Mücadelenin Temel Argümanlarından Biri Olarak Edebiyat


Enes GÜNASLAN, Mücadelenin Temel Argümanlarından Biri Olarak Edebiyat

Enes GÜNASLAN


A+ |Normal |A-


Konuya bir çerçeve çizerken, 20. yüzyılın sonlarından bu yana dünya jeopolitiğine nüfuz eden 'dinin geri dönüşü' nün, post modern dünyanın altüst oluşlarını ve ekonomik küreselleşmenin etkileriyle sarsılan yaşlı demokrasilerin meşruiyet krizini vs. birçok mevzuya değinmek gerekebilir. Çünkü Aydınlanma ile silinmiş dini kimliklerin gündem edilebilmesi edebiyatın ıskalayabileceği bir husus değildir şüphesiz. Edebiyatı, dinin yeryüzünde insanlara bir ütopya vaat ederken kullandığı bir enstrüman olarak ele alabiliriz lakin öncelikle  Prof. Dr. Bedri Gencer'in  "Bugün kullanılan Din ve Ekonomi, Din ve Ahlak, Din ve Edebiyat gibi bütün tabirler sekülerleşmenin ürünüdür." demesini dikkate almak durumundayız.  Konu hakkında sistematik bir tezimizin olduğunu iddia edemeyiz. Fikirlerin tartışılmadığı, giderek avamileşen bir ortamda düşüncenin ne kadar isabetli olduğunu sınama imkanımız pek olmuyor. Bu durumda sadece kendi gözlemlerinizi dile getirme hususunda fazla cesaretli olamıyorsunuz. Buna rağmen; Din  ve Edebiyat'ın gerilimli ve saplantılı bir ilişki içinde ilerlediğinden söz ederek devam edelim. 

İsmet Özel’in "Zor Zamanda Konuşmak" adlı eserinde bu saplantılı durumdan kurtulmanın yolunun iman etmekten geçtiği ifade edilir. Buradan da Türkiye'de sağ/muhafazakar çevrenin, sol edebiyatı ideolojik görüp, sağ edebiyatı ideoloji dışı görmesinden söz ederek, meselenin bu boyutlara çekilebileceğini,  edebiyat ve din arasındaki gerilimli ama sürekli devam edecek olan bir ilişki olduğunun altını bir kere daha çizmiş olalım.

Türk edebiyatında yazar ve şairlerin birçok fikir tartışmasına şahit olmuşuzdur. Namık Kemal ve Ziya Paşa arasında "Harabat" ve "Tahrib-i Harabat", Ahmet Mithat Efendi ve Servet-i Fünuncular arasında "Dekandanlık", Recaizade ve Muallim Naci arasında "Abes-Muktebes" ve beraberinde "eski-yeni" tartışması gibi. Mehmet Akif  ile Tevfik Fikret arsında cereyan eden kısaca "Zangoç-Molla Sırat" diye özetleyebileceğimiz kavga. Bu kavgaların arka planında bir yönüyle bir tarafın dini referans olarak görmesinin yarattığı gerilimin payı olduğunu rahatlıkla görebiliriz.

Din ve sanat ilişkisi tartışmaları hemen her çevrede yapılmış, Aydınlanma düşüncesine mensup olanlar dışında ekseriyetin kanaati, bu ilişkinin çok köklü olduğudur. 
Dinsiz olduğunu söyleyen insanlarda, hatta Marks'ın görüşlerinde bile din düşüncesi -ters yüz edilmiş olarak- çok önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle Batı sanat ve düşünce çevresinde, materyalist sanatçılardan çok, din düşüncesini hayatıyla eserlerinin ana konusu haline getiren sanatçılar ön plandır. Önceki yüzyıldaki Charles Dickens ve Balzac ile Dostoyevski ve Tolstoy'dan başka pek çok sanatçıda da bu görülür. Hıristiyanlığa veya Yahudiliğe ait  görüşleri eserlerinin temel meselesi olarak ifade edilmiştir.

Bizde ise Mehmet Akif, Yahya Kemal başta olmak üzere, Necip Fazıl, Tarık Buğra ve Sezai Karakoç gibi isimler, eserlerinde dindar insanlarla dini meselelere yer veren pek çok sanatçı yetişmiş ve birtakım metinler vücut bulmuştur. Yüz yıldır hakim zihniyet Sanat ve kültür hayatımızda 'sanat-din buluşması'nın mümkün olmadığı yolunda oluşturulmuştur. Necip Fazıl ve Peyami Safa gibi sanatçıların tek başlarına mistik ve metafizik arayışlara girmesi resmi ideoloji taraftarlarınca çoğu zaman görmezlikten gelindiyse de bazen de bunların etkili çıkışları politik ve estetik komplolarla etkisiz hale getirilmiştir. 1950'den sonra siyasi iktidarın halkın değerlerine ilgi gösterişine karşı yeniden dine yönelişin edebi metinlerde etkisine yaşadığımız tarih şahitlik etmiştir. Süreç içerisinde Akif'in Sebilürreşat'ı, Necip Fazıl'ın Büyük Doğu'su, Nurettin Topçu'nun Hareket'i ve Sezai Karakoç'un Diriliş'i ile ivme kazanan İslam'a yeniden dönüş çizgileri, desteklenmiş ve katıksız din düşmanlığı artık kültür çevrelerinde eski gücünü kaybetmiştir. Sonrasında Mavera ve Yedi İklim gibi dergiler de, birçok genç sanatçının yetişmesine imkan hazırlamışlardır. Peki biraz da, geldiğimiz evrede din ve edebiyat ilişkisini modern/post modern çizgide izaha çalışalım.

Modern/Post modern etkileşimden maalesef  Müslümanların da nasibini aldığını çok net olarak görüyoruz. Hayatı, insanı, evreni, bilgiyi ve edebiyatı, genel olarak insanı ve insanın metinle olan ilişkisini yeniden yorumlayan Modernizm en temelde bir bilgi biçimine bağlı bir düşünüş biçimi ve karar alma tarzıdır.

Modernizm'in dünya tarihine çıkışı kendi içinde kurusallaşmayı tamamladığı 18. yüzyılda başlamıştı. Müslüman toplumlar bu kapsamlı ve kuşatıcı işgalle kabaca 19. yüzyılda karşılaştılar.
Artık İnsan tanımı ideolojik değer yüklü bir anlam içeriyordu. Bu nedenle liberal felsefenin insanı birey, Marksist felsefenin insanı İşçi-ezilen, post modern felsefenin insanı öznedir.
Bu bakımdan bir kıyas yapacaksak İslam’ın insanı ise kuldur. Salih kuldur, Muttaki kuldur. Bu ayrışmaya vurgu yapmadan konuyu ölçeklendirmek öyle zannediyorum ki yerinde olmayacaktır.

Biliyorsunuz, ilk insanla, ilk resulle birlikte ilk söz de başladı. Edebiyat, meseleyi insana intikal ettirme eylemi. Ne kadar bilimsel bir ciddiyete haiz bilmiyorum ama bazı iddialara göre insan yüzyıllar süren bir maceradan sonra konuşmayı öğrendi. İnsan eskilerin deyişiyle hayvan-ı nâtık (konuşan varlık). İnsanlık konuşmayla başladı. Resuller korkutmaya(?) konuşmayla başladı. Hangi kaynaktan zuhur ederse etsin din insanlara ulaşmaya mecburdu. En eski edebiyat metinleri de dahil hemen hepsi, dini mesajı yüklenen metinler olmuştur. Sadece metinler değil, eski musiki parçalarının da neredeyse tümü dini propaganda argümanları olarak elimize geçmiştir. İnsanların hayatlarını kuşatan, ahiretlerini mamur etme iddiası taşıyan dinin, edebiyatı etkilememesi düşünülemezdi. Üstelik bizim için, her şeyin Allah ile irtibatını kuran, edebi faaliyetleri de kulluk faaliyetleri kapsamında değerlendiren bir din söz konusuyken. Kadim edebiyat havzalarına bakıyoruz. İlyada, Odesa destanları. Hepsi panteist döneme ait belgeler.

İlk toplumlarda din adamları aynı zamanda edebi karakterlerdi. Şamanlar, kamanlar, musikişinas şairlerdi. Rakkaslardı. Usta hatiplerdi. Hitap gücü yüksek şahsiyetlerde insan üstü güçlerin var olduğu hükmüne varılmıştı. Sözü ustaca söyleyenlere tarih kutsiyet atfetmişti. Durum eski Yunan ve Roma medeniyetlerinde de farklı değildi. Kıbrıslı Zenon tarafından kurulan Stoa okulları, söz ustaları yetiştiriyordu. Roma'da Seneca, Çiçero, Epictetos sözün gücüyle Roma'ya açılan yolları zorladılar. Sezar ve Marcus Antonius üstün söz kabiliyetleriyle imparatorluğa yürüyen şahsiyetlerdi.

Semavi kitaplara bakıyoruz. Birçok insani müdahaleye/tahrife uğramış metinler dahi olağanüstü hitap niteliklerini yansıtıyorlar. Batı'nın büyük sanat adamları İncil'e ve oradaki diyalektiğe hayrandırlar. Resullerin taşıdıkları mesajı insanlara hakkıyla ulaştırdıklarını biliyoruz. Musa (a.s)'nın: "Kardeşim Harun sözü güçlü kullanan iyi bir hatiptir. Onu peygamberliğinle bana yardımcı olarak müjdele." diye Allah'a (c.c) niyazda bulunması dikkat çekicidir.

Zaman-mekan-muhatap üçlüsünü fevkalade bir senkron ile gözeten Hz. Peygamber (s.a.v), sözün gücünü, sözün gücüne iman eden (söz inceliği ve belagatı zirve düzeyde kullanan cahiliye Arapları) bir topluluk karşısında muhakkak surette hiçbir aleladeliğe yer vermeden en etkili şekilde kullanmaya çalışıyordu.

Cahiliye Arapları edebiyat ve söz ustalığı bakımından eşsiz bir görüntüdeydi. Ustaca söylenmiş sözlere ve şairlere büyük kıymet veriliyordu. Bir kabilenin diğerine üstünlüğü yetiştirdiği şairlerle ölçülüyordu.

Halihazırdaki bilim dünyası hala iki şeye hayretle yaklaşıyor. Birincisi, eski Yunan felsefesi. Diyorlar ki, öncesi olmayan, zemini ve dayanağı olmayan bu felsefe ve filozoflar nereden ve nasıl zuhur etti? İkinci bir hayret konusu da (belagat-söz sanatı-şiir-metaforik söz söyleme kabiliyeti) ancak yerleşik düzende yani Medine hayatında gelişebilecek bir husus iken, İslam öncesi Arap toplumu badiyelerde yaşayanlar ya da hadariler (İbn-i Haldun'a ait bir ifadedir.) iken nasıl bu kadar güçlü bir edebiyat ve sanat zemini yakalayabildiler? Burada rasyonalitenin kolaylıkla anlamlandıramayacağı ilahi bir hikmetin var olması söz konusudur. Çünkü bu coğrafyada kelam harikası olan son mesaj inecekti ve  edebi hayat bu son mesaja zemin olmak adına oluşmuştu. Hem jeopolitik etkiler olarak hem de edebi olarak bakir bir zemin teşekkül etmişti.

Batı dünyasında cahiliye sanatçıları üzerine çok geniş çalışmalar yapılmıştır. Özellikle Londra'da Muallaka şairlerinin hepsinin divanları üzerine çalışılmış ve yayınlanmıştır. Batı dünyası o kelam harikaları karşısında dehşete düşmüştür. Arap yarımadasının bütün sanatçıları dört ay süren Ukaz ve Mecenne panayırlarında bir araya geliyorlardı.  Juriler huzurunda okunan ve en beğenilen şiirler ceylan derilerine ya da papirüslere yazılarak Kabe'nin duvarlarına asılıyorlardı. Muallaka'nın en zirve şairi İmru'l Kays'tı. Bir hükümdar çocuğuydu.  Kinde kabilesinin kralı Hucr'un  oğlu olduğu  söylenir. Dünyada bir beyte dört teşbihi sığdırmakla ünlenmiş harika bir sanatçıydı. Kendisine Hz. Peygamberin mesajı ile tanışacak ömür bahşedilmemişti. Hükümdarlığını geri alma arzusuyla, Bizans imparatoru I. Justinianos'a kadar gitmiştir. Sonrasında zehirlenerek öldürülür. Mezarının Ankara yakınlarında olduğu söylenir. Hikayesi uzun. Kays İslam'dan önce ölmüştür. Kız kardeşi de Mekke'de bilinen soylu hanım şairler arasındadır. İslam'ın mesajıyla muhatap olacak bir ömür yaşamıştır. Kur'an'dan birtakım parçalar işiten bu hanım şair dehşete kapılarak koşarak Kabe'ye gider. Ağabeyi Kays'ın şiirlerini tepeden tırnağa yırtarak vaveylayı basar. Ya İmru'l Kays! Bundan böyle gitti senin şiirlerin, der.  Sonrasında Kur'an nazil olunca bu büyük sanat hayatı dehşete düşüyor. Şiirdir diyorlar. Sihirdir diyorlar. Amr bin Hişam'ın (Ebu Cehil)  kardeşi Mugire'yi (dönemin büyük sanat adamlarından) son mesajı taşıyan son elçi Hz. Peygamber (s.a.v)'e gönderiyorlar. Sonra dönerek arkadaşlarına hitap ediyor. Aranızda şiiri hatta cinnilerin şiirlerini (fısıldadıklarını) en iyi bilen ben değil miyim? Evet, diyorlar. İşte size söylüyorum. Koyunlarımızı güden bu adamın dudaklarından dökülenler bir insan sözü değildir. Ömer bin Hattab duyduğu metinler karşısında dehşete düşüyor. İçindeki Allah korkusunun mü'minleri koruyacağından emin olunan Habeş'in adil hükümdarı, Habeş heyetinin sözcüsü ve aynı zamanda döneminin asil şairlerinden biri olan Cafer bin Ebu Talib'in dilinden dökülen sözleri işitince dizlerinin bağı çözülüyor.

Büyük söz ustası ve aynı zamanda kavmi içinde diplomatik dile en vakıf zatlardan biri olan  Utbe Bin Rebia Hz Peygambere gelerek Ey Muhammed şiirlerini oku diyor. Allah Resulü Fussilet suresini okuyor. Utbe bin Rebia duydukları karşısında acziyetini ifade ederek kavmine dönerek mealen şunları söylüyor: "Ben sözün her türlüsünü tanırım. İşittiklerin insan sözü değildir. O (Muhammed), o sözlerle Arap kavimlerine üstün gelirse onun arkasında durun. Lakin Araplar onu yenerlerse zaten onunla sizin aranızdaki hesap bitmiş olur."
Ka'b bin Züheyr, Abdullah bin Revaha, Hassan bin Sabit ve Lebid bin Rebia

 gibi büyük şairler ise, son mesajın hitabı karşısında, Musa'nın asasına teslim olan illüzyonistler gibi sarsılmaz bir itaatle teslim olurlar.  Bir hadis-i nebevi'de şu ifade yer alıyor: " Allah'ın esrar hazinesi arşın altındadır ve anahtarı da şairin diline verilmiştir."

Böylelikle İslamiyet'in zuhurunda en büyük mukavemet sanat dünyasından geliyor dememiz yanlış olmayacaktır. Silaha silahla, yani söze sözle mücadele söz konusu. Hayber cenginden dönerlerken şair Amir kasideler okuyor. Develer coşuyor. Hz. Peygamber (s.a.v) soruyor. Kimdir bu kaside söyleyip develeri coşturan? Diyorlar ki, Amir'dir. Allah o'na rahmet etsin, diyor.

Şuara suresinin son ayetlerinde şiire ve sanata temas eden bazı ifadeler ve mevzu bahis edilen hadisler bazı müfessirlerce zorlanarak dinin şiire karşı olduğu arz edilmişse de, Allah Resulünün hayatından bize yansıyan örneklikler, edebiyatın, mücadelenin temel argümanlarından biri olduğuna işaret etmektedir. Bahse konu olan ayet ve hadislerden bir iki aktarım yapmakta fayda var.

"Bir insanın içinin şiirle dolu olması, irinle dolu olmasından daha kötüdür."

Şuara suresindeki ayetlerden "Onlar yalancıdırlar. Görmez misin onlar söz vadisinde dolaşırlar, hissin lezzet ve nefret cihetlerini gıcıklarlar ve yapamayacakları şeyleri yaparız diye yalan söylerler." şeklindeki ifadeler nazil olunca büyük bir panik ve üzüntüye kapılan Hassan bin Sabit ve Abdullah bin Revaha Hz. Peygamberin hanesine koşarlar. Tebessüm buyuran Hz. Peygamber (a.s) bahsi geçen surenin son ayetlerini okuyarak onları tenzih eder.

Kâb bin Zuheyr, babası da Muallaka döneminin büyük şairlerinden olan Mekke'nin en büyük şairi. Mekke'nin fethi sırasında öldürülmesi emredilen bir propaganda uzmanı. İslam'ın mesajının taşındığı her yerde onun şiirleriyle mukavemet gösteriyorlar. Kâb bin Zuheyr Mekke'ye dönüp aman dilediğinde müslüman oluyor. Hz. Peygamberle olan görüşmesi esnasında o meşhur Benât Suâd Kasidesini okuyor. Kasideyi çok beğenen Hz. Peygamber hürmet ederek Zuheyr'e üzerindeki hil'atı (hırkasını) hediye ediyor. O meşhur kaside, Kaside-i Bürde (Hırka Kasidesi) olarak hafızalara kazınıyor.

Konunun kapsamı dahilinde arzı gereken bir yanılsamayı da ifade etmekte fayda var. O da, 'İslami edebiyat illa bir dini propaganda üslubunu taşımalıdır' algısıdır. Bu ciddi bir yanılsamadır. İslami mimarinin sadece cami mimarisi olarak algılanması gibi. Hz. Peygamberin cahiliye devri sanat ürünleri hususundaki yaklaşımında bir ölçü mevcuttu. Eserin (sanat ürününün) insani-ahlaki kaidelere aykırılık belirtmemesi kafi bir ölçü idi. Bu minvalde 'İslam Edebiyatı' ifadesini belirli bir çerçevede tanımlama ihtiyacı hissedeceksek, Müslüman sanatçının üretimi olan her şeydir, diyebiliriz. İsterse tabiattan, isterse aşktan bahsetsin. Ürün yani çıktı İslami'dir. İslami propagandayı ihtiva etmesi şartı yoktur. Goethe'nin ve Tolstoy gibi bazı edebiyat adamlarının Hz. Peygambere dair bir hayli medhiyeleri vardır. Biz onları İslami edebiyat metinleri olarak addedebilir miyiz? Hayır. Peki İslami edebiyat üretimi içerisinde, bazı İslami inceliklere aykırı düşen söz ve anlatımlar mevcut. Onlara ne diyeceğiz? Onlara da o işin taksiratı diyeceğiz. Şeyh Galip ve Fuzuli gibi üstatların şiirlerinde direkt olarak İslami bir mesaj göremezsiniz fakat o ürünler de gayet tabi İslami'dir.

Yakın ve uzak tarihimizde fikir ya da ideolojik hareketlerin temsil ve taşıyıcılığını genellikle sanat adamları üstlenmişlerdir. İçtimai  kurum ve ideolojilerin sonraki kuşaklara intikali edebi metinle beslenmek durumunda kalmıştır. Herhangi bir fikir veya ideoloji, temsilini ve  yansımasını edebiyatta (romanda-hikayede-şiirde-tiyatroda vs.) bulamamışsa, geleceğe intikal imkanı da bulamamıştır. Tanzimat'la birlikte başlayan yenileşme hareketlerinin bütün öncüleri edebiyat adamaları olmuştur. Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh etkisiyle başlayan 1. Dalga İslamcılık hareketi Üstat Mehmet Akif'in şiirleriyle ciddi bir ivme kazanmıştır. Meşrutiyet döneminde kurumsal kimliğini tamamlayan Batıcılık fikri deyince aklımıza Tevfik Fikret, Cenap, Abdullah Cevdet ve arkadaşları geliyor. Türkçülük deyince aklımıza Ziya Gökalp, Ali Canip, Ömer Seyfettin gibi sanat adamları geliyor. Cumhuriyet dönemi komünizm dediğimiz de aklımıza Nazım Hikmet ve arkadaşları geliyor. Osmanlı tarihi ve derinliğini konuşacaksak, Yahya Kemal' e temas etmemiz gerekiyor vs.

Neticede 'Silaha Silahla, Söze Sözle' karşılık veren bir geleneğin bir temsilin, İslami bir refleksle ifadesi olmaya çalıştık. Az sözle çok şey ifade etme sırası henüz biz de değilken, nokta koymanın tam sırası.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat