İlkesel direnç noktalarımızın aşınması


Enes GÜNASLAN, İlkesel direnç noktalarımızın aşınması

Enes GÜNASLAN


A+ |Normal |A-


Artık yaşanan süreçleri anlamlandırmakta zorlanıyoruz. Bu kirli atmosferde Müslümanlar olarak tarihin akışı içerisinde uyandırıcı etkiler yapabilecek bir bilince ihtiyacımız var.
 
30 Mart 2014 seçimleri yaklaşıyor. Seçimler adeta'safların ayrışması' başlığında algılanıyor. Özelikle hükümet-cemaat zıtlaşması gündemiyle büyülenmiş halkımız bu seçimde bitaraf olmanın bertaraf olma anlamına geleceğine inanarak seçimlere giriyor. Muhafazakar kesimler tarafından arzuyla beklenen seçimler; muhalefet edilen ötekileştirilmiş insan unsuruna ders verme, haddini bildirme gibi meydan okumalarla seyrediyor. İnsanlardan, sayıların galibiyeti demek olan demokrasinin gönüllü müridleri olarak kapı kapı gezip propaganda yapmaları beklentisi, miting kürsülerinden ilan ediliyor.
 
Acı olanı ise bu kitlelerin, siyasilerin bu minvalde yürüyen mücadelelerini İslamî hassasiyetlerle sahiplenmesidir. Hayır, bu İslamî mücadele dairesinde konumlanabilecek bir mücadele de değildir. İslamî mücadele sahici bir İslamî kimlik sahibi olmayı gerektirir. Demokrasi meydanlarında, parti mitinglerinde, bürokratik veya sivil istişare kurullarında söz sahibi olduğunu düşünen halk, İslamî anlamda amaçsız bir varoluş örneği sergiliyor.
Ümmet bilinci adına her türlü kutuplaşmaya meydan okumamız gerekirken, bizi çaresiz bırakan bu dehşet verici gelişmeler karşısında yeniden, İslamî tercihlerimizi radikal bir biçimde gözden geçirmek zorundayız.
 
Demokrasiyi ve onun öz evladı laikliği çeşitli tevillerle bütün bünyesine sindirmiş, hazmetmiş bir Müslüman kitlenin kendi din algısıyla çok yoğun bir şekilde hesaplaşması gerekmektedir. Meselelere bağımsız ama mutlaka eleştirel bir dikkatle bakmak zorundayız. Müslümanlara tüm bu algı zehirlenmeleri karşısında alternatif bir varoluşun mümkün olduğunu kanıtlamak zorundayız. Bir müslümanın her türlü manipülasyona açık reel koşullar tarafından kurgulanması kabul edilebilir değildir.
 
Artık niteliğe dayalı İslami içeriklerin yerini propaganda ve algı yönetimleri aldığı için aramızda üretilen İslami söylem de çok ucuz gözlem ve yorumlardan oluşmaktadır. Kendi manevi gettolarını inşa etmiş olan guruplar, cemaatler vs. ise kendi anlam dairelerini kutsallaştırdıkları için başka hiçbir çabaya yüz vermiyorlar.
 
Ulusal, yerel ya da sosyal medya, bir bütün olarak zihinlerimizi yoksullaştırmaya devam ediyor. Reel şartlar gereği ilkesizlik meşru hale getiriliyor. Parantez içerisinde'siyasal islam' açısından en omurgasız liderler, kanaat önderleri, rol model olarak sürekli karşımıza çıkıyor. Toplumu ve devleti bir şirketi yönetir gibi kapitalist bir mantıkla yönetmeye talip olanlar, projelerini ortaya koyarken İslami yaşam ilke ve modellerini hiç hesaba katmıyorlar. Sosyal projelerden ekonomiye, konut projelerinden eğitim ve iletişim projelerine kadar hiçbir hususta İslam ilkesel olarak belirleyici olamıyor. Bu durum açıklık arz etmesine rağmen Müslüman kitle bu hususlarda itiraz noktaları üretme yoluna gitmiyor.
 
Artık, müslümanlar demokrasinin nihai bir mutabakat zemini olduğuna ikna edilmiş durumdalar. Sekülerizm her gün farklı ifade biçimleriyle bize uygarlık ihraç etmeye devam ediyor.
 
İslami referanslara dayanmayan hakim paradigmaları değiştirmek arzusu taşıyan devrim söylemlerimiz dahi bu paradigmaları dönüştürme söylemleriyle bilinçli olarak yer değiştiriyor. Bu noktada "müslümanın neyi kabullenip neyi reddedeceğini büyük ölçüde vahyin belirleyeceği" gerçeğini hatırlatmamız gerekiyor.
 
"Ben lafa değil icraata bakarım" söylemi sloganlaştırılarak yeni bir pragmatizm üretiliyor. İnsanlar, her şeye istatiksel hesaplamalara göre yorumlanabilecek sonuçlara odaklanmış kitleler haline getirilmek isteniyor.  Kul olmanın kriterlerinin hiçbir istatistiğe konu olamayacağı gerçeği unutuluyor.
 
Daha önceleri toplumsal ve siyasal konularda tevhidi söyleme taraftar olan insanlar ilk olarak referandum sürecinde makas değiştirmeye başladılar. Akideleriyle siyasetin bağlarını ayrıştırma yoluna gittiler. Şirk anayasasının (Ahmet Kalkan hocanın ifadesiyle'Atayasa'nın) revizyonuna destek oldular. Mevcut siyasal iktidarla giderek artan oranda angajman ilişkilerine giren çevreler güçlenmeye devam ettiler ve etmeye de devam ediyorlar. Reel siyaset içinde rol alan insanlarda, "Akidede siyah ve beyaz üzerinden konuşulur, siyaset ise grinin tonları üzerinde konuşma sanatıdır." algısı hakim durumdadır.  Şükrü Hüseyinoğlu ağabeyin cümlesinde ifade bulan şu ilkesel tanımı tekrar etmiş olalım: "Tevhid, Allah'tan ve akideden bağımsız  hiçbir alan tasavvur etmemek demektir."
 
İlkesel direnç noktalarını ve bilinç düzeyini reel şartlar içerisinde müslümanlar açısından tali mevzular olarak görüp, siyasi duruşunu bir çeşit tevil sanatı olarak gören temayülleri, Kuran'ın siyasi duruşunu yeniden kuşanmaları hususunda uyarma arzusundayım. Yazıya sebep budur.
Selamunaleyküm.

Venhar haber


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat