Fetih Hadisinin maksadına dair


Fetih Hadisinin maksadına dair

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 09 Temmuz 2015 Perşembe 18:10


Fetih Hadisinin maksadına dair bir değerlendirmeyi ilginize sunuyoruz.

Küre Medya / Haber Merkezi
‘Kostantiniyye  (İstanbul) muhakkak bir gün fetih olunacaktır; onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur.‘’ Hz. Peygambere atfedilen ve hadis-i şerif olarak kabul edilen bu rivayet, büyük fethin yıl dönümlerinde gündemleştirilerek basın yayın organlarında sık sık tekrar edilir. Lakin hadis tartışmalıdır; üzerinde tereddütler vardır. Yani ‘’sahih hadistir’’ diyenler olduğu gibi  ‘’zayıftır’’ hatta ‘’mevzudur’’ yani  ‘uydurmadır’ diyenler de vardır!

Biz burada bu hadisin senet tenkidine, teknik ayrıntılarına girmeden o tartışmaları hadisçilere bırakarak farklı bir yolla farklı bir yorum getirmeye çalışacağız.

Prof. Dr. Mehmet Okuyan’ın ‘Bir sözün Hz. Peygamber’e ait olabilmesi için Kur’an’dan referansının olması gerekir.’ tespitinden hareketle bu hadisi Kur’an’a arz ederek referansını araştıracağız.

Tamda birilerinin ‘hadis de Kur’an’a arz edilir miymiş?! Böyle şey olur muymuş?’ haykırışlarının yükseldiği sırada! Hem de onlara inat! Hem de numune-i imtisal olsun diye!

Kur’an-ı Kerim’in bütünün göz önüne alındığında müminler için herhangi bir coğrafya öngörülmediği rahatlıkla söylenebilir. Coğrafi yer tahsisi de yoktur. (Kur’an-ı Kerim’de mukaddes addedilen Mekke ve Mescid-i Aksa beldelerinin kutsiyeti coğrafi özelliklerinden dolayı değil, tarihi özelliğinden dolayıdır.) Yani ‘İstanbul güzellikler beldesidir. Dağları, ovaları, ormanları, denizleri, gölleri, akarsuları ve daha birçok coğrafi unsurları ile tam yaşanacak yerdir; orada müminler yaşamalıdır’ anlayışı ile peygamberimizin böyle bir söz sarf ettiği varsayılıyor ise bu söz Kur’an’ın ruhuna uymaz, Allah resulü asla böyle bir söz söylemez, söyleyemez; söylememiştir de.

Kur’an-ı Kerim’de müminlerin dünya hayatları ile ilgili olarak ‘zevk-ü sefa’, ‘keyif’, ‘eğlence’ türü konforlu bir hayatta öngörülmediği apaçıktır! Bu manada da böyle bir hadis mevzu bahis olamaz. Çünkü bu anlayış da Kur’an’a uymaz.

İstanbul’u fethedenler ve onların torunları, kıyamete kadar övünsünler gururlansınlar diye de Hz. Peygamber böyle bir söz sarf etmiş olamaz. Bu anlayışında Kur’an’dan referansı yoktur.

Şayet peygamberimiz gerçekten böyle bir söz sarf etmiş ise mutlaka Kur’an-ı Kerim’in ruhuna uygun başka bir maksada matuf olmalıdır.

Vahy, akla yapılmış bir tekliftir; icabtır. Bu teklifi red ‘küfr’,kabul de ‘iman’dır. Lakin insanların özgür iradeleri ile bu akdi gerçekleştirmeleri gerekir. Bunun mümkün olabilmesi için hiçbir engel, baskı ve benzer unsurlar mevcut olmamalıdır. İşte bu sebeple bütün peygamberler başkentlere gönderilmişler (Bkz. Kasas Suresi: 59 ve Şura 7. ayet) ve doğrudan doğruya mevcut egemenlerin, hakim siyasal yapıların karşısına dikilmişlerdir. Bir başka ifade ile kenar kenar yerlerde dolaşıp insanları bir takım esaslara inandırıp kıyı köşe yerlerde ibadet ederek cennet vaad eden bir peygamber yoktur. Zira bütün semavi ilahi dinler bir tek dindir ve yeryüzünü ıslah için; zulmü, fesadı, şirki ortadan kaldırmak için vazedilmişlerdir. Allah’ın hükmü ile hükmetmeyen bir siyasi düzen, ne kadar iyi niyetlerle kurulmuş olsa da zulüm üretir, fısk üretir, şirk üretir. Bir yandan da tebaasını kendisine bağlı tutar, onların yukarda bahsedilen akdi gerçekleştirmelerine, kendilerinden başka bir mercie itaatlerine, tevhid dinini kabul etmelerine baskı ve sair yöntemlerle engel olur.(Neml Suresi: 43. ayet: Daha önce taptıkları şeyler Allah’ın dinini kabul etmeye engel olmuştu.) O zorla taptırılan, tapınılan şeylerin yani Allah’tan gayrı ilahların yerle yeksan edilmesi şirkin ortadan kaldırılması imanın zaruretidir. Peygamberlerin mücadeleleri tevhid mücadelesi bundan ibarettir. Peygamberlerin yönetme, idareyi ele alma iddiaları ve gayeleri yoktur lakin yönetimin, yeryüzünün düzeninin esaslarını belirleme iddiaları ve gayeleri vardır. Kur’an’da yönetici makamında bulunan peygamberler (Hz. Süleyman, Hz. Davut, Hz. Yusuf as.) bulundukları makamlara talep ederek gelmiş değillerdir; lütf-u ilahidir). Birde iman akdinin gerçekleşmesi tağutun veya tağutların inkarı, reddi yani mevcut egemenlerin ve siyasal düzenin yok sayılması şartına bağlı olduğu unutulmamalıdır. (Bkz; Bakara Suresi; Ayet-256) Peygamberimiz yaşadığı dönemde kendi coğrafyasında irtihaline kadarki bütün zamanlarda risalet ve nübüvvet vazifesinin her anında şirkle mücadele etmiş, şirkin ve küfrün belini kırmış, kafasını ezmiş, zulmü ve fıskı ortadan kaldırmış tevhidi ve adaleti tesis etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de ‘ateizm’ vb. kavramlar yer almaz; Allah-ü Teala kendi varlığını tartışma konusu yapmaz! Kur’an aslında baştan sona şirkle mücadeleyi muhtevidir.

Asr-ı saadet çağında dünyanın süper gücü konumundaki tek devlet Roma idi, Kostantiniyye de Roma’nın başkenti idi; şirkinde başkenti idi! Kendi coğrafyasında şirkle mücadele ederek şirkin belini kıran tağutları ortadan kaldıran peygamberimiz aynı maksat ile Roma’yı işaret etmiş ise, bu husus Kur’an’a aykırı düşmez bilakis birebir Kur’an ile örtüşür! Bu durumda mezkur hadis peygamberimiz tarafından zikredilmiştir; sahihtir diyebiliriz. Lakin bu zamanda bu sözler ile övünmek değil yerinmek, öykünmek lazım gelir. Bu Hadis-i Şerif’in lazimesi budur. Bir başka ifade ile bu çağın kostantiniyyesi İstanbul değil Londra’dır; Paris’dir; Washington’dur, Berlin’dir, Moskava’dır, Telaviv’dir, Pekin’dir. Bu merkezler büyük tağutları barındırmakta ve şirk üretim merkezleri olarak faaliyet yürütmektedirler. İnsanlığın vahiy ile buluşmasının yani taptıklarını terk edip tevhidi kabul etmelerinin önündeki en büyük engelleri üretmekte ve yönetmektedirler. Yerle yeksan edilmeleri veya etkisizleştirilmeleri bütün müminlerin üzerine en yüksek derece farzdır! Buraları fetheden komutan ne güzel komutan, ordu ne güzel ordudur.

Sözün burasında rahmetli Timur Taş Hoca’nın  (Allah ondan razı olsun) vaaz kasetinden yıllar önce dinlediğim tarihi kıssayı paylaşmalıyım: İstanbul kuşatması uzadıkça uzamakta, Bizans direnmektedir. Surlar bir türlü aşılamamakta yeniçeri gün ve gün kırılmakta, zayiat artmakta, umutlar tükenmekte yer yer homurtular yükselmektedir. Her gün akşam yapılan divan toplantılarının birinde istişare sırasında paşalardan biri bu hususları dile getirerek Bakara Suresi 195. ayet-i Kerime içerisinde geçen ‘Kendi elinizle kendinizi tehlikeye bırakmayın’ emr-i ilahisini hatırlatarak kuşatmanın kaldırılması talep eder. Sultan Fatih Kur’an’a bigane değildir, en az şura üyeleri kadar alimdir; müdahale eder: ‘Paşa o ayet başka şey söylüyor’ deyip nüzul sebebini anlatmaya başlar. Nübüvvetin son yıllarında birkaç sahabi bir gün Resulullaha gelip ‘Ey Allah’ın rasulu! İslam, Arap Yarımadasının dört bir yanında muzaffer oldu. Artık kılıçlarımızı kınına soksak da birazda evlat-ı iyalimiz için mal biriktirsek olmaz mı?’ derler. Allah’ın Resulü bir an duraksar, düşünceye dalar, ne diyeceği bilemez! Ne dese ki? Bu suale cevap teşkil edecek bir ayet hatırlamaya çalışmaktadır fakat böyle bir ayet yoktur da. Tam bu esnada Cebrail Aleyhisselam yukarıda geçen Ayet-i Kelime’yi inzal eder. Resulullah’da cevap olarak onu sahabelere okur. Hayır, yanılıyorsunuz demektedir. Kendi elinizle kendinizi tehlikeye bırakmayın. Peki ya ne olacaktır? Bakara Suresi 193. ayet ve Enfal Suresi’nin 39. ayeti de bu soruya cevap teşkil etmektedir. Hem bir fitne kalmayıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar (Yani bütün şirk odakları temizlenip bütün tağutlar bertaraf edilinceye kadar, yeryüzünden zulüm ve zalimler, zulüm merkezleri silininceye kadar) onlarla çarpışın (Allah’ın dinini yeryüzünde egemen kılın, tevhidi ve adaleti tesis edin); vazgeçerlerse artık husumet (savaş) ancak zalimlere karşıdır.

Kuşatma sürdürülür, fetih müyesser olur.

Artık yeni fetihler fatihlerini beklemektedir.

Servet OĞRAK

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat