Ulusal egemenlik, çocuklar ve değerlerimiz


Hamza ER, Ulusal egemenlik, çocuklar ve değerlerimiz

Hamza ER


A+ |Normal |A-


Tuhaflıkların kuşattığı bir çağda yaşıyoruz. İhanetlerin kahramanlık, kahramanlıkların, ihanet olarak sunulduğu, son yüz yıla ait elimizde ne kadar değerimiz varsa hepsinin pranga olarak tanımlandığı, o değerlerden kurtuluşun zafer olarak ilan edildiği bir dönem…

Bayramlar sahte ve kurgu, sözler ve davranışlar yapmacık… Yalan, aldatma ve münafıklıkla dolu pozlar, ilişkiler…

Bu ülkenin savaşları da, bayramları da, kahramanları da kendisi gibi sahte ve suni… Dün kutlanan 23 Nisan da, Kurtuluş savaşı da, 29 Ekim de, 19 Mayıs da bir kurgudan ibaret…

Evet, bir 23 Nisan’a daha tüm çelişki ve tutarsızlıklarla beraber ulaştık. 23 Nisan’ın bir toplumu İslami köklerinden kopartarak Uluslaştırma projesi olduğu hakikatine rağmen nasıl günümüzde iktidar ve etki alanına aldığı geniş İslami kitle tarafından sahiplenildiğine mi yanalım? Yoksa değer verilmiş gibi görülen ve süslü ambalajlara sokulan çocuklarımızın aynı zihniyet tarafından nasıl gözlerimizin önünde tüketildiğine mi?

Veya bugünün Mustafa Kemal tarafından çocuklara armağan edilişi hikâyesinin, her iyi görülen şeyi ulu öndere bağlama sahteciliğinin bir parçası olduğunu mu yazalım?

Biz en iyisi sondan başlayalım.

Mustafa Kemal’in çocuklara armağan ettiği bayram olarak anlatılan 23 Nisan, aslında başlangıçta çocuk bayramı ile ilişkisi olmayan, sadece ‘milli bayram’ olarak kabul edilen bir gündü. TBMM’nin açılması üzerine önemli görülmüş ve kutlanmaya başlanmıştı.  

23 Nisan 1920’de açılan meclis ilk yıldönümünde, yani 23 Nisan 1921’de açılış gününü “milli bayram” olarak kabul etti. Milli Mücadele’nin ilk bayramı olan bu günün adı yoktu, yasa metninde “Milli Bayram” olarak geçiyordu. Üstelik çocuklara da armağan edilmemişti.

İlk kez 1916’da kutlanmaya başlanan Osmanlı dönemine ait bir projedir “Çocuklar Bayramı”… Birinci Dünya Savaşının erkek nüfusta yol açtığı büyük düşüş ve bir taraftan da kadınların ucuz işgücü olarak çalışmaya sevk edilmesi ciddi bir “yetim çocuklar” problemi doğurmuştu. Himaye-i Etfal Cemiyeti de, bu ortamda, yetim çocukların bakımına harcanmak üzere bu günde çeşitli yardım araçları geliştirmişti. 23 Nisan,  Himaye-i Etfal Cemiyeti tarafından Çocuk Bayramı olarak kabul edilmiş, 1929 yılında da Cemiyet tarafından Çocuk Haftası’na dönüştürülmüştü.

Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan,  23 Nisan’ın bir çocuk günü/ bayramı olarak kabul edilmesini Himaye-i Etfal Cemiyeti uzun süre başkanlığını da yapan Kırklareli Milletvekili Fuat Umay’ın önerdiğini belirtir.

Mehmet Ö. Alkan araştırmasında;12 Eylül darbesi ertesinde TBMM ortadan kaldırıldığı için TBMM’nin açılış gününü kutlamak sorun haline gelmiştir. Kenan Evren’in talimatıyla aceleyle bir yasa çıkartıldı, 1921’den beri kutlanmakta olan ‘23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı’ ile 1925’ten beri Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kutlamakta olduğu 23 Nisan ‘Çocuk Bayramı’nı alelacele ‘23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’ halinde birleştirildi. Yasaya eklenen madde ile yalnızca ‘ana ve ilkokul çocuklarının’ kutlaması kararlaştırılmıştır.” bilgisini veriyor.

Yani şimdiki 23 Nisan’ın mucidi 12 Eylül darbecisi “netekim” Kenan Evren…

Her veciz sözü, toplumsal olarak güzel görülen her olayı ulu kurtarıcıya bağlama çabası, 23 Nisan’dan da Atatürk’le ilgili bir sonuç çıkarmayı başarmıştı açıkçası…

Peki, çocuk bayramını kutlayan, çocuklara değer ve önem verdiğini iddia eden sistem bu konuda ne kadar gerçekçi?

Çocuklara verilen değerin ölçüsünü, onları İslami değerlerden ve eğitimden uzaklaştırmak olarak kabul eden zihnin yetiştirdiği nesiller bugün içler acısı bir halde. Uyuşturucu madde esaretinden kurtulmak için tedavi merkezlerine başvuranların yüzde 10’a yakınını 12-14 yaş arasındaki çocukların oluşturduğu, PC ve cep telefonları üzerinden bu maddelerin dağıtımının kolaylaştığı, cinsel ilişki yaşının çocuk yaşlara inmeye başladığı bir ülkenin “Atatürk çocuklara bayram hediye etti hadi kutlayın” büyüsü artık bozulmalı değil mi?

Sinema ve dizi sektörünün sadece karşı cinsle beraber olma temalarını işlediği, senaristlerin, yapım şirketlerinin alçakça, eğitim, ahlak dışında her şeyin konuşulduğu okul dizilerini piyasaya sürdüğü bir toplum da, daha ne kadar ‘Atatürk ve çocuk’ nutuklarıyla insanların aldatılması mümkün olacak…

Alaylı, müstehcen konuşma üslubuna sahip, geri zekâlı aklın ürünü olan şarkı sözlerine kendini kaptırmış, niteliksiz, bilgisiz, idealizmi tanımamış bir nesli yetiştirenler size sesleniyorum; çekin ellerinizi evlatlarımızdan…

Hem, gece geç saatlere kadar beyinleri uyuşturan TV dizilerinin büyüsüne terk edilerek, sihir, şiddet ve erotizmin kuşatması ile karşı karşıya bırakılan çocuklarımızın hayatını karartacaksınız, bir de buna imkân veren düzenin inşasını bayram olarak kutlatacaksınız öyle mi?

Yok olmasına göz yumduğumuz bizim evlatlarımız; laik, ulusçu projelerin dünyasını ve ahiretini kararttığı bizim çocuklarımız…

“Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten ailenizi koruyun” diye emreden bir dinin mensubu olan Müslümanlar bu anlayışa ve bu anlayışın sembolü olan günlere tavırlı yaklaşması gerekirken, maalesef bugün süslü başörtüleriyle çocuklarını bu törenlere ilk getirenlerin yeni oluşturulan İslami çevrenin velilerinin olduğunu görmekteyiz.

Laiklikle iç içe olan ulus kavramının “Ulusal egemenlik” adı altında bayramlaştırılmasına muhalif kimlikleri gereği tavırlı durması gereken İslami kesim, 12 yıllık iktidar döneminin sonucu olarak rejimle barıştırılmış ve rejimin kutsallarını da içselleştirmiş görülmektedir.

Ulusçuluğu Türkiye'de başarılı kılmak için 23 Nisan 1920' de açılan meclis Batı’nın kutsal kabul ettiği değerlerin inşası gibi derin hesaplar taşıyordu. Sanal ve kurgusal olan ulusçuluk algısı vahye, Rasulullah'ın sünnetine, Kur'an akaidine uygun olmayan bir projedir.

Müslüman halkları modernleştirmek ve laikleştirmek anlamına gelen Uluslaştırma diktesinin ilk adımı olan günün bayramlaştırılmasının artık garipsenmemesi, hatta benimsenmesi bugün maalesef büyük bir garabet olarak karşımızda duruyor.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Gree
25.04.2014 10:36
ya sizler ne yaptınız
anlattıklarınızda haklılık payı olmak kaydıyla adı Müslüman olanlar ne yaptı.sadece hazırı tükettiler .yeni bir dil bir değer üretmek yerime hazır olaan mirası yemekle daha doğrusu kendilerinden olmayanı tekfır etmekle meşguldüler.o kadar ki meşgul oldular ki geçmişten gelen mirası tükettiklerinin farkına varamadılar bile. eleştiri mi tamam eleştirelim. yerine ne gibi bir değer üretipde koyalım. eger eleştirinin yerıne bir değer üretemiyor alternatif bir eğitim modeli eve sistem kuracsk birikimi ve sistemi oluşturamıyorsanız sadece eleştiri değil yermek olur.selam ve dua ile
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat