Cehennem'in Var Diye Kurum Etme


Cehennem'in Var Diye Kurum Etme

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 05 Haziran 2015 Cuma 18:15


Toplumların kültür dokularında, biz şunu çok iyi biliyoruz ki, herhangi bir toplumun inşa sürecinde, en temel yapı taşı, hiç vazgeçilemeyecek bir şekilde dîne bağlı inanç faktörüdür.

Küre Medya / Haber Merkezi
Nurettin Özcan'ın Nida Dergisinde yayınlanan ve önemli tarihsel ve toplumsal analizler içeren makalesini sizlerle paylaşıyoruz.





Cehennem'in Var Diye Kurum Etme

Tartısı hafif gelen ise


Bir uçurumun girdabına sürüklenecektir

Bilir misin nedir o uçurum?

Dağlayan bir ateş!

Karia 8–11

Toplumların kültür dokularında, biz şunu çok iyi biliyoruz ki, herhangi bir toplumun inşa sürecinde, en temel yapı taşı, hiç vazgeçilemeyecek bir şekilde dîne bağlı inanç faktörüdür. Her ne kadar günün şartlarına uygun düşürülmüş türlü sosyal ve siyasal söylemler böyle bir olguyu görmezden gelseler ve örtmeye çalışsalar da, vak’aların ele alınışlarında dinin asli bir unsur olarak daimâ ilk plâna taşındığını görüyoruz. Bu hadise, toplumun kendi kendisini değerlendirmesinde böyle olduğu gibi, uluslararası değerlendirmelerde de tamamen böyledir. Meselâ George W. Bush’un 11 Eylül hadisesinden sonra haçlı seferleri ruhunu dile getirip onu alevlendirme çabasının arkasındaki inanç temeli budur. İngiltere Başbakanı Lloyd George’nin Türkler hakkındaki; ”Türkler bir insanlık kanseridir. Onlar bir talan, zulüm ve cinayet meşalesidir.” (D. Avcıoğlu, M. Kurtuluş Tarihi, c. 1 s. 35) sözlerinin arkasında, Hz. İsa ile ilgisini hiçbir zaman bulamamış, sömürgeci ve engizisyoncu kilise Hıristiyanlığının sürekli olarak beslediği nefret duygusu yatmaktadır. 

Dostoyevski’nin bile İstanbul’u Türklere yakıştıramayıp Ortodoks Ruslara daha lâyık olarak görmesi, yine böyle inanca dayalı bir duygudan kaynaklanmaktadır. Aslına bakarsanız, ülkemizde her alana yayılmış aydın ve sanatkâr olarak gösterilen pek çok kimsenin hadiselere sürekli olarak trajik anlamlar katma çabalarının ardındaki gerçek de yine buna benzer duyguların beslediği yanılsamalardır. Çünkü neredeyse Tanzimat’ın çok öncesinden başlayarak günümüze kadar siyaset, eğitim, sanat, bürokrasi, edebiyat, tarih ve hâsılı bütün bu alanlarda bu mesele sanal zeminler üzerinde öylesine bir yoğunlukla işlenmiştir ki, günümüze gelindiğinde artık üzerinde entelektüel bir sorgulama yapmak ihtiyacı bile duyulmayacak inkâr ve sapma mekânları hazırlanmıştır. Hazırlanmıştır, çünkü bilimsel, kültürel ve rasyonel argümanlardan uzaklaşmış kimlikler siyasallaşarak yeni bir inanç kodu olarak keskinleşmişlerdir. Böyle oluşmuş sosyolojik bir zümre üzerinde hiçbir alanda ittifak eden ve aynı ahlâkî ölçüleri referans gösteren müşterek yorumlar bulamazsınız. Zira bu gibi aykırılılıkların olduğu farklı kümelerde, farklılıkları belirleyen unsurlar beylik temel itikatlar hâlini almışlardır.

Nitekim Falih Rıfkı meselenin ruhunu; “Vicdan işi olan din başka, toplum ve dünya işlerini yedinci asır şartları içinde tutmak ve dondurmak isteyen şeriat başkadır.” (F. Rıfkı, Çankaya, s. 446) şeklinde ifade ederek, vahye dayalı din olgusunun reddine işaret etmiştir. Evet, o telâkki içinde yine din ve dînî kavramlar vardır ama onlar zorlayıcı tahayyüllerin oluşturduğu, kendini beğenmiş bir akademizme eklemlenmeye zorlanmış şeylerdir. Meselâ 1946 yılına kadar TDK sözlüğünde Türklüğün dîni’nin Kemalizm olduğu yazıyordu. Bu klâsik bir din algısıdır ve sistemin nasıl bir temel üzerine inşa edileceğinin ipuçlarını verirken buna ters düşecek bütün sosyal olgulara karşı da reddiyelerini dillendirmiştir.

Ancak, şunu ifade etmekte fayda vardır, vasat bir kültürel birikime bunu anlatabilmek o kadar kolay olmaz. Çünkü onun kafasında din kavramı başta olmak üzere birçok dinamik sosyal kavram; geleneksel, küt, katı ve yorumlanamaz yapı taşları olarak zihnine çakılmıştır. Birey her ne kadar fikrî açılımlar içinde olduğunu zannetse de, aslında onun derinliklerindeki kişilik kalıbı, alışılagelmiş kabullerin dışına taşmaya izin vermemektedir. Bu psikolojik realite toplumun bütün kesimleri için ne yazık ki böyledir. Benzer bir psikoloji içinde Osman Nuri Çerman, yeni düzeni biçimlendirecek olan modern din algılamasının 54 farzını disiplinli bir şekilde kayıt altına almaya çalışır; “Dindar olmak demek Kemalist olmak demektir. Kemalist müslümanlığı benimsemeyenlere, batıl inançların kölesi, esiri gözüyle bakmak gerekir. Mabedimiz bütün vatan, mihrabımız bütün millet, Anıtkabir de Kâbemiz olabilir.” (B. Kaçmaz, Demokrat Parti Dönemi Toplumsal Tartışmaları, s. 98) der ve yeni nizam’ın itaat edilmesi kaçınılamaz olan farzlarını sıralar. Bu mânâda toplumsal mesajlar her alandan yükselir.

Meselâ F. Rıfkı Atay; “Cehennemin var diye kurum etme ey Tanrım! Bağrımdaki ateşle seni bile yakarım.” derken, bilerek ya da hayallere sunulan bu yeni îman alanında kendisini kaybederek insanlık sınırlarının zorlandığı bir yerlere gelmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur; oldukça uzun süren kültürel zorlamaların neticesinde, toplumun birbirine göre büyük farklılıklar gösteren katları, yânî Kemalist zümreler, muhafazakâr zümreler, İslâmî duyarlılığı yüksek görünen zümreler, Milliyetçi zümreler ve bunların diğer uzantıları, kendi dünyalarına âit motifleri oluşturmuş, onları belli normlara bağlayarak hayatlarının temel prensipleri haline getirmişlerdir. Dolayısıyla onların fikir ve inanç hayatlarının sürekliliğini, kendi ölçülerindeki esaslar belirlemiş haldedir.

Bu durum, onların günlük münasebetlerinden mistik ilişkilerine ve hayatlarının bütün hareketliliklerine kadar tüm algılamalarına çok tuhaf bir işleyişle katkıda bulunur. Bu, realite önünde pasif düşürücü müşterek dönüşüm, aslında iptidâî bir manzaradır ve Kur’ân’ın öncülüğünde Allah Resulü’nün hedeflediği ve örneklendirdiği gelişmeye açık, vizyon sahibi, üniversal insan tipinin oluşumunun önünde çok sağlam bir engel olarak durmaktadır. Çünkü biz biliyoruz ki, Allah Resulü’nün bütün hayatı, insanoğlunun en temel ızdıraplarını aydınlatmak üzerindeki çabalarda yoğunlaşmıştır. Ancak modern insan, kendisini bütün bu aldanışların dışında kalmış bir emniyet alanının içinde görmektedir ve ne yazık ki, bu yüzden de kendisini sahte bir güven duygusuna teslim etmiştir. Bu kendinden çok fazla emin olma duygusu, bireyi ölçüsüzlük içindeki bir aşırılık karakterine doğru itmiş ve türlü sosyal sıkıntıların yolunu açmıştır.

29 Mayıs–3 Haziran 1939 tarihlerinde toplanan CHP 5. büyük kurultayında parti programı görüşülürken hâzirûndan Kazım Nami Duru, Kemalizm’in yeteri kadar bilinmemesinden yakınarak şikâyetini şöyle ifade eder; “Kemalizm nedir? Görüyorum ki birçok yerlerde Kemalizmin ne olduğunu bilenler yoktur. Hatta parti arkadaşlarımız arasında partimizin, Türkün amentüsü sayarak onu okumuş, hazmetmiş ve ona göre hareketi kendisine prensip ittihaz etmiş olanlar azdır. Mateessüf arkadaşlar, bunun üzerine hiç kitap yazılmamıştır. Yalnız bir kitap yazılmıştır. Onu yazan da Tekin Alp isminde bir Musevi vatandaşımızdır.” (Dr. Mehmet Özden, Atatürk Döneminde Kemalist Metinler, s. 46) 

Toplumbu yeni ama hasta beden içinde kıvranırken, sürekli olarak yeni ıstıraplar eklenir. Nurullah Ataç; “Eski şiirimizi, divan şiirini, bilirsiniz, çok severim. Bir yandan da kızarım ona, onu sevdiğim için kendime kızarım. Kapatmalıyız artık o edebiyatı, büsbütün bırakmalıyız, unutmalıyız, öğretmemeliyiz çocuklarımıza. Onu sevdikçe, Fuzuli, Baki, Naili gibi şairleri okuyup bir tat duydukça, çocuklarımıza da belleteceğiz, sevdireceğiz diye uğraştıkça Doğulu olmaktan silkinemeyeceğiz, kurtulamayacağız, Batı acununa gerçekten karışamayacağız.” (a.g.e, s. 58) itirafıyla, aslında bu toplum için belirledikleri zihinsel mekânların neler olduğunu çok açık bir dille anlatmaktadır.  O günlerden bu günlere uzanan ve hâlâ çok canlı olarak kendisini bütünüyle hissettiğimiz bu kuşatılmışlık, bir bilinç oluşturma olayı olarak okunduğunda, bu durumun toplumun bütün siyasal ve kültürel kalabalıklarına uydurulduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu durum, toplumsal planda, bütün zihniyet alanlarında herkesin veya her kesimin kendi ayrıcalıklarına ve üstünlük gösteren farklılıklarına dayandırmaya çalıştıkları çok ciddi sıkıntıların doğmasına yol açmıştır. Bugün kendisini Kemalist olarak ifade eden bir kişinin ayırıcı en temel vasfı, bu açıdan bakıldığında Kur’ândan beslenen dîn’in bütün olgularına karşı oluşturduğu reddiyelerdir. Anonim bir din anlayışını, hayatın içinde görünmediği sürece kabul edebilir görmektedir. Ayrıca kendisine egemen olan gücün bütün sermayesini de yine bu reddiyeler oluşturur.

Adana Dârü’l-muallimâtı’nda 1923 yılı mart ayında Okul Müdiresi Remziye Hanım oldukça heyecanlı ve coşkulu bir konuşma yapmış, Cumhuriyet ve devrimlere bağlılıklarını aynı heyecanla dile getirmiştir. te biz Adana’nın kadın öğretmenleri, bu yeni savaşın candan gönüllüleri, huzurunda söz veriyoruz. Kayalar ellerimizi parçalasa, fırtınalar gözlerimizi dumanla doldursa, biz yine açtığınız yolda, gösterdiğiniz hedefte koşacağız ve dönmeyeceğiz Paşam, dönmeyeceğiz!”(Birgül Bozkurt, CHP’nin Eğitim Politikaları, (Doktora Tezi) s. 76) Görüldüğü gibi sözlerin keskinliği ve kesinliği, hayatın bir tefekkürle algılanışından çok, o hayatın artık heyecanlı bir ideoloji hâline getirildiğini göstermektedir. Ancak toplumun temelinde, kültürel bir bakiye olarak İslâm’a âit zayıf ta olsa bazı izler bulunduğundan, artık hiçbir ilgisi kalmamış olsa bile, geniş kitleler nazarında bu ideoloji bir yönüyle İslâm’a da yaslandırılan algılamalar olarak gösterilecek ve itiraz noktaları azaltılmaya çalışılacaktır.

Bu çok çirkin ve yanıltıcı kamuflaj, en azından kalabalık bir kitlenin kontrol altına alınarak sıkıştırıldığı daracık sığıntı mekânlarında ağır ağır çürümesini ve pasifleşmesini gerçekleştirir. Çünkü köklü bir reddiyeye bağlı olarak doğan bu siyasal ideolojinin, fazla gerginliklere bulaşmadan kolayca yol alabilmesi için böyle manevralı yollara kesinlikle ihtiyacı vardır. Hayatın böylesine sahte kılıklar içine sokularak topluma sunulması, ister istemez kitlelerin bütün sınıflarını, kültürel bozulmanın lehine olacak şekilde dönüşümlere zorlayacaktır ki, bizim şimdi içinde olduğumuz model işte böyle bir temsili içermektedir. Ancak bu noktada bireyin karşısına çıkan ve onu her türlü çekip çevirecek olan en olumsuz durum; bütün bu aldatıcı sahteliklerin ötesinde, kendisine güven duyulan siyasi liderlerin, partilerin, yazarların, mistik önderlerin ve sanatçıların da belirlemeye başlanmasıdır. Bireyin kişiliğine kadar işleyecek olan toplumsal kaderi de ne yazık ki güven duyulan bu kimseler tarafından yenilenecek, şekillendirilecek ve yeni anlamları ile ihtiyaç duyulan alanlar içinde sıkıştırılacaktır.

Böylesine ruhsal bir karmaşa içinde fikretme fırsatı bulamayan nice kalabalıklar, kendi bilgi(!) ve inançlarından emin bir vaziyette ve kendi algılamalarının dışında kalanları da sürekli eleştirerek, yaşadıkları çağın karşıtlıklarla dolu taşkınlıklarına yârenlik etmeye başlarlar. Nitekim etrafımıza baktığımızda göreceğimiz şey, belli bir zihniyet etrafında guruplaştırılmış kitlelerin en güçlü yanlarının, diğerlerini en azından hafife almak ve özellikle de yok sayıcılık duygusu olduğunu görmek olacaktır. Ancak çok zaman da, içindeki birikmiş nefretten beslenen saldırganlık dürtüsünü gizleyememektedirler. Yaptığı bir konuşmada Yekta Güngör Özden (1), “Demokrat Parti iktidara gelir gelmez yaptığı ilk iş ezan’ı Arapça okutmak oldu. Aceleniz neydi? Ezan dediğiniz şey zaten Habeşi’nin bir duvara çıkarak insanları namaza çağırdığı günden beri uygulanan bir yöntemden ibarettir. Hele Ankara’yı bir görseniz, özellikle Yenişehir’i… Cuma günleri minarelerden etrafa yayılan çığlık çığlığa olur bu sesler, hergün de artıyor.” Sözleriyle yakınır.

Falih Rıfkı,” İslamiyet denilince aklıma çorap kokusu geliyor.” diyerek bu zihniyete katkıda bulunur. Böyle olacaktır, çünkü onlar öfkeyle ayakta durmağa çalışırlarken kendilerini realiteye bağlayan bütün bağlar kopmuştur. Toplumsal planda uyandırdıkları her türlü tehlikeyi kendileri için birer kazanç telâkki ederek özellikle Müslümanlara karşı öfkeyle hayata tutunmaya çalışırlar. Bir eski Milletvekili düşünün ki, öfkesini şu sözleriyle dillendirsin; “Bu uygulamaya çok çok bozuluyorum, türban takanları boğmak istiyorum.” (Hilmi Nalbantoğlu, D.1921-Ö.2005) Bu ülkenin bir kesimi azgın bir özgürlük ve rayından çıkmış bir din düşmanlığı adına kendi içlerindeki çürümelerini sürdürürken, Batı’nın fikir planındaki en ciddî önderleri İslâm’a methiyeler düzerler. 17. yüzyılda birçok yazar Orta-Çağ’ın peşin hükümlerine ve aşırı hücumlarına karşı İslâm’ın müdafaasını yüklenmiş ve İslâm dîninin değerini ve samimiyetini göstermişlerdi. Bunlardan biri de Richard Simon’du. Samimi bir katoliktir. Ama sağlam bir ilim temeline dayanıyordu. Bunun için hem İncil’in tefsirinde, hem de Doğu Hıristiyanlarının yazılarında gördüğü doğmatik tahriflere savaş açtı. Önce Doğu Hıristiyanlarının inanç ve ayinlerini ele aldı, sonra da İslâm itikat ve inançlarını inceledi. Ne hakarete başvurdu ne de tezyife. Zaman zaman yerinde değerlendirmelerden, hatta hayranlıktan bile geri durmadı.  

Arnauld; ”İslamiyet konusunda fazla tarafsızsın.” diye suçlayınca; “İslam ahlakçılarını okursan meseleyi anlarsın.” diye cevap verecektir. (…) 1730’da Boulainvilliers’li Henri İslâm peygamberini yücelten “Muhammed’in Hayatı”nı yayınlar. Oxford’da hoca olan Simon Ocklay “Arapların Tarihi”ni yazarken Müslüman Doğu’yu Batı karşısında göklere çıkarır. (Maxime Rodinson, Batıyı Büyüleyen İslam, Aydınlıklar Çağı, s. 51) Enteresandır, Sicilya Kralı II. Frederick İslâm’a hayrandır, papa’nın afaroz zorlamasıyla, Kudüs’e çıkmak zorunda kaldığı 6. Haçlı Seferi’nde Müslümanlara acı çektirmek istememiş, Halife El-Kâmil’i ikna etmiş ve kan dökmeden Kudüs’ü almıştır. Sonra da, baron ve kardinelleri yanına toplayarak en büyük seferini, Papa’nın üzerine yaparak onu bir daha geri dönemeyecek şekilde Roma’dan kovar. Bir şey daha ilâve etmeliyim, İslâm’a duyduğu hayranlıkla bir de cami inşa ettirir. Oysa bizim topraklarımızda yetişen nice Nemrutlar vardır ki, aynı camileri odun deposu yaptırmış, ya da nalbantlara[2]kiraya vermişlerdir. Oysa ünlü Norman Kralı II. Roger, Müslümanlara duyduğu hayranlık sebebiyle “El-Muiz-i Billâh” takma adını kullanırdı. Üstelik kendisinden sonra tahta geçen oğlu daha da ileri giderek paraların bir yüzüne Saff Sûresi’nin 7. âyetini bastırmıştı. Buna karşı eski bir Tokat Milletvekili olan Refik Ahmet Sevengil ise İslâm’a karşı duygularını şöyle ifade eder;

Allah’ı da, sultanla birlikte tahtından indirdik,

Bizim mabedlerimiz fabrikalardır.

Bu anlayışlara aslında farklı farklı yorumlar getirilse bile, dimağlarda oluşturulan yeni bir dîn’in toplumsal şemalarından başka bir şey değildir. İnanç temeli olmayan, fikir hânesi boş, sadece pozitivist Batı’yı örnekleyen, reddiyelere, öfkeye ve hınca dayalı sırnaşık, şımarık ve renksiz bir din algılamasıdır bu. Bu iddiayı, yâni çok büyük toplumsal dönüşümlerin bir bakıma yeni bir din algılaması, yeni bir din inşası olduğunu, Gazi’nin en yakın çalışma arkadaşlarından Falih Rıfkı doğrular ve buna şöyle bir açıklama getirir; “Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur. Tanrı, bir peygambere verdiği şeraiti, ikinci peygamberde değiştirmekle, hatta Kur’ân’ın bir âyetindeki emrini başka bir âyetle kaldırmakla hükümlerin toplum evrimini izlemesi gerektiğini göstermiştir. Fıkıhta buna nesih diyoruz. Muhammed son peygamber olduğuna göre, O’ndan sonra nesih hakkı insan aklına kalmıştır.

Onun için İslâm bilginleri, “zamanla hükümlerin değişeceği” içtihadında bulunmuşlardır. Mustafa Kemal’in yaptığı, işte bu nesih hakkını kullanmaktı.” (F. Rıfkı, Çankaya, s. 393) Böylesine şiddetli değişim anlayışları, içlerinde daima oldukça yüksek doygunlukta siyasal ve ideolojik gerilimleri de taşırlar. Bu noktada A. Camus’un dediği gibi, hiçbir şey cinayet ve kusur olarak görülmez. Kusurları alabildiğine boş bırakılan önderler, yavaş yavaş insanüstü imgelerle de tasavvur edilmeye başlanınca, insanların dünyasında ağır travmalar yaşatacak ve ilâhî sıfatlara yaklaştırılmış tiranlar doğacaktır. Bir faşist ortaokul ders kitabında öğrencilere şu not düşülmüştür; “Dîni dogmalar münakaşa edilemez, çünkü bunlar Allah tarafından vahyedilmiş olan hakikatlerdir. Faşist prensipler münakaşa edilemez, çünkü bunlar bir dâhînin zihninden çıkmıştır: Benito Mussolini’nin.” 

Benzer bir şekilde Hitleri gönderilen Mesih olarak gören Reich Adalet Bakanı Hans Frank’ın sözleri de dikkat çekicidir; “Eskiden bu doğrudur veya yanlıştır, demek alışkanlığında idik; bugün artık soruyu şöyle sormamız lâzımdır: “Acaba Führer ne der?“ (David Spitz, Antidemokratik Düşünce Şekilleri, s. 350) Bu sözler, kararları tanrısal bir nitelik arzettiği söylenen kişiye veya kişilere atıftır. Nitekim Atatürk’ün ölümünden hemen sonra Kâzım Özalp, Celâl Bayar’a, sorgusuz sualsiz uyulacak bir yol gösterici otoritenin olmadığı anlamında, İslâm skolastiğinin ünlü ifadesini kullanarak “Celâl, artık kaale Atatürk yok” der. Yakub Kadri, M. Kemal’in edimlerini, Kitab-ı Mukaddes’in “Tekvin” kısmında anlatılan Tanrı’nın dünyayı yaratırkenki edimlerine benzetir. Atatürk’ün ölümünden sonra Nurullah Ataç, onun “Tanrıtürk” olduğunu; 1943’te Hasan Âli Yücel, Thomas Carly’nin Reşat Nuri Güntekin tarafından yapılan çevirisine yazdığı bir önsözde, 1918–1922 yılları arasında onun bir “Tanrı” olarak doğduğunu yazar.

Birçok şiirde de “Tanrı” olarak resmedilir ve ona sonsuz bilgi ve güç gibi tanrısal nitelikler atfedilir. (Hasan Ünder, Kemalizm, Atatürk İmgesinin Siyasal Yaşamdaki Rolü, s. 149) Daha sonra İsmet İnönü, aldığı Milli Şef’lik ünvanıyla kendisi ön plana geçmiş, paralardan Atatürk resimlerini kaldırmış ve Anıtkabir’in yapımını yavaşlatmış ve kendi şeflik dönemine ait mutlakiyetçi diktatörlüğünü başlatmıştır. Bu tarihsel döngü içinde gördüğümüz şey; yeni bir sistem ve bir ideoloji ortaya koyanların bunu sadece yasal düzenlemeler veya kaba güç gösterileri şeklinde hazırlamadıklarıdır. Onlar, bireyin tabiatındaki fıtrî orijinaliteyi bozacak ve Rablerine karşı kulluk eylemlerini unutturacak silik şahsiyet kopyalarını ortaya çıkarırlar. Şahsiyetsiz mistik önderlerin çabalarından da faydalanılarak sistemlerini ayakta tutacak ve varlıklarının devamlılığını sağlayacak olan yeni inanç esaslarını, yeni âmentülerini de oluştururlar. İşte bu düşünce ve istikamet savruluşu içindeki süreç bütünüyle tamamlandıktan sonra onlar mutlak yargıçlar olarak artık hayatımızın her yerindedirler.

Bu durum, toplumlarda gönül ve ruh soyluluğunun, fikredebilme maharetinin kaybedilerek yeni ve amansız bir kulluğun başlatıldığı süreçtir. Bu durum, toplumu ihtiraslarıyla ele geçiren baronların, kalabalıkları içi boş hassasiyetlere sürükledikleri süreçtir. Ve son olarak bu durum, elinden bütün kıymet cevherleri alınan toplumun, sahte rüyalarla dolu kozalara sıkıştırılırak iptidâi coşkunluklar içinde tüketildiği bir süreçtir.  Kur’ân-ı Kerim, insanları işte bu noktada sürekli uyararak, yaşamaları muhtemel en derin toplumsal dramlara karşı onlara güçlü, muktedir şahsiyetler kazandırarak belirli bir güvenlik alanına çekmek ister. Fakat derin geleneksel ve siyasal anaforların içinde bocalayan kalabalıkların, kendilerini çürüten bu bozuk enformasyonu fark edebilmeleri o kadar zordur ki…

Bu kaosta insan’ın hayretini taş kestirecek ve Kur’ân’ın ana çizgileriyle bireyin arasına girerek onu sahte ilkelerin içine çekecek olan yeni imaj ve jargonlarla dolu metinler, ağır bir sınav olarak karşısındadır. Geniş bir tabana hitabeden H. Hilmi Işık, “Saadet-i Ebediyye” adlı kitabını şöyle tanıtır kitlelere; ”Ey temiz gençler! Dînî ve milli bilgilerinizi bu lâtif, benzeri bulunmayan, belki de ileride, bir benzeri yazılamayacak olan bu kitaptan alınız.” dedikten sonra devam eder; ”Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam’ın yolunu bildiren, Kur’an-ı Kerim’den murad-ı ilâhiyi anlayan, hadisi şeriflerden murad-ı peygamberiyi çıkaran bu büyük âlimlerdir. Kıyamette kurtuluş yolu bunların gösterdiği yoldur. Allah-ü teala’nın peygamberinin ve onun eshabının yolunu kitaplara geçiren, değiştirilmekten ve bozulmaktan koruyanlar bu âlimlerdir.” (Saadet-i Ebediyye, s. 22) diyerek zihinsel kuşatmasını sürdürür. Aynı şekilde Ali Güler, insan sabrını baştan çıkaracak şu ifadesiyle bu karanlık ve sefil düzlem üzerinde katkısını sürdürür. “Tefsir ve hadisten abdestin farzını bile öğrenmemiz mümkün değilken, itikâdî konuları öğrenmemiz nasıl mümkün olur? İslam alimleri yıllarca çalışarak, Kur’an-ı Kerim ve hadislerden çıkardıkları hükümleri, kitaplara yazmışlardır. Zaten her müslümanın, bir ilmihal kitabı okumakla, dinine âit lüzumlu bütün bilgileri öğrenmesi mümkündür. Kur’an ve hadisten din öğrenmek mümkün olmaz. Her işi ehlinden öğrenmek lâzımdır. Dini Kur’an ve hadisten öğrenin diyenler eğer cahil değilseler, din anarşisi çıkarmak için çalışan kimselerdir.” Kur’ân’ın insanlara getirdiği öğreti karşısında efelenenler, ikna edici bir tatlılıkla zihinleri zehirleyerek, kitleleri kendi uçurumlarına doğru çekerler. İşte bu noktada yaşadığınız dramı fark edemezseniz, sahte îmanlara dayalı ilkel hatlarınızı kuvvetlendirmeye devam edersiniz. Nitekim bugün etrafınıza baktığınızda, bir sürü gurup ve bu gurupların kendilerine âit söz dağarcıkları olduğunu görürsünüz.

Kur’ân’dan beslenmeyen ama O’na yalnızca atıfların yapıldığı bu sahte zeminlerde, bütünleştirici, nitelikli ve rasyonel olan hiçbir şeyi bulabilmeniz mümkün olmayacaktır. Üstadâne lisanlarla insanların bilincine sirayet ettirilen bu öğretiler, geniş kitleleri, yavan bir imanla yaşadıkları çağın problemli ve karanlık alanlarına taşırlar. Gerçekçilikle hayalciliği bir defa birbirine karıştırırsanız, etrafınıza örülen şeytânî duvarları yıkıp gerçek bir hayatın seslenişini duyabilmek hiç de kolay olmayacaktır. Toplumumuzda bu talakkilerin ağına düşmüş ve Kur’ân’a bağlı bir hayatın süreklilik hatlarından koparılmış milyonlar var. Bilinçaltlarına tesir eden karanlık kuvvetlerin o kadar tesiri altındadırlar ki, rasyonel bütün fikir ve düşünce ittifaklarına karşı çok ciddi bir aldırışsızlık içindedirler. Bu da normal görülmelidir çünkü insanlar bir psikoloji olarak çok ciddi telkinlerin sonunda herhangi bir şeye inanır hâle gelmişlerse, onlara bu noktadan sonra, ne kadar kaba bir şema içinde sıkışmış olduklarını asla anlatamazsınız. Onun artık soluklanacağı, hayat bulduğunu zannettiği derin dinsel alan, Kur’ân’ın ve aklın rasyonalitesiyle ilişkisinin kesildiği işte bu tavan arası dünyadan ibarettir.

İnsan hayatı ve ömrü o kadar değerlidir ki onu, hayatı öğrenmede bir deney tahtası olarak göremeyiz. Bir kimya laboratuarında yanıldığınızda aynı deneyi tekrar tekrar yapabilirsiniz ama iç dünyanızda İbrahim’i, Mûsa’yı, Yusuf’u bir kere öldürürseniz onları yeniden bulabilmeniz mümkün olabilir mi? Her türlü haz ve sahtelik tuğyanlarının esaretine düşen kişilere bu dünyanın aldatıcılığını nasıl anlatırsınız? Muhayyile mahsülü telkinlere kaptırılmış kalabalıkların gördüğü tek gerçeklik, kendilerine inayetler(!) dağıtan bu illizyon alanlarının hükmetme iradesidir. O kadar sinsi ve ince söz dağarcıkları kullanılır ki, sizden istenilen itaat’ı gösterdikçe yalnızca kendi erdeminize inanmaya başlarsınız. Yaşayacağınız bu revizyon sürecinde, yargılarınızı değiştirecek ve sizi şüphelerden uzak tutacak etkili dillerin yankısı her yanınızı sarmaya başlar. Enteresandır, Risale-i Nur şâkirdlerinden Rıza bir gün rüya görüyor: “Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, camide Hazret-i Ebu Bekir-is-Sıddîk Radıyallahü Anha emrediyor: “-Çık hutbe oku” Ebu Bekir-is-Sıddîk koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemaate der ki: “Bu söylediğim hakikatların izahatı “Yirmidokuzuncu Söz“dedir…” (S. Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 21)

Tasavvur edebiliyor musunuz, Allah Resulü’nün de hazır bulunduğu bir mabedde, bizzat Allah’ın Resulü’ne tasdik(!) ettirilen bu sahne, insanların bilinçaltlarına ilâhî bir mesaj olarak eklemlenir. Onlar, işte böylece insan benliğinin en içlerine kadar nüfuz eden telkinleriyle milyonlarca insanın karşısında artık bir zafer anıtı gibidirler. Kalabalıklara artık bu sebillerden, bu referans mekânlarından âb-ı hayat dağıtılacaktır. Ama bu tesir hünerine sahip efsunlar, bireyin iç dünyasını büsbütün şekillendirinceye kadar durmadan yoğurmaya devam eder. Risale-i Nur’un şâkirdlerinden Osman Nuri diyor ki: “-Rü’yamda, Şemâil-i Şerife muvafık, gayet nuranî bir surette Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı oturduğu yere dayanmış bir vaziyette gördüm.

Bu anda bir sadâ geldi ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın bir yaveri geliyor. Kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risale-i Nur nâşirlerinin Üstadı olan zat içeriye girdi. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, üstadımıza şefkatkârâne bir iltifat göstererek, dayandığı vaziyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım.” diyerek, fikir düşkünlüğünün bas bas bağırdığı kalabalıklara yeni bir hayranlık ve inanç dalgası yayar. Bu ilham ve hikmet bereketinin havada uçuştuğu toplumsal vicdanda, çok sağlam hayalî imgelerle yerlerini sağlamlaştıran azizler, artık günlük cemiyet meselelerini de Allah’ın Resulü ile istişare ettiklerini(!) söyleyerek, zavallı insanların hüviyetlerine hoyrat, aldatıcı ve marazî bir sapkınlığı sirayet ettirirler. Ateşli dudaklardan salkım salkım dökülen yalanları da, gözyaşı çağlayanları ile örterler.

Peki, bütün bu olanlar nedir? Bütün bu olanlar, toplumun bünyesine genel bir bakış yaptığımızda kültürel gerginlikler yaratan, hayata bakışları farklılaştıran, olayları asla kendi gerçekliği ile görebilme fırsatı vermeyen, sahte ve aldatıcı ümitlerin yolunu açan ve insanları daracık vitrinlerin içinde pısırık ve fikir zürriyeti silinmiş kimlikler hâlinde biriktirerek eriten aldanışlardır. Günümüzde İslâm dünyasında yaşananlar ne yazık ki benzer durumlardır ve insanlar bu geri duruşlarını sürdürdükçe de, pahası alçalma olan yaşayışlarını sürekli ağırlaştıracaklardır. Ağırlaştıracaklardır, çünkü Kur’ân’dan beslenen rasyonel düşünceyle irtibatları kesilerek etkili dillerin önünde tasfiye edilmişlerdir. Çünkü gerçekten var olduğunu iddia ettiğiniz toplumsal rolünüz eğer yalnızca vaadler, inançlar, kanaatler ve vesveselerden ibaretse, bilinki o hayat gerçek bir hayat değildir, sadece yaşamayı hayâl ettiğiniz bir rahatlamadır o kadar.  

Birey, toplum içindeki rolünü, kanaatlerini, yargılarını, münasebetlerini ve hareketlerini başkalarının anlayışı ile düşünme eğiliminde olup sadece hissi tepkileri bulunduğundan, kendisine akla uygun bir yakınlaşma sağlayabilmek hakikaten çok zordur. Bugünkü hoşgörü ağlayışları üzerine kurulmuş trajedi sitesinin öğretileri, insanları Kur’ân’ın ışığından ayırarak toplumsal yozlaşmanın en baştan çıkarıcı noktasına taşımıştır. Dolayısı ile bu noktaya çekilmiş kalabalıklar, fikrî bir muhakemeye bağlı anlamlı değerler ortaya koyamazlar, onlar içine çekildikleri bu yeni dünya’nın düzeni içindeki rüyalar, hülyalar ve ütopyalar içinde öğütülürler. Gerçekten, bilinçli akletme yeteneklerini kaybettikleri içindir ki, kendilerini sonsuz aydınlığın içinde görürler ve uyarıldıkları alanın dışında kalan her şeye şüpheyle bakarlar. Bu durum, insanoğlunun basiretinin, faziletinin, akletme değerlerinin, fikir ve bütün kıyas unsurlarının elinden çıktığı, sadece hissi intibalara dayalı düşkünlüğün en uç noktasıdır.

Ama şimdi emînim pek çok kimse, kendilerirnin hayata ne kadar gevşek bağlarla bağlı olduklarını ve ne kadar dağınık zihinsel bir tema üzerinde olduklarını düşünmeden itirazlara başlayacaklardır. Bunu gerçekten duyuyor gibiyim. Peki, ne olmuş yâni, dışarıda bir yığın insan başıboş gezerken bu meselelerden bahsetmenin âlemi ne? Öyle ya, onlarla ilgilenmek yerine bunları dillendirmek ve sanki konuşulacak başka hiçbir şey yokmuş gibi bunları mesele yapmak başkalarının ekmeğine yağ sürmek olmuyor mu diyecekler. Evet, böyle düşünüp böyle mırıldanacaklar var biliyorum…

Kafaları ağır havaların içinde zehirlendiği için çökeltiye döndüklerinin hâlâ farkına varamayanlar var biliyorum. Evet, kendisini bütün erdemlere sahip ve hidayetinden emin gören fakat gerçekte kibir içinde kıvranan ve sadece içi boş sembollerden ibaret kalmış kimseler çıkacaktır biliyorum. Evet, elbette tek sermayesi, peykelerine bağdaş kurup sadece ahkâm kesmek olan îman kekemesi kimseler var biliyorum. Vardır, çünkü bu toplumda doğdukları için, kendilerinde îman vehmeden kimseler, kendilerinin gerçekte Kur’ân önünde ne olduklarının sorgusunu asla yapamadıkları için… Gerçek mü’min olmanın Kitap’ta şakaya gelmez ölçüsünü görmezden geldikleri için…

Kendilerinin hep şahsiyetli ve inayet üzre adamlar olduklarına tereddütsüz inandıkları için… Kendi çizgilerinin dışında kalan her şeyi eksikli görüp, sahte bir güven içinde donup kaldıkları için… Ahlâksız, aldatıcı ve ikiyüzlü gözyaşlarını bir şefkat çağlayanı zannettikleri için… Etraflarında Kur’ân ölçüsünü değil yalnızca kendi benzerlerini aradıkları için… Tarihin çöplüğünde kokuşmakta olduklarını bir türlü göremedikleri için… Ortalık yerde kaldıklarında korkaklıklarını ve dimdik durabilmedeki nasipsizliklerini hep sakladıkları için…

Kendilerinin lâfızdan çıkıp gerçekte neye benzediklerini gösterecek fikir ve düşünce dünyasındaki ölçülerini hiç bulamadıkları için… Hiçbir şart altında hayal kırıklığını yaşamayacak kadar kozalarının içinde fosilleştikleri için… Kur’ân’ın önünde şan ve şeref bulmak yerine, cüretli ve sahtekâr öncülerin önünde çalkalanıp durdukları için… Aydınlık bir yurttaş olabilme yerine başkalarının kanaatleriyle yağ bağlayan toplumsal birer artık oldukları için…

Evet, işte onlar bu yüzden gökyüzünün sokaklara döktüğü karanlığı göremezler… O yüzden soysuz ve karanlık dillerin esaretinden kurtulamazlar… O yüzden özentili yalanlar sürülmüş sözlerin esiridirler… O yüzden kalabalıkların sefaletinden saltanat devşirenleri fark edemezler… O yüzden gaflet, onların zihinlerinde ve gönüllerinde mekân tutmuştur… O yüzden tuval üzerinde karakalem birkaç karalamadan ibarettirler… O yüzden sahte gözyaşlarında güven duygusu ararlar… O yüzden,  ahlâk bütünlüklerini kaybetmişlerdir… O yüzden arsız, arzusuz, pervasız ve patavatsızdırlar…  O yüzden daima allak bullak ve soğukturlar… O yüzden bilginin en yüksek tepelerinde olduklarını zannederler ama eşiklerde eşelendiklerini asla göremezler. Ve işte o yüzden hep mızıkçılık yaparlar…

Evet, sonuç olarak her hareketin, her kanaatin, her eylemin, her iddia’nın ve hayata dâir gördüğümüz her manzaranın arkasında, içimizde taşıdığımız inanca ait değerler vardır. Herşeyi ölçülendiren ve anlamlar kazandıran o dur. Bireyler olarak sahte, ayartıcı ve aldatıcı şarlatanların mihrabından ayrılıp herkesin, nimetlerinden kolayca pay toplayabileceği Kerîm olan Rabbin yol göstericiliğine bir bilinç olarak yönelmemizin vakti daha gelmemiş midir?

Ölü ruhların, bir başka yolla, gömüldükleri bu karınca yuvalarından çıkıp dirilme ve özgürlüklerini bulabilme şansı kesinlikle yoktur.

(1)İki defa anayasa mahkemesi başkanlığı yapmıştır.


(2)Sultan Ahmet Camisi DP iktidarından önce CHP tarafından nalbantlara ihale ile kiraya verilmişti.

Nurettin Özcan / Nida Dergisi 

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat