İsraf mı, ihanet mi?


Hamza ER, İsraf mı, ihanet mi?

Hamza ER


A+ |Normal |A-


Bir defasında Hz. Ömer, minberden halka sesleniyordu. Konuşmasının bir verinde dinleyicilerine: “Ey ahali, söylediklerimi duyun ve itaat edin” diye hitap etmişti. Bu­nun üzerine dinleyiciler arasında bulunan Selman el-Farisi, halifeye “şu anda senin ne sözünü dinler ve ne de sana itaat ederiz.” diye haykırmıştı.

O sırada dinleyicilerin hiç değilse bir kısmının dehşete ya da korkuya kapıldıklarını tahmin edebiliriz. Öyle ya, Hz. Ömer'e karşı bu sözleri söyleyen Selman el-Farisi de ol­sa böyle konuşmak kimin haddine!

Hz. Ömer bu çıkış karşısında öfkeye kapılmamıştı. Oysa onun yerinde başka bir kimse olsaydı öfkelenirdi. Sebebi­ne gelince, karşısındakilerden istediği şey, Allah'ın ve Pey­gamberinin farz ilân ettikleri itaatti. Hiç bir gerekçe gösterilmeksizin bu isteği reddedilince öfkelenmesi kadar do­ğal bir şey düşünülemezdi. Fakat buna rağmen İslam terbi­yesi uyarınca eğitilmiş olan Hz. Ömer öfkeye kapılmamış, bunun yerine Selman'a karsı çıkısının sebebini sormuştu: “Niçin?”

Selman, Hz. Ömer'e şu karşılığı vermişti: “Sırtındaki şu paltoyu nereden bulduğun ortaya çıkıncaya kadar bizden itaat bekleme. Sebebine gelince sen uzun boylu bir adam olduğun için diğer Müslümanlar kadar olması gereken ganimet payınla bu paltoyu diktiremezdin.”

Selman, Hz. Ömer'e bir suçlama ya da en azından bir şüphe yöneltmişti. Bir süre önce Müslümanlar arasında bölüştürülen gani­met malı kumaştan, kendine herkesinkinden büyük bir pay ayırmış olabileceğini ima ediyordu.

Dolaylı bir ifade ile de olsa, böylesine ağır bir suçlama karşısında Hz. Ömer, öfkeye kapılsa haklı idi. Fakat yine de öfkelenmiyor bunun yerine oğlu Abdullah'a seslenerek ona: “Allah iyiliğini versin. Bu paltonun bir kısım kumaşı kimindir, söyle bakalım” diyordu. Bunun üzerine Abdullah b. Ömer, şu kısa açıklamayı yapmıştı: “Bu paltonun kumaşı­nın bir bölümü benim ganimet payımdı. Onu babama ver­dim. Çünkü boyu uzun olduğu için sırf kendi payı ile üze­rine palto diktirmesi mümkün olmadı.”

Az önceki çıkışı yapan Selman'ın, bu açıklama karşısın­daki cevabı da net ve kesindir: “Şimdi emret, söyleyeceklerini dinleyip itaat etmeye hazırız.”

Tarzım olmayan, böyle uzun bir alıntıyla yazıma giriş yapmamın önemli bir sebebi olduğunu bilmenizi isterim.

Üzerine giydiği elbisenin kumaşının hesabı kendisine sorulan ve rahatlıkla, kızmadan, tehdit etmeden bu hesabı verebilen bir idarecinin adaletini anlatabilecek başka bir ifade biçimi olamayacağını düşündüm.

Adalet, kalkınma, hak gibi kavramlardan bahsedip, halkın temiz emeğini, alın terini, imkânlarını ihtirasları için çarçur eden zihniyetlerle karşılaşınca bu örneklere ne kadar da muhtaç olduğumuzu anlatmak istedim.

35 bin metrekarelik bir alana inşa edilmiş, yaklaşık 300 bin metrekarelik bir kapalı alana sahip olan, 2 bin 500 futbol sahası büyüklüğüne denk gelen, aylık elektrik tüketiminin 700 bin TL olduğu öngörülen, inşaatında 3 vardiyayla 24 saat 9000 işçi çalıştırılan, duvarında dev Atatürk posteri yer alacak olan, 500 milyon dolarlık bir maliyete ulaşılan, büyük şeytan ABD'nin The White House (Beyaz Saray)’unu örnek alan Ak Saray içindi tüm bu yazdıklarım…

Demokratik, laik, kapitalist bir sistemin başında bulunmanın gayri meşruluğuna, israf ve şatafatla dolu uygulamalar da eklendiğinde elde tutulur hiçbir şey kalmıyor artık. Büyük şeytan ABD’nin bölge üssü konumuna getirilen ülke toprakları ve yürütülen politikalar, Beyaz Saray’ın kopyasının inşa edilmesiyle perçinlenmiş oldu adeta… Alan olarak beyaz saraydan daha büyük, isim olarak kopyası olan bu saray, 1400 yıl önceki önderin değil, yakın tarihteki ecdadın yolunun takip edildiğini göstermiyor mu?

Ashabının giydiğini giyen, yediğini yiyen, onlardan farklı, özel bir imtiyaz görmemeye özen gösteren Peygamber (s) ve seçkin ilk dönem halifelerinin adaleti ve mütevazı yaşantıları nerede, halktan kendini soyutlayan, özel olduğuna inanan, sınıfsal farklılıklar oluşturan saray düşkünü idareciler nerede…

Evet, bu çağda “eğer bu sarayı kendi paranla yapıyorsan israftır ve eğer halkın parasıyla yapıyorsan ihanettir.” diyebilecek Ebu Zer'lere muhtaç sanırım.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Hüseyin Alan
17.11.2014 00:37
MUHAMMED(S) VE AMMAR FARKI
Muhammed(s), ilk kez boykot hadisesinde ölüm tehdidi aldı. Kabe'ye asılan anlaşma maddelerinden biriydi: "Ya Muhammed'in ölüsü teslim edilecek ya da onu koruyanlar ölene kadar boykota tabi tutulacak".

Daha öncesi bir aşamada kendisine yapılan "reislik, en fazla mülk, eşlerin en güzeli" tekliflerinin hiç birisini kabul etmedi. Bunun için ilkin Habeşistan'a, boykottan sonra da Medine'ye zorunlu hicret yapılmıştı. Her şartta hak-helal olanı tercih ettiği için bunlar gerçekleşti. ivazsıs garazsız İslam'ı yaşamanın, güzel ahlakı tamamlamanın son örnekliği buydu.

Ammar, ölüm tehlikesini görünce harama-batıla bulaştı. Geçici bir süreliğine. Peygamber onayladı onun halini. Annesi ve babası tersini yaptıkları için şehit edildiler. Kişiye, hale göre ikisi de haktı.

Bir Müslüman, bir şekilde bir tercih karşısında bulunduğunda hak-helal olandan yana tavrını koymadıkça imanı ortaya çıkmaz. İmanın sınanması budur. Bunun kişiye özeli, azı-çoğu, zoru-kolayı olmaz. Bunun neticesinde Allah'ın hükmü gelir. Ve iki durumda da Allah'ın hükmü haktır, bellidir.

Elestü Bezminde Allah'ın rabliğine ikrar verdiğini söyleyenler, aşure orucu tutan "alevilere" şirinleşmek için gittiği Hacı Bektaş'da "ben buraya ikrar vermeye, destur almaya geldim" diyemez. Derse şayet, bu neyin ikrarıdır diye, hak-helal olan yerine batıl-haram olanı tercih ederken ölüm tehlikesi mi geçirdin diye sorulur.

Başbakan yada cumhurun başı olmak için batılı-haramı seçenler kendi hükümlerini de belirlemiş oluyorlar.
Hüseyin Alan
16.11.2014 22:09
ÖLÜM-SITMA İLİŞKİSİ
Müslümanlara kötü bir hal oldu epeydir: Ölüm yerine sıtmaya razı gelmek. Ne yazık ki bu durum basit bir şeymiş, olur bir halmiş gibi geliyor artık.

Din bütünüyle yaşanamaz hükmü, hakmış gibi kanıksandı adeta. Sanki Allah bizi yanlış zamanda, yanlış mekanda ve şartlarda yarattı! Dinin bu durumlarda yaşanamayacağını bilmeden!

Özgürlük bir "hak" değildir, asli bir görevdir diyor aklı yerinde biri.

Bir Müslüman, Allah'ın, dinin, vahyin, kitabın, peygamberin, hayatın, imtihanın, ölümün ve yeniden dirilişin hak olduğuna inandığı için Müslümandır. Dolayısıyla o, birilerinin, bir yerlerin ne yapıp edeceğine hiç bakmadan, ne vereceğine, ne kadar vereceğine de hiç aldırmadan bizzat ve doğrudan "müdahale" hakkını kendinde görendir. Haklı olmak bunu gerektirir. Bu bir sorumluluktur. İki tercihle karşılaştığında her daim hak olanı seçmek budur. Bunun sonucunda başa bir şey gelecekse de gelir. O da Allah'a aittir.

Bizim kaybettiğimiz hakikat budur. Bu nedenle birileri bizi, "tümü elde edilemeyenin bir kısmından vazgeçilmez" nevzuhuruyla aldattı, bizlerde aldandık. Aldandık çünkü yaşam tarzımız nedeniyle aldanmak hoşumuza gitti.

Namaz olmadı oruç verelim, İslam devleti olmadı kapitalist-seküler devlet verelim, Allah'ın hükmü olmadı "adil" yönetim verelim, şeriat olmadı sivil-bireysel kulluk verelim tarzı tekliflere razı olmak, buna göre islam anlayışı üretmek bunun için normalleşti.

Bu durum bir süreçti. Asıl gitti teferruat, bütün kayboldu parça kaldı elde. İsrafı konuşurken hem.
Hüseyin Alan
16.11.2014 17:32
İYİ BAŞLIK
Bir Müslümanı bağlayıcı tek ölçü, elbette, her konuda ve her yerde Allah rızasıdır. Bu ölçü gayrisini ne ilgilendirir ne de bağlar. Ama ben Müslümanım diyeni hem ilgilendirir, hem de bağlar.

"Elestü Bezmin"de verilmiş bir sözü olduğunu hatırlayanlar ki peygamberler bunu hatırlatırdı, o sözünü dünyaya geldiklerinde de tekrar ederek gerçeğe dönüştürenlerdir. Yani bu dünyada kafir-müşrik-münafıklar gibi bir hayat yaşayarak değil Müslümanca bir hayat yaşayarak geldikleri yere geri dönmeyi en büyük dert bilenlerdir.

Allah, "yiyin için" diyor. Nimetleri veren kendisi. Buna elbette uyarız. Ama hemen ardından "israf etmeyiniz" de diyor. Bir sınır koyarak. Bu, Allah'ın kendi taktiri-ölçüsü-kararı ve iradesi yanında kuluna-iradesine bıraktığı bir tercih alanının varlığına da delalet eder. Müslümanlık da zaten bu tercihlerde cereyan eden bir şeydir.

Biz, Müslümanlara liderlik edeceklerin örneğini peygamberde ve dört halifede buluruz. Onların, ezelde verdikleri sözlerinde durup durmadıklarını ya da münafıklıklarını buna göre ölçeriz. Başkaları başka referanslar edinebilirler, bunda da serbesttirler ama Müslümanlar değil.

Müslüman olmanın, bu hali devam ettirerek Müslümanca ölmenin tek kuralı vardır: Her durumda, her şartta, her ilişkide ve her kararda "haram-helal" ölçüsüne uymaktır. Bunun tek istisnası, ölümle yüz yüze gelindiğinde ve sadece ölmemek kadarıyla harama bulaşmaktır.

O halde kendimiz ve her Müslüman için soru şudur: İsrafı-haramı-isyanı işlerken ölüm korkusu mu vardı?
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat