Böylede Olur Bu İşler


Hüseyin ALAN, Böylede Olur Bu İşler

Hüseyin ALAN


A+ |Normal |A-


İnsan halidir, bazen celallenir öfkeyle sıçrarız yerimizden de duygusal akıl devreye girer, zarar veririz etrafa sel taşkınları gibi. Bazen sevinç kaplar yüreğimizi de neşelenip taşarız sinelerden, mutluluk dağıtırız etrafa. Durulduğumuz, durgunlaştığımız olur bazen de soluklaşır hayatı sorgularız, dünya ne boş gözükür gözümüzde, hayat ne anlamsız gelir birden. İniş ve çıkış, zorluk ve kolaylık yan yanadır, hep birliktedir bu dünyada. Tek düze değildir hayat, sıralı gitmez işler o sebeple.

 Nedir hayat, ömür veya yaşam dediğimiz şey, nedir zaman, insan, doğa, toplum, kent? Nedir günlük işleyiş, gece ve gündüz, ay ve güneş, zaman ve mevsimler? Bir gün ile bin günü ayıran ne birbirinden? Dışardan bakınca her şey aynı değil mi? Herkes, her şey, her oluş ve yaşayış kendi zamanını yaşamıyor mu? Devran hep aynı dönmüyor mu, döngü hep benzer değil mi? O halde zamanın uzunluğu, günlerin çokluğu mu hayat ya da ömür?

 Anlamlı olan ne, değerli olan ne? Allah, “atılmış bir damla suydunuz, o halinizle anılmaya değer hiç bir şeydiniz” diyor. Sonra sizi yarattık, ete kemiğe büründürdük, ruhumuzdan üfledik, rahim bir mekanda besleyip insan kıldık, güzel bir şekille şekillendirdik, rızkınızı verdik, bir ömür tayin ettik, sonra öleceksiniz, bize tekrar geri döneceksiniz, ilk yaratıldığınız gibi yeniden diriltilip hesaba çekileceksiniz, buyuruyor. Hepsi hepsi bir dama su, anlayana, görene neler de gizliyor içinde.

 Şu halde hayat, zaman, mekan, oluşlar, işleyişler kendi başına bir şey değil, bunlar kendilerine emredileni yapıyorlar. Güneş hep doğuyor, gece hep örtüyor, ay hep aydınlatıyor, arı hep bal yapıyor, inek hep süt veriyor, ağaçlar hep meyve veriyor, ormanlar hep oksijen dağıtıyor, dağlar hep denge sağlıyor, çiçekler hep güzel koku, kuşlar hep renk katıyor. Dünya dönüyor, devran sürüyor. Her varlık işini yapıyor. Ya insan?

 Hayat deyince bizi ilgilendiren insan hayatı olmalı çünkü biz insanız. O halde hayatı anlamlı ve değerli kılan ne? Hayatı insanca bir hayata çeviren, onu insanca anlamlı ve değerli kılan ya da? Anlam ve değer, kim belirleyecek bunları? Elbette her şeyi yaratıcı olan, düzenleyici olan, belirleyici olan, kudretli olan. Kararı veren. Ölçüyü koyan. Doğru ve eğriyi belirten. O zaman doğmak ve yaşamak hatta ölmek için dahi başkalarına muhtaç olan, aciz olan insan hadsizlik etmeyecek.

 Bundan sonra denmeli ki insan kendi hayatına, kendi ömrüne katacağı anlamla, değerle insandan sayılacak. Yine denmeli ki anlamlı “bir gün” ile, anlamsız “bin gün” arasında çok fark olacak. Ya da tersi. Bir’e sahip olmakla doksan dokuza sahiplik arasında sayısal bir fark olsa da o fark niteliksel olmayacaktır.

 İrfan Yalçınkaya dostum Face’de paylaşmış, Ankara katliamında genç yaşta ölenler için "Uğurlar Olsun" başlığını kullanmış. Onlar için zaman doldu, artık geri dönemeyecekler, yeniden başlayamayacaklar, ne kattılarsa hayatlarına, o kadarla gittiler. Elbette yaşadığı zaman dilimini anlamlı ve değerli kılanlar için beis yok, uzun yaşasalar da fark etmeyecekti. Biz bunları bilemeyiz.

 Bu olaydan, onlardan geriye kaldığımız için bize bir ibret çıkar mı dersiniz? Olayı, işin görünen tarafıyla kırıminal çerçeveden çıkartır, güvenlik ve terör uzmanlarına has seküler lafazanlıktan ve fanatik taraftarlıktan bağımsız değerlendirebilirsek, elbette çıkar. Demek ki işin başka yönleri de var.

 Yukarıdan aşağıya, görünmezden görünene kadar sebep olanlar, dahli olanlar ve kusuru bulunanlar, hisseleri kadar günah işlemiş, kötülük yüklenmişlerdir. Çünkü ortada mertlik değil namertlik, dürüstlük değil kahpelik vardır. İlk söylenmesi gereken bu olmalı. Bu gibi günahkarlar ve suç ortakları yanında cürüm işleyenler ve katkı sağlayalar arasında belki de günahları artacak, imanları gidecek ve küfürleri pekişecek olanlar vardı. Bunlar böylelikle kendilerine tanınan iyilik yapma, günahtan arınma fırsatını ve imkanını teptiler. Bizler görünene takılıp ah vah ediyorken o gibiler alçaklıklarıyla sınandılar ve kaybettiler. İkinci söylenmesi gereken bu olabilir.

 Şöyle düşünelim: Hani kuluz, hani beşer tabiatlıyız ya, bir şeye kızıverince celallenir, öfkemize hakim olamayız da bir kötülük görünce kötünün hemen cezalandırılmasını isteriz. Allah ne güne duruyor, olup biteni görmüyor mu, neden müdahale etmiyor, neden hep kötüler var deriz hatta bazı bazı isyan dahi ederiz! Bunları deyip dururken elimizden ne geldiğine, dilimizin neye döndüğüne pek bakmayız. Engellemek için hissemize düşeni icra eteyiz. Dolayısıyla hep birilerinden, hep başkalarından bekleriz.

 Bütün bunlar, daha benzerleri ve niceleri olur gider, olup durur. Biz birilerine, birileri de bize kızıp durur. “Suç gariptir derler sahip çıkanı olmazmış!”

 Şunu söylemeli şimdi: İmtihan denen şey budur, dünya hayatı denen gerçek de burada mündemiçtir  aslında. En yakınından müdahil olabilir uzaklığa kadar iradesi olanların sınanması böyle olur. İradesini başkalarına teslim edip onu bunu suçlamaya kullananlarla kendisi kullanıp müdahil olmaya bakanların, değerden ve anlamdan yana kullananlarla kullanmayanların ayrışması böyle olur, kayda da geçer. Bu sebeple:

 Olaylar çoğunlukla bize göründüğü gibi değildir. Önüne bakıp arkasını görmediğimiz, bize bildirilen değerleri göz ardı ettiğimiz çoğu zaman, biz kendimizce öyle görürüz. Oysa bir vesileyle, bir gelişmeyle süreleri dolacak, zulümleri katmerleşecek, işleri şahitlendirilecek, sevapları bitecek olanlar vardır, diğerleri de onlar vesilesiyle sınanmaktadır. Bakalım kim ne yapacak? Yapılanların kayda geçmesi, hüküm gününde adaletin yerini bulması bunu gerektiriyor. Hükmünde hikmet sahibi rabbim en güzel sözü söyleyecek, "sizler zalimdiniz", "sizler süre verilenlerdendiniz", "sizler güç ve kudret sahibi kılınanlardandınız", "zalim olan aslında kendinizsiniz”... Elleri erenler, güçleri yetenler, sözüyle, fiiliyle müdahil olabilecekken engellemeyip bu işten de çıkar güdenler, nasıl ayrışacaklardı diğerlerinden?

 Onca savaş, onca çatışma, onca katliam gördü dünyamız. Binlerce insanı bir anda yok eden bombardımanlar oldu, oluyor. Kalleşçe, kahpece ve topluca öldürülüyor insanlar. Ekinler. Hayvanlar. Ağaçlar. Görüp duruyor, duyup işitiyoruz açlığa mahkum edilen milyonları. Namusunu satarak geçinmek zorunda bırakılanlar, çocuk pornocuları, insan kaçakçıları cirit atıyor ortalıkta. Hafızalarda henüz taze görüntüdür, Hollandalı holiganlar İspanyada bir meydan kafe’sinde kafayı çekiyor, yoksulu, mülteciyi yerlerde süründürüyor, önlerine bozukluk birer Euro atarak. Ege kıyılarından Yunanistan’a geçecek mültecileri arızalı motoruyla çadırdan yaptıkları bota bindirerek bile bile ölüme yolluyor “bizimkiler”, adam başı bir kaç bin dolara. Bunlar kime gizli, bunlardan sorumlu olanlar kim?

 Hangisini hangisiyle kıyaslayacağız? Neyi neyle ölçeceğiz? İnsan bu, alçağı da dürüstü de aynı, her yerde benzeri dolu. Bu gibiler de olacak, yaşayıp gidecekler bu dünyadan, bir ömür sürmüş olarak. Bu gibiler de olacak bu dünya da, imtihan gereği. Ama insanlar ayrışacaklar aralarında, bunlar gibi olmayanlar belli olacak, bu dünyada, kendilerine tanınan ömür sürelerinde. Herkes kendi hesabına yapacak her ne yapacaksa, lehinde veya aleyhinde. Olmazsa olmazı bu bu dünyanın. Göremediğimiz bu olmalı biz kulların...

 Kıssadan hisse, zulümden, pislik/şirkten uzak durmaya, günahlardan korunmaya bakmalı, kirlenmemeli, hiç bir derecede suç ortağı olmamalı. Her ne pahasına olursa olsun destek vermemeli suçlulara. Onların bi hesabı varsa bizim de bi hesabımız olmalı. Bunu becerebiliriz, buna elimiz erer, gücümüz yeter. "Ver imanından bir parçayı al şu dünyalık beğendiğini" diyenlere "defol git aşağılık seni” diyebilmeli Müminler olarak. Bunu da diyemiyorsak başka ne farkımız kalır ki onlardan?


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat