Cumhurbaşkanlığından gündeme dair açıklama


Cumhurbaşkanlığından gündeme dair açıklama

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 15 Eylül 2015 Salı 18:00


Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın, son günlerde artan şiddet olaylarına değinerek bazı açıklamalarda bulundu.

Küre Medya / Haber Merkezi
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve Sözcüsü Kalın basın toplantısında şunları söyledi:

“Gündemle ilgili bazı konuları sizinle paylaşmak, varsa sorularınızı cevaplamak için bir basın toplantısı düzenliyoruz. Ülkemizin son haftalarda karşı karşıya kaldığı terör saldırıları ile ilgili bir iki noktanın altını çizmek istiyorum. Sözlerime başlamadan, öncelikle bu mücadelede şehit verdiğimiz kahraman askerlerimize, polislerimize, vatandaşlarımıza tekrar Allah’tan rahmet, ailelerine ve yakınlarına sabrı cemil niyaz ediyorum. Bu vesileyle, geçen hafta Kabe’de meydana gelen vinç kazasında da hayatını kaybeden Türk hacı adayları dahil, diğer bütün hacı ve hacı adaylarına da Allah’tan rahmet diliyorum. Bununla ilgili bildiğiniz gibi gerek Diyanet İşleri Başkanlığımız, gerek diğer ilgili kurumlarımız, temaslarını yoğun bir şeklide sürdürüyorlar.

“KALLEŞLİĞİ, İHANETİ DEĞİL; SEVGİYİ, HUZURU ÇOĞALTMALIYIZ”

Terörle mücadele konusunda Türkiye’nin kazanımlarını ortadan kaldırmak, toplumsal barışını, birlik, beraberliğini bozmak için tekrar ortaya çıkan bu terör belasıyla devletimiz, ilgili bütün kurumlarıyla yoğun bir şekilde mücadele vermektedir. Kamu düzeni, bütün vatandaşlarımızın ülkenin neresinde olursa olsun can ve mal güvenliği sağlanana kadar, herkesin özgür bir ortamda yaşayacağı şartlar temin edilene kadar, terörle mücadele kararlı bir şekilde sürdürülecektir. Nitekim bu süreç içerisinde de yüzlerce terörist ülke içinde ve ülke dışında etkisiz hale getirilmiştir. Kanun dışı yollarla sokak çatışmalarına yeltenmek, toplumsal husumet yaratmak, ancak ve ancak terör örgütünü sevindirir. Bu konuda toplumumuzun büyük bir sağduyu içerisinde hareket etmesini temenni ediyoruz, bu yöndeki çağrılarımızı tekrar yeniliyoruz. Bildiğiniz gibi, Sayın Cumhurbaşkanımız da geçen hafta yaptığı bir dizi konuşmada bu konunun altını özellikle çizmişti. Bu konu büyük önem arz ediyor. Burada asla teröristleri sevindirecek hiçbir eylemin içinde olmamak hepimiz için büyük önem arz ediyor. Bizim bu zor imtihan döneminde husumeti, savaşı, kalleşliği, ihaneti değil; barışı, huzuru, güveni, sevgiyi yaşatmamız ve çoğaltmamız gerekiyor. Türk, Kürt, Sünni, Alevi, Diyarbakırlı, İstanbullu, Bursalı, Batmanlı, Trabzonlu, Hakkârili fark etmez; bu ülke coğrafyasındaki her vatandaşımızın özgür, güvende ve müreffeh bir hayat yaşaması için el birliğiyle mücadele ediyoruz. Bu mücadele, kararlı bir şeklide bundan sonra da devam edecektir.

“CİZRE’DE YAPILANLARA HİÇBİR DEMOKRATİK ÜLKEDE MÜSAMAHA GÖSTERİLEMEZ”

Terör örgütünün özellikle geçtiğimiz günlerde Cizre gibi yerlerde yaptığı girişimlere, hiçbir demokratik ülkede müsamaha gösterilemez. Nitekim ilgili güvenlik kurumlarımız, devlet birimlerimiz de bu konuyla ilgili kararlı bir mücadele vermiştir. Burada zaman zaman ulusal ve uluslararası basında özellikle buralarda yaşanan hadiselerle ilgili çok abartalı haberlerin yapıldığını, yalan yanlış haberlerin yayıldığını görüyoruz. Böyle bir güvenlik zafiyetinin ortaya çıkmaması için güvenlik kurumlarımız, birimlerimiz üzerine düşeni kanunlar çerçevesinde yapmıştır, bundan sonra da yapmaya devam edecektir.

Burada bir mukayese yapmak gerekirse, hatırlayın; geçen yıl Amerika’da Ferguson şehrinde yaşananlar aslında çok ibret verici bir tablo ortaya çıkartmıştı. Ferguson’da kimse hendek kazmamıştı, sokaklarda eli silahlı teröristler yoktu, canlı kalkanlar yoktu, evlere, sokak aralarına, okullara, hastanelere, camilere ya da ibadet yerlerine gizlenmiş teröristler yoktu; ama orada kamu düzenini sağlamak için ne tür tedbirler alındığını, sokağa çıkma yasağı dâhil olmak üzere her tür adımın atıldığını gördük.

Türkiye de vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamak, toplumun barış ve huzurunu temin etmek için bu konuda üzerine düşen görevi yerine getirmiştir, bundan sonra da yerine getirmeye elbette devam edecektir.

“TERÖRİZM NASIL BİR SUÇSA, ONU ÖVMEK, ROMANTİZE ETMEK DE AYNI ŞEKİLDE BİR SUÇTUR”

Burada özellikle terörle mücadele sürecinde hep yaşadığımız bir konudur, toplumsal duygular çok daha hassas hale gelir, ama vatandaşlarımızın, sivil toplum kuruluşlarımızın, kanaat önderlerimizin, iş çevrelerinin Türkiye’nin her tarafında sağduyuyla, aklıselimle hareket etmesi büyük önem arz ediyor. Bu çerçevede de bu Perşembe günü Ankara’da yapılacak olan işçi, işveren ve diğer meslek kuruluşlarının teröre karşı yürüyüşü sevindirici bir gelişmedir. Bildiğim kadarıyla bu önümüzdeki Pazar günü de sivil toplum kuruluşları İstanbul’da büyük bir miting hazırlığı içerisindeler, buradan da barış, kardeşlik ve dostluk mesajları verilecek ve teröre çok açık, net, kesin bir dille hayır denecektir. Tabi bu mücadeleyi yürütürken zaman zaman karşılaştığımız konulardan bir tanesi de terör propagandasına alet olan çeşitli mecralar, aktörler ve bunlarla ilgili yürütülen tartışmalardır.

Arkadaşlar, terörizm nasıl bir suçsa, terörizmi övmek, desteklemek, yüceltmek, şirin göstermek, onu estetize etmek, romantize etmek de aynı şekilde bir suçtur ve dünyanın bütün demokratik ülkelerinde böyledir. Size bir-iki örnek vermek istiyorum bunlarla ilgili. Zira her terör saldırısının başladığı dönemde olduğu gibi, ülkemizde de, uluslararası basında, basın özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün kısıtlandığına dair çeşitli haberler yapılıyor, iddialar ortaya atılıyor. Bu konuyu bir tavzih etmemiz, bir aydınlığa kavuşturmamız gerekiyor.

Size birkaç örnek vereceğim; İspanya, İngiltere, Fransa gibi birçok AB ülkesinde, terörün yüceltilmesini önlemek amacıyla çıkartılmış yasalar var. Bakın bunlar terör eylemine bulaşmış kişiler değil, bunlar terör eylemlerini şirin gösteren, terör propagandası yapan kişilerle ilgili yasal düzenlemelerdir. Bakın mesela İspanya’da 19 Mayıs 2015, yani bu geçtiğimiz Mayıs ayında ETA, Terra Lliure ve Grapo terör örgütlerinin propagandasını yapmak, terörizmi yüceltmek ve ayrılıkçı görüşler ile bu örgütlerin geçmiş eylemlerini övmek ve yetkililere karşı yeni saldırılar için çağrıda bulunmak suçlarından dolayı 19 kişi tutuklanmıştır. Yine İspanya’da geçtiğimiz yıl Nisan ve Kasım 2014’te 10 kişi ETA terörünü sosyal medya üzerinden övdükleri, yücelttikleri için tutuklanmıştır. Aynı şekilde İngiltere’de gene terörün yüceltilmesini önleme yasası çerçevesinde yaklaşık 300 kişi geçtiğimiz yıl içerisinde tutuklanmış, gözaltına alınmış, haklarında hukuki süreçler başlatılmıştır.

“YETKİLİLERİ HEDEF GÖSTEREN YAYINLARDAN KAÇINMAK GEREKİR”

Yine hatırlayın, Fransa’da Charlie Hebdo saldırısı, bu yılın başında 7 Ocak’ta yapılan Charlie Hebdo saldırısından sonra yine terörü övmek amacıyla sosyal medya üzerinden, basın üzerinden yayın yapan, açıklamalarda bulunan kişilerle ilgili hukuki süreçler başlatılmış, yaklaşık 70 kişi gözaltına alınmış, bunların önemli bir kısmı tutuklanmıştır. Haklarında hukuki işlemler devam etmekte, bir kısmı da bildiğim kadarıyla ceza almıştır. Dolayısıyla, burada terörle mücadele ederken aynı zamanda terör propagandasına alet olmamak; toplumsal husumeti besleyen, derinleştiren, yetkilileri hedef gösteren yayınlardan da kaçınmak gerekir. Bununla ilgili hukuk çerçevesinde devletin alacağı tedbirler de ortadadır.

Burada özellikle Batı basınında zaman zaman Türkiye’nin teröre karşı verdiği mücadeleyle ilgili yine son derece yanlı, yanlış, eksik bilgilere dayalı yayınların yapıldığını görüyoruz. Batı basının güya DEAŞ terör örgütüyle mücadele ediyor bahanesiyle PKK terörünü, teröristleri şirin göstermeye çalışması, onları adeta romantize etmesi, estetize etmesi asla kabul edilemez. Şöyle bir an düşünün: Bu tür yayınlar PKK terör örgütü için değil de DAEŞ gibi, El Kaide gibi, IRA gibi terör örgütleri için yapılsaydı, bunların yaptığı terör eylemlerini şirin gösteren, yücelten yayınlar yapılsaydı, acaba Batı kamuoyunun tepkisi ne olurdu? Herhalde herkes infial gösterir, bunların kabul edilemez bir şey olduğunu açıkça ifade ederdi.

“YENİ AYLAN KÜRDİLER YAŞANMAYA DEVAM EDİYOR”

Türkiye de hem toplumuyla, hem devletiyle, hem ilgili bütün kurumlarıyla terörle mücadele ederken, terörün propagandasına karşı da gerekli tedbirleri almak durumundadır; bu konuda hepimize büyük sorumluluklar düşmektedir.

İkinci bir konu olarak gündemimizde bildiğiniz gibi mülteci krizi var. Avrupa sahillerine, Avrupa topraklarına kadar yayılan mülteci krizi, maalesef Aylan Kürdi’nin o yürek burkan fotoğrafından sonra oluşan infiale rağmen, tekrar bir krize doğru gidiyor. O fotoğraf, Aylan Kürdi’nin cansız bedeni, bildiğiniz gibi bütün dünyayı ayağa kaldırdı ve biz de umutlandık, belki bu sefer dünyanın ileri zengin ülkeleri bu mülteci krizini çözmek, on binlerce, yüz binlerce Suriyeli, Eritreli, Somalili, Afganistanlı mülteciye bir hayat alanı tanımak, bir şans tanımak için adım atar diye ümitlendik, hala bu ümidimizi tabi ki muhafaza ediyoruz. Özellikle Avrupa’da bazı siyasi liderlerin, sivil toplum kuruluşlarının, hatta Papa’nın ‘Bu mültecilere kapınızı açın, evlerinizi açın’ çağrıları son derece memnuniyet vericidir. Bunu tabi ki takdirle değerlendiriyoruz. Fakat maalesef daha dün yaşanan bir hadisede biliyorsunuz onlarca kişi gene boğularak hayatını kaybetti. Ege ve Akdeniz’de insanlar ölmeye devam ediyor. Dolayısıyla yeni Aylan Kürdiler maalesef yaşanmaya devam ediyor. Bu, insanlık adına utanç verici bir durumdur.

“TÜRKİYE MÜLTECİLERİ ÜLKESİNDE AĞIRLAMAK SURETİYLE İNSANLIĞIN YÜZÜNÜ AĞARTIYOR”

Biz Türkiye olarak bugüne kadar açık kapı politikası çerçevesinde yaklaşık 2 milyon mülteciyi ülkemize aldık, onların her türlü ihtiyaçlarını karşıladık, karşılamaya da devam ediyoruz. Bu yükü taşımak bizim için bir şereftir. Türkiye aslında bu mültecileri ülkesinde ağırlamak suretiyle insanlığın yüzünü ağartıyor. Ve burada devlet kurumlarımızdan AFAD’a, sivil toplum kuruluşlarımızdan iş adamlarımıza, normal vatandaşlarımıza, hepsi hakikaten tarihi bir görev üstlendiler. Bu insanlara kapılarını, gönüllerini açtılar, onlarla sofralarında lokmalarını paylaştılar, beraber çorba içtiler, onlara yardım ettiler, eşyalarını verdiler, evlerini kurdular. Hamdolsun, bu insanlık adına hakikaten yüz ağartıcı bir tablodur. Türkiye 78 milyon nüfusu olan bir ülke olmasına rağmen 2 milyon mülteciyi bugün barındırmaktadır. Buna mukabil, nüfusu 500 milyonu aşmış olan Avrupa ülkeleri, Avrupa kıtasının tamamında hala ‘10 bin, 20 bin, 30 bin mülteciyi alalım mı, almayalım mı, kaç yılda alalım, nasıl alalım’ tartışmaları yapılmaktadır. Türkiye dünyanın en zengin ülkesi değil; ama Avrupa Birliği bir bütün olarak dünyanın ikinci büyük ekonomisi, hatta bazı açılardan birinci ekonomisi olmasına rağmen hala mültecilere gerekli yardımı, ihtimamı göstermemiş olması da hakikaten çok düşündürücü bir tablodur. Biz Avrupalı liderlerin ve Avrupa kurumlarının, bu mülteci krizinin sonlanması için ve bu gariban insanların en azından bir nebze nefes almasını sağlayacak adımları atmasını bekliyoruz.

Bu son zamanlarda sık sık soruluyor; ‘Suriyelilerin en çok gitmek istediği yer neresi? Avrupa mı, Avrupa’nın hangi ülkesi? Amerika mı, Kanada mı, Avustralya mı?’ Arkadaşlar, şunu çok açık ifade etmek gerekir ki; bütün Suriyelilerin gitmek istediği bir tane yer var, o da kendi ülkeleri. Ama barış içinde, huzur içinde, savaşın, ölümün, varil bombalarının, kimyasal silahların olmadığı bir Suriye’ye gitmek istiyorlar. Türkiye hamdolsun bu konuda üzerine düşen insani, ahlaki görevi yerine getiriyor, bundan sonra da getirmeye devam edecektir.

"MESCİD-İ AKSA'DAKİ HER İHLAL VE İŞGAL HAREKETİ ATEŞLE OYNAMAKTIR"

Bir üçüncü önemli konu, geçtiğimiz Pazar gününden beri Mescid-i Aksa’da yaşanan hadiseler… Burada Kıble Camii olarak da bilinen Mescid-i Aksa Külliyesi içerisindeki bölüme Müslümanların girişini engelleyen İsrail askerleri, maalesef onlarca kişinin de yaralanmasına neden oldu. Bunun amacının ne olduğunu biliyoruz; İsrail yönetimi, El Halil kentinde Hazreti İbrahim Camii’nde yaptıkları gibi, Mescid-i Aksa’nın da belli bölümlerini zamansal ve mekânsal olarak taksim etmeye çalışmaktadır. Böylece oraya aşırılıkçı Yahudi yerleşimcilerinin girmesini meşrulaştırmaktadır. Bunlar yapılırken İsrail askerlerinin koruması altında kirli postallarıyla Mescid-i Aksa’nın pak topraklarına, halılarına, camilerine ayak basmalarını şiddetle kınıyoruz. Özellikle de Musevi yeni yılına, yani Roş Aşana’ya girdiğimiz şu günde böyle bir provokasyona gidilmesi, İsrail’in yerleşim ve işgal politikalarına devam etmesi, mevcut İsrail yönetiminin barış konusundaki gerçek niyetini de açıkça ortaya koymaktadır.

Burada şunun altını bir kez daha kalın çizgilerle çizmek isterim: Mescid-i Aksa’daki her ihlal ve işgal hareketi ateşle oynamaktır. İsrail şu anda ateşle oynuyor. Mescid-i Aksa bizim ilk kıblemizdir, bütün Müslümanların kutsal mekânıdır ve yüzlerce yıl bu topraklarda Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar barış içerisinde, huzur içerisinde yaşadılar, bir arada yaşama kültürünü orada inşa ettiler. Kültürün, medeniyetin, sanatın, ticaretin merkezi haline getirdiler bu coğrafyayı. Fakat maalesef Kudüs tarihi boyunca iki karanlık dönem gördü. Birisi, Haçlı işgalleriydi Haçlı Seferleri sırasında. Diğeri de, son yıllarda işgal altındaki Kudüs’ün yaşadıklarıdır. Bu işgal ve ihlal politikalarını bir kez daha şiddetle kınıyor, buradan da İsrail yönetimine açık bir çağrı yapıyoruz; bu provokasyonları derhal durdursunlar. Mescid-i Aksa, Müslümanlara ait kutsal bir mekândır, onun kutsiyetini korumak herkesin görevidir. Bu çerçevede Sayın Cumhurbaşkanımız son iki gündür yoğun bir telefon diplomasisi yürütmektedir. Konuyla ilgili olarak Filistin Devlet Başkanı Sayın Mahmud Abbas’la, dün Halid Meşal’le, aynı şekilde BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’la görüşmeler yaptı. Bugün de ve yarın da Ürdün, Suudi Arabistan, Fas krallarıyla görüşmeleri devam edecek ve İslam İşbirliği Teşkilatı’na üye ülkelerle bu konuyu en yakın bir şekilde takip etmeye devam edeceğiz. Bu arada tabii bir diğer sevindirici gelişme; bütün işgallere, bütün zulümlere rağmen Filistin’in haklı davasının, uluslararası toplumda gördüğü desteğin her gün artıyor olmasıdır. Bu çerçevede 10 Eylül günü BM Genel Kurulunda Filistin Bayrağının çekilmiş olması üye olmayan gözlemci üye ülke statüsüyle sevindirici bir gelişmedir ve bu Filistin davasına uluslararası toplumun verdiği desteği de çok açık bir şekilde teyit etmektedir. Bundan duyduğumuz memnuniyeti de ayrıca ifade etmek isteriz.

“DEAŞ TERÖR ÖRGÜTÜYLE MÜCADELE SADECE TÜRKİYE’NİN MESELESİ DEĞİLDİR”

Bir diğer konu; Türkiye DEAŞ’la da kararlı bir şekilde mücadelesine devam ediyor. Uluslararası koalisyonun etkin bir üyesi olarak bildiğiniz gibi kendi yürüttüğümüz terörle mücadele çalışmalarının yanı sıra 28 Ağustos’tan itibaren de uluslararası koalisyonla beraber DEAŞ hedeflerine karşı Suriye’de hava harekâtlarını yürütmekteyiz. Bu hava operasyonları sınır boyunda alınan diğer tedbirlerle beraber devam edecektir. Özellikle Suriye-Türkiye sınırında terörden arındırılmış bölgelerin inşa edilmesi noktasında çalışmalarımız uluslararası partnerlerimizle, paydaşlarımızla beraber yoğun bir şekilde devam etmektedir. Burada birkaç rakamı da sizinle paylaşmak isterim. DEAŞ’la mücadele kapsamında şu ana kadar yaklaşık 20 bin kişinin ülkeye girişine yasak getirilmiştir. Bunlar DEAŞ terör örgütüyle bir şekilde ilişkisi olduğundan şüphelenilen şahıslardır. Yine terör örgütüyle bağlantısı olduğu şüphesiyle yaklaşık 2 bini aşkın kişi, sınır dışı edilmiştir. Yine Türkiye içerisinde yapılan operasyonlarda yaklaşık 500 kişi gözaltına alınmış, bunların 165’i tutuklanmış ve bunlarla ilgili de hukuki süreçler şu anda devam etmektedir.

Tabii daha önce de çeşitli vesilelerle ifade ettiğimiz gibi DEAŞ terör örgütüyle mücadele sadece Türkiye’nin meselesi değildir; dünyanın her gün gündeme getirdiği, gündeme taşıdığı bu konuda herkesin üzerine büyük sorumluluklar düşmektedir. Özellikle bu yabancı savaşçılar meselesinde, zaman zaman Türkiye aleyhine yapılan kasıtlı haberlere baktığınız zaman, sanki bu yabancı teröristlerin ya da savaşçıların geldiği ülkelerin hiç bir suçu yokmuş, hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi bütün sorumluluğu adeta bir günah keçisi gibi Türkiye’nin üzerine yıkılması, elbette kabul edilebilir bir şey değildir. Bu, DEAŞ’la mücadelede işe yarar bir strateji de değildir. Bizim daha önce de ifade ettiğimiz gibi, eğer bu yabancı savaşçıların DEAŞ’a katılmasını önlemek istiyorsak ki bu bizim ortak hedefimizdir, o zaman ilgili ülkelerin, bu insanların geldiği ülkelerin, Avrupa ülkeleri, Kuzey Afrika ülkeleri, Amerika, nereden geliyorlarsa bunların öncelikle o ilk çıkış noktalarında durdurulması gerekir. İkinci aşamada, bu eğer temin edilememiş ve bir şekilde bu insanlar gitmişse, onların mutlaka istihbarat bilgilerinin paylaşılması ve bu konuda Türk güvenlik birimlerinin bilgilendirilmesi gerekir ki, biz DEAŞ’a karşı, bu barbar terör örgütüne karşı mücadelemizi etkin bir şekilde hep birlikte yürütelim.

G-20 ZİRVESİ

Gündemle ilgili son olarak da, G-20 Zirvesiyle ilgili hazırlıklar hakkında çok kısa bir bilgi vermek istiyorum. Bildiğiniz gibi 15-16 Kasım tarihlerinde Antalya’da Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında G-20 Zirvesi toplanacak. Bununla ilgili ara toplantılar ve açılım toplantıları ya da açılım gruplarının toplantıları yoğun bir şekilde devam etmektedir. 1 Aralık 2014 tarihinde Avustralya’dan devraldığımız G-20 Dönem Başkanlığı kapsamında, zirveye kadar yaklaşık 70’e yakın toplantıya ev sahipliği yapacağız, bu toplantılarda yaklaşık 60 bin kişiyi misafir ediyor olacağız. Bildiğiniz gibi hazine bakanlarının, şerpaların ve diğer ilgili kurumların toplantıları oluyor zirve gündemini oluşturmak için. Ayrıca, bu ay ve Ekim ayının başında turizm bakanlarının, enerji bakanlarının, ticaret bakanlarının toplantıları olacak ülkemizde. Bunların bazılarını Sayın Cumhurbaşkanımız da teşrif edecekler. Ayrıca bu resmi toplantıların yanı sıra bildiğiniz gibi açılım gruplarımız var; İş Dünyası-20, İşçi Dünyası-20, Kadın-20, Sivil Toplum-20, Genç-20 gibi açılım toplantıları da devam etmektedir. Şu anda da bugün örneğin İstanbul’da Sivil Toplum-20 toplantısı bugün başladı, devam ediyor. Bu toplantılar da G-20 Antalya Zirvesi’ne kadar devam edecek ve orada bütün sonuç bildirileri toplandıktan sonra liderlere arz edilecek. Böylece küresel ekonominin ve küresel siyasi konuların konuşulduğu en üst platformlardan birisi olan G-20’ye sivil toplum kuruluşlarının, kadın kuruluşlarının, gençlerin, iş ve işveren çevrelerinin, işçi çevrelerinin de katkıları alınmak suretiyle başarılı bir zirve gerçekleştireceğiz. Bununla ilgili önümüzdeki haftalarda size hem Dışişleri Bakanlığımız, hem bizim aracılığımızla daha detaylı bilgiler de verilecek.”

Ben şimdilik bunlarla iktifa ediyorum, sorularınız varsa birkaç sorunuzu alabilirim.

SURİYE SINIRINDA TERÖRDEN ARINDIRILMIŞ BÖLGE OLUŞTURULMASI

Soru: ‘Suriye sınırında terörden arındırılmış bölgeler inşa edilmesi konusunda çalışmalarımız sürüyor’ dediniz. Şimdiye kadar konuşulan şey, Cerablus ile Mare arasındaki bölgede 90 ya da 110 kilometrelik bir tane terörden arındırılmış bölge oluşturulacağı konusu vardı. Acaba birden fazla bölge üzerinde mi çalışılıyor? Bir de, eğit-donat konusunda Amerika Birleşik Devletleri’nden sistemin değişeceğiyle ilgili, çeşitli açıklamalar var; bu konuda biraz daha bilgi verebilir misiniz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Orada bir ya da birden fazla güvenli bölge, terörden arındırılmış bölge oluşturulması meselesi aslında bizim baştan beri savunduğumuz bir görüş. Maalesef son 1-1,5 yılda özellikle mülteci krizinin bu noktaya gelmesiyle yaşanan hadiseler, bu görüşlerimizin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha teyit etti. Terminoloji konusunda şöyle-böyle denebilir, farklı terimler kullanılabilir, ama herkes orada bir terörden arındırılmış, hem DAEŞ teröründen, hem Esad rejiminin varil bombalarından ve kimyasal silahlarından, hem de diğer milis güçlerin operasyonlarından arındırılmış bir güvenlikli bölgenin oluşturulması gerektiği konusunda hemfikiriz. Bunun operasyonel detayları şu anda konuşulmaya devam ediyor.

Eğit-donat programı da bildiğiniz gibi bizim Amerika Birleşik Devletleri’yle başlattığımız, ama birkaç ayağı daha olan, -Ürdün, Katar ve Suudi Arabistan’da olmak üzere- özellikle Suriye muhalefetine destek vermek, hem Esad rejimine, hem DAEŞ terörüne karşı etkin mücadele etmelerini sağlamak amacıyla başlatılmış bir program... Bununla ilgili hazırlıklar devam ediyor. Tabii orada askeri, teknik birçok konu var. Yani bu insanların alınması, eğitilmesi, sahaya gönderilmesi, ardından onların orada güvenliğinin sağlanması gibi önemli hadiseler var. O askeri detaylara burada girmeyeyim; ama bu konuda eğit-donat programının başarılı bir şekilde hayata geçirilmesi konusunda çalışmalarımız devam ediyor.

AK PARTİ KONGRESİ

Soru: Geçtiğimiz hafta AK Parti Kongresi gerçekleşti. Kongreden önce basına bazı iddialar yansıdı. Bunlardan biri, Cumhurbaşkanımızın Danışmanı Binali Yıldırım’ın AK Parti başkan adaylığıyla ilgili imza topladığı ve Sayın Erdoğan’ın da buna destek verdiği yönünde bir iddiaydı. Bir diğer iddia ise, Sayın Cumhurbaşkanı’nın MKYK listesine müdahil olduğuyla ilgili iddialardı. Bu iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz? İkinci sorum ise, bir süredir basında Körfez ülkelerinin, özellikle Müslüman ve zengin olan Körfez ülkelerinin bu mültecileri almadığı ile ilgili iddialar ve buna ilişkin tepkiler var. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Sizin de ifade ettiğiniz gibi AK Parti’nin kongre süreci ve diğer konular birer iddia, yani benim şimdi iddialar hakkında spekülatif şeyler söylemem doğru olmaz. Her şeyden önce tabii ki AK Parti’ye kongresi, MKYK’sı hayırlı olsun. İnşallah, ülkemizin en büyük siyasi partisi olarak hem şu anda, hem bundan sonra ülkemizin huzuru, barışı, güvenliği için hizmet etmeye devam ederler. Önümüzde tabii bir seçim süreci var, ondan sonra belki tablo biraz daha netleşecek. Ama dediğim gibi, yani bunlar iddialardan ibarettir ve benim onlarla ilgili spekülatif şeyler söylemem doğru olmaz.

Körfez ülkelerinin mültecilere yeteri kadar yardım etmediği ya da almadığı meselesiyle ilgili olarak; oradaki tablonun bu şekilde yansıtıldığından biraz daha karmaşık olduğu kanaatindeyim. Her şeyden öne Körfez ülkelerinin mültecilere yaptığı insani ve mali yardımları biliyoruz. Bizim ülkemizdeki mültecilere de Suudi Arabistan ve Katar başta olmak üzere Körfez ülkeleri ciddi yardım yaptılar, yapmaya da devam ediyorlar. Aynı şekilde Ürdün, Lübnan, Irak ve Mısır’da çok zor şartlarda bulunan Suriyeli mültecilere yardım ettiklerini de biliyoruz. Bunlar sabittir; rakamlarıyla, her şeyiyle bellidir. Neden yeteri kadar almadıkları meselesine gelince… Tabii orada Körfez ülkelerinin Suudi Arabistan başta olmak üzere ülkelerin, önemli sayılarda mülteci aldıkları, ama bunları belli kamplarda, şuralarda buralarda biriktirmedikleri ya da toplamadıkları için bunların çok görünür olmadığına dair açıklamaları var. Bir eleştiri konusu olarak tabii ki bu tartışılmalı, çünkü mülteci krizi şu anda küresel bir kriz haline gelmiş durumda. Herkesin üzerine düşen sorumluluklar var, tabii ki herkes gücü ölçüsünde bu sorumluluğu yüklenmek durumundadır.

“CUMHURBAŞKANIMIZ MİLLETİN İÇİNDEN GELMİŞTİR, MİLLETİN İÇİNDE OLMAYA DA DEVAM EDECEKTİR”

Soru: Efendim, seçim öncesinde Sayın Cumhurbaşkanı’nın meydanlara ineceği; yurt içinde il ziyaretleri olacağı, yurt dışındaki bazı ziyaretlerinde gurbetçilerle buluşacağı iddia ediliyor. Bu doğru mudur?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi bu ‘meydanlara inme’ ifadesi tabii artık çok kodlu bir ifade haline geldi, çok anlam yüklenen bir şey haline geldi. Şunu söyleyeyim: Halkın oylarıyla seçilmiş bir Cumhurbaşkanımız var şu anda ve Anayasanın kendisine verdiği yetkiler çerçevesinde görevini de ifa etmektedir. Bunun en önemli ayaklarından birisi, tabii ki milletimizin her kesimiyle kucaklaşmaya devam etmesi, onlarla beraber olmasıdır. Bu bazen Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde muhtarlarla buluşma şeklinde olur, bazen il ziyaretleri şeklinde olur, bazen açılışlar şeklinde olur, bazen vatandaşlarımıza hitap şeklinde olur, yurt içinde-yurt dışında vatandaş buluşmaları şeklinde olur. Burada Cumhurbaşkanımızın halkla temasını, her buluşmasını ‘bakın bir seçim kampanyası yürütüyor, bir siyasi faaliyetin içerisinde’ gibi yansıtılmasını biz bir kere çok kasıtlı, yanlı bir yaklaşım olarak değerlendiriyoruz. Cumhurbaşkanımız halkın içindedir, milletin içinden gelmiştir, milletin içinde olmaya da devam etmektedir. Yani siz onu bazen dediğim gibi on binlere hitap ederken görürsünüz, bazen bir taksi durağında taksicilerle çay içerken görürsünüz, bazen bir simitçiyle simit yerken görürsünüz, bazen çat kapı eve yapılan ziyaretlerde görürsünüz. Yani bunları siyasi hayatının her döneminde bu şekilde hayata geçirmiş bir liderin; kalkıp şimdi bu eleştiriler ya da değerlendirmeler var diye, milletle olan temasını herhalde ortadan kaldırmasını, kesmesini bekleyemeyiz, böyle bir şey söz konusu değil.

Kaldı ki, dediğimiz gibi halkın oylarıyla seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olması hasebiyle zaten milletimizin her kesimiyle sürekli sıcak temas içerisinde olan bir Cumhurbaşkanımız var. Dolayısıyla, bu süreçte de elbette vatandaşlarımızla, toplumuzun farklı kesimleriyle Cumhurbaşkanımız buluşmaya, görüşmeye devam edecektir, bunlar yurt içinde olabilir, yurt dışında olabilir, yani Cumhurbaşkanımızın önümüzdeki haftalarda, aylarda yapacağı yurt dışı ziyaretlerinde bu tür buluşmalar olabilir. Bunları biz onun milletle, halkla, milletin gönlünde edindiği çok hususi yerle son derece uygun, mütenasip bir program olarak görüyoruz.

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN'IN ABD ZİYARETİ

Soru: Sayın Cumhurbaşkanının Amerika Birleşik Devletleri’ne bir ziyareti gündemdeydi. G-20 Liderler Zirvesi öncesinde böyle bir ziyaret söz konusu olacak mı; öncelikle bunu sormak istiyorum. Bir de bugün yaşanan bir gelişme var, Doğan Grubu’na bağlı bazı medya organlarına yapılan haberler nedeniyle bu gruplardaki bazı yetkililere yönelik soruşturmalar söz konusu. Geçen hafta yine aynı grubun bazı gazeteleri önünde protestolar söz konusu olmuştu. Basın ve ifade özgürlüğü anlamında nasıl değerlendiriyorsunuz bu gelişmeleri?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: G-20 öncesi aslında Sayın Cumhurbaşkanımızın şöyle bir hedefi vardı; G-20 Zirvesi öncesi bütün G-20 ülkelerini ziyaret ederek ya da liderleriyle görüşerek G-20 gündemini beraber ortak inşa etmek. Tabii ülkemizde yaşanan bu hadiseler üzerine bu ziyaretlerin bir kısmını iptal etmek ya da ertelemek durumunda kaldık. ABD ziyareti her an gündemde olabilir, yani kesin bir şey diyemiyorum, tarihler üzerinde çalışılıyor, G-20 öncesi olabilir, G-20 sonrası olabilir; ki zaten Sayın Obama’yla G-20’de her halükarda bir araya gelecekler. Amerika Birleşik Devletleri bizim için önemli bir müttefik ülkedir. Kendileriyle yürüttüğümüz birçok konu var. Demin konuştuğumuz DAEŞ meselesinden uluslararası koalisyona, mülteci krizinden ikili ilişkilerimize kadar bu konulardaki temaslarımız yoğun bir şekilde devam ediyor. Ama ziyaretle ilgili şu anda kesinleşmiş bir tarih söz konusu değil.

Doğan Medya’ya yapılan ya da başlatılan hukuki süreçle ilgili benim bir yorum yapmam doğru olmaz. Bu bir hukuki süreçtir; gerekçelerini görelim, yani adli makamlar ne diyor, ne tür iddialarla bu soruşturmaya başladılar? Bütün tabloyu net gördükten sonra bir değerlendirme yapmak daha isabetli olur diye düşünüyorum.

Soru: Cumhurbaşkanının önümüzdeki aybaşında Brüksel’e bir ziyareti olacağını biliyoruz. Bunun dışında acaba Avrupa Birliği ülkelerinden bir ziyaret söz konusu mu? Rusya ve Japonya’ya gideceğine ilişkin de bazı bilgiler yansıdı. Programa ilişkin bilgi alabilir miyiz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Demin bahsettiğim üzere; G-20 ülkelerini ziyaret kapsamında, Brüksel’den sonra Japonya’ya bir seyahati şu anda planlanıyor. Bu 2 ay önce planlanmış bir ziyaretti. İnşallah bir şey olmazsa Brüksel’in ardından o ziyareti de gerçekleştireceğiz. Tabi bu arada ülkemize de gerek Avrupa’dan, gerek diğer kıtalardan ziyaretler devam edecek, ediyor. Geçtiğimiz hafta bildiğiniz gibi AB Başkanını burada ağırlamıştık. Yine bu ziyaretler ve bu trafik, yoğun bir şekilde devam edecek.

Özellikle dediğim gibi G-20 Zirvesiyle ilgili gündemi oluşturma noktasında Cumhurbaşkanımız özel bir mesai harcıyor. Bunu yaparken tabi liderlerle bizzat görüşerek G-20’nin küresel gündemini beraber oluşturmak büyük önem arz ediyor. Çünkü orada biz, yani standart ekonomi, kalkınma, istihdam, iklim değişikliği gibi konuların yanı sıra, aynı zamanda mülteci krizi gibi, terörizmle mücadele gibi sıcak küresel konuları da ele alacağız. Yani bu konularla ilgili de çalışmalarımız yoğun bir şekilde devam ediyor. Sayın Cumhurbaşkanımız bununla ilgili temaslarını arttırarak devam edecek.

“HER GÜN YAPILAN SALDIRILARI KİMSE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ DİYE AKLAMAYA ÇALIŞMASIN”

Soru: Sayın Cumhurbaşkanı’nın terörle mücadeledeki tavrı bu kadar net ortadayken, şehit cenazelerine bizzat katırken; bir derginin kapağında, kendisinin şehit cenazesinin önünde ‘selfie’ çektirdiğini gösteren kurgusal bir fotoğraf yayınlanması, bir basın özgürlüğü müdür? Bu konudaki yorumunuzu alabilir miyiz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Öncelikle Cumhurbaşkanlığı makamına hakareti, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmek hiçbir zaman mümkün değildir, bu dünyanın hiçbir yerinde varit olan bir şey değildir. İkincisi; terör örgütünün dolaylı ya da doğrudan propagandasını yapmak da, - demin İspanya, İngiltere, Fransa gibi ülkelerden örneklerini, rakamlarını verdim; ki onların yaptıkları bu yapılanların yanında çok çok daha hafif kalmaktadır- asla ifade özgürlüğüyle, basın özgürlüğüyle ilişkilendirebilecek bir şey değildir.

Bakın şu anda Türkiye bir terörle mücadele sürecinden geçiyor, burada herkesin üzerine düşen hassasiyeti net bir şekilde ortaya koyması gerekir. Burada küçük siyasi hesaplarla, küçük siyasi puanlar elde etmek için, skor yapmak için Cumhurbaşkanlığı makamına saldırmak siyaset falan değildir. Cumhurbaşkanlığı’na saldırarak, Cumhurbaşkanımızın şahsına ve ailesine saldırarak medyada ilgi odağı olmaya çalışmak da gazetecilik falan değildir. Bu, bildiğiniz aktivizmdir, militarizmdir, başka bir şeydir; gazetecilik değildir. Bununla ilgili dünyada az-çok bu işin standartlarını hepimiz biliyoruz. Her gün Cumhurbaşkanının şahsına, Cumhurbaşkanlığı makamına hakaret ederek, saldırarak, tahkir etme girişimlerinde bulunarak hiç kimse bunları basın özgürlüğü falan diye aklamaya çalışmasın.

Eleştiri konusunda bizim hiçbir sorunumuz yok; şu, şu, şu politikaları eleştirebilirsiniz, beğenmeyebilirsiniz, bunları özgür bir şekilde ifade edersiniz. Bunlar medeni bir üslup içerisinde kişiselleştirmeden, kişilik cinayetine yönelmeden, kimlik suikastına yönelmeden bunları yapabilirsiniz; bu her demokratik, medeni toplumun gayet doğal bir unsurudur. Bu konuda da Türkiye’de son derece canlı bir tartışma ortamı vardır. Yani her tür görüş rahatlıkla ifade edilebilmektedir. Ama bazen öyle bir tabloyla karşı karşıya kalıyoruz ki, adeta terörle mücadele ettiği için devleti suçlayan söylemlerin öne çıktığını görüyoruz. Teröristle mücadele ettiği için devletin töhmet altında bırakıldığı, güvenlik birimlerimizin töhmet altında bırakıldığı tablolarla karşı karşıya kalıyoruz. Teröristle ve onunla mücadele edeni adeta eşitleyen, aynı kefeye koyan yaklaşımların olduğunu görüyoruz. Bunların hiçbirisi, Ferguson'dan, İngiltere’deki, İspanya’daki, Fransa’daki uygulamalara kadar, bunların hiçbirisi, terörle mücadelede zaaf unsuru olarak tolere edilebilecek şeyler değildir.

Tekrar başta söylediğimi ifade etmek istiyorum; bu süreçte basın kuruluşlarından, STK’lara, kanaat önderlerinden vatandaşlarımıza, din adamlarımızdan, toplum liderlerimize herkesin üstüne büyük sorumluluklar düşüyor, hepimiz bu sorumluluğun bilincinde hareket etmek durumundayız.”

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat