Çanlar Hümanizmin sonu için çalıyordu


Çanlar Hümanizmin sonu için çalıyordu

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 24 Ağustos 2018 Cuma 15:50


Ernest Hemingway dünya klasikleri arasına giren Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanında savaşı, teknolojiyi, ölümü, inancı, ideolojileri ve modern yaşamı sorgular

Küre Medya / Haber Merkezi
Büşra Ünal /Dünya Bizim

Çok fazla bilinmese de 1936-1939 yılları arasında gelişen İspanya İç Savaşı modern dünyada güç dengelerinin şekillenmesinde mihenk taşı görevi görür. İspanya sınırları içinde gerçekleşmekle beraber 50’den fazla ülkenin öyle ya da böyle dahil olduğu savaş, 2. Dünya Savaşı'nın bir öncülü gibidir. Hitler iktidarındaki Almanya, kullanacağı savaş uçaklarını ve diğer silahları burada test eder. 2. Dünya Savaşı'yla başladığını düşündüğümüz insanın teknoloji karşısında çaresiz duruma düşmesi ve toplu kıyımlara uğraması ilk olarak burada örneklenir. Her ne kadar iç savaş olsa da birçok ülkenin taraf olduğu bu kanlı çatışma, 600.000 insanın ölümüyle sonuçlanmıştır. Bu durumda, 2. Dünya Savaşı'yla insanların modernizme reddiye oluşturmaya başladığı ve yine varoluşçuluğun dünyayı etkisi altına aldığı görüşlerini biraz daha eskiye tarihlemek olasıdır.

1929 bunalımı sonucu kapitalizm dünya çapında bir krize sürüklenir. Emperyalist ülkelerde açlık, yoksulluk, işsizlik halk arasında yaygınlaşmış ve ezilen halk bu duruma çareler aramaya başlamıştır. Dönem şartları emperyalizm ve kapitalizme karşı sosyalizmin yükselişe geçmesine neden olur. Sömürüye ve daha fazla tüketime dayalı sistemlerinin çökmesini istemeyen emperyalistler sosyalizme karşı önlem almak zorunda kalırlar. İşçi ve emekçilerin bastırılması için faşist ve militarist yöntemler dünya çapında yükselişe geçer. Böylelikle halk cephelerinin, devrimci muhalefetin önü kesilmek istenir.

1932’de Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada milliyetçi/faşist oluşumlar meydana gelir ve hızlı bir silahlanma yarışı başlar. İspanya’nın jeopolitik konumundan uluslararası çıkar sağlamak isteyen devletlerin Cumhuriyetçiler ve Faşistler olmak üzere iki gruba karşı stratejik tutumlar sergilediği görülür. 1936 yılına gelindiğinde İspanya’da ordu ve subaylar faşist/milliyetçi bir tavırla iktidardaki cumhuriyetçi yapıyı devirmek üzere ayaklanırlar.

Halk ise cumhuriyet destekçisidir. Halk Cephesi uzun süre ülkenin büyük kısmına hâkim olur fakat ordu, düzen ve bürokrasiden yoksun oluşları onları zayıflatır. Buna karşılık askeri disiplinlerinin yanında Almanya, Amerika, İtalya, Fransa gibi ülkelerden destek gören milliyetçiler, üstünlüğü ele geçirmeye başlar. Hitler’in desteğini alan General Francisco Franco’nun iktidara gelmesiyle cumhuriyetçi güçler tamamen bastırılarak Madrid’e girilir. 1 Nisan 1939’da milliyetçiler zaferini ilan eder.

Hümanizmin iflası

Dünya tarihinde teknolojinin yoğun olarak kullanıldığı ve toplu ölümlerin yaşandığı, çatışmanın meydanlardan sıyrılıp sivillere taşındığı ilk savaş olma niteliği taşıyan bu iç savaş, beraberinde güçlü bir düşünsel çalkantı da getirmiştir. İnsanlar teknolojiyi, yaşamı, ölümü, inancı, materyalist dünya görüşünü ve modern yaşamı sorgulamaya başladılar. Tüm bunlara hâkim olan ana unsur ise “acı”ydı. İnsanların bombalar altında can vermesine alıştığımız, her gün haberlerde toplu ölümler duyduğumuz günümüzde bunu anlamak kolay olmayabilir fakat bu çok önemli bir dönüm noktasıdır. Yaşanan tüm ölümler hümanist felsefenin yıkımı anlamına gelmektedir. O güne kadar “insan”ı önceleyerek geliştirildiği iddia edilen (ve zaman zaman bunu gerçekleştiren) teknoloji ve yenilikler o gün yüzbinlerce insanın ölümüne sebebiyet vermiştir. İnsanın gelişmişliğine işaret eden modernizm kendi kendisiyle çelişmeye başlamıştır.

Tüm bu fikrî çalkantılar felsefe, sosyoloji, psikoloji, edebiyat başta olmak üzere birçok bilim dalında dalgalanmalar meydana getirir. Dünya çapında oluşan hareketlilik elbette sanata da tesir edecektir.

Bahsettiğim tesiri İspanya İç Savaşı sebebiyle ortaya konulan dünyaca ünlü sanat eserleri üzerinden okumak mümkündür. Dünya klasikleri arasında sayılan Çanlar Kimin İçin Çalıyor adlı roman bunlardan biri iken bir sonraki yazıda ele alınacak olan tablo, şiir ve müzikler de önemli bir yer tutar. Hemingway’in İspanya İç Savaşı sebebiyle kaleme aldığı bu uzun roman dönem insanının hayata bakış açısını ve dünya algısını yansıtması açısından önem arz eder.

Çerçeve hikâyenin üç gün ve üç geceyi anlattığı roman beş yüz sayfadan fazla. Bitmek bilmeyen üç gün… Bitmek bilmeyen üç yıllık savaş... Romanda cumhuriyetçi bir gerilla grubu üzerinden savaşa ve insana şahit oluruz. Dağlarda yaşayan bu grup, köprü uçurma göreviyle bölgelerine gönderilen bir “İngles” olan Robert Jordan tarafından yönlendirilmeye başlar. Temeldeki olay örgüsü basittir. Robert Jordan gerekli mühimmatlarla gelir, grubu örgütler, planı hazırlar ve köprü patlatılır. Fakat bunların gerisinde asıl önemli olan diyaloglara ve düşünce akışına yansıyan fikirlerdir.

Romanda yer eden ana meseleler ölümün mahiyeti, insan öldürmenin meşruluğu, teknoloji karşısında insanın çaresizliği, ideolojilerin yıkıma sürükleyen yönleri, duyguların materyalist toplum anlayışındaki yeri, zaman algısı, yalnızlık hissi, Tanrı ve ahiret sorgulaması olarak karşımıza çıkar. Örneğin, grup üyelerinin ölüm karşısında büyük oranda hissizleştiği dikkat çeker. “Bu herkesin başına gelen bir şey” denilerek ölüm sıradanlaştırılmaktadır.

İnsan öldürmek sıradanlaşır

Flashback tekniğiyle çatışmaların başladığı ilk zamanlara dönülürken Pablo’nun önderliğindeki cumhuriyetçi grubun faşizm yanlısı kasaba sakinlerini işkenceyle öldürttüğü görülür. Ve buna kışkırttıkları kasaba halkını da alet ederler. Halk, işkence ederek ve uçurumdan atarak insanları öldürmelerinin ardından günlük meşgalelerine, çiftçilik ve harman işlerine geri döner. Az önce yaşanan dehşet hiç olmamışçasına hayat devam eder. Bu gibi anektodlarla ideolojinin her iki taraf için de sınır tanımaz hale gelişi ve ölümün normalleşmesi hissettirilir.

Öldürmenin meşruluğu daima tartışma konusu haline getirilir. “Öldürmenin yararına inanılmamalı, ancak çok gerektiği zaman öldürülmeli.” fikri birçok yerde karşımıza çıkar. Grup üyeleri öldürmekten dolayı mutlu olmadıklarını fakat gerektiği için bunu yaptıklarını, gerekirse yine yapacaklarını sürekli vurgular.

Savaş öncesi İspanyol halkının yegâne eğlencesi ve geliştirdikleri heyecan aracı boğa güreşleridir. Erkekler boğa güreşlerinde sergiledikleri tavırlara göre kıymetlendirilir ve sınıflanırdı. Boğa, o vakte kadar ölüme sebep olan yaygın unsurların başında gelirdi. Fakat savaşın soğuk yüzü onları boğadan daha dehşet verici bir şeyle tanıştırdı, kıyım makineleri: “Biz boğalardan çok daha kötü ve tehlikeli şeyler gördük. Hiçbir boğanın bir makineli tüfek kadar tehlikeli olmadığı açık.” Dağlarda yaşayan grup için üzerlerinden geçen uçaklar daima hayret unsuru olur. Bombalama yapıldığı takdirde hiçbir şansları olmadığını bilen gerilla grubu tarafından en iyi savunma taktiği saklanmaktır. “Bu makinelerin karşısında biz hiçiz” cümlesi tek başına hissettikleri duyguyu yansıtmaya yeter. Uçak, “uğursuz kuş”tur. Romanın farklı yerlerinde bu his işlenmiş ve makineler karşısındaki umutsuzluklarına karşın verdikleri mücadele önemli bir yer edinmiştir.

Savaşın farklı zaman dilimlerinden sunulan kesitler, mesele vahşileşmek olduğunda her iki tarafın da insanlık dışı muameleler yapabildiğini gösterir. Yazar, her iki tarafın da ne kadar birbirinin aynı olduğunu küçük ayrıntılarla hatırlatır. Düşman hattını gözetleyen Ingles, bir askerin yüz hatlarını inceleyerek kendi grubundaki insanlarla tamamen aynı olduğunu hisseder. Şartlar onları savaşın farklı cephelerine sürüklemiştir. Bu, bir iç çatışmanın en acı ögesidir, kendilerinden olanı öldürmek…

Ölümü ensesinde hisseden insanın elinde sadece “şimdi” kalır

Roman da cumhuriyetçiler ve milliyetçiler hakkında anlatılanlar ideolojilerin yıkıma götüren yönlerini vurgulamak üzere kullanılmıştır. Yazarın varmak istediği sonuç ise;“Öldüğümüz zaman ne inandığınız politika ne de bağlı olduğunuz ulus bellidir.”cümlesiyle kendini aşikâr eder.

 

İnsanların savaş şartlarında diken üstünde yaşadığı bu günlerde Ingles, Maria adlı İspanyol kıza âşık olur. Görev bilinci ve hislerinin bir dengesini kurmaya çalışan Jordan, bu esnada yenidünya düzeninin duygulara hangi oranda yer verdiğini tartışır:

-Maria’yı sevmem iyi mi peki?

–İyi, dedi kendi kendine.

–Materyalist toplum anlayışında aşk diye bir duyguya yer olmamasına karşın mı?

–Ne zaman böyle bir anlayış edindin ki?

–Hiçbir zaman. Hiçbir zaman da olamaz.

Dikkat çeken bir diğer husus insanların “şimdi”ye verdiği önemdir. Az sonra yaşanacaklardan haberdar olmayan ve hep ölümü ensesinde hisseden insan, elinde var olduğuna kuşku duymadığı anı değerlendirmek isteyecektir. Bu anlayış dönemimize “anı yaşa” mottosuyla yansıdığı gibi ölümden sonrası fikrini de etkiler. Roman karakterlerinin genel görüşlerinden biri de Tanrı’nın ve diğer dünyanın varlığının şüpheli olduğudur. Çoğunlukla olmadığına hükmedilse de “Eğer öbür dünya varsa ki ben olduğuna inanmıyorum” gibi cümlelerle mesele tartışma konusu haline getirilir. Tam bir kanaate varılmamakla birlikte, eskiden inançlı olan insanların artık şüphe ettiği görülür: “O olsaydı gördüklerime izin vermezdi. Dinle yetişmiş biri olarak onu özlediğim kesin ama şimdi bir insan kendinden sorumlu olmalıdır.” fikri Tanrı inanışına yönelik önemli bir aşamadır. Bu aşama Tanrı’nın ortadan kalkmasıyla insanın hükümranlığı ele alışını gösterir. Aynı zamanda bu, modern dünyanın kurucu cümlesidir.

Hayatın anlamı nedir?

Yeryüzünde yaşanan acılara kayıtsız kalamayan insan bundan Tanrı’yı sorumlu tutar ve çözümü onu ortadan kaldırmakta bulur. İnsan kendinden sorumludur, insan hayatını kendisi düzenler, insan dünyayı şekillendirir. Fakat sığındıkları bu yeni liman ne kadar güvenlidir? Bu kadar ölümün mesuliyeti bir yandan da insanlara ait değil midir? Tanrı’dan ve genel manasıyla “insan”dan umduğunu bulamayan modern insan iki şeye yönelir: arayış ve yalnızlık. Romanımızda yalnızlık küçük detaylarla fakat iliklere işleyecek şekilde kendini hissettirir. Çatışmaya girecek olan Robert Jordan o anda ağaçta gördüğü sincabın cebinde olmasını ister. Buna, yani bir canlının sıcak varlığına ihtiyaç duymaktadır. Romanın sonunda ölmek üzereyken ise daima arka cebinde duran küçük içki şişesini arar. Patlama esnasında düşürdüğünü fark eder. Kahramanımız bir şişenin yokluğuyla bile yalnızlığı çok derinden hisseder. Yalnızlık hissi modern dünya insanının en büyük handikabı olarak hayatımızda var olmaya devam edecektir.

İspanya İç Savaşı sebebiyle yazılan Çanlar Kimin İçin Çalıyor, bu savaş özelinde insanlığın ontolojik sorgulamalarına yer verir. Bu kitap ve daha birçok sanat eserinden anlaşılacağı üzere zihinsel bir dönüşüm yaşanmakta ve bu hayatın her anında hissedilmektedir. İspanya İç Savaşı’nı ve sonuçlarını aktaran diğer sanat eserlerini bir sonraki yazımızda inceleyeceğiz.

“En toda Espana en el cielo esta despejado!”

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat