Hırsızın Hiç mi Suçu Yok?...


Hırsızın Hiç mi Suçu Yok?...

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 17 Haziran 2015 Çarşamba 11:50


Bugün AKP’nin hatalarını bir bir sayan ‘İslamcı’ aydınlar, dün niye söylemiyorlardı bugünkü söylediklerini. Damdan düştükten sonra söylemenin ne anlamı var. Bu durumda akla gelen ya iktidarın nimetlerinden faydalanıyor olmaları ya da korku ve baskı endişesi.

Küre Medya / Haber Merkezi
Hocanın meşhur fıkrasını bilmeyen yoktur. Evine hırsız girmiş, ne var ne yok almış, götürmüş.  Geçmiş olsuna gelenler, teselli vereceğine akıl vermeye başlamışlar hocaya; şöyle yapsaydın, böyle yapsaydın diye... Dayanamayan hoca meşhur sözünü patlatmış: “Be hey gafiller! Hırsızın hiç mi suçu yok.” Seçimlerden sonra ‘İslami’ basına baktıkça, hayretler içinde bu fıkra geliyor aklıma. Ne de çok AKP’nin yanlışlarını gören varmış da haberimiz yokmuş, eleştiren eleştirene.

Biz bugün belki de AKP’nin niçin bu duruma düştüğünü tartışmaktan daha ziyade aydınlarımızın, dini kanaat önderlerimizin durumunu tartışmalıyız. Çünkü aydın, siyasetçinin yanında değil; siyasetin her yere sarkan, ezen, yozlaştıran, buyuran tavırlarına karşı halkın yanında yer almalı ve siyaseti ve siyasetçiyi uyarmalıydı. Siyasetin içine bu kadar giren aydın ve dini liderler, “emri bil maruf” bir tarafa, “nehyi anil münker” görevini bile yerine getirememiş, hatta görememiştir. Çünkü bir şeyin içine bu kadar girmek, kendini onun sarmalına teslim etmek, olayı görebilmeyi imkânsızlaştıracaktır. Kendisine başkadılık teklifi yapılan İmam-ı Azam’ın, hayatı pahasına bunu reddetmesi, kendini siyasetin sarmalına bırakmama basiretiydi.

Bugün AKP’nin hatalarını bir bir sayan ‘İslamcı’ aydınlar, dün niye söylemiyorlardı bugünkü söylediklerini. Damdan düştükten sonra söylemenin ne anlamı var. Bu durumda akla gelen ya iktidarın nimetlerinden faydalanıyor olmaları ya da korku ve baskı endişesi. Ama Hak adına yapılacak uyarılar, hem kendisine onurlu bir duruş kazandıracak, hem de belki bugünkü AKP’nin yaşadıklarını önleyecekti. Zor zamanda konuşma dürüstlüğü gösteremeyenler ise, her zaman ağıt yakmaya mahkûm olacak ve artık bu anlamda kendinin güvenirliliği de kalmayacaktı.

Küresel sermeyenin ve kapitalizmin bütün dünyayı bir köye dönüştürmesi karşısında siyasi iktidarın tek başına yapabileceği bir şey yoktu belki; ama aydınlarımızın, cemaatlerimizin ve stk’larımızın düşünce üreterek, toplumda direnç noktaları oluşturarak çözümler üretme yerine, pastadan pay kapma ve büyüme derdine düşmeleri bir savrulma değil miydi? ‘İslamcı’ denilen tv’lerle diğerleri arasındaki ‘7 farkı’ kim gösterebilirdi. Başörtüsü problemi, siyasi iktidar çözmeden çözülmüştü bu yüzden. Artık başörtüsü kişiliğin değil, dişiliğin alamet-i farikasıydı ve kapitalizm için tesettür yeni ve büyük bir pazardı. Ama İslamcı aydınlarımız sadece ”Erdoğan sen çok yaşa” kolaycılığına kaçtı.

Aynı filmi paralelcilerle yapılan mücadelede de seyrettik. Daha dün gibi hatırlıyorum. Cemaatin AKP ile ilişkisinin arka planında bunların olacağının gün gibi aşikâr olduğunu göstermek için, “Ergenekoncular temizleniyor ama ‘nurgenekoncular’ gelecek” dediğimde dostlar, çok komplocusun diyordu. Cemaatin istekleri artık altından kalkılamaz noktaya gelmeseydi bugün herkes paralelci olacaktı belki de. Ve işin ilginç tarafı bu işi göremeyen/görmek istemeyenler, Erdoğan “Bunlar ihanet şebekesi” dediğinde hep birlikte atışa geçti. Oysa daha bir yıl önce yüz binler, başbakanla birlikte (peygamberi de unutmamak lazım!) statlar da hayranlık ve coşkuluyla seyrediyorlardı Türkçe olimpiyatlarını. Sonra “Afrikalıya Türkçe öğretmekte ne demek” demeye başladı aydınlarımız. Mavi Marmara olayında “otoriteden izin alınmalı” denildiğinde bile, süklüm büklümdü aydınlarımız. Çünkü siyaset ses çıkarmamıştı. Olaylar bu hale gelmeden uyarılar yapılsaydı; belki de bugün, bu da, şu da paralelci diye cadı avına çıkılmayacak, vicdanlar da zedelenmemiş olacaktı.

Ortadoğu’da Osmanlı rüyası görürken siyasi iktidar, bugün söylendiği gibi ”O bölgede dengeleri bozmak, mezhepçiliği, ırkçılığı körükler; ABD ve İsrail’in ekmeğine yağ sürer” uyarısında bulunsaydılar, belki de iktidar erken uyanacaktı gördüğü rüyadan.

Bu görevi yerine getirenlerin nasıl bir eleştiri ve çizilme kampanyalarına maruz kaldığını da gördük tabi ki. Tarih, siyasetçileri unutacak ama bu insanları her zaman saygıyla anacaktır. Fakat kendinin ve cemaatinin bir takım siyasi rant ve maslahatları için bunca yanlışlıklara göz yuman, kulak tıkayan insanlar hiç de hayırla anılmayacaktır. (‘Paralel’ örneğinde olduğu gibi)

Kısacası bugün köşelerinde ya da tv ekranlarında akıl veren, şunlar yanlıştı, bunlar yanlıştı diyenlere “geçmiş olsun” demek lazım. Ve bugünkü durumdan AKP’den daha ziyade şakşakçı aydınlar, yandaş kalemşörler sorumlu tutulmalı. Her ne kadar toplum olarak “Ya benimsin ya kara toprağın” duygusallığı ile eleştiriye kapalı olsak da, aydın olma şerefi, “Kara toprakta olsa da kaderim, doğruyu söyleme görevimi yerine getiririm” yürekliliğini gösterebilmelidir. Siyaset de, bundan hiç gocunmamalı ve aydınına güvenmelidir.

Veli Kurt / İslami Analiz 

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat