İnandırıcılık kaybolduğunda davanızı savunamazsınız


Hamza ER, İnandırıcılık kaybolduğunda davanızı savunamazsınız

Hamza ER


A+ |Normal |A-


Ramazan ayının girmesiyle beraber Doğu Türkistan’dan haberler hızla artmaya başladı. Müslüman Uygur Türklerinin Çin yönetimi tarafından baskı altına alındığı, bazı evlere ve bölgelere baskınlar yapılarak birçok Uygur Türkünün öldürüldüğü öne sürülüyor.

Son olaylarda 18 kişinin katledildiği bilgisinin doğru olmadığı, 100’e yakın Uygur Türkünün öldürüldüğü yönünde iddiayı Doğu Türkistanlılar Derneği Genel Başkanı Seyit Tümtürk’ün beyanatından okuduk.

Bu haberlerin peşinden hemen eylemlilik içerisinde bulunan, bu konuda hazırlık yapan örgütler olmakla beraber, haberlerin abartılarak bu dönemde gündeme getirilmesinin planlı olduğunu söyleyip eleştirel yaklaşanlar da az değil.

Önce şunu söyleyelim; kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın, Doğu Türkistan’da 70 yılı aşkındır yaşanmakta olan bir zulüm var ve bu gerçeği hiçbir şey değiştiremez.

Doğu Türkistan halkının mücadelesi sonucu, 1933 yılında Kaşgar’da kurulan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyetinin komünist Çin kuvvetleri ve Stalin’in ortak hamlesi ile ortadan kaldırılmasıyla acılar başladı bölge insanı için… 1949 yılında komünist Rus idaresinin askeri yardımları ile kaderi Çin yönetimine terk edildiği günden beri de etnik asimilasyonla karşı karşıya…

Öyle ki, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana katledilen Uygur Türklerinin sayısı 35 milyon gibi inanılmaz bir rakama ulaşmış durumda…

Peki, dinî ve kültürel köklerinden kopartılmak istenen ve gözlerini açtığı andan itibaren “Sincanlı” olduğuna inandırılmaya çalışılan, adeta bir açık hava hapishanesi haline getirilen Doğu Türkistan’da neler mi yaşanıyor?

Çin Halk Cumhuriyeti, bölgeyi ‘Sincan’ yani kazanılmış topraklar olarak adlandırdığı tarihten bu yana Müslüman Uygur Türkleri daha doğmadan yasaklarla karşılaşıyor; eğer devlet tarafından ‘fazlalık’ olarak addedilirlerse annelerinin karınlarından zorla çıkartılıp öldürülüyor.

Ayrıca, Doğu Türkistan’da Uygur nüfusunu azaltarak bölgeyi Çinlileştirmek için yoğun çalışma yürütülüyor. Bu bağlamda Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar, özellikle genç kızlar zoraki olarak vatanlarından koparılıp Çin’in iç eyaletlerine çalışmaya gönderiliyor. Çinli patronlara teslim edilen genç Uygurlar ağır derecede aşağılanarak, ucuz işçi olarak kullanılıyor.

İbadet olarak vasıflandırılabilecek çoğu şey yasak. Hükümet, bölgedeki Müslüman nüfusun dinî haklarına getirdiği kısıtlamaları artırarak Ramazan ayında devlet kademelerinde ve bütün eğitim kurumlarında oruç tutmayı yasaklıyor. Dini tebliğde bulunan âlimler yıkıcı olarak görülerek tutuklanıyor.

Devlet memurlarının, işçilerin ve öğrencilerin ibadet yerlerine gitmeleri ve ibadetle meşgul olmaları da yasak... İbadet yaptığı tespit edilen kişiler işten ve okuldan atılıyor. Ayrıca bu kişiler için keyfi gözaltı ve para cezaları uygulanıyor.

Camilerde dinî değerler değil, devlet yasaları tebliğ ediliyor. Evlerinde dinî kitap bulunanların kitaplarına el konulduğu gibi evinde dinî kitap bulundurmak bir suç unsuru olarak görülüyor. Bu tür kişilere para cezasından hapis cezasına varan birtakım cezalar veriliyor.

Polisler Uygurları keyfi olarak arayıp sorguya çekebiliyor. Devlet, istediği zaman istediği kimseyi tutuklayıp, istediği şekilde cezalandırabiliyor. Tutukluların içler acısı haldeki çocuklarına ve ailelerine yardım etmek dahi Çin kanunlarına göre suç sayılmakta…

Seyahat önünde de ciddi engeller bulunuyor. Bazen bir köyden diğerine giderken dahi yerel güvenlik kurumlarından belge almak gerekmekte… Reşit bir insanın bile yurt dışına çıkmak için pasaport alabilmesi neredeyse imkânsız kılınmış…

Doğu Türkistanlılar düşünce, ifade ve din hürriyeti alanlarında da tamamıyla kuşatılmış durumda. Örgütlenme, toplanma, azınlık hakları dışında, eğitim, çalışma, mülkiyet gibi haklardan da mahrum haldeler.

Yani, Doğu Türkistan'da yaşananlar görmek isteyenler için açık ve net. 70 yıla yakındır Türkistanlı Müslümanlar birer Çinli gibi inanıp yaşamaları için baskı görüyor, zindanlarla karşılaşıyor ve öldürülüyorlar... Buna karşı duyarlı olmak da her Müslümanın, her insanın sorumluluğu…

Ancak, son günlerdeki gibi Facebook ve Twitter üzerinden, çok önce olan görüntüleri şimdi olmuş gibi gösterirseniz, farklı bir kareye ait fotoların altına alakasız bir yorum yazarsanız Müslüman Uygur Türkü kardeşlerimize iyilik yapıyor olmazsınız. Haklı davalarına zarar verirsiniz. Çünkü inandırıcılık kaybolduğunda davanızı savunamazsınız.

Bizlerin Doğu Türkistan’ı, Filistin’i, Kafkasya’yı konuşmak için illa katliam foto ve videolarına ihtiyacımız yoktur. Bir hadise beklemeye de gerek yoktur. Zaten mevcut olan yaşanmışlıklar bu bölgelerimiz için çokça konuşmamız için yetmektedir.

Başka deliller için zorlananlar, meşhur 'algı operasyonu' suçlamalarına, ABD Çin arasındaki psikolojik harp oyunlarının maşası olma iddialarına ve bölgemizdeki gelişmelere karşı milliyetçilik duygularının yeşertilmesi okumalarına kapı aralamakta olduklarını bilmelidirler.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Kemal Songür
04.07.2015 00:43
selam ile..
İnandırıcı, tutarlı, adil, emin olmak bir dava adamı için hayatidir. Bütün ilişkilerimizde dürüst/hasbi olmak, yalandan şiddetle sakınmak, her ortamda mavi boncuk dağıtmadan şahitliği icra etmek, analizlerimizi ve olaylara yönelik yaklaşımlarımızı adalet merkezli yapmak, en yakınımız dahi olsa adalete rağmen kayırmamak, muhatab kim olursa olsun iftiraya ya da haksız olumlamaya düşmeden resmi olduğu gibi yansıtmak ve itminanı hissettirmek çok önemlidir. Kısaca müslimliğimizi hem dosta hem de düşmana her durumda göstermeliyiz.
Çin'in Doğu Türkistan'a yönelik zulmünü dile getirmek için kelimelerin kifayet etmediği ortadadır, Allah onları kahru perişan etsin beddualarımızı her daim niyaz etmekteyiz. Ümmet coğrafyası kan gölü olmuş ve müslümanlar hala bu coğrafyada birbirlerini ötekileştirmek ile meşgul oluyorlarsa bu durumu da anlatmak için kelimeler kifayet etmemektedir.
Allah; yardımını cezbedecek amelleri hepimize kolaylaştırsın duasıyla.
Hüseyin Alan
04.07.2015 00:09
-3-
Uluslararası bir gelişmeye karşı verilen tepkilerin neyi çözüp çözmeyeceğini, protestoların ulus devletle alakasının olup olmadığını anlamalıyız.

Dünyanın çeşitli yerlerinde Müslümanlara veya baskı altında tutulup zulme uğrayan diğer toplulukların başına gelenlere karşı verilen tepkiler, içerde haklı isyanlara sebep olabilir. Acaba tepkilerde kullanılan dilin, ileri sürülen taleplerin karşılığı nedir? Kimden ne beklenerek yapılıyor bunlar? Enerjimizi, iyi niyet ve zannımızı tüketirken düşünmeliyiz. Dışarda Çin'in veya başka ulus devletlerin güttükleri uluslaşma politikalarına karşı tepki verirken içerde kendi ulus devletimizin uluslaşma politikalarına karşı ne söyleyip söylemediğimizi değerlendirmeliyiz.

Ve elbette şu ulus devlet ve toplum belasının başımıza neler açtığını göremiyorsak, dışarıdakilere vereceğimiz tepkileri anlamsızlaştırır.

İkinci olarakta, şayet, islam ümmetinin siyasi birliği ve birleşik gücünün yokluğunu en baş sebep sayıp buna uygun dil, politika ve direniş hattı oluşturamıyorsak, oturup bazı şeyleri gözden geçirmeliyiz. Kendi ulus devletinin ve iktidarının "aparatı" olmayı mesele edinemeyenler, olup bitenleri anlamayacaklar. Bizler, hak etmediğimiz şekilde muamele görüyor değiliz.

Allah, haşa zalim değildir. Ondan ne istiyorsak bize onu veriyor. O halde, ne istediğimizi, neyin peşinde olduğumuzu gözden geçirecek cesareti göstermeliyiz. Başımıza gelenleri doğru anlamanın ve kurtuluşa yönelmenin başak çaresi yoktur.

Hüseyin Alan
03.07.2015 23:53
-2-
Sorunun adını doğru koymalı ve sorunu besleyen sebebi iyi tespit etmeli. Ulus devletler içinde yaşayan Müslümanların dinlerini "uluslaştırmaları" sonucunda başlattıkları "bağımsızlık" hareketlerinin nasıl tepki göreceğini 200 yıldır tecrübe ediyoruz.

Bu meselede Çin'e özel bir durum yok. Tüm ulus devletler aynıdır. Çin'in içine göç uygur Türkleri, Türkistanlılar, kendi bölgelerinde kalanlara kıyasla çok rahattırlar. İnançlarına, dillerine, kültürlerine ve işlerine karışılmamaktadır. Burada mesele, kendi bölgesinde kalıp özgürlük hareketi başlatanların ulus devletle yüzleşmeleri, gördükleri tepkidir.

Bu sebeple olan bitene dünyanın sesi çıkmaz çünkü bütün ülkelerin benzer sorunları vardır ve benzer baskı araçlarını kullanmaktadır. Buna Türkiye'de dahildir. Meseleyi doğru anlamak için önce bu tespitleri yapmalıyız.

Ulus toplum ve ulus devlet, insanlık aleminin son yüz yıllarda başına gelen en büyük felakettir. Ve bu felaketin boyutlarını, çirkin yüzünü henüz görüyoruz. Müslümanlar olarak bunu fark etmeliyiz.

Ortadoğu coğrafyasında meydana gelen iç savaşların, mezhep ve ulus çatışmalarının gerçekte neye tekabül ettiğini anlamak için dahi ulusallaştırılmış İslam dinini ve bu uğurda verildiği sanılan direnişleri bu çerçevede anlamak gerekiyor.

Büyük devletlerin ortadoğuda çık(artıl)an yangına doğrudan müdahil olmayıp direnişçiler aracılığıyla vesayet savaşı yürütmeleri, bu işlerin eni sonu nereye varacağını bildikleri içindir.



Hüseyin Alan
03.07.2015 23:40
BÜYÜK FOTOĞRAFA BAKMALI
Son iki yüz yıl Müslümanlar için acı dolu bir tarihi fade eder. Dünyanın her yanında hüzünlü bir yaşam başlamış halen devam ediyor.

Bunun ilk sebebi, Müslüman ümmetin siyasi liderliğini dolayısıyla birliğini ve gücünü yitirmesidir. Artık Müslümanları koruyacak caydırıcı güç yoktur. Dolayısıyla sahipsizlik söz konusudur.

İkinci nedeni, ulus devletler kurulurken, bir ulus yaratma peşine düşen ve devlet olma imkanını elde eden sayıca kalabalık büyük uluslar, kendi içindeki diğer uluslara baskı uygulayarak kimlik değişimi dayatmışlardır. Dil, din, kültür ve coğrafi farklar, ulus devlet içinde doğal olarak uluslaşma riski taşıyan düşmanlar olarak kodlanmıştır. Bu sebeple bir ulus devlet içinde ikinci veya üçüncü bir ulus iddiası taşıyan farklılıklar, asimilasyona, entegrasyona kadar politikalara maruz kalmışlardır.

Osmanlı içindeki dini azınlıklar, Batılılar tarafından korunan halklar oldukları için kendilerini koruyabilmişler ancak cumhuriyet kurulurken Rumlar Yunanistana göç ettirilmiş, Ermeniler tehcire zorlanmışlardır. Buna karşılık Balkanlardan, Kafkasyadan, Ortadoğudan ve Afrikadan Türk kökenli Müslüman unsurlar Anadoluya getirilmiştir. Böylece bu ülkede bir Türk ulus devleti kurulabilmiştir.

Türkiye'de Kürt ulusu dini azınlık sayılmadığı için ulus olma talepleri reddedilmiş, kimi dönemlerde Çin'in Doğu Türkistan'a, Stalin'in kafkas milletlerine uyguladıkları politikaların benzeri uygulanmıştır.

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat