Darbenin Batı Günlüğü -1-


Darbenin Batı Günlüğü -1-

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 23 Temmuz 2016 Cumartesi 17:19


ABD ve İngiltere ana akım medyasının darbe girişiminin başarısız olduğunun anlaşılmasından itibaren farklı bir kulvara girdiğini ve elbirliği etmişçesine “şimdi ne olacak?” sorusuna cevap arama gayretine girdiğini görüyoruz

Küre Medya / Haber Merkezi
ABD ve İngiltere ana akım medyasının darbe girişiminin başarısız olduğunun anlaşılmasından itibaren farklı bir kulvara girdiğini ve elbirliği etmişçesine "şimdi ne olacak?" sorusuna cevap arama gayretine girdiğini görüyoruz

Deniz Baran / Darbenin Batı Günlüğü -1-

Şu an görev yaptığım gazetedeki işim gereği, zalim darbe teşebbüsünün olduğu 15 Temmuz gecesinden itibaren yoğun şekilde Batı basınını takip ediyorum. Bilhassa ana akım denebilecek yayın organları ilk son dakikaları geçtikleri andan beri takibimde. Haftasonundan itibaren de köşe yazıları, yorumlar ve bolca görüş yazıları günlük gazetelerde, dergilerde yer almaya başladı. Şu ana kadar genel tabloyu tek bir cümle ile değerlendirecek olursam diyeceğim şu olurdu: Bizim tereddütsüz zalim darbe dediğimiz hadisede zalim vurgusunu başka yere yapmak için ortaya konan müthiş bir çaba.

Tek tek topladığım verileri saymaya kalksam upuzun bir yazıya malzeme çıkar. Hatta en ana akım 5 yayın organı ile çerçeveyi çizsek, İngiltere ve ABD’den bir seçki yapsak dahi yeterli. Esasında sorun da tam burada başlıyor… Bu “sorun”un adını koymak, bugün, oldukça önemli. Zira sonuçlarını hemen hissedemediğimiz kadar vahim sonuçlar doğuran, Batı halklarıyla bu coğrafyaların zihinsel kopuşunu pekiştiren oldukça kronik bir hastalıktan bahsediyoruz. Hem de bu hastalığın virüsü kimi zaman bünyeye istemdışı yayılıyor.

Batı basınının bize bakışındaki problemi ne sorusunu izaha kalkışmadan evvel bir şeyi not etmek isterim. Tipik bir “bunlar külliyen art niyetli, külliyen yalancı, külliyen İslam düşmanı” gibi bir ön kabulü ispatlama dürtüsüyle bu çabaya girişmedim. Darbe teşebbüsünün verdiği öfke ve ıstırabın içerisinde olabildikçe sakin zamanlarımda yazılan/ çizilenin üzerine düşündüm. Bunu sağlamak için kimi metinleri tekrar okudum. Ve en önemlisi de onların bir taraf olma hakkına, siyasi maziden ve ideolojik tercihlerden kaynaklanan bazı ön kabullerle belli şeylere elden geldiğince şüpheci yaklaşma hakkına riayet etmeye çalıştım; herkesin öncelikli endişeleri olabileceğini ve o perspektiften bir bakış açısı inşa edebileceğini gözettim. Çünkü bunu ben de, biz de, bizim mahallemiz de başka vakitlerde yapıyor. Mesela Avrupa’daki terör saldırılarında birçok sıradan vatandaş öldüğünde Avrupa devletlerinin bu vahim katliamları ortaya çıkaran politikalarını hatırlatmamız böyle bir şey belki de onların gözünde. Velhasıl kısaca empati kurdum. Sosyal medya ortamında sık yaşandığı gibi elime geçirdiğim her şeyi, haklı öfkemle, bana saygısızca gelen her yazının üzerine fırlatmama gayretini gösterdim.

Peki bu tavrı gösterince 15 Temmuz sonrası yazılıp çizilenler basit bir “öncelik meselesi” ya da “anlayışsızlık” olarak nitelenip geçilebiliyor mu? Hayır. Net bir şekilde art niyet örneklerini, algıda seçiciliğin kabul edilemeyecek derecede zirve yaptığı yayınları görüyoruz. Batı basındaki birçok ana akım organın genel yayın politikası ve o organlardaki bazı yazarların yazıları algı manipülasyonu yapıyor. Bir ajandaya hizmet ediyorlar mı ya da kaçı ediyor? Orası meçhul…

Darbe gecesinde flaş haber olarak bültenlere düşen darbe girişimine dair ilk saatlerde olan biteni aktarma modunda olan ABD ve İngiltere ana akım medyasının darbe girişiminin başarısız olduğunun anlaşılmasından itibaren farklı bir kulvara girdiğini ve elbirliği etmişçesine “şimdi ne olacak?” sorusuna cevap arama gayretine girdiğini görüyoruz. “Şimdi ne oldu?” sorusunun üzerinde durma meselesi ise haberciliğin hatırına, asgari vurgu ile yapıldı. Yapıldığında da, çoğu zaman kasıtlı şekilde, meseleyi darbenin bir numaralı hedefi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yıkma yollarını zorlayacak bir şüphecilikle yapıldı. Hayatın olağan akışına göre olayları birazcık takip eden ve “vakanın” haberini yapmak gibi temel vazifesini icra etmek isteyen bir basın organının tercih etmemesi gereken bir kulvardı bu. Hele Gülen Cemaati’nin fail olup olmadığı konusunda ilk başta anlaşılır olan (hadi dışarıdan göz diyelim) temkinleri onca veriden sonra da sürünce mesele “aptala yatmaya” döndü. Bunu bir sonraki yazıda detaylı inceleyeceğim, “Gülenciler mi var arkasında gerçekten” tınısı güzel bir algı oyununa dönmeye başladı zira…

Örneklerle Batı Basınının Algı Manipülasyonu

Halil Berktay yazdığı gibi darbenin püskürtülmesini adeta bir gönülsüzlükle veren Batı basının başat unsurları, Türkiye içerisinde darbeyi desteklemese de emsalsiz bir direniş sergileyen halk kitlesini hor görmek için sınırları zorlayan kesimin oluşturduğu bakış açısından etkilenmişçesine fazlaca endişeli ve karamsar bir perspektifin üzerine yatmayı münasip gördü. Ya da belki kamuoyunu onlar oluşturdu… Tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan? Her neyse… Bu mecralar o kadar karamsardı ki neredeyse olan biteni kınamayı unutacak yazılar gördük. Daha profesyonelleri (sinsi mi demeliyiz?) metinlerdeki vurgu oyunlarıyla işin içinden sıyrıldı.

ABD’nin en büyük haber merkezlerinden Fox News’te eski bir Amerikan albayı Ralph Peters’ın başlığı yukarıda bahsettiğimiz yönde bir yayın politikasının işaret fişeğiydi: “Turkey’s Last Hope Dies” yani “Türkiye’nin son umudu ölüyor”. İmiş… Hadi neo-con mantığı ile meseleyi ele alıp mevcut hükümetten nefret ediyorsunuz, peki son umut olan neydi? “Tamam iyi oldu da Türkiye’nin geleceği ne olacak”çılardan dahi daha insafsız bir başlık. Yorum yok. Vicdansızlar.

http://www.foxnews.com/opinion/2016/07/16/turkeys-last-hope-dies.html

BBC, 17 Temmuz’da yayımladığı yazıda (ki yazar imzası yoktu, belli ki genel editorya yazısı) şu temayı tercih etti: Recep Tayyip Erdoğan: Turkey’s ruthless President… Türkiye’nin gaddar cumhurbaşkanı.

Dikkat edin haber metni darbe meselesi üzerine veriliyor. Darbenin bir numaralı hedefi Erdoğan. Hedef alan cunta henüz yüzlerce kişinin ölümüne yol açmış, halkı bombalamış bir cunta. 48 saat dahi geçmemiş. BBC editoryasının gaddar bulduğu kişi ise Erdoğan. Deseniz acaba Erdoğan’ın sıkı önlem talimatları falan mı… Hayır, henüz 17 Temmuz, daha darbe tehlikesi dahi geçmemiş. Yazının içerisinde Erdoğan’ın cunta girişimine karşı yaptıklarına dair tek kelime yok. Darbeye de utanmasalar değinmeyeceklermiş. Darbe girişimini yapan cunta liderine yapılması gereken bir portreyi Erdoğan’a yapmayı uygun görmüşler. Bol bol İslami yönünün altını çizerek. Yarım yamalak bilgilerle, özensiz anlatımlarla. Bir algıda seçicilik şaheseri…

http://www.bbc.com/news/world-europe-13746679

Esasında BBC’den yolumuza devam edersek bu yazıya bir dolu malzeme bulabiliriz. Her açıdan rezil bir kulvarda ilerlediler. Kimi zaman açıkça, kimi zaman sinsice algı manipülasyonlarına imza attılar, atıyorlar. BBC gibi uluslararası çapta habercilik yapan, imaj olarak saygın bir kurumun üzerine düşen objektiflikten çok uzakta olmakla kalmadılar. Bir ajandaya hizmet edercesine meselenin tali yönüne vurgu yapıp, yani Erdoğan’a kafayı takıp cunta zulmünün kendisine doğru dürüst değinmediler. BBC Türkçe de bu perspektifin takipçisi olmaktan imtina etmedi tabi ki, halkın onurlu direnişine leke sürecek her tali olayı ana mesele edip neredeyse darbenin püskürtüldüğüne üzülür hâle getirdiler bizleri…

Batı basınının başat unsuru deyince akla ilk gelecek Foreign Policy de boş durmadı. Tüm bu organlar elbirliği ile pek elverişli bir nokta olan Erdoğan’dan nefret, Müslüman hassasiyetleri olan halktan antipati noktasında durarak olan biteni sinsice itibarsızlaştırıyorlardı. Ama bu seferki fail salt bir ideolojik nefretin ve aşırı yanlılığın ötesinde bir ajandaya hizmet ettiğinden kuvvetle şüphelenebileceğimiz bir isim: Michael Rubin. Neo-conların şahı mı desek… Hani birkaç ay önce Türkiye’de darbe iması yapmıştı da bir hayli tartışmıştık. Bu ziftten daha karanlık adam Foreign Policy’deki sayfasında bize nasıl bir karanlığa yol aldığımıza dair imalar yaptı. Pek cürretliydi hem de, diğerleri gibi alttan alta vermiyordu mesajını: Erdoğan Has Nobody To Blame For The Coup But Himself… “Erdoğan kimseyi suçlayamaz, kendisini suçlasın” demeye getiriyordu. Cuntanın saldırısından canını 15 dakika ile kurtaran Erdoğan kimseyi suçlayamazmış… Rubin’in cürretkârlığı burada sona ermiyor, yazının sonuna doğru ilerledikçe cunta liderinin Erdoğan olduğunu falan duymayı bekliyorsunuz. Hem de cuntanın gerçek liderlerinden Fetullah Gülen’in ara cümlelerle aklandığı paragraflar size eşlik ediyor. Erdoğan dostlukları çabuk bitiriyormuş… “Barış ve dini hoşgörüyü tavsiye eden Türk teolog” Fetullah Gülen’in takipçilerini kullanmış da işi biter bitmez onlara zulmetmiş… Halbuki ikisi de darbelerden çok çekmiş… Dünya alemin bildiklerini bu Amerikan derin devletinin kurdunun bilmemesi mümkün mü? Değil. Neyse ki biz Rubin’in ne olduğunu iyi biliyoruz…

http://foreignpolicy.com/2016/07/15/erdogan-has-nobody-to-blame-for-the-coup-but-himself/

ABD’nin ana akım gazetesi New York Times da BBC’den halliceydi. Aynı ithamları tekrar yapmama gerek yok. Rezil bir algı manipülasyonu… Öyle ki halkın emsali görülmemiş direnişi için The Counter-coup yani karşı darbe demeyi tercih edecek bir algı manipülasyonu. Bu başlığı atan da bir yazar değil, doğrudan yayın kurulu. İnsaf.

http://www.nytimes.com/2016/07/16/opinion/the-counter-coup-in-turkey.html

Ancak daha da acı olan, New York Times’da bu kasıtlı algı çarpıtmasına yol açan diğer yazıların çoğunda Türkiye’den birinin imzası vardı. Kim olduğunu bilen biliyordur, ismini zikretmeye gerek yok ancak bu şahıs vb. durumdaki başka şahıslara dair bir minik değerlendirme yapacağım en sonda. Şu an sadece şunu not etmek istiyorum:

http://www.nytimes.com/2016/07/19/world/europe/turkey-erdogan-crackdown.html

Bu linkteki haberin başlığı tepkiler üzerine değiştirildi. Bu kadar da insafsız ve onursuz bir başlık atamayız dediler sanırım. Tüm halk kaybettiği onlarca canın kederini ve zalim cuntacılara duyduğu derin öfkeyi taşırken, başka yerde olsa demokrasi fedaisi ilan edecekleri halkı utanmadan sıkılmadan “Erdoğan’ın koyunu” ilan etti bu yazı evvelinde… Hem de bunu anlatırken bir cenaze fotoğrafı kullanacak kadar aymaz ve utanmazlardı. Öncesindeki bir yazıda da canını siper eden halkı “caddelerde dans eden İslamcılar” ilan etmişti.

Allah sizi, senin gibileri ıslah etsin. New York Times’ın Bağdat Büro Şefi olan Tim Arango neyin nesidir hiçbir fikrim yok ama o diğer yazarsa bu insanlara aklıselim dersi verecek olan… Aklı ona kalsın. Vicdansız.

The Guardian normalde takip ettiğim bir gazete olmadığı için genel yayın politikası ne yöndeydi, göz atamadım. Ancak Alev Scott isimli birinin yazdığı oldukça taraflı ve işin kötüsü gerçekleri çarpıtan yazıydı. Yazı başlığına bakılırsa darbe bitmiş ama “şiddet yanlısı çeteler” ortaya salınmış. İç kamuoyunda bu tartışma çok yürütüldü, anlamak istemeyene anlatmak güç… Birçok ilde devasa kitlelerin sokağa döküldüğü bir gecede vandalizm denebilecek ne kadar olay vardı dense sayılabilecek doğru dürüst bir şey yok ki sosyolojik bir olgudur, bunca kitlenin sokağa döküldüğü herhangi ama herhangi bir örnekte arada taşkınlıklar yapanlar çıkması kaçınılmazdır. Bunun tüm hareketi itibarsızlaştırma malzemesi olarak kullanılması büyük kurnazlıktır. Ve bu denli bir direnişte onar onar ölen ama vandallık yapmayan bu kitlenin kendisini tüm gece ateş altında tutan, yanındakileri bir bir vuran askere olan öfke patlamaları bambaşka bir imajla sunuldu. Burada olan linç girişimleri iyi ki oldu mu diyoruz, hayır. Ama bunu demiyoruz diye yaratılan bu saçma imajı da kucaklayacak değiliz. Haklı bir infialin yarattığı öfkeyi sen “her daim şiddet yanlısı dindar yobazların” temel amacı gibi verirsen, bunu da Batı’nın İslamofobik sembolleri üzerinden pekiştirirsen en kurnaz insafsızlığın altına imza atmış olursun. Scott’un yaptığı gibi… Gerçek olsaydı dahi devasa kitleleri IŞİDci gibi gösteremeyecek olan (ve gerçek olsaydı iğrenç, kabul edilemez bir hadise olacak olan) kafa kesme olayının fos çıkmasına değinmiyorum bile… Hadi ona hepimiz başta inandırıldık.

https://www.theguardian.com/commentisfree/2016/jul/17/turkey-defeated-coup-military-turkish-army

Beni şaşırtan bir diğer yayın organı ise hakkaniyetli bir yayın olarak düşündüğüm The Independent’tı. Robert Fisk gibilerin endişeli yazılarının üzerinde durmuyorum. Bunlar da pekala “bu mudur tek lafın arkadaş” diyerek tartışılabilecek şeyler ama hadi bir kısmı da haklı endişeler, bu kimseler de zaten takıntılı kimseler deyip geçelim. Kaldı ki iç basında Fisk tarzı zilyon tane yazı varken Fisk’e dil uzatmak gereksiz olur. Peki ya The Independent’ın Orta Doğu muhabiri olan ve bir dönem baş manipülatör Financial Times’ta aynı görevi üstlenmiş olan Patrick Cockburn’ün o aşağılık yazısı neydi?

Daha 17 Temmuz’da, hükümetin doğru dürüst karşı hamle dahi yapmadığı bir dönemde “Erdoğan, başarısız darbeyi seküler Türkiye’nin son izlerinden kurtulmak için kullanıyor” başlığını attı. Yazısında ise buna dair tek bir veri vermiyordu. Zaten veremezdi de… Ama vermeyi dahi denememişti. Yazısında hiç var olmayan bir şeyi başlığa taşımak ve bu başlıkla müthiş bir algı oyunu yapmak katıksız bir art niyetti.

Bu muhabir hâlâ durmadı, durmuyor. Zerre iş ahlakı olmayanı durduracak bir şey yok demek ki… Orta Doğu muhabiri olarak bihaber olamayacağı bir mesele iken Gülencilerin nasıl virüs gibi her yere yayıldığı ve cunta girişiminin arkasında onların olduğu da günbegün belirginleşirken Cockburn’ün tek vurguladığı şey büyük sayıda tutuklamalar, kurumların içinin boşaltıldığı… Hiçbir şey yokmuş da hükümet kendi kendine tasfiye yapıyor havası yaratıyor adeta.
Batı Basını ve Batılı Liderler Birbirini Tamamlıyor

Tabi basını takip ettik diye basını mercek altına aldık. Onların yeri gelince art niyetle, yer gelince takıntılı bir nefretle, en hafifinden de körlükle hareket ettiğini parçaları bir bir incelerken değil hepsini birden değerlendirince daha iyi kavrıyoruz. Sadece 4 günde bu denli yoğun şekilde salt bir algıya hizmet eden bunca örneğe maruz kalmamız da bağlamı kurmamıza yardımcı oluyor herhalde. Ancak bağlamı daha da geniş şekilde görebileceğimiz bir nokta var ki basından kafamızı kaldırıp Batılı politik mercilerin, liderlerin mesajlarına bakmak. Birçoğunun basınlarındaki perspektifi tamamlayıcı olması tesadüf mü? Allah bilir… Kendi ülkesinde idam cezasına yer veren ABD’nin, Türkiye’nin tamamıyla askeri bir savunma örgütü olan ve bariz bir şekilde ne teorik ne de pratik olarak insan haklarıyla yapacağı hiçbir şey olmayan NATO’ya üyeliğinin riske gireceğini söylemesi komik değil mi? Fransa’dan, İngiltere’den gelen bilimum vurgusu tuhaf mesajlara girmiyorum. Reichstag hikayesini bariz verileri bildikleri halde buralara uyduracaklarına kendi global Reichstag oyunlarına baksınlar diyelim, yeter.

Yukarıda demiştim ya şu yabancı kurumlarda çalışan Türkiyeli gazetecilere dair bir noktaya değineceğim. Sanıyorum ki bu nokta önemli. Bazen kendi art niyetleri dışında bu ana basın organlarının yanlış veya fazla yanlı bilgilendiriliyor olmaları da söz konusu:

- Bu kurumlarda çalışıp Türkiye’den haber aktaran kimseler eğer kendi habercilik standartlarını oturtamayacak kadar ideolojik takıntılara sahipse belli şeyleri kenara atıp belli şeyleri öne çıkarıyor olabilirler. En nihayetinde çalıştıkları organa perspektif katanlar da bu yazarlar.

- İkinci faktör de doğrudan Gülenciler faktörü. Devletin ve hatta devletlerin (pek tabii yapılandıkları başka devletler de söz konusu ) içine bu denli sızan bu haşhaşi hareketinin uluslararası basında da birçok kaleyi tutuyor olması muhtemel. Belki de her zaman art niyet timsali kişiler değil de yanlış bilgiyle zehirlenen yazarlar facia yaklaşımlara imza atıyorlardır.

Bu meselede de iş bize düşüyor. TRT World bu bakımdan bir nimet ancak kasıtlı/kasıtsız kara propagandalara karşı sistematik cevaplar geliştirecek mekanizmaları geliştirmemiz lazım. Üç beş site, üç beş sosyal medya hesabı, üç beş yazar/gazeteci… Bu yetmiyor belli ki. Olay troll zihniyetlere kalıyor ki onların neyi ne kadar onarabildikleri, ne kadar gerçek yahut hakkaniyet peşinde koştukları tartışılır. Darbeye darbe dedirtmekte dahi zorlanıyorsak bunda biraz şapkayı öne koyup düşünmek de bize düşüyor. Bu yazının derdi de budur zaten.

Bu arada Batı basınından örnekler sayarken daha ilk dakikada Fetullah Gülen’e röportaj şansı verip de darbenin başarısız olmasından pek bir karamsarlık duyan en büyük algı manipülatörü Financial Times’ı unuttum mu? Hayır. Onlar Gülen’e özel yer verdi. O yüzden Gülen ile onları ayırmadım. Spesifik olarak, Batı basınının Gülen’e karşı oynadığı “bilmemezlikten gelme” oyununa odaklanacağımız sıradaki yazıda bu oyunun baş aktörü FT’ye daha çok ihtiyacımız olacak.

Not: Batı ana akım basınını eleştirirken topyekun bir kötüleme elbette yapmıyoruz. David Hearst, Glenn Greenwald gibi hakkaniyetli gazetecilere selam olsun.

Dünya Bülteni

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat