Şehir halkı olarak doğal karşılaşma mekanlarına muhtacız!(I)


Fatma BARBAROSOĞLU, Şehir halkı olarak doğal karşılaşma mekanlarına muhtacız!(I)

Fatma BARBAROSOĞLU


A+ |Normal |A-


Ben bu yazıyı yazarken cep telefonuma ard arda mesajlar geliyor:

“Bugün senin günün ayakkabı ve çantada %20 indirim var.”

“Kadınlar Günün kutlu olsun! Kendin için harekete geç, kozmetikte senin için bugün bütün fiyatlar %30 indirimli.”

“Ümraniye ve Erenköy mağazamızda Kadınlar Günü'ne özel FIRSAT!% 100 ipek eşarp 69.90 TL.”

Kim nereden bulmuş cep numaramı da bu kadar “şenlendiriyor/kutluyor” beni diye düşünürken bir ses ile irkiliyorum: “LAİKLİK KADINLARIN GÜ-VEN-CE-Sİ-DİR.”

Pencereye koşuyorum. Caddeden 50-60 kadın geçiyor. Liderleri elinde megafon bağırıyor: “Laiklik kadınların güvencesidir”, grup heceleye heceleye tekrar ediyor.

Mesajları okuyor, pencereden bakıyor ve “kendime ait” masama geri dönüyorum. (Toprağın bol olsun Virginia, kendime ait bir odam hala yok ama kendime ait bir masam var şükür.)

“Kadınlar Günümü” kutlayanların ticari bir “dostluk” içinde olduklarını biliyorum. Fakat bu noktada hiç vakit harcamadan, kadim meseleme yani fakirlerle zenginleri aynı mekanda doğal karşılaşmalar içinde, birbirlerine temas etmeleri gerektiği fikrime geri dönüyorum.

Fikrimin durağı kütüphane elbette.

Kütüphane meselesi sadece akademik bir mesele değil, toplumsal bir mesele.

Neden mi?

Bir pazar gününün tasviri üzerinden yol alalım.

Pazar günü deyince Nurdan Gürbilek'in, “Memur Çocukları Ev Ödevleri Pazar Öğleden Sonraları”, isimli denemesini hatırlamamak olmaz.

Denemenin atmosferi 70'li yılların resmini sunuyor daha ziyade. Sıkıntıdan patlanılan Pazar öğleden sonralarını anlatıyor uzun uzun. Pek çok evde 70'li yılların sahneleri hala devam ediyor.

Lakin reklamların hitabı, bu sahnelerin devam ettiği evlere değil. Reklamların kime hitap ettiği önemli mi? Önemli elbette. Çünkü reklamların diline tüketici olarak maruz kalmayanlar, duygusal şiddete uğrayarak maruz kalıyor. Çünkü popüler kültürün zihinlerimize yerleştirdiği, aşılamaz “HERKES” gerçeği var.

Kim bu HERKES?

Herkesin kimliği hakkında fikir yürütebilmek için alt orta sınıf bir ailenin pazar gününe odaklanalım.

Hafta boyunca kadınlar ve çocuklar cazibe merkezi olarak sunulan AVM'lerin atmosferine çekilmiştir.

Bütün bir hafta sabah akşam işe gidip gelen baba bir pazar günü miskin miskin evinde dinlenerek geçirmek ister. Lakin dinlenemez. Yıl boyunca bütün babalar “en iyi baba” yarışmasının gönülsüz yarışmacılarıdır. Bir aktivite ya yapılacak ya da yapılacaktır.

Çünkü çocuklar ve “hanım”, “feysine” bir şeyler yazacaktır. Bir yerlerin resmi konulacaktır. Şurada kebap yedik, şurası şöyle, burası böyle diye takipçilere rapor verilecektir.

Akraba ziyareti “aktivite” sınıfına dahil değil. Geriye şehir etkinliği olarak sadece AVM gezmesi kalıyor. 70'li yılların akraba gezmesi 2000'li yıllarda yerini AVM gezmesine bıraktı.

Dar gelirli babanın, ev ahalisini AVM'ye götürüp birlikte film izlediklerini düşünelim. Beş kişilik bir aile olsun. 50 TL sinema biletlerine gitti. (Sineme biletini 10 TL'den hesap ettim.) Sinemadan çıkınca bir şeyler yemek isteyecekler. Kişi başı 20 TL harcasalar gitti mi 100 TL daha. Sadece bu kadarla kalsa iyi.

Bizim dar gelirli ailemiz sinema keyfi yaptı, üstüne karnını doyurdu diye mutluluğu bir anlığına yakaladı mı sanıyorsunuz? Hayır. Evdeki halinden daha mutsuz oldu her biri.

Neden, çünkü oradaki “herkes” in standartlarından aşağıda gördüler kendi hallerini.

Gönüllerince alış veriş yapamadılar mesela? (Gönlünce alış veriş yapmak nedir?)

İstediklerini yiyemediler. Herkesin bakacağı, bakınca nasıl da eğlenmişler ya diyeceği bir kareyi yakalayamadılar çünkü. “Herkesi” kıskançlıktan çat diye çatlatacak bir kare yakalanamadıktan sonra ne kıymeti var gezmenin, yiyip içmenin. O kadarını HERKES yapıyor. HERKES AVM'de zaten. HERKES sinemaya gidiyor!

Çocukların ve annelerinin yüzü, yapılan aktivitenin “ucuzluğu” ile asılmış; babanın yüzü ise, 150 TL gitti hala bunların yüzü asık üstelik yoruldum diyerek öfkeden morarmıştır.

Pazar günleri eskiden sıkıntıdan patlanırken şimdi hasetten çatlanmaktadır.

İnsan insanın gamını alır, lakin AVM'de bir insan ile karşılaşılmamıştır. Bir yığının içine girilip çıkılmıştır. “Herkes”in alış veriş yaptığı bir dünyaya seyirci olunup gelinmiştir.

Paydası tüketim olan bütün aktiviteler insanları sadece ve sadece huzursuz eder. Huzursuzluk üzerinden bitkinlik verir. Yaşamın coşkusunu alır gider.

Cuma günü Pazar gezmesini kütüphanede yapalım inşallah.

Yeni Şafak


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Hüseyin Alan
10.03.2016 14:35
Olsuuun!
Olson be Fatma hanım, biz de İslam AVM'leri yapar işi kotarırız.

Siz değil miydiniz sosyolog olarak AKP'nin kuruluşunda faal rol alanlardan biri. AKP'nin "Adalat" ve "Kalkınma" niteliğinin ne manaya geldiğini bilmiyor muydunuz ta o zaman?

Konu, "İslamcıların" aralarında yaptığı kahve sohbetiyle geçiştirilecek kadar basit bir konu değil. İyi de temas etmişsiniz. Ama sorumluluk taşıdığınız da beyan etmeliydiniz bana göre!

Müslümanlar, meseleleri şahsileştirmekten kurtarıp fikir tartışması seviyesine çıkartsalar, aşılmaz sanılan daha nice dağları aşarlar. Burada Erdoğan fanatiklerinin meseleyi Erdoğandan bağımsız okumaları, onu da yönlendiren bir zihniyetle yüz yüze oldukları meselesi vardır. Keşke anlaşılsaydı!
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat