Çağın hem sanığı hem tanığı olmak


Çağın hem sanığı hem tanığı olmak

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 22 Haziran 2016 Çarşamba 00:01


Mesuliyet duygusu taşımayanın, mensubiyet duygusu da yoktur. Eğer bir sorumluluğunuz varsa bir göreviniz de var demektir. Ömrümüz boyunca bütün yaşadıklarımızın hem sanığı, hem tanığı, hem de muhatabıyız.

Küre Medya / Haber Merkezi
Mesuliyet duygusu taşımayanın, mensubiyet duygusu da yoktur. Eğer bir sorumluluğunuz varsa bir göreviniz de var demektir. Ömrümüz boyunca bütün yaşadıklarımızın hem sanığı, hem tanığı, hem de muhatabıyız.

Akıncılar Dergisi yazarı Arif Altunbaş, Müslümanların geçmişine göz atarak yitirdikleri bazı önemli duyguları ve vazgeçilen gayretleri zikrediyor.

Arif Altuntaş / Çağın hem sanığı hem tanığı olmak

Mesuliyet duygusu taşımayanın, mensubiyet duygusu da yoktur. Eğer bir sorumluluğunuz varsa bir göreviniz de var demektir. Ömrümüz boyunca bütün yaşadıklarımızın hem sanığı, hem tanığı, hem de muhatabıyız.

 Geriye dönüp baktığımızda hatıralarımızı canlandıran sararıp solmuş, paramparça olmuş, hiçbir çerçeveye sığmayan bir sürü fotoğraflarımız var. Hepsi de bizden birer parça.

Gençtik, toyduk, tecrübesizdik ama ülkemizi ve bütün dünyamızı kurtarmayı göze alacak kadar cesur, fedakâr, samimi ve hasbiydik. Gözümüz dava denen sevgiliden başka hiçbir bir güzeli görmezdi. Nereye baksak, kiminle konuşsak gönlümüzde, kalbimizde ve dilimizde olan hep o idi..

En yaşlılarımız bile gözlerinden kıvılcımlar saçan genç delikanlılardı. Evine götürdüğü ekmeği gençlerle bölüşmezse evinde boğazından lokma geçmezdi.

O zaman parayla afiş asan, slogan yazan reklam şirketleri yoktu. Acemice yazılarımızı kendimiz yazar, afişleri kendimiz asar ve yapıştırırdık alelacele duvarlara. Bizim iktidarımızda bile polis bizi yakalamasın, karakolda hakaret ve işkence yapmasın diye geceleri dökülürdük boyalar ve fırçalarla yollara, bulvarlara.

Biz kavgamızı, sevdamızı, davamızı bir nesilden devralmamıştık. Bir usta çırak geleneğimiz yoktu. Kendi kendimize, düşe kalka öğrendik emekleyip yürümeyi.

Bir cemaat, cemiyet ve partimiz olsa da onlara bir aidiyet duygumuz vardı sadece. Ama hiçbir aidiyet duygusu davamızdan daha önde gelmiyor ve daha önemli değildi. Hangi dağın rüzgârı ve hangi toprağın damarı olur isek olalım hepimiz bir anne ve babanın çocukları gibi kardeştik. Ayrımız ve gayrımız yoktu. Hepimiz Anadoludan, Trakyadan kopup gelen bu ülkenin çocuklarıydık.

Kılıcımız, dilimiz, usulümüz üslubumuz sivri ve keskindi. Bir dava öfkesi ve kaygısıyla büyütürdük sevdayı içimizde. ”Yiğit düştüğü yerden kalkardı”, ”Kavgamız yenilgi yenilgi büyüyen bir zaferdi.”

Halkımız gibi duyar, düşünür ve halkımız gibi yaşamaya çalışırdık. Halkımızın değerlerine karşı mücadele eden, savaş veren statükoya ve rejime ölümüne karşıydık. İnkâr ve Tuğyanın bütün ocakları, kurumları baş belamız ve karşı cephenin amansız düşmanı olan yiğitlerdik.

Şimdi ne oldu bu gençliğe, ne oldu bu insanlara, ne oldu bu dava denilen nazlı geline? Her yanımız işgal olmuş, her tarafımız lime lime. Kaç kişimiz kaldı ayakta dimdik.Hiç kendi kendine soran var mı?

‘’Bu mudur Müslümanlık ve bu mudur dava’’ diye övündüğümüz, uğruna ölümleri göze aldığımım mesele?

Akıncılar Dergisi 

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat