Helal Süleyman'a Vah Eyyub'a mı?


Helal Süleyman'a Vah Eyyub'a mı?

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 11 Temmuz 2016 Pazartesi 01:00


İslam kültüründe yapılan her iş, yazılan her eser için “Çaba bizden başarı Allah’tandır” sözü -bazen yapmacık bir tevazu ifadesi olarak kullanılsa da- esasında Allah-insan-hayat arasındaki ilişkide tevhidi düşünce ve bakışı yansıtan veciz bir ifade olsa gerek.

Küre Medya / Haber Merkezi
İslam kültüründe yapılan her iş, yazılan her eser için “Çaba bizden başarı Allah’tandır” sözü -bazen yapmacık bir tevazu ifadesi olarak kullanılsa da- esasında Allah-insan-hayat arasındaki ilişkide tevhidi düşünce ve bakışı yansıtan veciz bir ifade olsa gerek. Söylenmek istenen şudur: Her varlık kendine gerekeni ve üstüne düşeni yapar. İnsan insan olmanın, Allah da ilah ve rab olmanın gereğini.

Latif Kınataş / Helal Süleyman'a Vah Eyyub'a mı?

İslam kültüründe yapılan her iş, yazılan her eser için “Çaba bizden başarı Allah’tandır” sözü -bazen yapmacık bir tevazu ifadesi olarak kullanılsa da- esasında Allah-insan-hayat arasındaki ilişkide tevhidi düşünce ve bakışı yansıtan veciz bir ifade olsa gerek. Söylenmek istenen şudur: Her varlık kendine gerekeni ve üstüne düşeni yapar. İnsan insan olmanın, Allah da ilah ve rab olmanın gereğini.

İnsana düşen, yaptıklarını küçümsemeden ama yetersiz görerek sonucunu Allah’tan bekleyerek çalışmaktır. Allah, sonuç tayin etmek gibi tanrısal bir görevi bir insana bir kula uygun görmez. Onun için, müntesibi olmayan veya çok az olan elçilerini suçlamamıştır. İnsanların, çağrısına kulak vererek çevresinde toplandığı son elçiye şu hatırlatmayı yapmıştır: “Allah’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın; şayet katı ve kaba davransaydın dağılıp giderlerdi.” “Allah’ın rahmeti sayesinde” İfadesiyle, Peygamber’in, insanlara davranış biçimi olan merhamet ve yumuşaklılığı dahi Allah kendisine nispet etmiştir. “Sen istediğini doğru yola iletemezsin, Allah dilediğini doğruya iletir.” İfadesiyle de ne kadar istenip çabalansa da, hidayetin ve sonucun Allah’a ait olduğu vurgulanmıştır.

Varlığı, kazancı ve başarıyı kendine mal etmek tipik bir Firavni tavırdır (Ey halkım şu gördüğünüz yerler yurtlar benim değil mi?!). Kula düşen ve yakışan ise, yeryüzünü imar, kedisini ve çevresini ıslah için etkin bir iyilik mücadelesi ve adanmış bir yaşamdır. Ne zaman öleceğini dahi belirleyemeyen ve her an ölümü muhtemel olan insana uygun tavır, ancak Allah’ın kabulünü gözeten, içten ve adil çabadır. Bu çabayı insan kendi güç ve imkânları nispetinde ortaya koyar ve başarmayı hedefler. Başardığında sevinir başarısız olduğunda üzülür. Fakat sonucu belirlemede tek etken ve mutlak güç olmadığının bilincinde olan kimse başta ortaya koyduğumuz temel ilkeyi korur.

Ancak yıllarca toplumsal mücadelelerin içinde olup da nicel ölçekte bariz ve tatminkâr bir başarıya erişemeyenler bir yenilgi psikolojisine girebiliyor. Her bireyin ve topluluğun ESD ve DD (eylem sonu değerlendirme ve durum/dönem değerlendirmesi) yapması elbette doğal ve hatta kaçınılmaz. Ancak bu değerlendirmelerde belirleyici olan, sonuç değil değerler kriteri olmalıdır. Sonuç önemli olsa da amaç ve ilkelere uygunluk kriteri sürekli başat olmalıdır. Aksi halde “Vah Nuh’a; o kadar uzun bir mücadelenin ürünü, oğlunun dahi katılmadığı bir gemilik yaşam!”, “Vah Yunus’a; inanmayan halkını kızarak terk edip maceralı bir deniz seyahatinden sonra yapayalnız bir kıyıya terk edilen!..” “Vah Eyyub’a, Yahya’ya, Hud’a, Lut’a… ve nicelerine!” ve “Helal Süleyman’a; kral olmuş!…” deme noktasına geliriz.

Oysa biz, “O’nun elçileri arasında hiçbir ayrım gözetmeyiz.” (2/286) Her birine inanırız; hepsi de içtenlik ve özveriyle görevlerini yapmıştır. İnsan olarak hata yaptıkları ve Allah tarafından uyarıldıkları olmuştur. Ancak ne tufan belasını hak edecek kadar aymazlık içinde oluşlarının esas sorumlusu Nuh’tur, ne de sahip olduğu mülk ve görkemin gerçek sahibi Süleyman’dır. Kim birinin bireysel ve yöntemsel başarısını diğerinin de başarısızlığını iddia edebilir?!

Sonuç, bizim algılarımızda zafer veya hezimet olabilir. Ne olursa olsun her iki durum da bizim denge ve düşüncemizi bozmamalıdır. İslami/insani değerleri korumada zafiyete düşürmemelidir. Gerçek şu ki, esas yenilgi zaferden sonra esas zafer de yenilgiden sora başlar.

Kur’an’da hikayeleri örnek verilen Ashab-ı Kehf’e ve Ashab-ı Uhdud’a bakalım. Amansız takibata uğrayıp örtülen (mağaraya kapanan) veya ateş çukurlarında yok edilen bu küçük topluluklardan -toplumsal/nesnel bir başarıları görülmediği halde- övgüyle söz edilmiyor mu?! Bunlar Allah’ın bize sunduğu tarihi örneklikler değil mi?!

Uhut yenilgisinden sonra, Allah’ın “Gevşemeyin, üzülmeyin; inanıyorsanız üstün olan sizsiniz” (3/139) hatırlatması nesnel sonuçlar değil inanç ve değerleri korumanın gerçek başarı ve üstünlük olduğunu gösterir.

Maddi düzlemde yenilgi ve başarısızlık gibi görünen bir eylem veya bir mücadelenin nasıl değerlendirilmesi gerektiği ve nasıl sonuç çıkarılıp ibrete dönüştürülmesi gerektiği bu ayetle ortaya konurken, zafer ve başarı durumlarında izlenmesi gereken tavır ve tutum da Nasr Suresi’nde şöyle öğütleniyor:

«Allah’ın yardım ve zaferi geldiği zaman Ve insanların dalga dalga Allâh’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman, Rabbini hamd ile tesbîh et, bağışlanmanı dile. Çünkü O, gerçekten tevbeleri çokça kabul edendir.» Nasr Suresi

Başarı ve zaferden sonra öğünmek yerine Allah’ı övmek, zafer çığlıkları yerine bağışlanma dilemek, kendini yüceltip büyük görmek yerine Allah’ı yüceltmek… Oldukça ironik olan bu hatırlatmaların altında insan doğasına ve sosyolojisine dair derin gerçekler yatmaktadır.

–  İnsan zayıf ve etkilere açık bir varlıktır.

–  İnsan yakaladığı başarılarla böbürlenmeye ve şımarmaya yatkındır.

–  Maddi ve sayısal çokluk bu öğünmeye meydan verir.

–  Olayı meydana getiren tüm bileşenleri kuşatamadığı halde insan sonucu kendinden bilebilir.

Başarının büyüsüne kapılmak ile başarısızlığın eziklik ve umutsuzluğunu yaşamak; her ikisi de dramatik ve travmatik olaylara gebe bir ruh halidir. Bireysel ve toplumsal varoluş mücadelesini sağlıklı bir şekilde sürdürmek için hem zafer ve yenilgiyi doğru anlamak hem de yenilginin sıkıntısı ile zaferin sevinci arasındaki yol ve yasayı iyi bilmek gerekir.

Toplumların değişiminde esas olan tabii ki Allah’ın sünnetidir. Değişimin yasalarını çözmek/bilmek ve uygulamak ise toplumsal başarıya ulaşmanın şartıdır. Her bir yasanın keşfi ve idraki kendi başına bir başarıdır. Buna göre insani çaba elbette kaçınılmazdır. Bu çabayı verimli hale getirmek için imar ve icatta bulunmak, araçlar kullanmak ve en etkin-en yararlı araç ve yöntemleri aramak zorunlu bir görevdir.

Ancak sebepleri göz ardı etmekle sebepleri amaçlaştırarak kutsamanın ve değerlerin yerine geçirmenin sonucu, bireysel ve toplumsal mücadelede ifrat ve tefrittir; ya kör kaderciliğe ya da toplum mühendisliğine sebep olmaktadır.

Bu yasaların ve sebeplerin göz ardı edilmesi ya toplumsal sorumluluktan, mücadeleden uzaklaşmayı ve bireyselleşmeyi beraberinde getirmekte ya da toplumsal mücadelede arabesk tarzlar oluşturmaktadır. Bunların determinist bir zihinle algılanması ise halk adına halk için işgüzarlığına ve toplum mühendisliğine götürmektedir.

Bu yaklaşımın nasıl bir yozlaşmaya götürdüğünü, insani/İslami değerleri nasıl erozyona uğrattığını çevremizdeki birçok örneğe bakarak daha iyi anlayabiliriz. Bireysel ve toplumsal mücadelede bu, iki farklı tavır/yöntem olarak karşımıza çıkar: Seçkincilik ile düşküncülük.

Seçkincilik ile Düşküncülük Arasında İslam

Zahiri ve somut başarıyı yakalama hırsı bazı cemaatlerde seçkinci bir yaklaşım doğurmuştur. Güçlenmek ve mevzi kazanmak için davet ve ilişkilerde seçkinlere yönelmektedirler. Okullara öğrenci mi alınacak? Zengin, bakan, başkan çocuklarını seçmektedirler. Bir dernek veya vakıf çatısı mı oluşturacaklar, iftar mı verecekler? Yine aynı zümre. (Ancak tanıtım amaçlı olarak bazı zeki ve parlak gariban çocuklara yer verebilirler.)

Bir an önce güçlenerek başarıya ulaşmak adına uygulanan bu strateji, insani/İslami değerlerin önüne geçerek esas ilkelerin yerini alır ve seçkinci-elitist düşünce bu bireylerin zihninde yavaş yavaş yerleşir. Başarı odaklı bu faaliyette varsıllar vazgeçilmez gibi görülürken yoksullar ayak bağı ve engel gibi algılanır. Varsılları hoşnut etmek ve elde tutmak için büyük çaba harcanıp büyük tavizler verilirken, yoksullar unutulur, göz ardı edilir ve onlara karşı insanlar ilgisiz ve duyarsız hale gelir/getirilir.

Zayıf bir oluşumun güçlenmek istemesi ve bunun için de stratejik olarak böyle bir öncelik gözetmesi ve uygulaması belki doğal karşılanabilir. Benim kabul edilemez görüp gündemleştirmek istediğim şey, başarı adına bu stratejilerin insani/İslami değerlerin önüne geçmesi ve esas ilkelerin yerini almasıdır. Temel değerler feda edilerek, kişilikler erozyona uğratılarak ve kimlikler unutularak elde edilecek başarı aslında bir yenilgidir veya kaçınılması gereken bir başarıdır. Böyle bir çoğalma, büyüme ve iktidar reddedilmelidir. Abese Suresi, “Ashab-ı Uhdud” ve “Ashab-ı Kehf” kıssaları bana bunu öğütlüyor. Seçkinler sınıfı yerine, peygamberlere genellikle “ayak takımı”nın meyletmesi/uyması, yanlarında yer almak için bunların kovulması şartını ileri süren seçkinlere o onurlu elçilerin taviz vermemesi gerçeğinden de ben bunu anlıyorum. Toplumlardaki kahir ekseriyeti oluşturan düşkünler görmezden gelinerek veya onlara sırt çevrilerek iyilik mücadelesi verilemez. Seçkinci yaklaşım ve yöntemlerin nebevi yöntem olmadığı çok açıktır.

Seçkinciliğin karşısında reaksiyon olarak gelişen “düşküncülük” de nebevi yöntemle bağdaştırılamaz. Fakirlere, miskinlere yardım etmek ve yandaş olmakla düşküncülüğü bir yöntem haline getirmek farklı bir şeydir.

Seçkinler ile düşkünler arasındaki uçurum belki bugün –bilimsel gelişmenin de sunduğu imkanlarla- en üst düzeye çıkmıştır. Bir tarafta ulaşılmaz imkanlarla oluşturulmuş ulaşılmaz mekanlar ve makamlarda yer alanlar, diğer tarafta toplumsal sınıfların en alt katmanında dahi yaşam alanı kalmamış ve vahşi orman yasasına/yaşamına itilmiş olanlar.

Birinciler yaşam ve yasalarını düşkünlerin içler acısı dramlarını görmemek ve (sesli-sessiz) çığlıklarını duymamak üzerine kurgularken, ikinciler seçkinlerin gazap ve şiddetine uğramadan kıyıda köşede yaşama ve tutunmaya çalışmaktadırlar. Uçurumun boyutunda farklılıklar olsa da bunlar tüm çağların ve toplumların sorunudur.

İnsanlık içinde sınıflaşma, tarih boyunca var olagelmiş sosyolojik bir gerçekliktir. Bu sınıfsal gerçeklik görmezden gelinemez. Ancak benim mensubu olduğum din, bu sınıflardan herhangi birinin dini değildir. Daha doğrusu İslam sınıflara hasredilemez; sınıfları kuşatır. Belli bir sınıfı baştan düşman ilan etmez veya yok saymaz. Herkesi muhatap alır ve akıl, vicdan sahibi herkesin kabul edebileceği ortak ilahi ve insani değerlere çağırır.

Allah’ın kitabında muhataplar açısından 3 sesleniş kipi vardır, ki bunlar sınıfçılığı ortadan kaldırır; “Ey insanlar”, “Ey inananlar”,”Ey kitap ehli”

Ey insanlar, zenginiyle fakiriyle, kölesiyle efendisiyle, seçkiniyle düşkünüyle, siyahıyla beyazıyla ve bütün tonlarıyla herkes! İşte vahyin evrensel dili, Rahman’ın rahmet dili kuşatıcı ve kucaklayıcı sesleniş kipi budur. İlk çekirdek İslam toplumunda mozaiği oluşturan her kesimden insanın dinleyip itaat etmesini sağlayan insani söylem… Peygamber’in veda hutbesindeki sesleniş kalıbı da budur; sınıfsal ayrıma meydan vermeyen, insana özünü hatırlatan, kapsayıcı ve kucaklayıcı hitap tarzı.

Nebevi yöntemin özü çatıştırıcı değil dönüştürücüdür. Toplumsal dönüşümü gerçekleştirirken, bunu zer ve zor ile değil, beyan, burhan, tatmin ve tercih esasına dayalı gönüllülük ve hoşnutluk ilkesi ile sağlar.

Kur’an elbette toplumdaki bu yakıcı sorunlara ilgisiz kalmaz. Yapısal bozukluklara, sosyal-siyasi-ahlaki çarpıklıklara sürekli vurgu yapar. Toplumsal yozlaşma ve çöküşe karşı ıslahı, baskı ve zulme karşı adaleti öngörür. Sınıflar arasındaki uçurumu kapatmayı hedefler. Ancak bunu yaparken Marksizm’in yaptığı gibi sınıfları çatıştırarak bir sonuca varmaya çalışmaz. Veya Robin Hood yöntemini salık vermez.

“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” ayetinden hem haksız kazancın eleştirisi, hem de emek verilmeyen kazanca ortak olma çabasının eleştirisi anlaşılmalıdır. Servetin dağılımındaki çarpıklığa karşı çıkmak kadar, üretimsizliğe ve verimsizliğe de karşı çıkılmalıdır. Hatta ayetin üretimsizlik ve verimsizlik eleştirisi daha vurgulu okunabilir.

Kur’an’dan ne seçkincilik çıkar ne düşküncülük; ne kapitalizm çıkar ne de sosyalizm. Kur’an’dan ancak vasat ümmet çıkar. İnanışta vasat, ibadette vasat, mücadele yönteminde vasat, sosyal ve siyasi yaşamda vasat… Bu duruş ekonomiye de yansır; servetin tek elde toplanmasını önler, belli bir zümrenin ondan mahrum bırakılmasına, belirli bir zümrenin de onu tekelinde tutarak devlet olmasına karşı çıkar. Sosyal devleti, sosyal ve kurumsal adaleti hedefler, nebevi yöntemi esas alır; zorbalıkla değil, iman ve gönüllülük ilkesiyle gerçekleştirir. İnfak ilkesiyle paylaşımın önünü alabildiğine açar ve yaygınlaştırır. Sınıflar içindeki bireyleri bencillik, kin, nefret, atalet, tamah ve tekebbürden arındırarak ve onları kardeşlik, özveri, kanaat ve cehdle donatacak bir iman ile yeniden inşa ederek barış ve güven toplumunu kurar.

Şu halde İslam, amaçlarını salt slogan ve hamasetlerle gerçekleştirme yoluna gitmez. Sürekli bir çabayı ve basiretle daveti öngörür. Bu ise bence doğru bir projeye ve onun uygulamasına tekabül eder. Projeden kastım, davetten devlete tüm toplumsal ilişkileri ve süreçleri kapsayacak şekilde idareyi sağlayacak teorik çerçevedir. Uygulamadan maksat ise proje sahiplerinin onu pratik hayata taşıma çabası ve onu sahiplenmesidir. Bu ise tam bir sorumluluk demektir.

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat