istikrar denen şey ‘kapitalist serbest pazar ekonomisiyle sermayenin çıkarının ve finans ekonomisinin hükümranlığının’ sürdürülmesidir. Barış dene şey de ‘ulusal kaynakların ve varlıkların sermaye lehine talan edilmesinin, insanların kendi geçim kaynaklarının kurutulup kentlerde emeğini satarak geçinmeye mahkum edilmesinin, her şartta bazıları daha eşit olacağı için sosyal hayatta sınıflı bir toplum yapısının korunmasının’ halka kabul ettirilmesidir.” 

“Bu bağlamda, seçimlerde seçmenliği ve yurttaşlığı bir şekilde onaylayan ve bazı nüans farklarıyla sistem içinde yer tutmayı normal sayarak meşruiyet kazanan Müslümanların durumu ise pek bir gariptir çünkü: ‘Mevcut sosyo politik ve ekonomik sistemde vâdedilenlere kavuşmak için Rububiyet ilişkisi parçalanacak, imanî unsurlar ayrıştırılacak, ilahi nizama uygun toplumsal ve siyasal bir hayat tarzı talebinden vazgeçilecektir...”

2: Konuşmasına “ikinci bir mesele daha var ki o da bir kavramın bizatihi kendisiyle alakalıdır ve bunun da açıklığa kavuşması gerekir” diyerek devam eden Alan, bu hususta da şunları söyledi:

 "Bir kavram öncelikle kendi başına bağımsız olarak anlaşılmalı, özü ve şekli itibarıyla tutarlı olarak ortaya konmalıdır. Ondan sonra o kavram, hangi kavramlar sistemine aitse o sistem içindeki yerine yerleştirilmelidir. Böylece o kavramın bütünlük içinde neyi ifade ettiği, neyi temsil ettiği doğru olarak tespit edilebilir.”  

“İkinci adım olarak her kavramın bir anlamlar dünyasına, bir değerler sistemine ait olduğu kavranmalıdır. Bu tarafıyla şeyleri kendi adlarıyla söylemenin önemi açığa çıkar. Bu önem anlamlar ve değerler sistemine ait olan bir şey olduğu, insanları öyle ya da böyle davranmaya iteceği içindir. Bu sebeple neden bahsedilecekse tam olarak ondan bahsetmenin, o neyle ifade edilecekse tam olarak onunla ifade etmenin önemli olması gerekir.” 

“En nihayet, bir şeyi ölçüp biçmek, o şeyi doğru veya yanlış olarak nitelemek için bizim elimizde bir değerler sistemi olmalıdır. Çünkü bir şeyin doğruluğu ya da yanlışlığı ancak böyle sağlanır. Unutmayalım ki insanlar kendilerini ve yaptıklarını değerler sistemine göre izah ederler, varlıklarını ona bağlarlar, onun için mücadele ederler ve gerekirse onun uğruna ölürler. Şu halde bizi şaşkınlıktan kurtaracak, günaha dalmaktan alıkoyacak, aldatanların aldatmasından salim kılacak olan şey, İslami değerler sistemidir demeliyiz. Eksik ve fazlalıklarımızı da buna göre tartmalıyız.” 

Alan, “bu günkü konu başlıklarını açıklarken önce kendi anlamlarına, sonra ait oldukları kavramsal sisteme ve nihayet kendi değerler sistemi içinde değerlendirmeye çalışacağız. İslam’ı da böyle anlatacağımız için nihai değerlendirmeyi ve kıyaslamayı dinleyicilere bırakacağım” diyerek ilk konu başlığına geçti. 

3:DEMOKRASİ.

Yunanca “Demos” ve “Kratos” kelimelerinin birleşik şekliyle “Demokratos” olarak okunuyor, “Demokrasi” olarak yazılıp söyleniyor. Kelimeler kendi sırasıyla Türkçeye “Yurttaş” ve “Yönetim” olarak tercüme ediliyor. Anlam olaraksa kabaca “yurttaşın kendi kendini yönetmesi” ya da hükümet etme ve yasama alanında “egemenliğin yurttaşa ait olması” demek oluyor. Bu “hak” ya doğrudan ya da seçimler yoluyla temsilciler eliyle kullanılıyor. Yurttaş kelimesi biz de “Millet”, “Ulus”, “Halk” olarak da bilinir. 

Kavramın çıkış kökeni ve ilk uygulama alanı bulduğu zaman MÖ 500’lerden ötesi, mekân Atina gibi bazı antik Yunan kentleri, sosyo ekonomik ve politik şartlarsa o sitelerde yaşayan sınıflı bir toplum yapısı ve tarım ekonomisidir. Bu yapı sosyolojik olarak itaat edilenler ve edenler olarak ayrışıyor. 

Bu kentlerin merkez ve çevresiyle birlikte nüfusu 3 bin ila 18 bin arasında değişiyor. Orada toprağa dayalı klasik tarım ekonomisi var. Ekilip biçilen arazilerin ve üretilen ürünlerin sahiplerine yurttaş deniyor. Yurttaşlık kana ve soya dayanıyor. Onların dışında kalanlarsa kadın, çocuk, köle, çiftçi, sabit veya gezgin tüccar ve yabancılardır. Bunlar da çalışanları ve üretenleri oluşturuyor. 

Yurttaşlar ortalamada toplam nüfusun %10’nunu teşkil ediyor. Yurttaşlık özel hukuku, soydan gelen kategorik imtiyazı ile birlikte iki tür özel statüyü ifade ediyor: İlki “mülkün sahibi” olmayı, ikincisi “siyasi egemenlik” hakkı kullanma yetkisini. Geri kalanların böylesi hakları yoktur.

 Yunan kentlerinde “Agora” olarak bilinen kent/site meydanı/merkezi var. Burası hem siyasi hem de normal toplantı mekânı olarak bilinen, etrafı putlarla çevrili geniş ve düzgün bir alan. Görkemli bir mimariye sahip. Değişik işler için kendi içinde de bölünmüş bir yerler var. İdare merkezi, Mahkeme, okul, çarşı-pazar, eğlence yerleri vs de buralarda kurulu. 

Yurttaşlar belirli zamanlarda burada toplanıyorlar. Yurttaşlık için seçim yapılmıyor çünkü yurttaşlar seçimle belirlenmiyor. Onlar soydan veya kandan gelen bir üstünlüğe sahipler. Toplantıda siyasi, hukuki, mali, askeri, asayiş gibi kentin yönetimiyle ilgili yasa ve tüzükler çıkartıyorlar. Kenti ve toplumu ilgilendiren yönetici, hakim, komutan, emniyet müdürü, vergi toplayıcısı, ceza infazcısı gibi görevlileri seçiyorlar. Sorunlar varsa onları çözüyorlar. Tartışıyorlar. Kararlar alıyorlar. Görevini kusurlu yapan varsa onu görevden alıyorlar. Bütün bu işler oylama usulü ile yapılıyor. 

Kararlar genellikle ittifakla alınıyor çünkü karar alıcıların sayısı az. Oylamaya katılanlar ya da karar alıcılar yani yurttaşlar seçimle gelmedikleri için temsil sistemi yok. Onlar doğrudan toplanıyor ve oylama usulü ile karar alıyorlar. Diğerleri de onların aldıkları kararlara uyuyorlar. Bu tarza doğrudan demokrasi deniyor 

Yunan’da bir hukuk sistemi yok. Yönetim çevresi küçük, nüfus az, yönetici yönetilen ilişkisi basit, sosyo ekonomik ve siyasi gelişmeler sınırlı olduğu için detay gerektiren bir hukuk sistemi gelişmemiş. Hukuk sistemi Roma’da gelişecektir. Yunan kentleri yıkıldıktan sonra onların yerine kurulan Büyük İskender’in kısa süreli, Roma’nınsa uzun süreli devam edecek cumhuriyet ve imparatorluk devresi başlıyor. Demokrasi uzun bir süre unutuluyor...

Batı tarih süreci antik Yunanla başlıyor, Roma ile devam ediyor, Roma parçalandıktan sonra feodal dönem denen ve uzunca süren site devletleri devri başlıyor. Bir diğer adıyla ortaçağ denen dönem bu. 12. Yüzyılda bu günkü adıyla İtalya’nın Cenova, Venedik, Pisa, Milano ve Floransa site devletleri birer deniz ticaret imparatorlukları kurdular. Bu günkü kapitalist serbest pazar ekonomisinin ve paraya dayalı finans sisteminin temellerini attılar. 

Bu kentler birbirleriyle acımasız şekilde rekabet etseler de çok zengin olurlar. 1500’lerde Osmanlı Balkanlar ve İstanbul’la birlikte, Karadeniz, Ege ve Akdeniz kıyı devletlerinin hükümranlığını da ele geçirdiğinde bu kentler geri çekilir, içine kapanır, ele geçirdikleri büyük sermaye rahatlığı nedeniyle Rönesans ve reform denen bir çığırı açarlar. Machiavelli’nin “Prens” adlı meşhur kitabını yazdığı dönem de bu çığırın hemen öncesidir. 

İtalya kentlerinin başlattığı serbest ticaret, banka sistemine dayalı faizli borç sistemi yapısal olarak birlikte gelişmeye devam eder, ikinci adımda endüstriyel üretime geçerek kapitalist ekonomik sistemi kurumlaştırır. Bu gelişmeler İtalya’dan sonra sırasıyla İspanya, Portekiz, Hollanda, Belçika, Fransa, Almanya ve Britanya’nın sayılı bazı kentleriyle güçlenerek devam eder, nihayet Kuzey Amerika kıtası ile zirveye ulaşır. Bu arada hatırlanmalı ki 18. Yüzyılda ulus devletler ortaya çıkıncaya kadar dünyada bu adlarla anılan devletler yoktur, kavimler ve dini cemaatler vardır. 

Bu gelişmelerde bu güne ışık tutacak, günümüzü ilgilendiren ve anlaşılmasını sağlayan temel şeyler nelerdir, bunları anlamaya çalışalım. 

Tüccar burjuvazi denen zengin bir sınıf ilk kez tarih sahnesine çıkar. Borçlandırdığı kral, prens, aristokrat, papa, kardinalden ünvan satın alır, sosyal statü elde eder. İtalya kentlerinde sosyo politik hiyerarşide ilk sıraya geçer, kent yönetimlerinde söz sahibi olur, içlerinden ailesinden papa seçtirenler dahi vardır. Oysa daha önceden bu sınıf bütün dünyada sosyal hiyerarşide kral, aristokrasi, ruhban, asker, sanatkar ve çiftçiden sonra en son sırada yer alır, hiç bir yerde itibar görmezdi. 

O zamana kadar toprağa dayalı ekonomik sistem nedeniyle, arazinin mülkünün sahipliğine dayalı zenginlik biter, yerine paraya, ticarete ve üretime dayalı ekonomik sistem nedeniyle sermaye geçer. Bu değişiklik çok temel iki yapısal sonuç üretir: İlki, mülkiyetin nitelik değiştirmesidir yani toprak yerine para ve üretimin geçmesi, ikincisi, zenginliğin el değiştirmesidir yani aristokrasinin yerine burjuvanın geçmesidir. Bu değişimin zorunlu sonucu olarak toprağa bağlı serflik sistemi biter, ticaret ve sanayi işlerinin yoğunlaştığı kentlerde emeğiyle geçinmek zorunda kalan işçilik sistemi başlar. Ve bu değişiklikle artık siyasi hükümranlık ve egemenlik sermayeye geçer. Bu güçle de burjuvazi, bütün toplumu yeniden dizayn eder. 

Bu değişikliği iyi anlamak icap eder çünkü sosyo politik ve iktisadi alanda meydana gelen büyük değişim zincirleme etkiyle başka değişiklikleri doğuracaktır. Sivil kentleşme, modern mimari, zaman ve mekan anlayışı, bilim ve teknoloji, laik hukuk sistemi, ulus devlet ve toplumu, ulusal dil ve tarihi, askeri sistem, özgürlükler, sivil toplum, din, aile, kadın erkek ilişkisi vs tümü değişmeye başlamıştır. Bizim için önemli olan bir değişme de krallıklar devrinde yaygın olan Ekümenik Hıristiyanlığın, ulus devletler oluştuğunda ekümenikliğin gidip yerine ulusal dinleri ifade eden Protestan Hıristiyanlığın yayılmasıdır. 

Batı tarihi düz bir çizgide ilerleyerek, eskiyi geliştirerek, köklerinin üzerine koyarak devam etmiş bir tarihtir. Bu gün dahi aynı kavramlarla veya aynı kökten üretilmiş kelimelerle konuşup anlaşırlar. Başından beri sınıflı bir toplum yapısına sahiptirler. Özgürlük mücadeleleri hem sınıfsal yapının yer değiştirmesi hem de mülkiyet hakkının kullanılmasına ayarlıdır. Zihniyet yapısı ve varlıklarla kurdukları ilişkilerde de devamlılık vardır. Tümü rasyoneldir, çıkarcıdır, maddecidir, çatışmacıdır.

Dini telakkileri maddi aleme karışmayan bir teolojik kabule dayalıdır. Siyaseti, hükümet etmeyi, toplumsal yaşamı, kamusal alanı, hukuk sistemini, sosyal örgütlenmeyi, ekonomik düzeni, bilgi üretimini, üretim, dağıtım, pazar ve paylaşımı vs, başından beri dinden bağımsız kılmışlardır. Bu maddi alan kendi başına bağımsız bir kategoridir. Dine dayanmaz. Bu alanın egemenliği ilkin krala, sonra aristokrata, daha sonra da halkı temsilen meclislere ait kılınmıştır. Gerçekteyse mülkün sahibi kimse, egemen sınıf o olmuştur. Buna  “secılıum” ve “secular” dediler. 

MS 3. yüzyıldan sonra Hz. İsa’nın getirdiği İslam dini ve cemaat tipi toplumsal ve siyasal yaşam tarzı, Roma ile yaşadığı çatışmalar sonrasında konsül toplantılarıyla Hıristiyanlık teolojisine dönüşür, Hıristiyanlar Roma yurttaşlığını kabul ederek devletle uzlaşır. Roma’nın büyük kentlerinde kilise olarak teşkilatlanır. Zaman zaman aralarında “egemenlik ve yasa çıkartma yetkisi” çerçevesinde çatışmalar çıkar, nihayet “çifte kılıç teorisi” adıyla uzlaşma yapılır. Buna göre Kilise, tanrının hükümranlık alanı kabul ettikleri “öbür dünya” ile ilgili alan sayılan ruhani, manevi alana hükmedecek, imparator, “şimdiki dünya” ile ilgili alan sayılan cismani ve maddi bu hayata hükmedecektir. Bu ayırımda kraldan yana olmaya “cıvıl-sivil” dediler. 

Sivillik, dinsizlik anlamına gelmiyor fakat bu dünyada maddi aleme dinin ve inancın karıştırılmaması demek oluyor. Dolayısıyla din ve inanç manevi alanda kişisel, ibadi ve ahlaki işlere karışıyor. En üstten en alta kadar maddi kamusal alanda görev yapan bir görevli, bu tip bir dinin dindarı olabiliyor ama işlerine dinini ve inancını karıştırmıyor. 

Çağdaş demokrasilerde egemenlik sahibi olarak gösterilen “halkın” ne olduğunu anlamak önemlidir. Halk kelimesi tarihte ilk kez Fransız devrimi sırasında ortaya çıkar. Kelime kendi başına soyut, gerçeği olmayan bir anlama sahiptir. Başına veya sonuna kendisini niteleyecek sıfatı eklendiğinde somutlaşır. Alman halkı gibi. Alman halkı dendiğinde kimlik ve kültür, bunları var kılan, öznel unsurlar anlaşılır. İşte sekülerdir, Alman dilini konuşurlar, tarihleri vardır, ortak ülkülere sahiptirler. 19. yüzyılda 300 Alman prensliği birleşmiş, düşmanları Rusya, Fransa, Avusturya ve İtalya ile savaşarak bağımsızlığını elde etmiş, şimdiki sınırlarıyla ortak bir vatana sahip olmuşlardır.  

Natıon/ulus da denen halk, kimdir, neyi temsil eder? Fransız devrimine kadar meclislere giren, yasama ve idare etme yetkisini kullanan iki sınıf vardır: Mavi kan taşıyan, soydan imtiyazı olan,  tanrının yer yüzünde temsilciliğini yapan, ona itaatin tanrıya itaat, isyanın tanrıya isyan sayıldığı bir statüye sahip olan kral. Onun yanında toprağın ve mülkün sahibi olan aristokratlar. Bunlarda soydan gelen bir statüye sahipler. Şu halde kral “mavi kanı”, aristokrat “mülkiyeti” temsil eden meclisin doğal üyeleridir.

Burjuva sınıfı zenginleşip güçlendikten, parayla satın aldığı ‘Kont-Dukont-Lord” gibi ünvanlara sahip olsa da siyasi olarak bir statüye sahip olamadılar, meclislere alınmadılar. Oysa İtalya kent devletlerinde daha önceden artık kentleri yöneten burjuva geleneği Avrupa’ya henüz geçmemişti. 

Fransız devrimi sırasındaki karmaşada Eliza sarayında toplanan meclise girmek istediler. Onlara “siz neyi temsil ediyorsunuz” diye soruldu, onlar da “biz halkı temsil ediyoruz” dediler fakat yine de toplantıya kabul edilmediler. Bunun üzerine burjuva sarayın başka bir salonunda başka bir meclis topladı, aristokrat ve kralı o meclise sokmadılar. Paris’e toplanmış köylüler, aylaklar ve askerler burjuvayı tutunca, bildik “halk meclisi” oluştu. Adı halk meclisiydi ama üyelerin tümü burjuvaydı. Artık bu meclis yasalar çıkartıyor, idareyi yönetiyordu. Devrim denen şey o sırada aristokrasinin alaşağı edilmesi, yerlerine burjuva sınıfının geçmesidir. Devrimciler radikal/Jakoben ve ılımlı olmak üzere ikiye ayrıldı, Giyotin çalışmaya başladı ve önce aristokratlar, sonra ılımlı devrimciler, en sonunda da radikal devrimciler ve muhalifler kesildiler...

Fransız devrimiyle başlayan “halk meclisleri” görünürde halkı temsil eden burjuvadan oluşuyordu. Anayasa, yasalar ve tüzüklerle sermayenin ya da mülkiyetin çıkarlarının korunmasına kadar oy kullanma hakkı önce burjuvaya aitti, işler sağlama alındıktan, yasala garantiye bağlandıktan sonradır ki ilkin kent soylusuna, sonra okuma yazma bilenlere, sonra erkeklere ve nihayet eşit oy hakkıyla kadınlar dahil tüm “yurttaşlara” oy kullanma hakkı tanındı. Halkı temsilen, halk oyuyla seçilen meclis üyeleri, görünürde halk adına egemenlik ve yasa yapma hakkını kullanan temsilcilerdir, halkın çıkarını gözetirler. 

Gerçekteyse sermaye aleyhine hiç bir düzenleme yapamazlar, şartlar gerektirdiğinde bazı tavizler verseler de onları geri almayı bilirler. Nitekim bu güne kadar hiç bir demokratik mecliste halk yararına önemli kararlar alınmamıştır. Sosyalistlerin sendikal örgütlenme yoluyla işçi sınıfı lehine kazandıkları tüm haklar meclislerden değil sokaklardan alınmıştır. Söke söke alınmıştır. Zaten seçimler mevcut kurulu düzeni değiştirmek için yapılmaz tersine anayasal normlara dayalı yasalarla kurulu düzeni işletmek için seçilecek iktidarı belirlemek için yapılır. 

Dünyada demokratik sisteme geçmiş devlet biçimlerindeki bütün siyasi partilerin tüzükleri ve programlarına bakıldığında da görülür ki, ülkelerin öznel şartları nedeniyle ve bazı detay farklar hariç hepsi birbirinin kopyasıdır. Görünürde liberal cumhuriyetçi, muhafazakar laik, milliyetçi ulusalcı çizgide ideolojik yelpazeyi oluştururlar. Hepsi anayasal düzene bağlıdır. Serbest pazarcıdır. İnsan haklarından yanadır. Sivil toplumcudur. Ulusalcıdır. Laiktir. Sekülerdir. Özgürlükçüdür. Dolayısıyla hiç birisi mevcut düzeni değiştirmek ve başka bir düzen getirmek üzere var değildirler. Detay farklarla mevcut düzeni biz daha iyi işletiriz diye örgütlenir, seçimlere girer, çoğunluk oyu alırlarsa iktidar olurlar.

Sonuç olarak söylenmeli ki demokrasi bir yönetim biçimini ifade eder. Şekil şartı olarak yönetim işlerinin nasıl olacağını belirtir. Fakat tek başına bir şey ifade etmez. Muhteva ve bileşenleriyle birlikte anlamlı ve değerlidir. Bileşenlerinin tümünü temsil eder. Onun bileşenleri sekülerlik, akıl, bilim ve çağdaş şartlara dayalı sivil bir anayasal düzen, insan hakları, kapitalist serbest pazar ekonomisi, mülk sahipleri ve mülksüzler olarak sınıflanmış toplumsal bir yapı, hukuki kategori olarak eşitlenmiş bütün dini inançlara özgürlük, birey temelli sivil yapılanma vs dir. 

Demokrasinin karşıtı olarak ortaya sürülen yönetim biçimleri toptan totaliter, baskıcı, hukuksuz, iktisaden geri kalmış, teknoloji ve bilim üretemediği için halkı yoksul ve cahil bırakılmış, yolsuzluk ve iç çatışmaların yoğun olarak yaşandığı sistemler olarak niteleniyor. Avrupa’nın karanlık ve vahşi geçmişi herkese ezberletildiği ve herkesin ortak tarihi yapıldığı için bu söyleme herkes ikna oluyor. Bu sebeple demokrasi henüz daha iyisi keşfedilmemiş en yüce rejim olarak savunuluyor. 

Avrupa tarihinde, Avrupalıların kendi sosyo politik ve iktisadi şartlarında ve süreçlerinde ortaya çıkmış otokrasi/totaliterlik (tek kişinin egemenliği), nomokrasi (kanun ve yargıçların egemenliği), teokrasi (kilise hukuku ve din adamlarının egemenliği), monokrasi (yetkileri meclislerle kısıtlanmış kralların egemenliği) gibi en kötü yönetim biçimleri, demokrasiyle kıyaslandığında hiç kimseye sevimli gelmiyor. 

İnsanlık sadece Batı yakasında yaşayanlardan ibaret olsaydı, Batı yakasının başından geçenleri tecrübe etmiş olsaydı bu söylenenler haklılık kazanabilir, vicdanlardan onay alabilirlerdi. Oysa hakikat bu değil, tarihte onların tarihinden ibaret değildir. 

4: LAİKLİK

Yunanca bir kelime. Din adamı sınıfından olmayanı ifade ettiği için “laikus” demişler. Sınıflı bir toplum yapısında bu defa sınırları ayıran ölçü olarak “din” devreye giriyor, “dini temsil edenlerle etmeyenler arasındaki” farkı ifade ediyor. 

Dini temsilen ruhban sınıfı var. Dinde, din işlerinde söz sahibi olarak otorite bunlar. Bunların kilisesi var, örgütlü cemaati var, hukuku var, bilgi sistemi var. Bağımsız geliri var. Laikus denen adam bu sınıfa ait olmayan adamdır ama o da yöneticidir. Maddi alanda yasa çıkartma ve egemenlik hakkına sahiptir. Devlet olarak örgütlenmiş, yurttaşları var, hukuku var. Ordusu var, ayrı geliri var. 

Laik yönetici devlet işlerinde söz sahibidir. Bu adam diyor ki benim sözüm din alanında da geçsin. Ruhban bunu kabul etmiyor. Çatışma egemenlik konusunda yaşanıyor. Laik adamla ruhban arasındaki çatışma da bu sebeple yaşanıyor. Değişen şartlara göre hangisi daha güçlüyse kendi lehine egemenlik alanını genişletiyor. 

Nitekim Roma parçalanıp zayıf site devletleri ve sınırlı egemenlikleriyle prenslikler kurulduğunda onların üstünde bir güce sahip olan, sınırlar ve kavimler üstünde ekümenik Hıristiyanlık dinini temsil eden papalık, bir dönem Avrupa’da çok büyük zulümlere imza attı. Karşı çıkanlara katliam yaptı. Papadan kaçanlar prenslerin, kralların zulmüne sığındılar. Zavallı Avrupalı, ortaçağ boyunca insanlığından bezdi. Bu gün Avrupalı teokrasiye, otokrasiye, monarşiye karşı çıkıyorken ve laikliği savunuyorken kendince yerden göğe kadar haklıdır! 

Laik adam dinsiz adam demek değildir. Kişisel olarak dindardır. Fakat maddi alan dediğimiz hükümet işlerini yürütür, yasa yapma iradesini kullanırken dine, inancına dayanmaz. Siyaset işi bu manada dinden bağımsız, kendi başına otonom bir kategoridir. Bu sebeple bu laik adam aynı zamanda “sivil” adamdır. Sivilliği, dünya işlerine dini karıştırmamasından gelir. Dolayısıyla kamusal alanda görevli bir bürokrat velev ki dindar biri olsun işine inancını ve dinini karıştırmaz, yaptığı işinde dini kuralları uygulamaz, yasal mevzuat neyse ona göre çalışır. 

Laiklik gerek çıktığı köken gerekse uygulama alanı bulduğu yerlerde esas itibarıyla devletin teşkilatlanmasına, yönetim ve idari işlere, iktisadi, hukuki ve sosyal alana dinin karışmadığı bir düzenlemedir. Bu işlere kral, imparator veya yönetici bakıyor. Onlar da bu işleri kendi hak ve yetkileri olarak görüyorlar.

Laiklik uygulamasının olduğu ülke ve toplumlarda din, bireysel bir inanışı, kişisel bir kabulü, vicdani alana ait bir tercihi ifade ediyor. Bu sebeple ruhaniyet, ahlak ve ibadetle sınırlıdır. Sosyolojik bir olgu olarak kabul edildiği için devlet, hukuken bütün dinleri eşit görür, hepsine aynı mesafede durur, dini hizmetleri de yapar. Dinin siyasi iradesi kabul edilmez, diğer dinlere ve siyaset işlerine müdahalesine izin verilmez... 

Biz de laiklik teorisi modern zihniyetin ve yenilenmenin savunulmaya başlandığı Tanzimat fermanıyla ilgi alanına girdi çünkü orada Osmanlı milletler sisteminden eşit vatandaşlar statüsüne geçişe karar verildi. Resmi uygulama olaraksa cumhuriyetle birlikte yasallaştı, anayasal bir hüküm oldu. 

Dini, hayatı, siyaseti ve toplumu Batıcı modern bir zihinle ve değerlerle anlayanların laiklikle ilgili bir meselesi olmadı. Özal dönemine kadar dindarlar laikliğe karşı çıktılar. Erbakan ile başlayan modernleşme projesinde laiklik iki şekilde yorumlanarak geniş kabul görmeye başladı: 

İlki, laiklik dinsizlik değildir diye savunanlardı. İkincisi, devlet laik olur bireyler laik olmaz diye savunanlardı. Burada kelimelerle oynandığı ve laikliğin tersinden savunulduğu görülebilir. Bu hal mevcut sistemden “özür dileyici” bir tavra da işaret etmektedir çünkü dışlanmışlıktan, gayri meşru görülmekten bu sayede kurtuluşa erileceğine inanıldı. 

Devlet laik olur insanlar laik olmaz diyenler yürürlükteki laiklik uygulamasına hayatiyet kazandırdılar. Böylece “ben laik değilim” dediklerinde kendileri, neden yana olduklarını söylemediler. Burada sorulması gereken soru da budur, laik değilsen neden yanasındır? 

Bir Müslüman, hem Müslüman hem laik olabilir mi? Bu işin künhüne vakıf olan, sadece Allah’tan korkan ve hesap gününe inanan büyüklerimiz gibi biz de hayır diyoruz, olmaz. Neden: 

Önce, Müslümanlar “Emr-i bil mağruf Nehy-i anil münker” emrinden tek tek sorumlu oldukları gibi başkalarına da dini hakikati duyurmakla toplumsal olarak da sorumludurlar, laik olamazlar. Çünkü herkesin dini kendine, benim her dine saygım var, benimki kadar onun ki de haktır, bütün dinler eşittir, diyemediği gibi, bu benim özelimdir, sadece beni ilgilendirir de diyemez.

Sonra, imani unsurların bütünlüğü ile toplumsal hayatın bütünlüğünün sağlanması gerektiği için, laik olamazlar. Çünkü Allah rab olarak her alana, her işe karışan bir Rabdir. Nihayet, şirk inancının hükümranlığının modern zamanlarda yaygınlaşmasında laikliğin özel ve önemli bir yeri vardır, insanlar bilmeyebilir dolayısıyla Müslümanlık ile laikliği aynı anda benimseyen kişilerin oluşmasında vebale girmemek için, laik olamazlar. 

Laiklik konusunda hatırlanması gereken bir şey de, modern toplumların Hz. Muhammed dönemi cahiliyesinin ve toplumsal şartlarının günümüze yansıması oldukları gerçeğinin görülebilmesidir. O dönemde de insanlar bir Allah’a, kudretli ve yaratıcı bir Allah’a inanıyorlardı. Fakat onların Allah inancı da bu günkülerin inancı gibi soyuttu. Çünkü o zaman da Allah onların her işlerine karışmaz/karıştırılmazdı. 

5: İSLAM

İslam, bir din olarak, inanç sistemi ve toplumsal hayatın bütünlüğünü sağlayan, ilahi iradeye teslimiyeti de ifade eden fiil/tutum olarak kendine hastır. Hıristiyanlık ve Yahudilik değildir. Fatiha suresinde bunlar ve benzerleri sapkınlık, gazaba uğramışlar olarak bildirilir. 

Kur’an nazil olmuştur. Hakikat iletilmiştir. İyi kötü, doğru yanlış bildirilmiştir. Eksiklik yoktur. Maddi manevi alan ayırımı yapmaz, bütün bir hayat nizamıdır. Ubudiyet ve Uluhiyet Allah’a, ubudiyet insana aittir. Tevhid en temelde şirkten arınmaktır. Şirkten arınmak inanç tarafında olduğu kadar toplumsal işlerde de Allah’a eş ve yardımcı koşmamak, onu aciz kılmamaktır. 

İslam her şartta, her dönemde, her zaman diliminde, her nesilde bütünsel olarak yaşanabilir bir dindir. Bu konuda mazeret yoktur. Sadece ölüm tehlikesi karşısında harama tevessül edilebilir o da ölmeyecek kadarı, geçici bir süreliğinedir. Dolayısıyla haram helal ölçüsüne titizlikle riayet gerekir. Kimse kimseyi dininden dönmeye zorlamıyor, ölüm tehdidiyle bir harama bulaştırmıyor. 

İnsanların çeşitli bahanelerle sinelerinde gizledikleri hesapları için haramı helalleştirmeye yetkileri yoktur. Kimse kimseyi kurtarmakla mükellef tutulmadı. Kurtulan kendisi için kurtulmuştur. Bu bakımdan dine hizmet, başkalarını kurtarmak gibi bahaneler hükümsüzdür. Müslümanlar salih amel işlemekle, salih tavır almakla, salih ilişkiler kurmakla yükümlüdür, her şartta, her daim.

Allah, hayatın her alanında Rabdir. Her işe karışır. Çünkü yaratan, hayat veren, rızkı tayin eden, güvenliği ve geleceği belirleyen odur. Öldürecek olan, yeniden diriltip hesaba çekecek olan da odur. O halde mümin bir şahsiyetin kimseye borcu yoktur, kimseye eğilip bükülmesi, mihnet etmesi de gerekmez. Hakkına düşen neyse razı olur, başkalarında olanlara göz dikip haksızlık etmez...

İslami siyaset, ilahi bildirimlere dayalı bir toplum oluşturma, devlet olarak teşkilatlanmaktır. Devlet ya da siyaset, farz-ı kifayedir, İslam hukuk sisteminde bir parçadır. Emanet bir iştir. Ehline, vekaleten verilir. İşin sahibi ümmet olduğu için denetleme, düzeltme ve azletme hakkına sahiptir. Yöneticiler siyasette otoritedir dinde değil. Bu bakımdan herkes neyle sorumluysa yönetici takımı da aynı şeylerle sorumludur. Görevleri nedeniyle üstünlükleri ya da imtiyazları yoktur. Bu sebeple siyaset işleri kendi başına bağımsız, otonom bir kategori değildir. Kutsal da değildir. Bunun için İslami siyasette “din asıl devlet onun Füru’dur.” 

İslami devlet, Müslümanların dünya işlerini görmek, onları dünyada felaha, ahirette feraha ulaştıracak sistemi kurmak, dini muhafaza ve müdafaa etmek içindir. Zayıfı güçlüye ezdirmez. İhtilafları çözer. Gelir dağılımını düzenler. Mahrum ve yoksulu ortada bırakmaz. Güvenliği ve huzuru sağlar... Bu işler devletle ancak yapılacağı için devlet şarttır. Devlet gerek teşkilatlanma gerekse her türden vazifesini yapma konusunda ilahi nizama uygun olarak hareket eder. Bu işleri böyle yapmak adalettir gerisi zorbalıktır. 

Yöneticiler önceki standartlarına uygun gelir dışında dünyalık kazanamazlar. O işler para için, güç elde etmek için yapılmaz. Çünkü yöneticilik bir statü değildir. İmtiyaz vermez. Bunu istemeyenler ya hiç başlamaz ya da ayrılır ticaretine ve kazancına bakarlar. Bu da helaldir. 

Müslümanlar bu işler için Hz. Peygamberin Medine’sini ve dört halife devrini referans olarak alırlar. Nasıl yapılması, nasıl davranılması gerektiği konusunda yanlış ve doğru oraya bakarak sağlanır.

 Onlardan sonraki Arap İslam tarihindeki Emevi, Abbasi, Fatimi ve Endulüs devletleri devrinde, İslami siyasetin bazı unsurları bozulmuştur. Seçici kurul lağvedilmiş, halife ümmetin onayına gerek duymamış, hilafet saltanata dönüşmüştür. Bu devrede bozulan unsurlar dışında devlet işleri ve toplumsal işler ilahi hukuk sistemine göre yürütülmeye devam etmiştir.

 950’de İranlı güçlü bir aile olan Buveyhilerin ordusuyla gelip Bağdat’ı işgal etmesi, halifeyi esir alması, sultanın siyasi işlerde otorite, halifeliğin sembolik hale getirilmesi, İslami siyasette başka bazı unsurların da bozulmasının başlangıcını ifade eder. 1050’de Selçuklu sultanı Tuğrul Buveyhileri Bağdat’tan kovmuş ama aynı statüyü sürdürmüştür. Moğol istilası ve Müslüman ülkelerin parçalanmasından sonra beylikler döneninde halifelik Mısır’a taşınacak, Memlüklülerin eline düşecektir. Yavuz Sultan Selim’in Suriye ve Mısır’ı fethinden sonra halifelik İstanbul’a gelmiştir. Nihayet Cumhuriyetle birlikte tümden kaldırılmıştır.

 Buveyhilerle başlayan ve ondan sonra devam eden süreçte, halifelik sembolik hale gelmiştir. Hükümranlığı yoktur. Ordusu, devleti ve gücü kalmamıştır. Lakin insanların itaat etmesi için lazım gerek duyulması sebebiyle sembolik olarak yaşatılmıştır.

 Bu uygulamada hükümranlık sultana aittir. Devlet hayatında, siyasi işlerde ve bürokraside artık sultanların örfi hukuku geçerlidir. Örfi hukuk şeriata dayanmaz, şeriatla bağlı değildir. Devletin varlığı ve bekası neyi gerektiriyorsa örfi hukuk odur. Bu uygulamada “devlet asıl din onun füru’dur”. Buna rağmen bu tarz yönetim biçiminde toplumsal işler şeriatla yürütülmektedir. Nasıl din devlet işlerine karışmıyorsa devlette toplumsal işleri düzenleyen dine karışmıyor. Bu sistem kendine has bir sistemdir. Fakat laiklik değildir çünkü ikili bir hukuk sistemi caridir.

 Cumhuriyetle gelen son değişiklikle İslami siyaset tarihe havale edilmiştir. Buradaki son değişiklikle İslam artık toplumsal işlere de karıştırılmaz. Tipik Batılı uygulama taklit edilerek laiklik uygulaması getirilir. Artık din, bütünüyle bireyselleşecek, kişisel ahlak ve ibadetten ibaret kılınacak, vicdani alana hapsedilecektir. Laiklik denen uygulama da zaten budur.

 Şu halde söylenmeli ki Müslümanların kendi tarihinde kurdukları toplumsal yapılar ve siyasal düzenler, Hz. Peygamber’in Medine uygulaması ve dört halife devrinden sonraki zamanlarda, bazı unsurlar bozularak devam ettirilmiş, süreçte bozulan unsurlar giderek çoğalmış, nihayet günümüze gelindiğinde asli unsurları dahil bütün unsurlarıyla birlikte hayattan çıkartılmıştır...

 Bu kısa tarih özetinden sonra görülen o ki şimdi orijinal döneme dönme, orayı iyi anlama ve ne yapılması gerektiğiyle ilgili olarak bir sorumluluk alma hasıl olmuştur. Sorumluluk elbette herkes için değildir, özellikle bilenler ve becerikli olanlar içindir. Şayet bunlar da yoksa bütün herkes sorumluluk altındadır, küllü günah içindedir, cahiliye ölümü üzere ölmeyi hak etmişizdir. 

 Şu halde Hz. Peygamberin bu işleri nasıl yaptığını kavramak şimdi çok daha önemli hale gelmiştir. Çünkü orijinal dönem onun dönemidir. Referans odur. Tevhidin salih amele dönüşmesini ifade eden örneklik ve uygulama tarafı her alanda olduğu gibi bu alanda da “Muhammed-ün Resûlullah” örnekliğine dayanır. Acizane bir iki hususa dikkat çekmek gerekirse:

 Siyaset, hiç bir aşamada İslam’dan bağımsız bir şey olmamıştır. İman etmek şirkten arınmakla nasıl bir siyasete tekabül ediyorsa, imanî unsurlardan namaz emrini topluca yerine getirmek nasıl bir siyaseti icap ettiriyorsa, bir İslam milleti oluşturmak da aynı şekilde bir siyaseti gerektirir. Ama kendi siyasetini. 

Daha Mekke’de, müminler topluluğu aleyhine gelişen en kötü sosyal ve siyasi şartlarda, Erkam’ın evi önemli bir fonksiyona sahip oldu. Kureyş toplumu Darü-n Nedve’yi nasıl merkez edinmişse, Müminler topluluğu da Erkam’ın evini merkez edinmişti. Orada, Kureyş’in değişik kavimlerine mensup Müslümanlar İman kardeşliği temelinde yeni bir birlik oldular. Peygamber herkesi birbirine kardeş yaptı. Böylece her zayıf mümin güçlü bir mümine veli kılındığı için zayıflar korumaya alındı. İlk adım buydu. 

İkinci adım, Müminlerin iktisaden bağımsızlıklarını kazanmalarıdır. Devlet gibi hareket ettiler. Artık kimseye muhtaç değiller, kimseye borçlu değillerdi. Boyunlarını bükecek, ağızlarını susturacak maddi kölelik ve sözleşme bağlarıyla susturulacak bağlar çözülmüştü. Mensubiyet bağları yeni bir bağa dönüştü. Kendi ayakları üzerinde duracak güce erişmişlerdi. Kureyş’e bu maddi unsur nedeniyle itaat etmediler. Sadece Allah’a itaat ediyorlar, sadece Hz. Muhammed’e bağlılık gösteriyorlardı. 

Üçüncü adım, Kureyş kavim değerler sistemine uyarken onlar İslami değerler sistemine uydular. İşlerini görecek, diğerleriyle ilişkilerini düzenleyecek şeriat vardı. Şeriata uydular. Artık bir hukuk sistemleri vardı. Buna göre diğerleri gibi kan davası gütmediler, kin ve intikamla hareket etmediler. Affettiler. Merhametli oldular. Hatırlatmaya, uyarmaya devam ettiler. 

Dördüncü adım, işlerini görürken kendi aralarında istişare ettiler. Liderleri Hz. Muhammed arkadaşlarıydı. O, ayet söyledikçe hep birlikte teslim oldular, şahsi fikrini söyledikçe tartıştılar ve hep birlikte karara vardılar. Toplumsal ve siyasal alanda iktidar itaat ilişkisi değişince sıkı takibe alındılar, işkencelerden geçirildiler, öldürüldüler, Habeşistan’a hicrete zorlandılar. 

Başlarına gelenlere sabrettiler. Allah’a ve peygambere güvendiler. Ondan gelecek yardımı beklediler. Böylece daha Mekke’de iki ayrı toplum, iki ayrı taraf, iki ayrı amaç, iki ayrı hukuk, iki ayrı reis oluşmuştu. Kureyş içerden çözülmeyi engellemek ve Arabistan’da liderliğini devam ettirmek için bazen uzlaşma aradı. Çok şey teklif ettiler. Her seferinde tek cevapla karşılaştılar “tevhide gelin, kendiniz kurtarın.” Bu sebeple başkaları için hayati öneme sahip rüşvetleri ellerinin tersiyle geri çevirdiler. 

Mekke’de müminler sınamadan geçirilmiş, oradaki kafirlere tanınan hatırlatma süreci dolmuş, inananların sabırları meyvesini vermişti. Artık sadece kendilerine ait, sadece kendi hükümranlık alanı olacak Yesrib’in tapusunu aldılar. Allah vaadini tutmuştu. Topluca hicret ettiler. Orada yeni kardeşleriyle birlikye yeni bir topluluk/ümmet oluşturdular. Yesrib’i Medine yaptılar, siyasi hükümranlıklarını ilan ettiler... 

Medine uygulamasında göze çarpan değişiklikler şunlardır: Kureyş ve Yesribli Müminler birlikte bir ümmet oldular. İman kardeşliği temelinde kardeşlik hukukunu genişlettiler. Çevrelerinde var olan kavim birliği ve krallıklara rağmen onlar iman kardeşliği temelinde birleşmiş bir İslam milletinin var kıldılar... İktisaden bağımsızlık ve kendine yeterlilik halini kazandılar... Devlet oldukları için daha detaylı hukuk kaideleri geldi... Egemenliğin sadece Müslümanlara ait kılındığı siyasi bir organizasyon kurdular... Sosyal hayatta her ne şekilde olursa olsun bütün sınıfsal ayrımı ortadan kaldırdılar... Artık takva dışında kimsenin kimseye bir üstünlüğü kalmadı... Canlarını, mallarını, dinlerini, nesillerini, akıllarını emniyete aldılar... Kendileri dışında yönettikleri toplumlar dahil herkese hak etiği vardı... Zayıfla güçlüye ezdirilmedi... Düşkünler ve yoksullar korunmaya alındı... Allah’ın dinin yüceltmek için cihada çıktılar... Mallarını ve canlarını Allah yolunda, onun uğruna verdiler... Allah’ta onlara cenneti vâdetti. Allah şüphesiz sözünde en çok durandır.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat