Bir Kıyamet Habercisi Olarak Gettolaşma


Bir Kıyamet Habercisi Olarak Gettolaşma

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 24 Mayıs 2016 Salı 23:59


Modernite ve onun ekonomik hayatla toplumsal hayat arasındaki ilişkileri düzenleyen “araçlarından” en güçlüsü olan kapitalizmin sürdürülebilir olması toplumsal alanın gettolaş(tırıl)masıyla yakından ilintilidir.

Küre Medya / Haber Merkezi
Modernite ve onun ekonomik hayatla toplumsal hayat arasındaki ilişkileri düzenleyen “araçlarından” en güçlüsü olan kapitalizmin sürdürülebilir olması toplumsal alanın gettolaş(tırıl)masıyla yakından ilintilidir. Gettolaşma, bir yandan çeşitli toplumsal kesimlerden gelen insanlar arasındaki bağları koparırken, öte yandan insanı salt bir dünya yaratığı hâline döndürecek bütün yolları sonuna kadar açar.

Enver Gülşen / Bir Kıyamet Habercisi Olarak Gettolaşma

Modernite ve onun ekonomik hayatla toplumsal hayat arasındaki ilişkileri düzenleyen “araçlarından” en güçlüsü olan kapitalizmin sürdürülebilir olması toplumsal alanın gettolaş(tırıl)masıyla yakından ilintilidir. Gettolaşma, bir yandan çeşitli toplumsal kesimlerden gelen insanlar arasındaki bağları koparırken, öte yandan insanı salt bir dünya yaratığı hâline döndürecek bütün yolları sonuna kadar açar.

 



Modern toplumlardaki gettolaşma, üç aşamada gerçekleşir. İlki, mezarlıkların gettolaştırılmasıdır. Mezarlıklar şehrin en uzak köşelerine, “faal insanın” göremeyeceği kadar uzağa atılır ki, günlük hayatta “yükümlülüklerini” yerine getiren insan, ölümle hiçbir şekilde karşı karşıya kalmasın. Zira ölümle yüzleşmek, insanın, hayatın hakîkî anlamı üzerine her an tefekkür içinde olması demektir. Hayatın asıl anlamını düşünen insan, modernitenin “yukarıyla bağını koparmış” ve özelde de “üretmek” ve “tüketmekle” yükümlü birer makine hâline dönüşmüş bireyi için çok büyük tehlike demektir.

Modern-öncesi dönemlerin toplum yapıları için “her ev kendi mezarını bağrında taşıyordu” tanımını yapmak yanlış olmaz. İnsanın, “ölüleri” ile sürekli bir bağının olması, vahşileşmenin ve salt bir dünya varlığı hâline dönüşmenin önündeki büyük engellerden birisidir. Zira ölümle yüzleşen, hayatı ölümün tartısında tartan insan için, dünyaya yönelik bitip tükenmek bilmeyen bir hırs saçmadır. Bir lokma, bir hırka, bu anlayışın sembolü olan bir sonucu olarak anlaşılabilir.

Modernitenin “tüm değerleri sadece kendine bakarak belirleyen” salt dünya varlığı hâline dönüşmüş bireyi için, önce Yaratıcı ile sonra da O’nu hatırlatacak her şey ile bağları koparmak, “özgürlük” için elzemdi. Özgürleşme, adım adım dünyevileşme demektir. Tanımlanamayan, üzerine söz söylenemeyecek olan her şey halı altına süpürülür. Gettolaşma, halı altına süpürme “medeniyetinin” temel araçlarından birisidir.

“Gelecek kaygısı” modernitenin insanlığın kucağına bıraktığı bir bombaydı ve bu bomba, tüm kadim öğretilerin ve vahyin insanlığa öğütlediği bir erdemi dinamitleyen bir şeydi. Gelecek kaygısı, insanın hikmet ile arasındaki en büyük engeldir. Genelde modernite, özelde de kapitalizm, tüm zulüm araçlarını gelecek kaygısını tetiklemek üzerinden kurar. Gelecekte ne olacağından korkan, çalışkan bir tevekküle sahip olmayan birey, kendi geleceği, çıkarı için her şeyi yapabilecek bir yaratığa dönüşür.

Eichmann bu anlamıyla bu modern bireyin tipik bir örneğidir. Bir Nazi üst düzey subayı olarak binlerce insanı soğukkanlılıkla öldür(t)müştür. Ama aslında iyi bir aile babasıdır! Sorulunca “görevimi yaptım sadece!” der. Gelecek korkusu, modern görev duygusuyla birlikte işler. Görevi tehlikeye atacak her şey, o görevin selameti için bertaraf edilebilir.

Allah’a teslimiyeti tüm özgürlükler için bir çıkış olarak gören insan yerine, her biri birer küçük Prometeus olan ve kendi dâhil her şey ile savaşan birey gelmişti. Bu birey, geleceğini kendi şekillendirmeliydi; zira kendisinden başka bir yardımcı ya da üst bir ilke ile hiçbir bağı ve dolayısıyla da kendinden başka dayanacak bir dayanağı da yoktu! O yüzden gelecekten veya kendisini ve amaçlarını tehlikeye atabilecek her şeyden ontolojik olarak korkuyordu.

Modern bireyin, önce Tanrı’ya, sonra manevi olanı hatırlatacak diğer unsurlara yönelik savaşımının doğal sonucuydu mezarlıkların şehirlerden uzaklaştırılması. Zira modernite, savaşırsa kazanamayacağını bildiği, ya da savaşacak araçlara sahip olmadığı her şeyi büyük bir maharetle ufkundan uzağa atıyordu. Böylece ilk gettolaş(tır)ma, ölümün öldürülmesi isteğinin sonucu gerçekleşen mezarlık gettolaşmasıydı.

Modern insan ölümü öldürmek için birçok araç üretiyordu. Sağlık sektöründen kozmetiğe her şey, insana bu dünyada “kalıcı” olduğu yanılsamasını vermek ve insanın ölümlü olduğu gerçeğinin unutturmak içindi. Bu kadar “unutma hapı” yutan modern insanın hayatında tabii ki mezarlıklara yer yoktu. Birisi mi öldü; alelacele ve büyük bir “tiksintiyle” görev yerine getirilir. Hızla, nerede ve ne için olduğu bile bilinmeyen bir yere bırakılıverir ve bir daha akla bile getirilmez. “Ölmeden önce ölün!” düsturuna karşı “ölenle ölünmez” mottosu gelmiştir artık!

Mezarlık gettolaştırmasından sonra gerçekleşen tüm gettolaştırma eylemleri, bu ilk gettolaştırmayı örnek alır. Modern toplum, üretimin ve o üretim sonucu üretilen ürünlerin “satılmasının” sürekliliği üzerine inşa eder kendini. Üretim ve tüketim döngüsünü sekteye uğratacak her şey en az mezarlıklar kadar tehlikelidir. Herkes yerini bilmelidir! Modern üretim tüketim döngüsünün her bir çarkı birer Eichmann’dır. Ama kapitalist göz boyama, bütün bu çarklara, kendileri makinenin tümüymüş gibi bir hissiyat vermekte oldukça mahirdir. Herkes, bir çark olarak minik bir parçası olduğu makineyi, kendisininmiş gibi sahiplenir. Kapitalizmin bir patlama olmadan “durdurulamazlığı” burada yatar. Üstelik durdurulamazlığın patlama ile sonuçlanacak kaçınılmaz sonu da buradandır. Zira makinenin kendisinin makinenin sürekliliği için yaptığı her şey, aynı zamanda o makinenin dengesizleşip gittikçe artan bir ivmeyle patlamaya doğru yol almasına sebep olur. İşte gettolaştırma, o makinenin, hem kısa ve orta vadede “sürdürülebilir” olmasını, hem de mutlak bir patlamayla sonuçlanmasını getirecek araçlardan birisidir.

 



Özellikle kapitalizmin yoğun bir toplumsal travma yarattığı ve insanların hayat standartları arasında derin uçurumlar oluşturduğu yerlerde gettolaşmanın ikinci adımı gerçekleşir. Üretim ve tüketim döngüsünün içindeki herhangi bir konumda yer alamayan toplumun yoksul kesimleri mezarlıklara yapılan türden bir gettolaştırma işlemine maruz kalırlar. Üretim-tüketim döngüsü içinde bir araz ya da bir “asalak” olarak görülen yoksulların veya Batı Avrupa’da olduğu türden hem yoksul, hem de ideolojik / etnik / dini olarak modern-liberal sisteme entegre olması zor olanların gettolaştırılması, aynen mezarlık gettolaştırılmasında olduğu türden bir sürekliliğin gerekliliği üzerine inşa edilir. Modern bireyin çarkı olduğu devasa makine, kendisini yolundan saptıracak her şeyi yolunun üzerinden çekmekle, çekemiyorsa da ezmekle yükümlüdür.

Vicdan uyandırma potansiyeli olan, ya da görüldüklerinde “neşe kaçıracak” olan yoksulların gözden ırak tutulması gerekir. Zira onlar da aynen mezarlıklar gibi ölümü hatırlatırlar! Yoksulun üretim-tüketim döngüsü içinde ya da modern toplumun “kazananları” arasında yer almasının tek yolu, o kurallara uymaktır. Zengin evlerde hizmetçi, fabrikalarda karın tokluğuna köle olarak günlük hayatta “kazananların” yanında çalışanların, kendi “yoksullukları” üzerine herhangi bir hatırlatma yaşatmaları yasaktır! Kan içip kızılcık şerbeti içtim diyebilmeli; gettolarından “yukarılara” giderken, getto “kıyafetlerini” üzerinden çıkarıp bir süreliğine modern “kılık ve kıyafete” bürünmelidir!

Yoksul gettolarıyla, şehrin zengin kesimleri arasındaki ilişki ancak bu kurallarla yürüyebilir zira. Ancak, modern “kazanan” bireye bu da yetmez. Zira mezarlıkların gettolaşması, manevi şiddet potansiyelini; yoksulun / itilmişin gettolaştırılması ise maddi şiddet potansiyelini bünyesinde barındırır. Ve gettolaştırmayı bütün unsurlarıyla gerçekleştirenler, bu şiddetin farkındadır. Bu yüzden üçüncü tipten gettolaştırma başlar. Ancak bu defaki gettolaşma, ilk ikisinden nicelik ve nitelik olarak temel bazı farklar barındırır. Bir kere bu son gettolaşma, bir şekliyle toplumun ve devletin yönetici elitinin, kendilerini “sıradan” halktan izole ederek korunaklı kılmasıdır. Askerler, milletvekilleri, hâkim savcılar, bürokratlar vs. topluca yaşadıkları yerlerde, kendi korunaklı duvarları ardında ilk iki gettolaşmanın sonucu gerçekleşebilecek potansiyel şiddetten uzaklaştırırlar kendilerini. Bu korunaklı yerler, adeta mini devletçik gibidirler. İçerdekilerin dışarının dertlerinden haberi yoktur. Ki zaten haberleri olmasın diye inşa edilmiş olan bu fildişi kulelerde yaşarlar.

Bu son gettolaş(tır)manın ikinci şekli, ilk şeklinin çeşitli biçimlerde tekrarı olarak görünebilir. Toplumun yönetici elitlerin mini devletlerinin yanı başına, zengin elitlerin rezidansları, siteleri gelmeye başlamıştır artık. Önce “dışarıdakini” uzaklaştırmaya başlayan gettolaştırma, bununla yetinmeyip, efendilerini / ya da geçici elitlerini de ultra-korunaklı, güvenli yerlere hapsetme ihtiyacı duymuştur. Gelebilecek olan şiddeti, kendi mini-devletçiklerinde kendi güvenlik yöntemleriyle bertaraf etme isteğinin bir dışavurumudur bu. Çok yoğun ve derinden gelen bir korkunun, ta mezarlıkların gettolaştırılması aşamasından beri en diplerde daha da büyüyerek gelişen bir korkunun dışavurumudur. Bir yanıyla ölümden korku, öte yanıyla elinde olanı kaybetmenin korkusuna dönüşür. Zira ölüm, artık çeşitli suretlere bürünür halde gelir olmuştur. İşini kaybetme, imkânların kaybetme, yatını, katını, arabasını kaybetme korkusu, gelecek korkusu olarak ölüm korkusunun hemen yanı başına korkunç yüzüyle oturur olmuştur.





Bu son gettolaşma ile insanlığın kıyamet aşamasına gelinmiştir. Kıyamet, korkulan her şeyin, olduklarından çok daha farklı ve korkunç yüzlerle kapımızı çalmasıdır aslında. Modern ideolojiler ve özellikle liberalizm / kapitalizmin bağlılarının, yani gettolaştırmanın fikir ve eylem ortaklarının bu kıyameti yaratmış olmaktan dolayı bir sıkıntı içinde olması beklenmez. Ancak tevhid dini olan İslam’ın bağlılarının, özellikle Türkiye’de bu kıyamet ideolojisine olan katkıları düşünülünce, kıyameti çok daha soğuk bir yüzle karşımızda görüyoruz.

Hac, Müslümanların, tüm yönleriyle bir birlik içinde olması gerektiğinin sembolik ifadesidir. Beyazlar içinde “kefene” bürünmüş Müslümanlar, sadece ölümün hayatla bağını değil, ölüm ve Hakikat karşısında, her insanın acizlikte eşitliğini ifade ederler. Ancak aynı Müslümanların salt dünya varlığı yaratmak için uğraşan bir anlayışın lokomotifi olması veya arkadan ittirmesi anlaşılır gibi değil. Bugün Müslüman elitlerin, gettolaştırmanın bu üç türlüsüne, ama özellikle zengin rezidansların hayatımızın içine bir çirkin kale olarak girmesine olan “katkıları” yadsınamaz. Ottoman bilmem ne rezidanslar, 1453 rezidanslar ve bunlar gibi türlü korunaklı Babil kuleleri Allah’ın hikmetinin karşısına, edepsiz Prometeus gibi çıkmaktadırlar. “Allah’ın karşısında kral da, dilenci de aynıdır; onları ayıran sadece takvalarıdır” inancına sahip olanların, kendi “ayrıcalıklarını” Babil kuleleri içinde sergilemek için birbirleriyle yarışmaları oldukça manidar. Modern korkuların Müslümanların önce hayatlarını, sonra da imanlarını dönüştürdüğünün en büyük kanıtı bunlar.

Bu gettolaştırma süreci sonucu yüz yüze gelinen kıyametin anlaşılması çok önemlidir. Zira hayattan ve görünür ufkumuzdan dışarı attığımız, dahası, hâlâ kalmış olanlar varsa onları da görmemek için kendimizi korunaklı kaleler içine hapsettiğimiz bütün o “yaralar” bir “geri dönüş” yolculuğuna başlarlar. Atılan her şey; korkularımız ve gözümüzden ırak tutmak için çabaladığımız her şey, bambaşka yüzlerle bize geri dönerler. Tanrıyı mı attık hayatımızdan; soytarı tanrıcıklar bütün görüş alanımızı işgal eder ve bizi köleleri hâline dönüştürürler. Müslümanlar dâhil insanlığın kahir ekseriyetinin güç, iktidar, para, mal mülk, kariyer putlarına tapar hâle gelmesi “sizin taptıklarınız benim ayağımın altındadır” diyen İbn Arabî’yi yeniden aklımıza getirmeli. Ayaklar altına almamız gereken her şeyi, sırça köşklerimizde baştacımız yaptık. “Bir lokma, bir hırka” boğaz manzaralı ultra-lüks rezidanslarımızın şark köşesine astığımız altın çerçeveli tabloda yazılı bir hatıra olarak kaldı.

Modern insanın, bir şizofren olarak yaşamasının sebepleri üzerine tekrar düşünmemiz gerekiyor. Hayattan atılan ölüm, insanı tefekküre sevk eden bir uyarıcı iken; nasıl oldu da, geceleri en derin anlarımıza hâkim, soğuk terler döktüren kâbusumuz oldu? Ölümü öldürmek isterken, onu çok korkunç ve “çarpılmış” bir yüzle en korkunç kâbuslarımıza getirmemiz de neyin nesi? Ya yüzleşmemek için önce hayattan attığımız, yetmeyince de, kendimizi korunaklı rezidanslara hapsettiğimiz yoksulların, ezilmiş ve aşağılanmışların “geri dönüşü” nasıl olacak?

Babil kulesi neden tamamlanamamıştı ve neden Allah, Babil kulesini yapanların dillerini değiştirmişti de birbirlerini anlamaz olmuşlardı? Allah’a şirk koşmanın bir şekli olan salt dünya varlığı hâline gelmiş olmamız olmasın bunun sebebi? Babil kulesini yapanların başına gelen şey, tekrar tekrar başımıza gelmiyor mu? Dillerimiz, artık birbirimizi anlayamayacak kadar karışmadı mı, aynı “dili” konuşsak bile? Parçalana parçalana nereye kadar? Kıyametin hemen eşiğinde duruyoruz. Korunaklı, konforlu ve güvenli duvarlarımız bir gece ansızın tepemize büyük bir gürültüyle çöktüğünde her şey için çok geç olabilir. Gidilen yol yol değildir.

Bugün, sadece toplumu değil, tüm erdemleriyle insanlığı da gettolaştıran ve insanı teknik bir bataklık yaratığına dönüştüren bir yola nasıl olur da bunca katkı yapabiliriz? Hiç mi kendimize ait söyleyebilecek bir sözümüz yoktu da, modernitenin tüm araç ve amaçlarını en büyük putlarımız olarak hayatımızın vazgeçilmezleri kıldık! Bütün kutsal kitaplar, lüksün, gösterişin şaşaanın ve insana hakikatini unutturacak olan her şeyin karşısında canlı birer engel olarak durmadı mı ve Kur’an-ı Kerim, bu engellerin en sonuncusu olarak tüm canlılığı ile önümüzde durmuyor mu?

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat