Ekmek öpen çocuklar


Ekmek karnımızı değil, ruhumuzu da besleyen nimet


Ekmek öpen çocuklar

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 27 Ocak 2013 Pazar 00:33


Ekmek üzerine tefekkür, aslında kendi varlığımız üzerine de tefekkürdür

Küre Medya / Haber Merkezi
“Nân-ı Aziz” derdi eskiler

Yolda gidiyorsunuz. Bir ekmek parçası gördünüz. Ya da elinizdeki ekmeği yere düşürdünüz. Telaşla yere eğilip, ekmeği yerden alıp, üç kere öpüp başınıza koyduktan sonra ayak değmeyecek bir yere koyuyorsunuz.

Bu, çocukluğumuzda ekmeğe saygı anlamında öğrendiğimiz ilk davranış kuralı idi. Ekmek, o zamanlar bir tüketim nesnesi değil, bir nimet idi.”Nân-ı Aziz” idi. Osmanlı'da ekmek, resmi tabelalarda “nân-ı aziz” diye yazılırmış. Yani mübarek, kıymetli ekmek... Bu yüzden ekmekle el ve dudak temizleyenler kınanır, çöpe ekmek atanlar büyük günahlardan birini işlemiş gibi görülürdü.

Padişahların ekmek konusuna çok önem verdikleri, fırınları bizzat denetlediklerini yazıyor tarihler. Kanunnamelere göre, "Unun ince elekten elenmesi, ekmeğin tamamının pişmesi ve beyaz olması, kokusunun olmaması" gerekmekteydi. Ekmeğin içerisinde başka bir madde bulunursa veya çiğ pişmişse fırıncı falakaya yatırılırdı. Ancak zaman zaman fırıncıların bu tür uygulamaları, başka ve çok ağır bir şekilde cezalandırılmalarına da sebep olmuş. 1788 yılında İstanbul'da fırıncıların pişirdiği ekmeğin siyah ve kötü olması yüzünden birkaç ekmekçi idam edilmişti.

Hz. Adem: Fırıncıların piri

Ekmek için böyle düşünülmesinin sebebini bir de Evliya Çelebi’den dinleyelim: Evliya Çelebi fırıncılar için der ki: “Bunların piri Adem Aleyhisselam'dır. Çünkü Hz. Adem a.s. cennetten çıkarılıp yeryüzüne düşünce karnı acıkmış ve evvela buğday çorbasıyla açlığını gidermiş. Onun için bir kimse evine bir adam davet etse, ‘buyurun baba çorbası içelim' der. Sonra Cibril-i Emin vasıtasıyla Adem Nebi buğdayı un edip, hamur yapıp, ekmek pişirmesini öğrendi. Bu sebepten taze ekmek, hususiyle sıcakçası, insana taze can verir.”

İşte ekmeği nimet olarak görmek, hatta birçok nimetin sembolü olarak görmek bu bakışın, bu anlayışın, bu kültürün bir sonucu.

Ekmeğe saygı kültürünü dilimizin deyim ve atasözlerinde de görmek mümkün. Bu kalıplaşmış sözler de ekmeğin hayatımızdaki yerini muhtelif açılardan ortaya koyan sözler… Bunlara geçmeden, ekmeğin sadece yenilen bir nesne olarak değil, meslek, iş, kazanç olarak anlam genişlemesine uğradığını da hatırlamış olalım. Konuyla ilgili atasözlerimizden bazıları şöyle: “Ekmekle oynayanın ekmeğiyle oynanır.”, “Ekmeğin büyüğü unun çoğundan olur.”, “Ekmeği ekmekçiye ver, bir ekmek de üste ver. Yarısını yerse helal olsun.”

Ekmekle ilgili deyimler ise bir hayli fazla: “Ekmeği dizinde”, “Ekmeğine kan doğramak”, Ekmeğine kuru, ayranına duru mu dedik”, “Ekmeğine yağ sürmek”, “Ekmeğini eline almak” “Ekmeğini kazanmak”,, “Ekmeğini taştan çıkarmak”, “Ekmek elden su gölden”, “Ekmek kapısı”, “Ekmek parası”, “Ekmeğiyle oynamak”…

Ekmek askısı da vardı

Sadaka taşlarını bilirsiniz. Yoksulun onurunu incitmemek için içlerine para bırakılırdı bu taşların. Benzer bir uygulama da ekmek askıları idi. Fırınların önünde bulunan bu askılara evlerine ekmek almak için gelenler fazladan birkaç ekmek daha alır, bunları bu askılara bırakırlar, ihtiyaç sahipleri de bunları alırdı. Bu güzel Osmanlı geleneğinin günümüzde de kimi şehirlerde uygulamaya konulduğunu biliyoruz. Yaşadığım şehir olan Eskişehir’de de Odunpazarı semtinde bir fırın bu geleneği sürdürüyor.

Bahsettiğimiz uygulamayı Esenler Belediyesi’nin bir proje dönüştürdüğünü de basından öğreniyoruz. Belediyenin “Askıda ekmek projemiz, ihtiyaç sahiplerinin hayırseverler ile yüz yüze gelmeden ihtiyaçlarının karşılanmasını ve muhtaç insanlara ihtiyaç sahibi olmanın ezikliğinin hissettirilmemesini amaçlamaktadır. Aynı zamanda ‘Askıda ekmek’ projesi ile yoksul insanların başkalarına minnet etmek zorunda kalmaları da ortadan kaldırılmış olacaktır.” şeklindeki açıklaması bu güzel geleneğin kurumsal manada da ihya edildiğini ortaya koyuyor.

Ekmek üzerine tefekkür, aslında kendi varlığımız üzerine de tefekkürdür

Akleden kalpler ve basiretle bakanlar için ekmek, aynı zamanda metafizik bir mana ile de karşımıza çıkar. Buğdayın tarlaya ekilmesiyle başlayan ve ekmek olmakla sonuçlanan hikâyesi, bize Yûnus Emre’nin “Taptuğun tapusunda kul olduk kapusunda/ Yunus miskin çiğ idik piştik elhamdülillah” beytinde anlattığı seyri süluk olayına da güzel bir remizdir. Aynı şekilde “Hamdım, piştim, yandım” sözü de bu mealde düşünülebilir. Dolayısıyla ekmek üzerine tefekkür, aslında kendi varlığımız üzerine de tefekkürdür. Yani ekmek sadece karnımızı değil, bu tür bir düşünmeyle ruhumuzu da besleyen bir nimet.

Her şey ayettir

Mehmed Akif, bir yazısında geri kalmışlığımızı, perişanlığımızı “Göklerin ve yerlerin dilini unutmaya” bağlar. Nicedir, teorik tartışmalarla vakit kaybediyoruz. Hayata ve insana çevirmeliyiz artık bakışlarımızı… Bu da her şeyin okunması, anlaşılması ve uygulanması gereken birer ayet olduğunu bilmekten geçiyor. O zaman ekmek israfı, yoksulluk, sokak hayvanları, tükenen su kaynakları, tahrip edilen tabiat vs. de bizim asli konularımız arasına girer. O zaman, yükleneceğimiz sorumluluklarla sadece tebliğ eden değil, temsil eden insanlar da oluruz ki sanırım asıl problemimiz de bunun eksikliğidir. Doğrusu, bu anlayışa hayatın vazgeçilmesi olan ekmekle başlamak en doğrusu olacaktır.

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat