Dijital ruha yenilen bir değer:Mektup


Dijital ruha yenilen bir değer:Mektup

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 30 Ağustos 2015 Pazar 20:59


iletişimde dijital bir döneme geçen dünyada, internetle birlikte binlerce yıllık bir değer olan mektuplarda fark edilmeden hayatımızdan çıktı gitti.

Küre Medya / Haber Merkezi
iletişimde dijital bir döneme geçen dünyada, internetle birlikte binlerce yıllık bir değer olan mektuplarda fark edilmeden hayatımızdan çıktı gitti. Sadece mektupların hayatımızdan çıkıp gitmesiyle kalmadı yitirdiklerimiz, aynı zamanda edebiyatımızı, sözlü kültürümüzü, deyimlerimizi sıcak samimi satırlarımızı da yitirdik.


Eskiden mektuplar alırdık

Eskiden mektuplar alırdık dostlarımızdan, uzun uzun, samimi sıcak satırları olan. Anlatırlardı içlerinde ne varsa, içlerinden geldiği gibi, bildiğimiz gibi.

En samimi duyguların dile geldiği satırlar, birbiri ardına eklenen cümleler ahenk içinde, biraz durgun biraz kederli, söylenirdi ne varsa söylenecek olan. Her mektup gelende ufka doğan güneş misali, gözlerimizin şavkı aydınlatırdı odayı.

Hep en içten özlemlerin, en hasrete bakan yanı dile gelir satırlarda, paylaşılırdı uzak yollardaki dostlarla. Duyguların içtenliği, anlatanın samimiyeti satırlara nakış gibi işlenir, arasına bazen kurumuş bir gül yaprağı eklenirdi. Cümleler kısa manalar yüklü, sevinçler belli ederdi kendini. Can dostum, sevgili arkadaşım, kardeşim diye başlardı satırlar, başladığı gibi sürer giderdi aynı samimi sıcaklık.

Uzun ayrılık zamanlarının getirdiği özlemlerin güzelce anlatılması için düşüne düşüne yazılırdı mektuplar.

Bayramlarda bir başka olurdu mektup sevinci, bir başka haz alırdık duygularımızdan. Güzel kartpostallar için dolaşır, her sergiye bakardık, duygularımızı en güzel hangisi anlatır diye.

Kime ne yazacaksak, günler önceden hazırlık yapar, kartlarımızı zarfların içine özenle koyardık. Postaneden derlerdi; “ Zarf kapalı olursa şu kadar, ağzı açık olursa bu kadar” diye. Gönlümüzün yükünü doldururduk zarflara, her gelen mektup, yazılan her satır, çok şeyleri anlatır, bir kelamın ifadesi kitapları doldururdu.

Bütün alemi anlatırdı neredeyse yazılanlar. Bütün sevinçleri ve her kederi…

Hiç zorluk duymazdık dosta kelam etmekten, uzun yolları aşan mektuplarla selam etmekten. Neler anlatırdı satırlarımız, neler yüklenirdi satırlara, en güzeli en içteni en sıcağı sığardı mektuplara. Kimin askeri varsa, kimin gurbetliği, kimin sevdalısı hep mektupların sırtındaydı.

Sayfa sayfa, satır satır, dize dize, yazılırdı gözden akan yaşlarla, inciden damlalarla…

Her kalem alışta ele, neler gelirdi akla hayale, şifaydı mektuplar, hem akla hem kalbe hem de bedene.

Yaşlı teyzemiz vardı mahallede, oğlu gitmişti bir zaman gurbet ele, torunları tüterken gözlerinde, beklerdi virane evinin penceresinde. Ne günlerdi mektupların olduğu günler, neler hissederdik neler…

Okuma yazma bilmezdi yaşlı insanlar, mektubu geldiğinde ya bakkala ya da bir tanıdığı koşar, "oku evlat ne demiş gurbetteki oğulcuğum” derdi.

Mektuplar geldiğinde, herkes pür dikkat, nefesler tutulmuş her kelamın manası yüreklere zerk eder bazen yaşla bazen tebessümle, bayram havasında okunurdu.

“Kıymetli anneciğim” derdi, ya da “candan dostum” ya da “sevgilili eşim”…

Başlardı samimi içten yakan üten satırlar. Okuyan anneyse Yusuf’un gömleğini almış Yakup gibi yüzüne gözüne sürer, sessiz sessiz ağlardı. Okuyan bir eşse, kimsecikler görmesin diye, akan gözyaşlarını, içine gömen bir edayla tavrını gizler, mutfağa koşar, saatlerce çayın demlenmesini beklerdi.

İçini yakan uzaklık, adına hasretlik denen duygu, nedenini bilmese de, değer mi bunca özleme diye uzun uzun düşünür, manasız hayallere dalardı.

Hasretin bütün hissiyatını kaplayan atmosferinde, özlenenden uzak, büyüyen çocuklarıyla iç geçirir, vuslatın geleceği asırlık zamanı beklerdi. Yalnız kaldığında gelen nağmenin kokusunu içine çekerek sessiz sessiz ağlar, mektupların daha sık gelmesi için yaratana dua ederdi.

Okuyan bir dostsa, arkadaşsa, geçmiş günlerin özlemiyle gözleri buğulanır, sokakta beraber oynadıkları günleri hatırlayarak iç çekerdi. Zamanın akıl almaz akışına sitem eder, “hey gidi günler hey” diye iç geçirirdi.

Çok şey anlatırdı mektuplar, çok şey. Anlattıklarını bile anlatamaz olduk şu günlerde.

Başladığı gibi samimi biterdi yine; “Allah’a emanet ol, selam ve dua ile, hasretle kucaklıyorum, mektubuma acele cevap…” birde yarım tekerleme yazardık, “kestanem kebap acele cevap” diye.

Şimdilerde yoksunuz mektupların büyüleyici havasından, ihtiyaçta duymuyoruz aslında. Artık dijital ortamda yarım kelimelerle, dudaktan düşen zoraki cümlelerle hal hatır sorar olduk.

Samimiyetten uzak ifadeler, tam çıkmayan kelimeler, sevginin olmadığı lügatlerle amel eder olduk. ”mrb.,nbr.,slm.,”…Ne ifade ediyorsa onu anlıyoruz kuşatıcılıktan uzak, ulviliğe yabancı ifadeler.

Saramıyoruz kucaklayamıyoruz dostlarımızı, yalana hazır zeminlerde, konuşurken bilmiyoruz kim nerde, ne sevgi kaldı, ne aşk gönüllerde. Uzun uzun anlatamıyoruz kendimizi, dertleşmeler bitti, çağrı muhabbetiyle geçen ömrümüzde, bir daha asla geri gelmeyecek değerleri, kayıp hanemize yazmış yaşıyoruz artık.

Belki de uzun mektuplara yazacak kadar anlatacak değerlerimiz ve samimiyetimiz kalmadı birbirimize, kim bilir. Günü birlik dünya meşgalesinin bütün evrenimizi kuşattığı şu günlerde, yalnız yaşamanın verdiği kederle gömüldük yalan dünyamıza. Önceliklerimizin yer değiştirdiği zamane hastalıklarının insanlığı sardığı meşgale ortamı kimsesizler diyarına bizi mahkum etti.

Özleniyor, eski günlerin özlendiği gibi eskiden gelen mektuplarda. Nerde samimi satırlar, nerde her derdini paylaşabilen sıcak insanlar. Bozuk zeminde fıtratının gün be gün bozulduğu yeni neslin, asri çağın şifasız hastalıklarına yakalandığını görmekteyiz.

Sürekli meşgul kafalar, kulaklarda müzik çalarlar ve durmadan mesaj yazan parmaklar. Çevre kültürünün eğittiği, dizilerin yön verdiği zavallı insanlık.

Bir olsak acaba, el ele versek geri getirebilir miyiz o güzide günleri..?

Yada ne yapsak ta tekrar yaşasak samimi sıcak baharları..? Çok zor değimli, belki imkansız, bir daha hiç bulamayacağız, ne yıllarca saklanan mektupları nede asırlık sevdaları.

Günü birlik sevdalarla geçecek ömrümüz, hep yalancı baharlarla erken açacağız, ilk kırağıda, dökülecek çiçeklerimiz kuruyacak dalımız budağımız. Ne kadar özlem duysak da.

Yakup Döğer 

Yukarı Dön



Etiketler:

Yorum yapyorum

Yorumlar

Mehmet Ali Başaran
31.08.2015 11:38
durun, bir ihtimal daha var
mektup ölmedi, cezaevlerinde yaşıyor.

"Mektubun hükmünün kaldığı, bütün canlılığıyla gerçekte yaşadığı tek yere çağırıyoruz."

http://mehmetalibasaran.com/2015/02/08/cezaevi-mektuplari/
Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat