"Dualarımızı Büyük Bir İyilik Hareketine Dönüştürelim"


"Dualarımızı Büyük Bir İyilik Hareketine Dönüştürelim"

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 23 Mart 2020 Pazartesi 18:36


Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez kurucusu ve başkanı olduğu İslam Düşünce Enstitüsü’nde “Corona Virüs Özelinde Musibetleri Okuma Usulü” başlığıyla geniş bir değerlendirme yapıp kamuoyuyla paylaştı.

Küre Medya / Haber Merkezi
20 Mart 2020 tarihinde yayımlanan konuşmanın tam metni:

Besmele ve salat-u selam ile sözlerine başlayan Prof. Dr. Mehmet Görmez'in “çok kıymetli kardeşlerim” hitabıyla sürdürdüğü konuşması şöyle:

Musibetleri Usulüne Uygun Bir Biçimde Değerlendirelim

“Ülkemize, milletimize ve bütün insanlık âlemine geçmiş olsun diliyorum. Maruz kaldığımız bu salgın hastalıktan bir an önce kurtuluş niyaz ediyorum. Vefat eden kardeşlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Rabbimizin her zaman olduğu gibi eş-Şafi ismiyle bütün insanlığa tecelli etmesi için dua ediyorum. Âlim kullarının kalbine devasını ilham etmesini diliyorum. Engin ve sonsuz rahmetiyle biz aciz kullarından korku ve endişeleri kaldırmasını niyaz ediyorum.

Kıymetli kardeşlerim biz bu ilmi müessesede, İslam Düşünce Enstitüsü’nde öğrencilerimizle birlikte daha çok usul ilimlerine yönelik dersler yapıyoruz. Hem İslam’ı bütün olarak anlama usulü hem de İslami ilimlerde usul bu enstitümüzün temel ihtisas alanı olarak kabul edildi. Bugün içinden geçtiğimiz istisnai zor zamanları dikkate alarak farklı bir usul üzerinde durmak istiyorum. Belki de en çok usulsüzlük yaptığımız bir konuya işaret etmek istiyorum. İslam’da musibetleri, afetleri, hastalıkları okuma usulünden bahsetmek istiyorum.

İlahi Azap mı Yoksa Rahmet mi?

Bu gibi afetleri nasıl anlamak gerekir, bir Mü’min olarak? İddia edildiği gibi bu gerçekten bir İlahi azap mıdır? Yoksa bilmediğimiz bir rahmet midir? Bazılarının zaman zaman haddi aşarak iddia ettiği gibi bu bir kıyamet midir? Yoksa bir ilahi ayet, bir ibret midir? Ebedi ve ezeli kitabımız Kur’an bu gibi konularda ne diyor? Allah Resulü sevgili Peygamberimizin (s.a.) bu konudaki tavsiyeleri nelerdir? İşte bugünkü usul dersimizde daha çok bu soruların cevabını kendi müktesebatım çerçevesinde âcizane vermeye çalışacağım.

Evet, bugün insanlık tarihin hiçbir döneminde olmayan yeni bir dünya ile karşı karşıyadır. Kısa denilebilecek bir zaman diliminde yeni bir dünyaya girdi bütün insanlık; doğusuyla-batısıyla, kuzeyiyle-güneyiyle. Belki de bundan sonra tarih “corona virüs’ten önce”, “corona virüs’ten sonra” diye ikiye ayrılarak konuşulacaktır. Üç ay gibi kısa bir zaman önce Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıkan virüs adeta bütün insanlığı teslim aldı, hayat durma derecesine vardı. Ülkeler sınırlarını kapattı, ulaşım asgari düzeye indi. Ticari hayat yavaşladı. Eğitime hatta toplu ibadet hayatına ara verildi. Belki de tarihte ilk defa Kâbe kapandı, tavaf durdu, sa’y durdu, Medine kapandı, Mescid-i Aksa kapandı. Bütün camiler kapılarını ibadet eden insanlara kapatmak durumunda kaldı. Caddeler, sokaklar, şehirler boşaldı. İnsanlar evlerine kapandı.

Şüphesiz insanlık bu gibi salgınlarla ilk defa karşı karşıya değil. İnsanlık tarihi bu tür musibetlerle doludur. Bir açıdan bakıldığında tarih afetlerin, açlıkların, kuraklıkların, hastalıkların tarihidir. Kolera, verem, tifo, influenza, aids, sars gibi nice bulaşıcı hastalıklarla yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Daha İslam tarihinin ilk zamanlarında, Hz. Ömer (r. a.) döneminde Amvas vebasında içinde onlarca seçkin sahabenin bulunduğu 25 bin insan can verdi. Daha geçen yüzyılın başında I. Dünya Savaşı’nda Avrupa kıtası nüfuzunun 1/3’ünü bulaşıcı hastalıklarda kaybetti.

Bugünü Dünden Farklı Kılan Nedir?

Ancak değerli dostlar, bunların hiç biri bugün yaşadıklarımıza benzemiyor. Tarihte yaşananların hiç birisi bugünkü gibi küresel bir salgına dönüşmemişti. Evet, bugün insanlık küresel bir salgınla karşı karşıyadır. Bütün insanlığı büyük bir endişe ve korkuya sevk etti. Bütün insanlığı çaresiz bir gelecek endişesi kaplamaya başladı. Üstelik bütün bunlar insanın en güçlü olduğu bir zamanda gerçekleşiyor. Bilgi, bilim, teknoloji, iletişim devrimlerinin gerçekleştiği, bütün dünyayı yok edecek kimyasal silahların üretilebildiği bir dünyada gerçekleşiyor bütün bunlar.

Nano teknolojisi ile insanlığın yeni bir gelecek kurguladığı bir çağda gerçekleşiyor.  Tıbbın ve ilaç sanayiinin zirve yaptığı, ölümsüzlüğü çarelerinin araştırıldığı, uzayda hayat alanlarının arandığı bir dünyada gerçekleşiyor. Ve Kibrin, azgınlığın, şımarıklığın kol gezdiği böyle bir zaman diliminde ancak bir mikroskopla görülebilen bir virüs bütün insanlığın hayatını adeta teslim alıyor. Hepimiz evimize kapanmış meçhul akıbetimizi beklemeye başladık.

Bu süreçte Sağlık Bakanlığı, sağlık çalışanları, doktorlar, sağlık otoriteleri üstlerine düşen vazifeleri hakkıyla ifa ediyorlar. Allah o kardeşlerimizin hepsinden razı olsun. Onlara da dua edelim. Temizliğe nasıl riayet edeceğimizi, karantina şartlarına nasıl uymamız gerektiğini bütün yönleriyle bize anlatıyorlar. Kitle iletişim araçları, sosyal medya ağları, Çin’den İtalya’ya, İran’dan Amerika’ya kadar dünyanın her yerindeki, her vakayı bütün insanlıkla paylaşıyorlar.

Manevi Boyutu İhmal Etmeyelim

Ancak bir konu ihmal ediliyor. Hem de önemli bir konu. Konunun insani boyutu ihmal ediliyor. Konunun sosyal ve toplumsal boyutları henüz tam olarak konuşulmaya başlanmadı. Bu işin ruhi, manevi, metafizik boyutu üzerinde henüz yazarlar yazmaya başlamadı, kitaplar kaleme alınmaya başlanmadı. Oysa bu sorun sadece bir sağlık meselesi olmaktan çıkmıştır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da insanlık şüphesiz ihtilaf edecektir. Bilim adamları, felsefeciler, din adamları her biri kendi zaviyelerinden bu meseleyi değerlendirecektir.

Meseleyi sadece bir açıdan ele almaktan ziyade ancak bütüncü bir yöntemle ele alarak ancak doğru bir sonuca ulaşabiliriz. Bugün bu küçük derste yapmaya çalışacağım da bu olacaktır. Zira bilim bu tür meseleleri açıklar, bize sebeplerini izah eder. Felsefe meseleleri akıl süzgecinden geçirerek bizi düşündürür, düşünmeye sevk eder. Din ise anlamlandırır. Görülen ve görülmeyen manası üzerinde bizi düşünmeye davet eder. Ancak İslam söz konusu olduğunda dinin verdiği anlam bilimin açıklamasını ve felsefenin düşüncesini göz ardı etmez. Zira bilim Rabbimizin kâinata yerleştirdiği ayetlerin tefsiri, akıl ve düşünce de O’nun insana en büyük ihsanıdır.

Tarihte bu tür mesele ve musibetlerde korkuları yenmek, endişeleri bertaraf etmek, ölüm korkusunu aşmak hatta şairimizin ifadesiyle “ölümleri öldürmek” ancak sadece dinin verdiği yüksek manayla mümkün olmuştur. Bugün de yine bilimi ve aklı yok saymadan İslam’ın verdiği anlamlarla yaşadıklarımızı daha doğru anlamlandırabiliriz diye düşünüyorum.

Değerli kardeşlerim!

Doğru Yolu Tekvin ve Tenzil’i Birleştiren İlahi Vahiy Gösteriyor

Önceleri, İlahi vahyin yol gösterici olmadığı zamanlarda insanlık başına gelen bu tür afet ve musibetleri hurafe ve tılsımlarla izah etme yoluna gitmiştir. Bazen astrolojiyle izah etmiştir. Çoğu zaman tanrıların savaşlarına yahut gazaplarına bağlamıştır. Bazen de uğursuz addedilen insanlar olmuştur ve onlara mal edilmiştir. Tekvin ile Tenzil’i birleştiren ilahi vahiy yani Kâinat’ın ayetleriyle Kitab’ın ayetlerini birleştiren ilahi vahiy bu konuda insanları batıl ve hurafelerden kurtaracak tam da doğru yolu göstermiştir. İlahi vahyi bir bütün olarak ele aldığımızda; insanı, vahyi ve kâinatı birlikte ele aldığımızda her şeyden önce bu tür musibetler bire ilahi adet değil birer ilahi ayettir. Özellikle bu cümlenin altını çizmek istiyorum. Çünkü bugünkü dersimizde anahtar kavram(lar) “musibet ve ayet”(tir).

Bazen öfkeyle iddia edildiği gibi bu tür hadiseler ilahi azap değildir. Fatır Suresi 45. ayeti kerimede bakınız Rabbimiz ne buyuruyor; “Şayet Allah insanları yapıp ettikleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı yeryüzünde tek bir canlı bırakmazdı”. Fussilet Suresi 46. ayeti kerimede ise Rabbimiz açıkça şöyle buyurur; “Allah kullarına zulmedecek değildir”. Birilerinin zaman zaman haddi aşarak iddia ettiği gibi bu bir kıyamet de değildir. Çünkü kıyametin bilgisi hiçbir peygambere dahi verilmemiştir. Geldiler ve sevgili Peygamberimize (s.a.) sordular: “Kıyamet ne zaman ya Resulullah?” Peygamberimiz ona “sen ona ne hazırladın?” dedi. İkinci ve üçüncü kez “kıyamet ne zaman ya Resullullah?” diye tekrar sorulduğunda yine aynı cevabı verdi: “Sen ona ne hazırladın?

Yarın kıyametin kopacağını bilseniz elindeki fidanı dikmektir insanın vazifesi. Kıyametin hadis kitaplarımızda alametlerinin varlığı bilgisinin birilerine verildiği manasına gelmez.

Musibetleri Vahyin Işığında Nasıl Okumalıyız?

Evet, değerli kardeşlerim! Kur’an-ı Kerim’e göre başımıza gelen bu musibet tam da bir ayettir. Ayetin sözlük manası işarettir. Her mü’min bu ayetten/işaretten farklı bir ibret çıkaracaktır. İşaretler ibareler üzerinden değil ibretler üzerinden okunur. Allah-u Teâla’nın “ibret alın ey akıl sahipleri” emri tam da bu konulara yöneliktir. Nitekim yüce Kur’an, tarihte yaşanan en büyük musibet olan Nuh’un tufanını dahi bir “musibet” olarak değil bir “ayet” olarak adlandırmıştır; “Böylece biz onu ibret için bir ayet yaptık.”

Bu musibet bir ilahi ayet olarak okunduğunda bugün içinden geçtiğimiz ve corona virüs olarak adlandırdığımız bu salgını bir ilahi ayet olarak okuduğumuzda bazıları bunu insanların dünyayı hoyratça kullanmasına bağlayacaktır, haklı olarak. Bazıları dünyanın artık insanı taşıyamaz hale geldiğinden söz edecektir ve bunu sebep olarak gösterecektir, haklı olarak. Kimileri bunu Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Suriye’de, Yemen’de yaşanan insanlık trajedilerine bağlayacaktır. Kimileri ise ülkelerin sınırlarını kapatmalarını, gariban Suriyeli muhacirlere kapılarını kapatmalarına bağlayacaktır, yine haklı olarak. Bazıları mazlum Suriye halkı üzerinden yürüyen küresel çatışmalara bağlayacaktır.  Bazıları da Akdeniz’in sahillerine vuran çocuk cesetlerinde arayacaktır bütün bunların sebeplerini.

Bazı insanlar bu haz ve hız çağında insanın kendini, evini, kalbini, ruhunu, Rabbini unutmasına bağlayacaktır, haklı olarak. Kimi insanlar kendimizi evlerimize kapatmamızın sebebini eşimizi, ailemizi, çocuklarımızı çok ihmal etmemize bağlayacaktır. Bazı mü’minler Kabe’nin, Mescid-i Nebevi’nin, Mescid-i Aksa’nın, camilerin, cumaların kapılarını yüzümüze kapatmalarını onları ihmal etmemize hatta bu büyük mukaddes mekanları yad ellere terk etmemize bağlayacaktır. Kimi mü’minler de (umreden) umreye, hacdan hacca, cumadan cumaya günahlarımızı affettirmenin mümkün olmadığına bağlayacaktır. Kimileri bunu yıllardır Afrika’da açlıktan ölen çocukların o duymakta zorlandığımız ahına bağlayacaktır.  Bazıları içine kapandığımız karantinayı on yıldır Gazze’nin muhasarasına bağlayacaktır.  Kimileri de Allah’ın rızık olarak verdiği helal ve temiz gıdaları terk etmekte arayacaktır.

Zengin Anlamlar Haritası Üzerine Düşünelim

Değerli kardeşlerim!

Eğer biz (süreci) doğru okursak, bütün bu başımıza gelenleri ayet olarak değerlendirirsek bütün bu anlamlar doğru olacaktır. Zengin anlamlar haritası insanlığı kendisi üzerinde yeniden düşündürtecek ve yaşadığımız bu musibeti rahmete dönüştürecektir. Onun için musibetleri ayet olarak okumak çok daha büyük bir anlam kazanmıştır. Böyle okunduğunda insan kendisiyle yüzleşecektir, her insan. İnsan dünya ile ilişkisini yeniden gözden geçirecektir. İnsan eşiyle, dostuyla, çevresiyle ilişkilerine çekidüzen verecektir. Namütenahi (ucu bucağı bulunmayan) zengin anlamlar dünyasını terk edip bu tür musibetleri belli bir kişiye,  belli bir olaya, belli bir topluma bağlamak, ilahi azap ve kıyametle izah etmek sonsuz ayetleri okuyamamak demektir.  Bizi ibretten koparır böyle bir okuma, ibarelere mahkûm eder. Sorunlarımızı çözmez bilakis krizlerimizi derinleştirir. 

Birkaç gündür İslam dünyasında yüzlerce hocamızın anlattıklarını dinlediğimde böyle bir sonuca vardığımız üzülerek müşahede etmiş bulunuyorum.

Musibetleri Doğru Anlamlandırmanın Önündeki Engeller Nelerdir?

Aziz kardeşlerim!

Bu tür musibetleri vahyin ışığında doğru anlamamızın önündeki engelleri şu şekilde sırlamak mümkündür. Böylece birinci engel, büyük engeli ifade etmiş olduk. Ayet olarak okumayıp sadece azap olarak, kıyamet olarak, alamet olarak okuduğumuzda büyük bir yanlışlık yapıyoruz ve asıl çıkaracağımız dersleri de ortadan kaldırıyoruz. Ama doğru anlamamızın önünde başka engeller de var. Birincisi, bu tür hadiseleri insanın sorumluluklarını ortadan kaldıracak şekilde yorumlamak. İnsan irade sahibi ve sorumlu bir varlıktır. Yüce Rabbimiz Rum Suresi 41. ayeti kerimede şöyle buyurur: “Karada ve denizde ortaya çıkan bütün fesadın, bozgunun sebebi insanın yapıp ettiklerindendir.

İkinci yanlışlık, bu tür hadiseleri yorumlarken (bilhassa son zamanlarda içine düşülen en büyük yanlışlıklardan bir tanesi) bilim adına değil bilimcilik adına kâinatın yaratıcısını, yoktan var edicisini göz ardı etmek. Allah’ı yok sayarak, O’nun kâinata ve varlığa yerleştirdiği kanunları göz ardı ederek okumak ve yorumlamak yapılabilecek en büyük yanlışlıklardan bir tanesidir.

Üçüncü yanlışlık, insanın, haşa, kendisini Allah yerine koymaya kalkışmasıdır. Kişinin Allah adına konuşması(dır). Nasıl oluyor bu? Bu Allah’ın şu olaylardan dolayı, şu topluma verdiği bir cezadır, demek gerçekten bir kulun haddini aştığı, en önemli konulardan bir tanesidir. Böyle dediğimiz zaman Allah adına konuşmuş oluruz ki bu asla doğru değildir.

Dördüncüsü, Allah’ın halk ettiği sebepleri yok saymak, tedbirleri elden bırakmak. Bilhassa bu gibi salgın hastalıklarda sağlık otoritelerinin önerileri dinin de önerileridir. İslamiyet, bir insan canını korumayı, can emniyetini sağlamayı en büyük esas kabul etmiştir. Bildiğiniz gibi Resulullah (a. s.) 14 asır önce kendi dönemi için salgın hastalıklara karşı karantina ilkelerini en iyi şekilde belirlemiştir. Ben bir hadis talebesi olarak hadis kitaplarını tekrar karıştırdığımda gerçekten bu konuya Allah Resulu’nün (s. a.) önem verdiğinin yeni farkına vardığımı ifade etmek isterim. Peygamberimizin  “Hasta bir insanı sağlıklı bir insanın yanına sokmayın, götürmeyin” dediğini Buhari ve Müslim’de rivayet edilen bir hadiste görüyoruz. “Bir yerde salgın bir hastalık varsa oraya girmeyin. Bulunduğunuz şehirde salgın bir hastalık varsa da oradan çıkmayın” emri yine Peygamber Efendimize (s. a.) aittir. Hz. Ömer veba salgınından dolayı Şam’a giremeyip geri dönünce valisi Ebu Ubeyde Bin Cerrah (ki o da vebadan vefat eden büyük sahabelerden ve Şam’ın fatihidir) derki; “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun ey Ömer?” Hz. Ömer şu cevabı vermiştir: “Evet, Allah’ın kaderinden başka bir kaderine kaçıyorum.”

Ferd ve Cemiyet Olarak Bugün Bize Düşen Nedir?

Bu salgın hastalığa karşı alacağımız tedbirleri de ifade ederek sözlerimi bitirmek istiyorum. Bunları üçe ayırmak mümkündür.

Değerli kardeşlerim; az önce ifade ettiğimiz gibi bulaşmasını önlemek için günün gerektirdiği her türlü yola başvurmak İslam’ın emridir. Evlerimizde kalışımızı bir nimete dönüştürebiliriz mesela. Bir aile muhabbetini yeniden keşfetmemize vesile kılabiliriz. Camilerimizden uzak kalmamızı evlerimizi mabetlere dönüştürmek için vesile kılabiliriz. Allah Resulü’nün (a. s.) emridir; “evlerinizi mabed edinin.

İkinci tedbir ilim adamlarına düşüyor. İnsanlık bugün ilim adamlarının bu hastalığın şifasını keşfetmesini bekliyor. Böyle bir hastalığın çaresini bulmak bir kulun erebileceği en büyük derecedir aslında. “İnsanların en hayırlısı, bütün insanlığa en çok faydası olandır” buyuruyor Allah Resulü.  İnsanlık bugün birbirini yok etme silah üretme yarışını bırakıp birbirini tedavi edecek, derdine çare üretecek vesileleri bulma yarışına girmelidir. O zaman ne güzel bir dünya olur.

Ve son büyük çare dua, dua, dua! Yüce Rabbimiz En’am Suresi 42 ve 43. ayeti kerimelerde şöyle buyuruyor: “And olsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından belki yalvarıp yakarırlar diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık. Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde yalvarsalardı ya. Fakat kalpleri iyice katılaşmıştı. Şeytan da onlara yaptıklarını şirin gösterdi.

Aziz dostlar, elbette el açıp en büyük ilticagahımıza yönelmek, O’na dua edip yalvarmak elbette önemlidir. Her gün aile efradımızla birlikte Rabbimize el açıp yalvardığımız bir vaktimiz mutlaka olmalıdır. Ancak en kabule şayan dua nasıl bir duadır biliyor musunuz? Fiili duadır. Bugünden itibaren dualarımızı büyük bir iyilik hareketine dönüştürebiliriz. (Peki, dualarımızı büyük bir iyilik hareketine) Nasıl dönüştürebiliriz? Mesela bu zor zamanlardan geçerken bir ev ve dükkân sahibinin kirasını ödeyemeyen kardeşine ikramı en büyük duasıdır ve en büyük duadır.  Bir işverenin bu zor zamanlarda işe gelemeyen bir işçisinin ücretini vermeye devam etmesi en büyük duadır. Bir kimsenin alışverişini yapamayan, zor durumdaki komşusuna yardımcı olması en büyük duadır. İlahi rahmeti celb edecek, bela ve musibetleri def edecek en büyük dua bu zor zamanlarda büyük bir iyilik hareketi başlatmaktır. Bütün birey ve toplum olarak, sivil toplum örgütleri hep birlikte bir iyilik hareketi başlatmamız, zorda olan her kardeşimizin kalbine dokunmamız en büyük duadır.  En büyük dua herkesin birbirine iyilik yapmasıdır.

İyilikle Yüreklere Dokunalım

Bugün musafaha etmekten uzaklaştık, çok sevdiğimiz kardeşimize bile elimizi uzatamıyoruz. Ama bunu yüreklerin dokunuşuna dönüştürebiliriz pekâlâ. Ve yüreklere dokunmak en büyük duadır.  Allah dualarımızı kabul etsin. Sözlerimi bu tür hastalıklarla imtihan edilmekle şöhret bulmuş büyük Peygamber Hz. Eyyub’un (a. s.) duasıyla bitirmek istiyorum. “Rabbimiz başımıza bu dertler geldi. Ama sen merhametlilerin en merhametlisisin.

Cenabı Hak bir an önce insanlığı bu musibetten muhafaza buyursun, eş Şafi ismiyle tecelli etsin. Bizleri de her türlü musibeti ayet olarak görüp ibret almaya sevk etsin, ibret almayı bizlere nasip eylesin.

Hepiniz saygıyla selamlıyorum. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.”

Yukarı Dön

İlgili Videolar






Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat