Hukuksuz Yargılamalar ve Zindandaki Müslümanlar


Hukuksuz Yargılamalar ve Zindandaki Müslümanlar

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 11 Mart 2018 Pazar 23:19


Yıllardır haksız yere tutsak edilen mazlumlara; yani en fazla mağdur edilenlere, zindanlarda devam eden 28 Şubatlara sıra ne zaman gelecek?! Evet; adilen ve acilen, YENİDEN YARGILAMA’ya sıra ne zaman gelecek?!

Küre Medya / Haber Merkezi
Yıllardır haksız yere tutsak edilen mazlumlara; yani en fazla mağdur edilenlere, zindanlarda devam eden 28 Şubatlara sıra ne zaman gelecek?! Evet; adilen ve acilen, YENİDEN YARGILAMA’ya sıra ne zaman gelecek?!

Yılmaz Çakır’ın Haksöz Dergisinin 300. sayısında (Mart 2016) yazdığı “Hukuksuz Yargılamalar ve Zindandaki Müslümanlar“ yazısını okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz:




Cengiz Sarıkaya’nın Anısına ve Dinmeyen Acılara…1

“Gönlümü umuda çevirdim;
Anama gidin söyleyin Oğlun kardelenlerin açtığı yere gitti

Özlemlerim, umudum, hasretim bende

Yüreğimi evde bıraktım,
saklasın onu İdam dediğin ne ki Allah kısmet ederse çıkarım belki…”2

(Jak Kamhi Davasından, “Atavi” mahlaslı Osman Erdemir, Haksöz Dergisi, Temmuz 1995)

Eski ve Yeni; İki Türkiye

“Eski Türkiye, yeni Türkiye” kavramlarının siyasi literatürümüze dâhil olduğu, günlük hayatta bu karşılaştırmaların yapıldığı bir dönemde bulunuyoruz. “Eski”, baskıların, zorbalıkların, yasakların, keyfiliklerin, işkence ve hukuksuzlukların adı olurken; “yeni”, özgürlüklerin, adaletin, hak ve hukukun adı olma iddiası ile dikkat çekiyor. Söz konusu kavramlardan, zihin dünyamızda ve yaşantımızda kalıcı izler bırakan “eski”nin eskimesi umuluyor. Umanlar, “halk” diye tesmiye olunan ülkenin büyük çoğunluğu, sessiz çoğunluğu. O dönemlerde düşünceleri, inançları, fikirleri yüzünden horlananlar, aşağılananlar, yasaklılar. Giyim kuşamlarından yaşantılarına kadar her şeylerine karışılanlar, dünya başlarına dar edilenler, eziyet çektirilenler, zindanlara atılanlar. Bir şiir okudu diye hapse yollananlar. Başörtülü diye okullara, iş yerlerine alınmayanlar. Okullardan, iş yerlerinden çıkarılanlar…



Eski Türkiye, oğlu askere alınan ama başörtülü anasının, oğlunu kışlada görmesine izin verilmeyen bir yerdi. Öyle ki orada, yaşlı bir hasta bile, tesettürlü diye hastaneye alınmayıp, ölüme terk edilebiliyordu. Halkın seçtiği partiler sudan sebeplerle kapatılıyor, halkın meclise gönderdiği başörtülü vekiller meclise sokulmuyordu. Laiklik çığırtkanları, çığlıkları ile ülke sathını inletiyorlardı. Çılgınlığın her yeri sardığı, adaletin, hukukun rafa kaldırıldığı, İslami kimlik ve değerlerin topyekûn savaş konsepti içine sokularak, Müslümanlara karşı tam bir cadı avı başlatıldığı dönemlerdi o dönemler. Bugün ülkenin en tepe noktasında bulunan kişinin eşi bile, başörtüsü sebebi ile GATA’ya sokulmuyordu o vakitler. Daha başka söze, daha başka tanıma, başka bir tavsife gerek var mıdır, eski Türkiye fotoğrafı için?! Yapılanlar, yaşanılanlar hâlihazırda zihinlerde, hafızalarda tazeliğini korumaktadır üstelik. Her şey biz yaşarken olmuştur ve aynıyla vakidir. Bunların gerçeğin binde biri bile denilemeyecek, küçük hatırlatmalar ve kötü hatıralar olduğu ise aşikârdır.



“Eski”nin Aramızdan Eksilttikleri Oysa pek konuşulmayan, pek değinilmeyen, bir türlü çözülemeyen konular, sorunlar, dertler de vardır. Bizim uzağımızda değil ama kendimizden ırak acılar vardır. Eski Türkiye’nin derdest edip bir köşeye fırlattığı kişiler, kardeşlerimiz vardır. Zindanda Müslümanlar vardır. Eski Türkiye’nin adaletten, hakkaniyetten, hukuktan ne kadar uzak olduğunu herkes dillendirir, herkes bilir de pek düşünmeyiz mesela, o günkü yargılamaları, mahkûmiyetleri, hukuk ihlallerini. Çokları, aklına getirmez o karanlık günlerin “içeri”ye tıktıklarını, mağdur ve mahkûm ettiklerini. Kırk yılda bir bazen ve bazılarımızca hatırlansa ve hatırlatılsa da bütün bunlar, maalesef pek akla düşmez Müslüman mahkûmlar, mazlumlar. Sonra bir nedene gerek bile duymaksızın unutup gideriz onları, olanları… Oysa biz unutsak da oradadırlar. Oradadırlar çünkü Müslümandırlar, yani sahipsiz, yani kimsesiz, çokça da sessiz… Zulmün doruk yaptığı, haksızlığın ayyuka çıktığı, olağanüstülüklerin olağan addedildiği zamanların, darbe günlerinin, darbe hukuksuzluğunun, hukuk diye dayatıldığı dönemlerin mağdurlarıdır onlar. Ve onlar için haksızlık halen ve en derinden devam etmektedir. Pek çok yerde, pek çok alanda “eski” ile hesaplaşılmış, eski dönem yanlışlarına, zulümlerine son verilmiş olmasına rağmen, oralarda “yeni”nin esamesi bile okunmaz. Hüküm verilmiş, dosya kapanmış diye konu da bitmiştir sanki. Oysa haksızlıklar giderilmeden, adalet tahakkuk etmeden, yürek yaraları kapanmadan bu davalar kapanmaz. Üzerinden “bin yıl” bile geçse, bin yıl sürmesi umulan karanlığın talimatları ile yargılananlar unutulmaz. Unutulmamalıdırlar da…



Askerî yargıçların, DGM’lerin, uzun gözaltıların, işkencelerin, işkencecilerin, yalancı şahitlerin, uyduruk delillerin, avukatsız ifadelerin, brifinglendirilmiş savcıların ve hâkimlerin, yani “önyargılı” yargıçların, “peşin hüküm” veren mahkemelerin ülkesinde, ne kadar makul ne kadar adil yargılamalar yapılabilirdi ki o döneme güven duyalım?! Herkesin bildiği, gördüğü yanlışlıklar dizisine, adalet mekanizmalarının verdiği destek ise “kokan tuz” deyimini hatırlatan türdendi. Meşhur “kuvvetler ayrılığı” prensibinin çekilip ve dahi çekinip, yerini “silahlı kuvvetler”e terk ettiği, diğerlerinin de onu “ayakta alkışladığı” brifingli dönemlerden bahsediyoruz… İrtica adı verilen ve ne idüğü bir türlü anlaşılamayan, müphem ve muhayyel bir öcünün korkusu her haksızlığı, her yanlışlığı mubahlaştırıyor ve meşrulaştırıyordu hayalet avcılarına.

Yargısız infazların, fail-i meçhullerin vaka-i adiyeden addedildiği 90’lı yılların her şeyinin sorgulandığı bu günlerde, o dönem yargılamalarına sıranın hâlâ gelmemiş olması büyük bir eksiklik, dahası haksızlık olarak orta yerdedir. DGM’lerin kaldırıldığı, askerî yargıçların sivilleri yargılamalarının önünün alındığı, işkencenin neredeyse yok edildiği, gözaltı sürelerinin azaltıldığı, avukatsız ifade alınmadığı, yeni dönemlerle, bunların hiçbirinin olmadığı eski dönem davalarını ve yargılamalarını kıyaslamak asla mümkün olamaz. Hele de hukuk dışı uygulamaları ayan-beyan ortaya çıkan darbecilerin ve 28 Şubat darbesinin yargılandığı bir dönemde, onların mağdur ettiği insanların, zindana mahkûm ettiklerinin gündeme gelmesi, getirilmesi işin doğası gereğidir. Haksızlığı, yanlışlığı tescillenmiş bir dönemin en başta, hukuk alanında yaptıklarının sorgulanması, aklın ve adaletin gereğidir. Yol açtığı mağduriyetlerin elan devam ediyor olması da konunun aciliyetine işaret etmektedir.



Eski Hastalık!

Toplumun ve siyasetin darbeleri, darbeciliği kınadığı ve hatta darbecilerin yargılandığı bugünleri görmek, elbette şükredilecek bir durumdur. Yanlışları yapanların, yaptıklarının yanlarına kâr kalmaması, kalmayacağının bilinmesi, hataların tekrarlanmamasının teminatıdır. Bu cihetten, 28 Şubat darbesinin şimdilerde yargılanıyor olması kıymetli bir gelişmedir. Bu meyanda mezkûr darbenin alamet-i farikalarından olan “süreç” vurgusunu daha kapsamlı ve geniş ele almak da bir zaruret olarak belirmektedir. Çünkü 28 Şubat darbe sürecinin, darbeden çok önce başladığı bilinmektedir. Keza, 90’lı yılların başından itibaren, -esasen Türkiye gündeminden hiç düşmeyen- “irtica” tartışmalarına hız verildiği gerçeği de malumdur. Özellikle 1994 Mart yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlıklarını Refah Partisi kazanınca laiklik sendromunun yeniden nüksettiği görülür. Refah Partisinin 1995 Aralık ayında yapılan genel seçimlerden birinci olarak çıkması ise Kemalist çevrelerin öfkesini daha da artırır. Bu gelişmelerin öncesinde ise hâlâ aydınlığa kavuşturulamamış Uğur Mumcu suikastı (1993) gibi meşhurlara yönelik, meçhul saldırılar sonrasında, Müslümanların hedef tahtasına oturtulduğu hatırlanmalıdır. Saniye geçmeden, delil-belge bulmadan ve aramadan Müslümanları suçlu ilan etmekle, yükselişe geçen İslami dalganın önünün alınmasının umulduğunu düşünebiliriz. Oysa o zamanlar faillerinin bulunduğu ilan edilen bu davaların, bugün dahi faillerine ulaşılamadığı, kamuoyunu oyalamak ve kandırmak için hareket edildiği izahtan varestedir.



Ezcümle; 1997 yılının 28 Şubat’ındaki MGK toplantısında çıkan kararlarla anılan 28 Şubat’ı, daha öncesi gelişen, oluşan olaylarla birlikte düşünmek bizi daha sağlıklı çözümlemelere vardırır. Sürecin 90’lı yılların başında meydana gelen iç ve dış hadiselerden de etkilendiğini, böylece şekillendiğini söylemek abartı(lı) değildir. Çünkü bahsi edilen dönem, içeride olduğu kadar dışarıda da dikkate şayan olaylara (g)ebelik yapmıştır. Bu dönem, Sovyetlerin dağılmasının (1991 Aralık) ardından NATO’nun yeni düşman renginin kırmızıdan yeşile evrildiği, Batı’nın yeni düşmanının “fundamentalizm” adı altında İslamcılar olarak belirginlik kazandığı yıllardır. Dışarıda oluşan bu durumun, ülke içindeki irtica yaygaracılarının elini güçlendirdiği, onlara alan açtığı da sır değildir.

Çünkü öteden beri en ufak bir kıpırtıyı kendi aleyhlerine yorumlamaya, en temel haklarda bile umursamaz davranmaya alışık Kemalistlere daha çok gün doğmuştu. Artık muhaliflerini hazırladıkları irtica kazanı içinde kaynatıp yok etmek pek bir kolaydı. Tepeden inmecilik ve elitist tutum, halka karşı, onların taşıdığı değerlere karşı zaten ön yargı içeriyordu. İslam ve Müslümanlık devlet nezdinde en baştan beri sınırlı bir alana hapsedilmişti. O da mecburiyetten ya da bazı pragmatik hesaplar yüzündendi. Gerçekte; en genelde ve geniş anlamda, Batıcılık dışında bir hedef söz konusu değildi. Halka karşı, “laiklik” adında ya da adına oluşturulan yüksek “duvar”a yaklaşanlar, kimi zaman 163. Madde ile kimi zaman 312. Madde ile kimi zamansa 146. Madde ile durdurulmak isteniyordu. Burada hiç de mübalağalı olmayan bildik bir duruma işaret etmeden geçmemek gerekir. O da şudur; daha yakın bir zamana kadar devlet mekanizmalarında etkili-yetkili köşelere, kurumlara, kurulanlar için “baş düşman” hep “irtica” adı altında dindarlar olmuştur. Bu, dönemlerin değişen rengine, olayların gelişen yönlerine rağmen, esasta ve özde değişmeyen tek gerçeklikti. Bildik değilse de bilinmesi gerekli bir husus; düşmanlıkları en iyi ifade eden nefrettir, öfke değil! Öfke geçebilir ama nefret kolay-kolay geçmez. Bu ülke egemenlerinin İslam’a ve Müslümanlara karşı duydukları en başta nefretti. Bunu sözlerinden, davranış ve hallerinden bilebilirsiniz. En hafifinden aşağılama, küçümseme, alay etme şeklinde karşılaşılan tutumlar için, bakınız Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanılanlar ve karşılaşılanlar/karşılaştıklarımız…



Eski Türkiye’nin Karanlık Yüzü: İşkence!

Yukarıda adı geçen “nefret edilenler”in, emniyette, sorguda, savcılıkta ya da mahkemelerde karşılaştıkları kötü muameleler için zeminin hazır olması yanında, bir de dönemin cari uygulamaları vardı ki bunların bir kısmı, dönemin hukuku çerçevesinde, bir kısmı da o malum dönemin/dönemlerin hukukunun göz yummaları neticesinde gerçekleştiriliyordu. Bunların en gayri meşrusu ama en meşhuru “işkence” idi!

Gözaltı sürelerinin 15 gün gibi uzun olduğu bu dönemlerde, tutuklanan sanıklar ne akrabaları ile ne de avukatları ile görüştürülmeksizin sorgu adı altında envaı çeşit işkencelere tabi tutuluyorlardı. Gözaltı süresi yine ek sürelerle 30 güne kadar da çıkabiliyordu. Bu sürede, ağır insanlık dışı muamelelere uğrayan insanlar çok kere kendilerine ne isnat edilirse kabul etmek zorunda kalıyorlardı. Ağır işkencelerde sakat kalmak ve ölmek de mümkündü. O dönem cereyan eden ölümler için “Sanık intihar etti!” sözü bildik bir nakarattı. Gözaltına alınanların, gözaltına mı alındıkları yoksa kayıp etiketiyle ortadan mı kaldırıldıkları, gözaltına alındılarsa nerede tutuldukları sır gibi saklanırdı. Dahası tutuklanan kişinin gözaltında olduğu bile söylenmeyerek işkencede karşılaşılabilecek olumsuzluklardan, ölümlerden sıyrılmaya çalışılırdı. Doğrudan fail-i meçhule yönelmek ise sıradan uygulamalardandı. İnsanların gözaltında kaybolmalarının, ölmelerinin riskiyle kıyaslandığında, sadece işkence adeta bir lütuf gibi belirirdi. “Biber gazı” dışında kötü muamele tanınmayan günümüzde, gözaltında kafası oyularak beyin kanaması geçirtilen ve sonrasında genç yaşta ölümüne sebebiyet verilen Cengiz Sarıkaya’nın maruz kaldıkları ne kadar anlaşılabilir acaba? Ya da İslami Hareket, Jak Kamhi ve benzeri davalarda somutlaşan; kaba dayaktan elektrik vermeye, Filistin askısına almaya ve oradan bir tür “Çin işkencesi” olarak anılmaya değer insafsızlıklara kadar, muhtelif zulümlere tabi tutulanların çektikleri nasıl hissedilebilir acaba?! Mahkeme gününe yaklaştıkça, işkence izlerini silmek için hummalı bir tıbbi çalışma içine girilmesi de işin raconundandı. Ne de olsa “iz bırakmamak” derin devlet örfü idi! İşkence o dönemde, özellikle siyasi mahkûmlar için, rutin işlerden addediliyordu. Öyle doğal, öyle sıradandı ki mesela; sözlü saldırılar, hakaret ve küfürler, yine psikolojik işkence ve hatta kaba dayak gibi bir kısım “muamele”, işkence tanımı içine giremiyordu bile. Ancak Filistin askısı, mahrem bölgelere elektrik vermeler, boğma temrinleri, çıplak olarak soğuk betonlarda yatırmak, kafa-göz oymalar gibi vahşilikler işkence olarak anılabiliyordu. Yani, Gezi olayları sırasında ortaya konan vandalizme karşı, polisin biber gazı kullanmasını işkence sayan/sanan “çiçek çocukları”nın aklının ucundan bile geçiremeyecekleri uygulamalardı bütün bunlar. İşkence kurbanları hasbelkader uğradıkları zulümleri belgeleyebilseler bile, bunlar mahkemelerce pek dikkate alınmıyordu.

İşkencecilerin “Hediye”si Örgütler!

Tutuklanan kişilerin ağır cezalar almalarını mümkün kılmanın yolu; onları örgüt kurmakla, örgüte üye olmakla itham etmekten geçiyordu. Herhangi bir kişinin suç olarak addedilen bir fiili, ancak örgüt kapsamına sokulduğunda katmerleştirilebiliyordu. Özellikle Müslüman kişiliği ve kimliği ile tebarüz eden kişilere bu yöntemle ağırlaştırılmış cezalar verildiğine çokça tanık olunmuştur. Öyle ki İslami kimlikli mahkûmların yarısından fazlası bu gerekçelerle müebbet ya da ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırılmışlardır. Bugünlerde ismini sıkça duyduğumuz ve “Paralel Yapı” marifetlerinden olarak anılan; “Selam-Tevhid Örgütü” ve “Kudüs Kurtuluş Ordusu” gibi uydurmalar ve uygulamalar ile “Tahşiye”, “Vasat” benzeri örgüt yakıştırmaları bu cümleden olarak karşılaşılan, aktüel örnekler olsalar da dosyası kapanmış birçok davanın bu ve benzeri yöntemleri takip ettiğini unutmamalıyız. İnsanların çıkardıkları gazete ve dergilerden olan “Selam-Tevhid” isimlerinin onlara ve hatta onlarla hiç ilişkisi olmayanlara örgüt ismi yapılması, yakıştırılması klasik uygulamalardandı. Aynı şekilde, kullanılan bir ifade, bir sözcük de tutuklananları örgüt kapsamına sokmak için, onlara nispetle anılıyor ve böylece örgüt teşekkülünü bizzat işkenceciler gerçekleştiriyordu. “İslami Hareket Örgütü” bunlardan ve bu şekilde oluşturulmuş örneklerdendir. Bir örgüte nispet edilemeyenler de daha önceden uydurulmuş örgütlere “üye kaydediliyorlardı.” Jak Kamhi davası tutuklularına önce yeni bir örgüt olarak “İslami Hareket Süreci” ismi verip, sonra “İslami Hareket” isminde karar kılınması bu cümledendi. Bir çevrede, bir bölgede yaşayan insanları, o çevreye, o ile nispetle anmak sureti ile örgüt ihdası için ise “Malatya” örneğine bakılmalıdır!! Böylece işkence tezgâhlarında dokunan örgüt isimleri, mahkemelerde aleyhe okunabiliyordu.

Doğrusu isim koyma konusunda çok çaba gösterildiğine, gayet “ince elenip sık dokunduğuna” da şahit oluyorduk! İsmin yapışabilmesi için yakışması bir zaruretti! Tabi, isim verme konusunda bazen kararsız kalındığı da görülmüyor değildi! Mesela; Akdav, Şafak, Değişim, Atılım, Malatyalılar seçenekleri içinden hangisine karar verileceği konusunda kafalar karışabiliyordu!! Oysa sanıklara artırılmış ceza verilebilmesi için, acilen “örgüt” gerekiyordu! Örgütün önemini ve pratiğini cunta örgütlenmelerinden bilenler için, örgüt icadı ve ihdası da kolay oluyordu haliyle! Hem kamuoyunu kandırmak ve yönlendirmek de gerekiyordu! Algı oluşturmak ve ajitasyon yapmak konularında öteden beri güçlü repertuarları ve tecrübeleri bulunanlar için bunlar çocuk oyuncağı mesabesinde idi. Bu kişilerin, kimseden perva etmeden, çocuk kandırırcasına işledikleri cürümler için, halen hesap sorulmadığına da bakılmamalıdır. Bu dünyada olmasa da öte dünyada yaptıklarının karşılığını bulacaklardır. Lakin burada da bu hesabın sorulması vakti gelmiştir!

Kader Değil, (Keyfe) Keder!

Bugünden bakıp, anlaşılamayan nice garabetin ve dahası fecaatin tartışmasız mağdurları dindar kimlikli insanlardı. Müslümansanız, keyfilikler sektirmeden ve kolayca sizi buluyordu. Hatta uğradığınız haksızlıklar, hadiseler, kimliğiniz dolayısı ile keyfiliği de aşıp, muhakkak ve mutlak bir hale dönüşüyordu. Mesela Jak Kamhi’ye suikast girişimi iddiasında adı geçen birkaç Müslüman devleti yıkmaya teşebbüs suçu ile yargılanabiliyorlardı. Bir şahsa, bir kişiye dönük olduğu iddia edilen bir eylemin devlete dönük sayılabilmesi, akıl tutulması örneklerinden, olağanüstü dönem uygulamalarından olarak hafızalara kazınıyordu. Oysa bu ülkede devletin başbakanı Turgut Özal’ı öldürmeye teşebbüs eden Kartal Demirağ adlı şahıs bile, 4 yıl yatıp (Özal’ın affetmesi ile) çıkabilmişti.

Söz konusu Müslümanlar olunca, onlara sadece örgüt yakıştırması yapılmaz, aynı zamanda “ortada kalan” suçlara da ortak edilmeye çalışılırdı. Mesela, Uğur Mumcu suikastı sanığı olarak anılmayan Müslüman tutsak neredeyse kalmamıştır dense yeridir. Suikastın gerçekleştirildiği gün emniyette bulunduğu ispat edilenlerden, o gün düğünü olduğunu dünya âlemin bildiği ve bunu belgeleyen insanlara varıncaya kadar herkesi, Mumcu suikastı faili olarak tanıtmak ve dahası yargılamak gibi akla ziyan olaylar yaşanabilmiştir. Sivas mağdurları ve mazlumları içinse söylenecek söz bile bulmakta zorlanılabilir.3

Bir davanın siyasileştirilmesinin, bir kesimin haklı-haksız olduğuna bakılmaksızın topyekûn düşman addedilerek linçe uğratılmasının en bariz örneğidir çünkü Sivas Davası… Her yeri dökülen, her yanından tutarsızlık akan bir davanın kurbanları Müslümanlar olunca, herkesin sağır, dilsiz ve kör rolünü tercih etmeleri anlamsız da olsa anlaşılır olmaktadır. En fazla, “izinsiz toplantı ve gösteri yasağı”na muhalefet suçundan yargılanabilecek olanlar, dönemin siyasal aktörlerinin yönlendirmesiyle idamla yargılanmışlardır. Olayların ardından günler sonra toplanan kişilerin sadece dindar kimlikli olmalarının aleyhlerine “en kuvvetli delil” sayıldığı bu dava, tarihe geçecek nitelikte yanlışlıklar timsalidir. Aydınlık ve Cumhuriyet gazetelerinin işaret ettiği kişiler ile Alevi mahallelerde kurulan “ihbar tahtaları”na yazılan kimselerin “suçlu” ilan edildiği Sivas Davası, siyasiliği ve absürtlüğü ile öne çıkmıştır. Örgütlü ve öğütlü/tembihli yalancı şahitliklerin gerçekleştirildiği davada, kalabalıkların arasında olduğu söylenilen kişilerin “arkadan ve kolundan tanındığı” bile söylenebilmiştir.


Sanık ilan edilenlerden bazıları, malum olay günü ve saati başka yerlerde olduklarını ispat edecek pek çok delil ve şahit sunmalarına rağmen, bunlara itibar edilmemiştir.4 Dava ile ilgili oluşturulan TBMM Araştırma Komisyonunun hazırladığı rapor dahi mahkemece dikkate alınmamıştır.

Allah Resulü Hz. Peygamber (s)’e ve müminlerin anneleri ilan edilen peygamber eşlerine ağır hakaretlerle iftirada bulunan Salman Ruşdi’nin “Şeytan Ayetleri” kitabının pazarlayıcısı Aziz Nesin’i protesto niyeti ve hedefiyle yapılan gösteriler -ki dünyanın her yerinde büyük gösteriler yapılmıştır- neticesinde meydana gelen ve failleri bilinmeyen olaya (gerçekte kazaya) fail uydurmak için, adalet askıya alınmış, hukuk katledilmiştir. Sistemin öteden beri adet ve alışkanlık edindiği “ibret-i âlem olsun” mantığı haklı-haksız ayırmaksızın, bir kere daha devreye sokulmuştur. Adeta Dersim’de, Şeyh Said kıyamında ve daha birçok yerde gözüken topyekûn cezalandırma mantığı güncellenmiş ve sanki İstiklal Mahkemeleri devreye sokulmuştur. Başbakan asmayı bile hukuk formu(!) ile mümkün kılabilmiş bir zihniyet, Sivas için de zorluk çekmemiştir! Sivas Davasında hareketlenen ve hararetlenen çevrelerin, Başbağlar’da 33 masum insanın aynı günlerde katledilmesi karşısında tamamen sessiz ve tepkisiz kalmaları da bildik-tanıdık ikiyüzlülüklerdendir. Bugün Başbağlar Davasından tek bir sanığın bile içeride tutulmaması ile Sivas Davası sanıklarının ömür boyu hapse mahkûm edilmeleri, anlayanlar için çok şey anlatmaktadır.

Kendisi Fani, Hükmü “Baki” DGM’ler!

Hatırlatmakta beis yok; Kemalist sistem için, Müslümansan önce potansiyel düşmansın. Sanık olarak gelmişsen, baştan suçlusun! Bir küçük tekrar pahasına da olsa yineleyelim ve biraz da yenileyelim. Çünkü Kemalist, laik batıcı elitistlerin en baştan bu yana düşman belledikleri kesimlerin, geniş halk kesimleri olduğu, onların değerleri, inançları, düşünceleri olduğu su götürmez, somut bir gerçektir. Batılı yaşamı, modern hayat adı altında, halka dayatan ve “halka rağmen halk için” formülasyonu ile anılan zorbalıkların, egemenleri otoriter ve buyurgan hale nasıl soktuğu da binlerce örnekle ortadadır. Devleti halkından korumaya çalışan azınlıkların, “ayrı dünya”ları, onları büyük kitlelerden kopartıp yabancılaştırmıştı. Bu yüzden halktan uzakta ama tepede konuşlanmayı tercih ediyorlardı. Bütün etkili-yetkili köşeleri tutan bu bay ve bayanların “bürokrasi” olarak anılan devlet işletim mekanizmalarını büyük ölçüde bir tür “kast sistemi” ve mantığı ile yönettiklerini yıllarca gözlemledik. Özellikle de “asker, emniyet, eğitim ve yargı” alanları bu kuşatmanın en bariz işlediği alanlardı. Yine; yargıda yakına kadar, Devlet Güvenlik Mahkemeleri adı altında iş yapan ve giyotin gibi muhalifleri biçen bir kurum söz konusu idi. Normal mahkemelerin dışında tamamen “devlet güvenliği” bahanesi ile ağır cezalandırmalara yönelik faaliyet gösteren bu mahkemelerde görevli hâkimlerin bir kısmı ise doğrudan askerdi. Asker ve halk ilişkisinin sadece askerlik hizmeti içinde (talim) kalmayıp, sürekli darbeler yolu ile gündeme gelmesi (terbiye), “talim ve terbiye” terkibinin bitişik yazılmasından değildi elbette! Eski ve kötü bir “alışkanlık”tan; darbecilik, tepeden inmecilik hastalığından kaynaklanıyordu. Yani darbeci zihniyetin etkilerinin en başta ve en fazla DGM’lerde tezahürü de tesadüfi değil, yapısaldı. Bu yazıda söz konusu ettiğimiz adaletsizliklerin, haksızlıkların çoğunda DGM’lerin başat rol üstlenmiş olması, bugün elzem hale gelen “yeniden yargılama”ların gerekçeleri arasındadır. Artık şaibeli kuruluşu ve kararları dolayısı ile kaldırılmış olan söz konusu mahkemelerin geçmiş dönem yargılamalarının sorgulanması da tutarlılık gereğidir. Kendisi yanlış olanın, kararlarının makul ve doğru olduğunu savunmak büyük bir tezat olmalıdır.

Temyiz; Ne Kadar “Temiz”?!

Temyiz; hukukta bir üst mahkemenin, daha alt bir mahkemenin verdiği bir kararı, daha adil, daha makul düzlemde ele almasının yolu olarak ihdas edilmiş bir müracaat kapısıdır. Temyiz genelde, verilen cezaları azaltma ya da aynen onaylama ile iktifa eder. Buraya adeta, normal mahkemelerin verdiği kararların haksız olduğuna, ağır ve fazla olduğuna inançla “mağduriyet sığınağı” işlevi atfedilir. Temyiz mahkemelerinin uygulamaları ve kararları da ekseriyetle böyle tezahür eder. Zira “temyizde aleyhe karar yasağı” esastır. Durum bu merkezde iken, temyiz kurumunun Müslüman mahkûmlar için, (siyasal ortamın da etkisiyle, savcıların dava sonuçlarına yaptıkları itirazlarla) yeni bir cezalandırma aracına, kurumuna dönüştüğüne tanık oluruz. Özellikle Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Müslüman sanıklar hakkındaki bütün davaları ağırlaştırıp karara bağlayarak, dosyalar kadar hukuku da kilitlemiştir. Burada, ismi “laiklik bağnazlığı” ile özdeşleşmiş Vural Savaş’ın, o dönemlerde Yargıtay Başsavcısı olduğu da hatırlanmalıdır. Bu kişi, hukuk adamı olmaktan ziyade militanlık derecesine varan siyasi emellerini, herkese zorla dayatmaktan imtina etmeyip, yaklaşımlarını “militan demokrasi” adı ile de kitaplaştırmıştı. Bu kadar açıkça, siyaset yapmaktan çekinmeyen kişilerden adil, tarafsız ve doğru kararlar beklenmeyeceği, yaşanan olaylarla ortaya çıkmıştır. Keza, Nuh Mete Yüksel5 gibi insanların DGM Savcısı (sonra da Ankara Cumhuriyet Savcısı) olduğu da unutulmamalıdır.

Bugün, “paralel örgüt” olarak adlandırılan yapının kurduğu “kumpas” yönteminin ve yönetiminin benzeri olan; “emniyet-savcı-yargı” işbirliği (danışıklı paslaşmaları) neticesinde yapılan yargılamalar yüzlerce mazlum-mağdur üretmiştir. Kumpas olarak ortaya çıkan olayların sadece Gülen örgütü çevresince işlendiğini düşünmek elbette mümkün değildir. Bu çevrelerden çok daha etkili ve güçlü olanlar hiç şüphesiz, Kemalist ilkeleri amentü belleyen kesimlerdir. Şimdilerde geri durduklarına (doğrusu durdurulduklarına) bakıp aldanılmamalıdır!

Yargıdaki, özellikle de yüksek yargıdaki oligarşik kast sisteminin, dün haksızlığa uğradığını düşünüp, temyize koşan nice mağdurun cezasını onamayı geçip daha da ağırlaştırdığını defalarca görmüş bulunuyoruz. Jak Kamhi, Sivas, İslami Hareket ve benzeri davalar bunların örneğidir. Haksız yere 5-10 yıllık cezalar aldıklarını düşünenler, haklarını temyizde aramaya koştuklarında karşılarında ya idam buluyorlardı (idam kaldırıldığı için ağırlaştırılmış müebbet) ya da müebbet! Temyiz kurumunun “temiz”liğini sorgulamamız, Müslüman kimlikli mağdurların, mahkûmların bu kurumlara davalarının her götürülmesinde, karşılarına çıkartılan sonuçlarla alakalıdır!

Adalet Bile Değil, İnsaf! Olağanüstülüğü, anormal oluşu alenen bilinen, belgelenen bir dönemin uygulamalarından olan; insanların haksız, hukuksuz mahkûm edilmeleri gerçeği ile yüzleşmek üzere, söz konusu dönemin mağdur ettiği bazı kişilerle ve yakınları ile yapmış olduğumuz görüşmeleri, görüntüleri önümüzdeki günlerde paylaşacağız inşallah.6 Böylece adil şahitler olmak gerekliliğine işaret eden “hitab”ın da sesine kulak vermiş olmayı umuyoruz.

Dinledikçe, gördükçe, anladıkça sorunun boyutları daha bir ortaya çıkıyor. Duyduklarımız, öğrendiklerimiz, olayların, olanların vahametini bir kere daha gözler önüne seriyor. İşittiklerimiz karşısında hayretler içinde kalıyoruz. Bu kadarı da olabilir mi denilen o kadar çok şeye tanıklık ediyoruz ki artık adalet bile değil, “insaf” diyoruz! İnsaf!!

İnsafı ve vicdanı olan herkesin, en başta adalet için, onca zamandır devam eden haksızlıklara son vermek için çabalaması, mağdurların, mahkûmların “yeniden yargılanma” taleplerine destek vermeleri umulur.

Acilen ve Adilen, Yeniden Yargılanma!

Artık bugün, AK Parti’nin “işkenceye sıfır tolerans” adı altında ortaya koyduğu çabalar neticesinde, işkence yok olma seviyesine geriledi. Artık bugün, irtica şamatacılığı pirim yapmaz hale geldi. Artık bugün, sadece düşünceleri, fikirleri ve inançları yüzünden, çalıştıkları yerlerde, hizmet aldıkları kurumlarda ya da eğitim gördükleri okullarda mahkum edilen ya da vebalı muamelesine maruz bırakılan yok. Artık bugün, muhataplarını, muhalifleri ve hassaten Müslümanları son derece haksız ve ağır cezalara çarptıran DGM’ler kalmadı. Artık bugün darbe ihtimali de ufukta gözükmez oldu. Artık bugün, darbeciler yargılanıyor. Artık bugün, her yerde ve her alanda eski günlerin yaraları sarılıyor. Hiç şüphesiz bütün bunlar güzel gelişmeler, doğru işler.

Peki, işkenceli sorgulamalarda, brifinglendirilmiş önyargılı yargılamalarda, sabıkalı DGM’lerde, darbeci çetelerin ve çevrelerin yönlendirmesinde verilen kararlara ne zaman sıra gelecek?! Yıllardır haksız yere tutsak edilen mazlumlara; yani en fazla mağdur edilenlere, zindanlarda devam eden 28 Şubatlara sıra ne zaman gelecek?! Evet; adilen ve acilen, YENİDEN YARGILAMA’ya sıra ne zaman gelecek?!

Dipnotlar:

1- Cengiz Sarıkaya, İslami Hareket adı verilen dava kapsamında 1993 yılında Bursa’da tutuklandı. Emniyette, sorguda gördüğü ağır işkenceler neticesinde felç geçirip sakat kaldı. Bu hali ile uzun yıllar cezaevinde tutuldu. Ancak 10 yıl sonra, 2003 yılında ağır sakatlığı nedeniyle çıkabildi. Bilahare, 2006 yılının Ağustos ayında ağır hastalığına/sakatlığına yenilip Rabbine iltica etti.

2- Siyonist İsrail ile yakın ilişkileri bulunan Jak Kamhi’ye suikast girişimi iddiası ile yargılanan ve müebbet hapse mahkûm edilen bu Müslümanlar, 1993 yılından bu yana zindanda tutuluyorlar.

3- Alevi kökenli olup da başka bir davadan hüküm giymiş Serhat Yılmaz’a kulak verelim: “Ben 3,5 yıl Cafer Tayyar Soykök ağabeyimle ve Sivas davası mahkumlarıyla hapishanede birlikte bulundum. O yıllarımı hapisten saymıyorum. O yıllar, benim gerçek özgürlüğü ve insanlığı hissettiğim yıllardı.” (6 no’lu dipnotta bahsi geçen belgeselden) İşte şahsiyet ve onur abidesi insanlar için, yakın plan bir şahitlik daha! Bu aynı zamanda onların niçin içeride tutulduklarının da izahı olmalı…

4- Sivas Davasında “arkadan ve kolundan” tanınanlardan (!) birisi olarak yargılanıp, hakkında ömür boyu müebbet verilen Bülent Düğenci, olay günü İstanbul’dadır. Şoförlüğünü yaptığı otobüsün yolcuları ve o gün aldığı trafik cezası bile “delil” sayılmamıştır. Çünkü “laikçi tanrılar” çıldırmış ve kurban istemişlerdir!

5- Nuh Mete Yüksel denilen kişi, milletvekili Merve Kavakçı’ya karşı başlatılan linç girişiminde, “gece baskını” olarak bilinen menfur olayın, savcı rolündeki failidir. Baskına bizzat katılmıştır. Sonraları bu “kudretli” savcı, ahlak dışı münasebetlerinin kamuoyuna da yansıması üzerine görevinden uzaklaştırılmıştır.

6- Zindandaki Müslümanlar, mazlumlar ile ilgili “belgesel” hazırlığı devam etmekte olup, yakın bir zaman içinde, inşallah hazır olacaktır.

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat