Hayali Doğu – Thierry Hentsch


Hayali Doğu – Thierry Hentsch

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 22 Eylül 2016 Perşembe 16:49


Hentsch’e göre Doğu-Batı karşıtlığının kültürel-politik anlamda tam anlamıyla kurulduğu zaman dilimi, Aydınlanma ve Rönesans hareketlerinin beslediği 19. yüzyıl düşünce atmosferi.

Küre Medya / Haber Merkezi
Thierry Hentsch kitaba Batı’nın tam karşıt terimleriyle ifade ve sınırları belirsiz olarak tasavvur edilen “hayali Doğu”yu sorunsallaştırarak başlıyor. “Doğu” algısının merkezine de “Akdenizli Doğu” dediği, aslında yüzyıllardır Batı ile yoğun kültürel alışverişi olan ve Batı’ya coğrafi olarak en yakın olan Doğu’yu yerleştiriyor. Burada sözü edilen Doğu tasavvuru yani “öteki” sayesinde de aslında “Batı” kendi kimliğini kurma/ifade etme olanağı buluyor.

Hentsch’e göre Doğu-Batı karşıtlığının kültürel-politik anlamda tam anlamıyla kurulduğu zaman dilimi, Aydınlanma ve Rönesans hareketlerinin beslediği 19. yüzyıl düşünce atmosferi.

1-EFSANEVİ SINIR

Doğu-Batı arasındaki kültürel-politik-coğrafi sınır sorunu incelendiğinde, Batı merkezli düşüncenin bu sınır ve karşıtlığı Antikçağ’a taşıma eğiliminde olduğu görülüyor. Bu düşünceye göre Batı uygarlığı Antik Yunan ile birlikte şekillenmiştir ve örneğin Med Savaşları, Avrupa-Asya arasındaki uzun soluklu kavganın ilk durağı olarak kabul edilir. Yunan zaferi akılcılığın ve özgürlüğün simgesidir; Perslerin yenilgisi ise despotizm ve zorbalığın hüsranıdır. Oysa Hentsch’e göre Yunan uygarlığı modern Batı’nın o dönemdeki karşılığı olmaktan çok, Akdenizli Doğu ile bütünleşik, bu coğrafyadan beslenen/besleyen, içinde Batı’yı olduğu kadar Doğu’yu da barındıran bir muhteviyata sahiptir.

İslamiyet’in 6. yüzyılda doğuşu ve 8. yüzyıldaki Arap yayılmacılığı ile birlikte Hristiyan Batı’nın olağanüstü bir tehdit algısı duyduğu savı ve bu yolla İslam’a karşı Avrupalılığa tarihsellik kazandırma çabası gerçeği yansıtmaz. Hentsch’e göre asıl Doğu-Batı karşıtlığı Hristiyanlığın içindedir; yani Bizans ile Papalık arasında.

2-ORTAKYAŞAM VE ÇATIŞMALAR

O halde Doğu-Batı ayrımı 11. ve 13. yüzyıllardaki Haçlı seferleri ile mi başladı? Hentsch’in cevabı yine hayır; Katolik kilisesinin bağnazlığının arttığı bu yıllarda Akdenizli Doğu ile Batı arasında ticaretin de etkili olduğu bağlar kurulur ve “Batı” bilim-sanat anlamında kendini besler. Haçlı seferleri ise İslam’a en uzak coğrafyada bulunan, Akdeniz’le doğrudan ilişkiye girmeyen kuzeybatı Avrupa’da filizlenir. Oysa aynı dönemde Bizans ile İslam coğrafyası arasında husumetten çok karşılıklı çıkarı da içeren belirli anlamda hoşgörüye dayalı bir ilişki mevcuttur.

Haçlı seferleri Asya-Avrupa arasında kalıcı ilişkilerin kurulduğu bir gidiş-geliş yaratsa da, bu seferlerle birlikte taşınan masalvari söylentiler, “bir düşünce sistemi olarak, karşı tarafın ideolojisi hakkında, genel, yapay, kendisini eğlendiren ve tatmin eden bir imaja susamış geniş halk yığınları ” yaratır. Salaheddin Eyyübi gibi Doğu figürlerine karşı korkuyla karışık bir hayranlık vardır ancak bu kahraman da İslam inancıyla örtüştürülmez; onun için bu şövalye Hristiyan olmalıdır denir.

Bu dönemde öteki olarak konumlanan İslam dünyası ve peygamberi hakkındaki küçültücü imgeler Katolik kilisesi tarafından üretilir. Kilise ötekinin kimliğini dışlayarak ve aşağılayarak/sapkınlaştırarak kendi evrensel hakimiyetini tesis etme yoluna gider. Böylece İslamiyet ve Muhammed hakkında bu güne kadar taşınan birçok basmakalıp ve küçümseyici imge oluşur. İslama karşı zaman zaman gösterilen anlayış bile onu Hristiyanlık içinde eritme hedefi taşır. Sonuç olarak 11. ve 13. yüzyıllarda öteki olan sadece “dinsel” manada İslam dünyasıdır; kültürel anlamda ise Bizans öteki olarak adlandırılabilir. Çünkü Arap ilmine yönelik kuvvetli bir ilgi mevcuttur ve bu coğrafyaya yönelik dini saldırı Papalık merkezli bir ortak düşman yaratma deneyimidir.

3-ÇATLAĞIN OLUŞUMU

15. ve 16. yüzyılla birlikte Osmanlı Devleti yükselişe geçmiş ve Türk hegemonyası Balkanları ve Akdenizli İslamı kontrolü altına almıştır. Osmanlı bahsedilen dönemde fetihçi politikasının sonucu olan geniş topraklarını idare etmek için enerji harcarken; Avrupa yeni kıta ve pazarlar keşfetmeye, ekonomik-toplumsal düzeni tümden değiştirmeye dönük arayışlar içerisine girmiştir.

Bu dönemde “öteki” olan Türk-Osmanlı coğrafyası hakkında gözlemler yapan Machiavelli, Avrupa’da yükselişe geçen akılcılığın da etkisiyle, Doğu-Batı ayrımını dinsel bağlamdan politik alana taşır. Osmanlı yönetimi “Doğu despotizmi”nin simgesi haline gelir ve Batı’nın akılcılığı kendisini Doğu’nun otoriterliği üzerinden tanımlamaya başlar. Postel’e göre ise Türkler Hristiyanlığa toparlanması için gönderilen bir uyarı mesajıdır ve İslam tek-tanrılı dini benimsetme görevini bitirdikten sonra Hristiyanlığa evrilmelidir. Postel, Avrupa oryantalizminin habercisidir: Öteki daha şimdiden yutulup sindirilecek bir madde gibi görülmeye başlanmıştır bile.

Bodin ise dünyanın gidişatına yön veren, bilimsel anlamda da lokomotif olan bir Batı’yı tarihsel ilerlemenin merkezine koyar. Doğu ise Batı’nın ilerlemesine katkı sunabilecek bir mirastır, değeri kalmamıştır. Avrupa’nın kuzeyinin yükselişe geçtiği bu dönemde sosyal-tarihsel bir çatlama gerçekleşir ve Akdenizli Doğu “merkez” olma özelliğini yitirmeye başlar.

4-DOĞU’NUN UZAKLIĞI

Akdenizli Doğu 17. yüzyıl ile birlikte, kendini dünyanın merkezine yerleştiren Avrupa tarafından her anlamda ötekinin temsili konumunu alır. “Öteki, fethedildikçe, boyun eğdirildikçe, satıldıkça, sömürüldükçe, hatta sadece keşfedildikçe şeyleştirilir… Doğu merak, bilgi, moda (egzotizm) ve ayıplama (despotizm) nesnesidir. Daha sonra, bir kıyaslama ve fikir yürütme malzemesi, pencere ve ayna. Artık uygulanan baskı –var olduğu oranda- yapısal ve entelektüel niteliklidir” 

Bu yüzyılda Batılı entelektüellerin Doğu’yu tanıma amacıyla yaptıkları seyahatler yoğunlaşır; ancak bu gezilerin notları “realiteyi” yansıtsa bile sadece belli bir azınlık tarafından okunabildiği için halkın Doğu’yla ilgili yerleşmiş kalıplarını kıramaz. Bu seyahatlere, kendine güven, aradaki kültürel mesafeyi sağlamlaştırma/doğrulama, ilerleyen Avrupa’nın modern konumunu karşıtıyla ispatlama arayışı egemendir. Böylece toplumsal alt-üst oluşlarla modernizmi yaşayan Avrupa, durağan Doğu aynasından kendi canlılığını yeniden üretir ve kurar. Leibniz’e göre de Doğu sadece geri kalmış değil, geçmişinden kopmuş ve ilerleme basamaklarını tırmanamaz haldedir. 19. yüzyıl sömürgeciliğinin habercisi olan bu mantık Doğu’nun öteki konumunu “yok sayma”ya kadar ilerletir. Artık Hristiyan Avrupa tüm dünya üzerinde bir egemenlik kurma arzusundadır.

18. yüzyılla birlikte Batılı aydınlanmacıların eleştirileri bir din olarak İslam’a değil, Doğu’nun despotizmle özdeşleştikleri politik varlığına yönelmiştir. Montesquieu’da da Batı’nın ılımlı iktidarı ile Doğu’nun despotik iktidarı karşıt kutuplara yerleştirilir. Doğu despotizmi hem karşıtlığı vurgulayan bir ayna, hem de “beterin beteri var” anlayışıyla Batı için bir korku malzemesi haline gelir. Daha önce ortak düşman kavramını dolduran İslam yerini despotizme bırakır. “Köle, cahil ve aydınlanmaya ulaşamayan Doğu’nun karşıt imgesi bundan böyle tıpkı Asya’nın kendisi gibi sabitlenip dondurulur.”   Artık ilerlemenin kanıtı, “mümkün olan tek akıl”, “özne” Avrupa medeniyeti; durağanlığın kaynağı, egzotizm ve eğlence üreten “nesne” ise Doğu’dur.

5-MODERNLİĞİN DOĞUSU

Napolyon’un Mısır seferi ile başlangıcı işaretlenebilecek 19. yüzyılda ise Akdenizli Doğu, Batılı devletlerin güç mücadelelerin bir nesnesi, “topun tüfeğin, sermayenin ve fantezilerin” kurbanı haline gelir. 19. yüzyılın başında Mısır’da yaşandığı gibi, artık Akdenizli Doğu büyük güçlerin çıkarlarıyla biçimlenmiş bir çarpışma alanına dönüşür. Ekonomik anlamdaki sömürgecilik, mali olarak kendine bağımlı hale getirme; politik araçların yanında Batı’nın elinde bir koz olarak belirir. Ötekilik de bir egemen olma, sömürme ve hegemonya kurma nesnesi olur. Doğu’ya modernleşmenin zorla ithali, “özgürlük” götürme hayali; günümüzde de türevlerini gördüğümüz gibi sömürgeciliğe kapı açar. Böylece Aydınlanma mantığı ile emperyalizm birleşerek Batı’nın yıkıcılığını arttırır.

Söylenenler özetlenirse, Batı’nın merakla başlayan, dönüştürme isteğine evrilen Doğu ilgisi, sömürme boyutuna ulaşır. Doğu, Batılı “bilgi”nin sorumluluğu haline gelir ve Aydınlanma sömürgeciliğin hizmetine sunulur. Bu dönemde Doğu’yla ilgili gelmiş geçmiş en berbat imgeler üretilir ve bu coğrafyaya olan bakışa el koyma isteğiyle beraber, hor görme/küçümseme duygusu egemen olur. Avrupalı için kendini üstün görme doğal bir duyguya dönüşür. Batı’nın “yüce ruhu”nun bileşenleri artık şunlardır: “…istilacı bir cömertlik, fetihçi bir kurtarıcılık, ötekinin inkarı, onun fiziksel ve insani kaynaklarını sömürme, yabancı egemenliğini dayatmak amacıyla yerel özerklik hareketlerini ve düşmanlıkları kullanma, Avrupalı güçler arasında rekabet.” 

Öte yandan, felsefi düzeyde, Fransa’da Aydınlanma Doğu ile politik açıdan bir ötekilik inşa ederken; sanayi toplumunun akılcılığına düşsel/ideolojik bir denge arayan Alman romantizmi Doğu’yu Antikçağ’a götürerek Avrupa evrenselliğinin hizmetine sokar ve Batı uygarlığının tamamlayıcısı haline getirir. Hegel’in Doğu’su Batı’nın bilincindedir ve aklın tarihinde çocukluğu temsil eder. Bu Avrupa merkezci bakış açısıyla Doğu, insan aklının ilerlemesinin ilk safhası konumuna indirgenir ve Batı felsefesinin nesnesi olması dışındaki gerçekliğini kaybeder. Hegel oluşturduğu tarih felsefesiyle sanayi toplumunun kazanımlarını güvence altına alır. Marx’a göre de “Doğu”, ya Batı evrenselliğine karışacak, onun maddi üstünlüğüne boyun eğecek ya da yok olup gidecektir. Böylece aslında geçmiş yüzyıllarda bir düş malzemesi olarak ilgi gören Doğu, kendi gerçekliği ve ilerleme mantığı içinde değerlendirilence düş kırıklığı yaratır. “Doğu, modernliğimizin ürettiği o can çekişen rüyadır.”

6-TEDİRGİNLİĞİN DOĞUSU

Batı’nın bir malzeme ve nesne olarak baktığı Doğu, 20. yüzyıla girildiğinde ise, düşünen, yara alan ve talep eden bir özne olarak Batı’nın karşısına geçer. İslam, Batı’nın dayattığı modernizme tek ciddi ideolojik direnç noktası olarak ortada belirir. “İşgal edilen, incelenen, ziyaret edilen, sömürülen, fantazmaları süsleyen Doğu, bir yerlerde boyun eğmez ve baskıya gelmez olarak; gürültülü ya da sessiz ama azimli bir reddediş, Batı’nın tüm gücüne rağmen bir türlü üstesinden gelemediği bir engel, durmadan yeniden kapanan bir kapı olarak kaldı.”

Bir yandan Batı, 20. yüzyılla beraber, kendisini var eden akılcılık ve evrenselliğe karşı da bir eleştiriye girişir; dünya savaşlarının yarattığı toplumsal/ekonomik yıkım da bu akılcılık eleştirisini perçinler. Toynbee’ye göre Batı’nın üç yanılgısı vardır: Benmerkezci yanılsama, hiç değişmez Doğu klişesi ve büyümenin düz çizgi halinde ilerlediği yanılgısı. Tüm modernizm/özgürlük ihracına, sömürüye ve paylaşıma rağmen, Batı’nın içerisinde eritemediği Doğu, kendi gerçekliğinde yerli yerinde durmaktadır. Bunu pişmanlık ve korkuyla karışık bir “sömürülen halklarla barışma” duygusu takip eder.

Hentsch noktada Batılı aydını “kendi köy evini, gerçek köylülerin yaşam biçimleriyle pek de bağdaşmayan bir tarzda düzenleyen bir kentliye” benzetir. Bütüncül baktığımızda, Batılı entelektüel yine Doğu’nun gerçek sesine kulak tıkar ve onda kendi duymak istediklerini bulmaya devam eder. İslam’dan çelişkili olarak, hem modernliği tartışması ve benimsemesi; hem de kendisi olarak, Batı akılcılığının sığınacağı bir vaha olarak kalması beklenir.

Hentsch’e göre etnik-merkezli bakış açısından kurtulmak mümkün değildir ve ötekiye ilgi/şefkat hissiyle yaklaşmak da bir sonuç getirmez. Önemli olan “onunla” ilgili olarak anlayışa dayalı bir ilişki kurmaya çalışmaktır. Batı’yı kusursuz, ilerlemenin son noktası olarak görerek idealleştirmek; ötekinin burukluğunu ve düşmanlığını derinleştirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Ancak Hentsch’e göre, Edward Said’de görüldüğü gibi, ötekine karşı vicdan azabı dilimizi de bağlamamalıdır. Kültürel diyalog, ötekinin yüzyıllardır hedef olduğu bakış açısının onun tutumuna yaptığı etkinin de hesaba katılmasıyla başlayabilir.

                Bu açıdan bakıldığında, tarihe ve toplumlara etnik-merkezci bakış açısı, kısa bir zihinsel şartlanma ile üstesinden gelinebilecek bir sorun değildir. “Bu bizim algılayışımızı gösteren bir prizma, bizim dünya görüşümüz, kurtulmayı düşlemek yerine gerekliliğini kabul etmemiz gereken bir mercektir. O kadar ki, kendi kendini tanımak ötekine yaklaşmanın önkoşulu olmaktadır…”  Hentsch’e göre ötekini tanıyabilmemiz için, öncelikle kendimizi tanıma işlemini bitirmiş olmamız gerekir. Biter bitmez yeniden başlanması ve tersine dönmesi gereken bir süreç.

                Hentsch bu noktada Bernard Lewis ve Edward Said arasındaki meşhur tartışma üzerinden, “bilim”in arkasına sığınıp Doğu toplumlarını kolaylıkla mahkum etme tarzını eleştirir. Bernard Lewis, Edward Said ile ilgili yazılarında onun maddi hatalarını bulup çıkarır ve Said’in bilimsellikle bağdaşmayan öznel karakterdeki yorum ve görüşlerine saldırır. Hentsch’e göre bu noktalarda itirazı hak etmese de, Lewis’in bilimsellik perdesi altındaki nesnellik/tarafsızlık iddiası, değer yargılarını ve duyarlılıkları görmezden gelerek kültürlerarası diyalog imkanını ortadan kaldırır. Örneğin Bernard Lewis “Haşhaşiler – Ortaçağ İslam’ında Terörizm ve Politika” isimli bir kitap yazmıştır. Kitap tarihsel gerçeklik ve bilimsel metodoloji açısından sorunsuz gözükmektedir; ancak yapıt için seçilen başlık ne gösterir? Günümüzde terörizmle tüm İslam coğrafyasını bir tutan egemen görüşe tarihsellik kazandırmak ve bir anlamda onu daha da derinleştirme işlevi görmez mi? Buradaki bilimselliğin kültürlerarası iletişim açısından pozitif olarak nitelendirilmesi mümkün müdür?

                Batının bilimselliğine işlemiş olan sömürge zihniyetinin ve ötekini “nesne” olarak inceleme çabasının, kültürlerarası iletişim bağlamında herhangi bir iyileşme getirmeyeceği açıktır. Batı aslında yüzyıllardır “öteki”ni tanımlama ve inceleme arayışı içerisindeyken farkında olmadan kendisine bir ayna tutmuştur: Bu kendini tanıma çabasıdır. Ancak gerçeklikte ortada sadece edilgen bir inceleme malzemesi yok; “biz” hakkında da farklı imgeler üretip bunları “tersine” yani “biz”e gerisin geri gönderen bir özne var. Hentsch’e göre “öteki”nin özne olarak kabulü ve Batı’nın etnik-merkezci bakış açısının farkına varmasının gerekliliği, bu kitabın göstermeye çalıştığı ana iskelet olarak ortaya çıkıyor.

7-ÖLÜMCÜL SINIR

Kitaba (1988 basım) sonradan 1992 yılında eklenen bu son bölüm, Doğu-Batı arasındaki, düşsel unsurlarla tamamlanmış, jeopolitik, kültürel ve bilimsel sınıra odaklanıyor. Hentsch’e göre modern Batı’nın ortaya çıkışı ile ona karşıt bir Doğu’nun belirişi aynı tarihsel döneme denk düşer. Temelleri Rönesans’a kadar götürülebilecek yeni bir düşünüş biçimiyle Doğu-Batı arasına simetrik karşıtlıklardan mürekkep bir sınır çekilmiştir. Evrensel akılcılık yazgısı gelişme ve refah olan bir özken; Doğu’ya matuf akıl dışılık tarihöncesi bir kalıntı, yok olmaya mahkum bir biçimdir. Ama o halde, Batı’nın Irak’ta evrensel değerler adına meşrulaştırdığı ve kendi “modern” ilkelerine taban tabana zıt olan yıkım nasıl açıklanabilir? 

“Bilimsel, teknik, ekonomik, sosyal ve politik gelişmeler, sadece Batı dünyasına özgü bir evrimle genel bir ilerleme düşüncesi altında kolektif belleğimize sökülüp atılamaz biçimde kazındı.”  Bu düşünce, 20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşı ve trajedileri ile darbe alsa da, zihinlere bir ezber (Hentsch’in deyimiyle amentü) olarak kazındı. Batı’nın amentüsü, Doğu-Batı arasına çizilen o “ebedi” sınır: Modernizm. Batı’nın “biz” dediği şey aslında “modernizm” ve tüm dünyanın bu olmadığının da farkında; bu sebeple “öteki”ne de kendisi gibi olmasını emrediyor. “İşte bizi en rahatsız eden de bu: Bilgisiyle, modern tekniğin evrensel somutluğunu üreten bir uygarlığın, değerleriyle evrensel kabul görmemesi.”

Hentsch’e göre ötekinin bu bitmek tükenmek bilmeyen direncine karşı “biz”de oluşan hoşnutsuzluk üç sakat temelde kök salmış: Sahip olduğumuz tüm bilginin tarihsel olarak Batılı olduğu inancı, Batı bilgisinin ortaya çıkardığı modern teknikle aynı evrensellikte olduğu sanrısı ve Batılı Aklın bilginin yanında değerleri de evrenselleştirdiğine olan itikat.

                Batı tarafından dayatılan bu evrensel değerlere dünyanın geniş bir bölümünden itirazlar yükseliyor. Ancak neden Müslüman-Arap kültürünün Akdenizli Doğu’da gösterdiği direnç en görünür olanı ve Batı’yı en çok öfkelendireni? Hentsch’e göre bunun nedeni, Batı’nın kolektif muhayyilesinde Akdeniz coğrafyasının Antikçağ’dan beridir “biz”e ait olduğu yönündeki derinlere kök salmış inanç. Ayrıca Kitab-ı Mukaddes mitosu da bu muhayyileyi olumsuz yönde beslemeye devam ediyor. Batı hep aynı noktada tekliyor: “Ona, bitmez tükenmez insani zenginliği içinde bakmak yerine, bir bakıma bilinçli olarak, onu bir uygarlığı meşrulaştırma aracına indirgiyoruz.”

Hazırlayan: M.Fatih Çömlekçi

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat