İbadetten ne anlıyoruz?


Hamza ER, İbadetten ne anlıyoruz?

Hamza ER


A+ |Normal |A-


Varlık gayemizin, yaratılış amacımızın temelini oluşturan ibadet kavramı, anlamı daraltılarak tahrif edilen kavramlarımızdandır. Rabbimiz Allah(c), biz insanoğlunun yaratılış amacını açıkça beyan etmiş,  “Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.” (51/Zâriyat, 56) ayetiyle ibadeti, hayatın, varoluşun merkezine oturtmuştur.

İbadet kavramının içerdiği mana zihinlerde kapalı, karışık ve noksan olduğunda, insan varlık gayesine uygun bir yaşamı inşa edemeyecek, böylece ihmal ve ihlallerle dolu bir şekilde ömrünü tüketmiş olacaktır.

Bugün kuru bir inanç ve sadece belirli hareketleri yapmaktan ibaret sanılan ibadet kavramı, şuursuzca ve dünyevi fayda elde etmek için tekrarlanan bazı davranışlar olarak kabul görmektedir.

Günümüzde insanların arasına çıkarak bir anket gerçekleştirdiğinizde; ‘bize birkaç ibadet davranışı sayar mısınız?’ sorusuna verilecek cevaplar dört, beş maddeyi geçemeyecektir. ‘Oruç, namaz, hac, zekât’ gibi temel ibadetleri ancak sayabilecek olan fertler, mabetlere, seccadelere, üretilmiş veya bildirilmiş bazı özel gün ve gecelere indirgenmiş, oralarla sınırlandırılmış tapınma halini tek başına ibadetin kendisi olarak görmektedirler.

‘İbadet’i daraltılmış şekliyle kabul edenlere göre; ‘…insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım’ ayetiyle insanlar belli vakitlerde kılınan namaz ve yılda bir ay tutulan Ramazan orucu için yaratılmış olmakta, böylece bu zaman dilimleri dışında ibadet olarak kabul edilecek ve kulluğun gösterileceği hiç bir alanın olmadığı sonucuyla karşılaşılacaktır.

Esasında biraz düşünüldüğünde Lâiklik tam da budur; dinin, ibadetin, vicdanlara, mabedlere, sembollere hapsedilerek sosyal hayattan uzak tutulması, hayatın tüm alanlarından soyutlanması durumu…

İbadet kavramını şekilsel birkaç tapınma haliyle sınırlandıran bazı toplum fertleri, ‘Biz putlara, şeytana tapmıyoruz ki, hatta onlara lanet ediyor ve yalnızca Allah’a secde ediyoruz’ derken; taş ve putlar dışında şeytanın askeri olmuş tağutlarla dostluk kurmakta, onları destekleyerek itaatlerini onlara mahsus kılmaktadırlar.

Tüm bu çelişkilerin giderilmesi, hayatın anlam kazanabilmesi için ibadet kavramının doğru anlaşılması gerekmekte; ibadetin Allah'ın koyduğu bütün emirleri kapsadığı, kişiyi Allah'a yönelten her hareketi, her işi de içine alan bir terim olduğu gerçeği görülebilmelidir.

İbadet, insanın, ruhen ve bedenen, görünen ve görünmeyen, gizli ve açık bütün varlığı ile yalnızca Allah’a yaptığı şuurlu bir itaat ve bağlılıktır. Boyun eğmenin, itaat etmenin, saygı göstermenin ve kulluğun en son noktasıdır.

Namaz, oruç, hac gibi ibadetler, kişiyi asıl mücadeleye hazırlayan, onu yetiştiren öğretileri içerir. Adeta birer provadır bu ibadetler… Kulluğun nasıl olması gerektiği, hayatın kimin için, kimin emirleri doğrultusunda yaşanabileceği, belli vakitlerdeki bu ibadetlerle kişiye hatırlatılır/öğretilir.

Namaz, namaz vakti dışındaki hayatın her döneminde kişiye fahşadan korunmayı, oruç, Allah’tan gereği gibi sakınmayı, takvayı, umre/hac ise kişiye haddini bilmeyi, mahşeri, ümmet bilincini, daima Allah’ı merkeze almayı, yeryüzündeki tüm tağutları taşlayarak reddetmeyi öğretir.

Kâfirûn suresinde, “De ki: ‘Ey kâfirler; ben sizin ibadet ettiğinize ibadet etmem. Benim ibadet ettiğime siz ibadet edecek değilsiniz.’” hitabından yola çıkarak unutulmamalı ki; kâfirlerin taptıklarından ayrışmak, onlardan beri olunduğunu ilan etmek ve ideal bir şahitlik ortaya koyabilmek bu inancın/ibadetin temelidir.

“Allah’tan başka ilâh yoktur, Hz. Muhammed(s) O’nun kulu ve Resulüdür.”  şehâdet kelimesinde, Muhammed(s)’ın Resullüğünden önce, ‘abdühü’ (O'nun kulu) ifadesi kullanılarak ibadet eden yönüne, ‘kulluğuna’ vurgu yapılmaktadır. İbadet etmek bir tercihin sonucudur. Resullük ise Allah’ın görevlendirmesiyle gerçekleşir. İrade göstererek, isteyerek ortaya konan ‘sadece Allah’a kul olma’ hali kişiyi değerli kılan onurlu bir makamdır.

Bu sebeple diyelim ki; ne mutlu hayatını ibadet kılanlara, ne mutlu Allah’tan gelene teslim olmak için irade ortaya koyanlara...


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Veysel Okumuş
01.08.2014 20:19
Katkı
2
İlahların(ilahlık iddiasında /kulluk/itaat/ibadet beklentisinde olanlar) da Allah-ü tealanın zatı dışında neredeyse sonsuz sayıda olabileceğini kelime-i tevhid “ La İlahe İllallah” da öz olarak bize bildirmektedir.Öncesinde bütün ilahlara hayır/red/inkar/tanımama.Sonrasında ise kulluğunu, ibadetlerini bütünlük içinde ve kesintisiz olarak kendisine sunacağın hak olan ve İlahlığı hak eden yegane İlah olan Allah(c.c.)a ihlasla yönelmek.
İslam tam da bu değil midir? En doğrusunu bilen şüphesiz Allahu tealadır.
Veysel Okumuş
01.08.2014 20:18
Katkı
1
Abiler güzel ifade etmişler konuyu.Ben biraz farklı pencereden ve olabildiğince sade bir kaç katkıda bulunmak istedim.Vahyi/ilahi bir hakikatin söylemedikleri de başka hakikatlerdir.Herşey zıddıyla anlaşılır kaidesini de unutmamalı.Zariyat 56. ayeti kerimede Allah(c.c.) cinleri ve insanları yalnız bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım buyuruyor.Tersinden okursak bu ayet-i kerimeyi cin ve insanların yaratılışlarındaki en temel hakikat kulluk etmek/ibadet etmektir.Yani bu iradeli varlıkların dahi kulluk /ibadet/itaat etmek dışında bir halleri bulunamaz.Her an her daim ibadet/kulluk/itaat eder haldedirler demektedir.Çünkü en temel yaratılış hakikatleridir kulluk eder olmak.Rabbimiz hayatın tüm itaat/ibadet/kulluklarını bir tek ilaha(Allah'a(c.c.) tevhid etmeleri ile müslüman olabileceklerini ve rıza-i ilahiye ulaşabileceklerini yalnız bana ibadet/itaat etsinler ifadesinde bizlere bildiriyor.
Eğer kulluk bir tek ilaha tevhid edilmemiş ise burada Allah(c.c.) ile birlikte yada Allahsız bir çok şeye/unsura/iradeye/otoriteye/kişiye yada nefse itaat eder halde olmak zorundadır.Bu bağlamda köleliğin de, kulluğun doğru anlaşılmasında önemli bir fonksiyonu olduğu kanaatindeyim.Kölelik somut bir gerçekliktir, ayrıca zorunlu ve sürekli.Kulluk ise bilinçli ve istekli olma yönüyle farklı olsa da sonuç itibariyle Allah'a(c.c.) itaat(karşı gelmemek)herşeyiyle kendini ilahi iradeye teslim etmek ve süreklilik gerektirmesi yönüylede kölelikle ortak yönlere sahiptir diye düşünüyorum.
Kemal Songür
29.07.2014 23:27
İbadet/kulluk+hayatın tümü=müslim
Hamza kardeşimin kalemine sağlık, kısa bir makaleye hayata yönelik olması gereken tasavvuru/müslümanca akledişi sığdırmış,
vahyin tanımladığı ve uyulmasını istediği ibadeti resmetmiş.
Hüseyin ağabeyde, ibadetin içinin nasıl boşaltıldığının ve adeta kültürel forma nasıl ''ustaca'' hapsedildiğinin ikiyüzyıllık tarihsel arkaplanını güçlü kalemiyle çok güzel özetlemiş.
Rabbim, kalemlerinizi hak üzre sabit kılsın dualarımızla.
Kemal Songür
29.07.2014 23:13
İbadet/kulluk+hayatın tümü=müslim
Allah, yoktan var ettiği varlık alemine hükmeden-düzenleyen ve her an/her daim yaratmakta olan bir ilah olduğu gibi, imtihana tabi tutmayı murad ettiği insanların da nasıl düşünmesi-inanması-yaşaması gerektiğini bilen-belirleyen-bildiren-emreden bir ilahtır.
Kıssaların öznesi olan nebilerin ve onlara itiraz eden inkarcıların mücadelesinin temel noktası, yeryüzünde hayatı-hayat tarzını, hayatın işleyişini (bireysel-toplumsal-siyasal) Allah mı? İnsan mı? bilecek-belirleyecek-önerecek-emredecek, bütün mesele bu sorudan ya da kabulden kaynaklıdır.
Gerçek şu ki, rasuller sadece yaratıcılıkla sınırlandırılan ve hayata müdahale etmeyen bir ilah tasavvuruyla toplumlara daveti götürmüş olsalardı, yani bireysel-toplumsal ve düşünsel-eylemsel kısaca hayatın işleyişine karışmayan ve ne yapılırsa yapılsın uhrevi olana dönük hesabı olmayan, yaratıp geri çekilen bir ilah tasavvuru söz konusu olsaydı!!!…
Hz. Hud ile Ad kavmi, Hz. İbrahim ile Nemrut, Hz. Musa ile Firavun, Hz. Muhammed ile Ebu cehil sorun yaşamadan geçinirlerdi ve birbirlerine müdahale etmeden-karışmadan ‘’hoşgörü’’ içinde hayatlarını yaşarlardı ve bunca mücadele de kavga da yaşanmamış olurdu.
La ilahe'si olmayan ve sadece illallah üzerine inşa edilen bir ilah tasavvurundan asla hiçbir inkarcı-zalim rahatsızlık duymazlardı.
Hüseyin Alan
29.07.2014 17:31
-4-
Özetle din, bireyselleşmiş, kültürelleşmiş, ulusallşmış hatta mezhepleşmişti. Dini telakki değiştirilmiş, devlet eğitimi ve cemaatler eliyle yeni telakki öğretilmiş, uygulattırılmıştı. Dolayısıyla ibadet anlayışı da değişecekti...

2- Enetelijansiya, Allahın kuranda söylediği "ileri gelenlere" tekabül eder. Bu sınıf, camia, gurup bozulursa toplumun helak olduğu bildirilenlerdir.

Devletin sahipliğini üstlenmiş sultan ya da krumlar başta olmak üzere, sivil ve askeri bürokrasi, alimler, aydınlar, tüccarlar ve üreticilerdir. Bunlar toplumu çekip çeviren, yönlendiren, hedef gösteren adamlardır. Bunlar bozulursa toplum bozulur, düzen bozulur,du. Toplumsal helak buydu.

Bu sınıf, Osmanlıdan buyana değişmeden tanzim işlerini aynı yönde, çizgide ve hedefte yürütüyorlar. Burada laikleşenlere, batılılaşanlara, modernleşenlere kızarak işi ucuzlatmayalım. Onlar işini yapıyorlar, ya Müslümanlar. Dini telakkisi değişmemiş Namık Kemaller, Mehmet Akifler, salihler neredeler? Ne söylüyorlar? Neleri savunuyorlar? Neyin mücadelesini veriyorlar? Neleriyle sabıkalılar ya da meşhurlar?

Bu entelijansiya sınıfının yeni versiyonu hala gavurları okuyor, gavurlara kulak veriyor, gavurlara itibar ediyorlar. Ya da yeni moda haricilikle gavura küfrederek rahatlıyorlar.

Üretenler batılı, dünyayı tanımlayanlar batılı, yönetenler batılı, buyuranlar batılı, şu doğru bu yanlış diyenler batılı, doğruyu söyleyenler batılı... Hala batılı. Tanzimattan bunyana...

İbadet, hiç bu kadar sığ, anlamsız oldu mu?
Hüseyin Alan
29.07.2014 17:16
-3-
1. Dini telakki değişecek, din, bireyselleşecek, kültürelleşecekti. Ulusalcılaşmak buydu. İktidarın ulus karekterde yeniden inşası buydu. Buna karar verildi.

Artık din huşunile namaz kılmaya, faziletli oruç tutmaya, kabe ziyaretine, anlamını yiitirmiş zekat vermeye, fonksiyonunu ve niteliğini yitirmiş cemaatlerde zikir çekmeye, Allah dostluğu yapmaya, gıybet etmemeye, kıyamet alametlerini konuşmaya, nefisleri öldürmeye, ahlaklı vatandaş olmaya, siyasi otoriteye ve ulusal amaçlara riayet etmeye, anarşistlik ve bozgunculuk etmemeye, cemaat dinlerine fitne sokmamaya, vs döndü.

Dindar olarak bunları konuşabilir, üretebilir, yapabilirdiniz. Yaygınlaştırabilir, tebliğ sorumluluğunu yerine getirebilirdiniz. İman kurtarma mücadelesine soyunup bir kişiyi hidayete ulaştırmayı en büyük cihad sayabilirdiniz. Cehennemin kapısında durup kendinizi insanlık adına feda edebilirdiniz. Camiler açık, ezanlar okunuyordu, ibadetlerinize karışan görüşen de yoktu. Ve devlete memurluk eden alimlere, şeyhlere, mollalara, profesörlere, medreselilere kulak verebilirdiniz.

Ama din, siyasete, ekonomiye, sosyal örgütlenmeye yani toplumsal işlere karışamazdı. Politika şeytan işiydi. Yalan dolan sanatıydı. Haramzedelerin mesleğiydi. Din yüce bir inançtı ve Dinin işi bu işler değildi. Din bu işlere karışmamalıydı. Muhammedin devri geçmiş gitmişti. O devir bu devir değildi. O bu gün yaşamıyordu ve bu güne rehberlik edemezdi. O zaten örnek alınamayacak kadar yüce bir varlıktı...
Hüseyin Alan
29.07.2014 16:55
-2-
Tarihsel akış, Akifimizin dediği gibi ibret almayanlar ve köklerine yabancı olanlar tarafında ilerledi yazık ki. Çünkü:

17. Yüzyılda Avrupadan başlayan, giderek 19. Yüzyılda Müslüman entelijansiyayı da etkileyen paradigma şuydu: din artık dönemini tamamlamış, geride kalmıştır. Devlet düzeni, toplumsal hayat, kurumsal yapılar ve işleyiş artık dine göre tanzim edilmeyecekti. Akıl, bilim, deneysel veriler yeni toplumsal yapıyı tanzim edecekti. İnsanlık aydınlanmış, yetkinliğini ispat etmişti. Batı bunun örneğiydi.

Laiklik, cumhuriyet, parlamenter rejimler, kurumlar, kanunlar, anayasal teminata bağlanmış insan hakları, özgürlükler, eşitlik, sosyal kontrat, kapitalist piyasa kuralları, endüstriyel üretim, sanayileşme, kentli ve sivil yurttaşlık, sivil toplum, kalkınmacı ve ilerlemeci tarih anlayışı, sosyal darvincilik vs hepsi yeni tanzimin sonuçları olacaktı.

En önemlisi insan tanımı ve insan kalabalıklarının hangi ilke ve değerlerle birleşeceği öğretisiydi. Ve insanlar artık dine göre, dini kurallar ve öneriye göre değil modern öğretiye göre amaç ve hedef edinecekti. Bireysellik, çıkarcılık, etnikçilik, dil guruçuluğu olarak özetlenecek ulusçuluk ve ulusal tarih, ulusal din, ulusaş mezhep ve kültüürcülüğüydü bu kısaca.

İki soru ile netleştirelim konuyu:

1-din, dini telakki, dini kültür ne olacaktı?

2- entelijansiya neydi?
Hüsyin Alan
29.07.2014 16:38
-1-
Osmanlının reform çabaları başladığında imparatorluğun entelejinsıyası çöküşe karşı arayış içindeydi. Çözümler üretiliyor, çareler deneniyordu.

Tanzimat fermanı gerçekte bu gün şikayetçisi olduğumuz vaziyetin hebrcisiydi. O gün verilen karar, Osmanlı siyasi, sosyal, ekonomik ve toplumsal çapta yeniden tanzim edilirken artık dine müracaat edilmeyecekti. Tipik gavur aklı, bilimi, toplumsallığı, kurumsallığı ve devleti kabul edilmişti. İlan edilen ferman bunu tescilliyordu. Böylece din, kişisel inanca, ahlaka ve maneviyata dönüşecekti.

Bu duruma isyan edenler ama çözüm de gösterenler arasında
Nadir de olsa, Namık Kemal gibi salih ve ileri görüşlü Müslümanlar da vardı. "Madem yeni bir tanzim yapılacak, o halde İslam fıkhına ve Kurana göre yapalım bu işi" dediler. Mollalar arasında işin mahiyetini dahi kavramayan devlet memurlarına karşı bu bu günlerde pek çınlamıyor!

M.Akif merhumun mollarlardan, medreselilerden neden hazzetmediğinin, onlarla pek dostluk kurmadığının arka planı buralarda yatıyor. Bu gün de değişen bir şey yok bu taraflarda. Particilerden cemaatlere, dernekçilerden vakıfçılara, şirketlerden hizmetçilere kadar, bunların akıl hocaları da dahil Namık Kemalin ve Akifin karşı çizgisinde yer tutanları iyi tanımalıyız.

Nedn böyle oldu? Tarihi çizgi neden diğerlerinin görüşleri ve tutumlarında ilerledi... Yazı konusunda Hamza kardeşim değişik boyutuyla temas etmiş konuaya.
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat