Bilad-i Şam’ın Hazin Öyküsü -1-


Bilad-i Şam’ın Hazin Öyküsü -1-

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 10 Temmuz 2016 Pazar 18:51


İHH’nın katkılarıyla Dr. Ahmet Emin Dağ’ın hazırladığı Suriye-Bilad-i Şam’ın Hazin Öyküsü adlı çalışmayı, bölgedeki değişimler ve gelişmeler üzerine faydasını umduğumuzdan, bölümler halinde Küre Medya’da yayınlayacağız.

Küre Medya / Haber Merkezi
İHH’nın katkılarıyla Dr. Ahmet Emin Dağ’ın hazırladığı Suriye-Bilad-i Şam’ın Hazin Öyküsü adlı çalışmayı, bölgedeki değişimler ve gelişmeler üzerine faydasını umduğumuzdan, bölümler halinde Küre Medya’da yayınlayacağız.

Bu çalışma Suriye’yi anlamak ve günümüzde bölgede yaşanan olayları daha iyi yorumlamak isteyen okuyucular için Suriye tarihini, kültürünü, siyasetini, insan hakları uygulamalarını ve dış politikasını yakından tanımaya yardımcı olacak zengin bir içerik sunmaktadır.

Kitap dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm Suriye tarihini ilk dönemlerden itibaren ele almaktadır. Bu bölümün ağırlıklı kısmını Osmanlı sonrası modern dönem Suriye tarihi oluşturmaktadır.

Yaşanan son krizde de açık bir biçimde anlaşıldığı gibi, başlangıçtan itibaren Suriye yönetimleri siyasi meşruiyet sorunuyla her dönem yüzleşmek zorunda kalmıştır. İkinci bölüm bu meşruiyet krizini ve siyasi alternatifleri konu edinmekte ve Suriye rejiminin kimliğini tartışmaktadır.

İktidarın meşrulaştırılmasına yönelik her hamle aynı zamanda sıkı bir siyasi hesaplaşmayı gerektirdiği için insan hakları ihlalleri ülke gündeminde önemini hep korumuştur. Üçüncü bölüm Suriye’de insan haklarının tarihini ve bugününü ele almaktadır.

Bilad-i Şam’ın Hazin Öyküsü

Önsöz

İşgaller, devrimler ve mücadele içindeki Ortadoğu’nun geçmekte olduğu dönemeç; yeni bir sömürge yüzyılının başında mı, yoksa özgür bir gelecek kurmanın arifesinde mi olduğumuzu belirleyecektir.

Bu yönüyle Suriye’nin yaşadığı tarihî tecrübeyi anlamak, sadece bu ülkeyi değil aynı zamanda Ortadoğu bölgesinin geçmişini, bugününü ve geleceğini şekillendiren önemli tarihsel kırılmaları anlamak için de önemli ipuçları sunacaktır.

Suriye iç politik yapısının oluşum süreci ve bunu etkileyen iktidar mücadelesi, Ortadoğu’nun âdeta geleneği olan baskıcı otoritelerin tipik bir örneğidir. Yine Suriye dış politikası, bölgesel sömürü sisteminin önemli parametrelerinden biridir. Ancak bölgedeki diğer azınlık iktidarlarından farklı olarak Suriye’deki siyasi yapı, ağırlıklı olarak dinî ve ideolojik özellikler de taşımaktadır. Ülke tarihi boyunca huzursuzlukların başlıca kaynağı olan bu çelişki, sosyal barışı tehdit eden en önemli etken olmayı sürdürmüştür.

Ortadoğu’da geçtiğimiz yarım yüzyılda yaşanan tüm önemli olayların içinde doğrudan veya dolaylı biçimde rol oynayan Suriye, son 10 yıldır bölgesel politikalarda âdeta kilit ülke konumuna yükselmiştir.

Tüm bölgeyi etkisi altına alan değişim süreci Suriye’deki iç dinamiklerin harekete geçmesiyle bu ülkede de geri dönüşü olmayan bir dönemi başlatmıştır. Sesini yükselten muhalefetin hamlesi, Suriye’deki iktidarın sert tepkisi sebebiyle kanlı bir iç savaşa dönüşmüş ve büyük bir insani bedel ödenmiştir.

Suriye’de 40 yıldan fazla bir süredir iktidarı elinde bulunduran Esed hanedanlığı, Ortadoğu’da sömürge döneminde ortaya çıkan suni ve karanlık yapıların son halkalarından biridir. Rejim değişimi sorunu, Suriye’nin içinde bulunduğu karmaşık siyasi dengeler sebebiyle bir iç sorun olmaktan çıkmış, bölgesel birçok denklemi de yeniden gündeme getirmiştir. Bu sebeple Suriye’de yeni döneme geçişin bedelini tüm bölge halkları ödeyecek gibi görünmektedir.

 Bu çalışma Suriye’yi anlamak ve günümüzde bölgede yaşanan olayları daha iyi yorumlamak isteyen okuyucular için Suriye tarihini, kültürünü, siyasetini, insan hakları uygulamalarını ve dış politikasını yakından tanımaya yardımcı olacak zengin bir içerik sunmaktadır.

Kitap dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm Suriye tarihini ilk dönemlerden itibaren ele almaktadır. Bu bölümün ağırlıklı kısmını Osmanlı sonrası modern dönem Suriye tarihi oluşturmaktadır.

Yaşanan son krizde de açık bir biçimde anlaşıldığı gibi, başlangıçtan itibaren Suriye yönetimleri siyasi meşruiyet sorunuyla her dönem yüzleşmek zorunda kalmıştır. İkinci bölüm bu meşruiyet krizini ve siyasi alternatifleri konu edinmekte ve Suriye rejiminin kimliğini tartışmaktadır.

İktidarın meşrulaştırılmasına yönelik her hamle aynı zamanda sıkı bir siyasi hesaplaşmayı gerektirdiği için insan hakları ihlalleri ülke gündeminde önemini hep korumuştur. Üçüncü bölüm Suriye’de insan haklarının tarihini ve bugününü ele almaktadır.

Yine son krizin ortaya çıkardığı gibi, Suriye içerisindeki siyasi çekiş- meler birdenbire tüm uluslararası aktörlerin de dâhil olduğu kapsamlı bir çatışmaya dönüşebilmektedir. Bu nedenle kitabın dördüncü bölümü Suriye’nin bu karmaşık dış politik ilişkilerini incelemektedir.

Dr. Ahmet Emin Dağ

1.Tarihî Miras ve Osmanlı Dönemi

Akdeniz’in tüm doğu kıyılarını içine alan bölgeyi tanımlamak için kullanılan Suriye coğrafyası ifadesi Asya, Avrupa ve Mısır kökenli eski imparatorlukların doğu-batı, kuzey-güney eksenindeki genişleme ha- reketlerinde, geçiş yolu üzerinde bulunan stratejik bir bölgeyi işaret etmektedir. İlk defa eski Yunanlıların “üç kıtanın buluştuğu yer”i anlatmak için kullandıkları bu isim, 20. yüzyılın başına kadar bugünkü Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin ve İsrail’i içine alan geniş bölgeyi tanımlıyordu. Siyasi olmaktan ziyade coğrafi bir mahiyet taşıyan bölge, modern dönemde politik bir kabuğa bürünerek “Büyük Suriye” ideolo- jisinin doğal sınırlarını ifade etmeye başladı.1

Suriye topraklarının tarihte ilk önem kazanmaya başlaması, MÖ 4000’lerde Mısırlıların Lübnan ve Amanos dağlarını ham madde (Sedir ağacı, altın ve gümüş) kaynağı olarak kullanmalarından sonradır. MÖ 3000’li yıllarda Sümerlerin de benzer amaçlarla bölgeye gelmeleri ve nihayet MÖ 2350’lerde burayı işgal eden Ebla İmparatorluğu ile Suriye, büyük bölgesel güçlerin hem ham madde ve ticaret alanı hem de hesaplaşma sahasına dönüştü. Bir süre sonra Ebla’yı yıkan Akkadların denetimine geçen Suriye bölgesi, tarihi boyunca çok çeşitli medeniyetlerin harmanlandığı bir coğrafya hâline geldi. Mısır, Hitit, Asur ve Kenan medeniyetleri ardından, MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender’in gelişiyle Helen kültürüyle tanışan bölge, MS 20 yılında Roma İmparator- luğu’nun sınırlarına dâhil edildi.2

Suriye toprakları, 634 yılında İslam’ın bölgeye gelmesi ile daha öncekilerden çok farklı bir medeniyetin etki alanına girdi. İslam dönemi, Suriye’ye iki ayrı yenilik birden getirmişti. Bunlardan ilki yeni bir dinî/ sosyal anlayış, ikincisi siyasal bir merkez olma özelliği. 661 yılında Emevi Devleti’nin kurulmasıyla o güne kadarki -4500 yıllık- tarihinde ilk defa siyasi bir merkez hâline gelen ve kendi devletine ev sahipliği yapan Suriye bölgesi, Emeviler döneminde daha öncesinden miras olarak aldığı Yunan ve Roma kültürü ile sahip olduğu Arap geleneğini mükemmel bir şekilde birleştirerek dönemin en güçlü kültürel ve siyasi merkezi oldu. Suriye’nin İslam tarihinde bugün bile önemini koruyan bu kültürel katkısıdiğer unsurlarla birleşince- kendisinden sonraki medeniyet taşıyıcılarına büyük bir miras bırakmasını sağladı.3

Osmanlı öncesi bölgede başlayan Selçuklu etkisi, kuzeydeki Halep kentinden içerilere doğru sürmüş, eş zamanlı devam eden Türkmen göçleri ise bölgedeki demografik yapıyı büyük ölçüde değiştirmişti; erken dönemde, en azından Halep ve Antakya, doğrudan Selçuklu merkezine bağlanmıştı.4

Suriye’de Selçuklu etkisinin zayıflamasıyla Zengi Devleti bölgede etkin güç olmaya başladı ve Nurettin Zengi5 1154 yılına kadar tüm Suriye’de hâkimiyetini sağlamlaştırdı. Aynı dönemde Haçlılara karşı mücadelenin de en sıcak temas noktası hâline gelen bu coğrafyada Nurettin Zengi tıpkı babası gibi, bölgede yerleşmiş bulunan Türkmenlerin de yoğun desteği ile büyük bir İslam ordusu kurarak Haçlılara karşı önemli başarılar elde etti.6 Onun döneminde bölgede Şiilik geriletilerek Sünni gelenek yeniden yerleştirildi ve Batınilik inancına karşı girişilen mücadele sonucunda sosyal ve kültürel bütünleşmenin temelleri sağlamlaştırıldı.7

Eyyubi Hanedanı’nın giderek gücünü arttırdığı bir dönemde -Zengi Hanedan mensupları arasındaki iç kargaşanın da etkisi ile- Selahaddin Eyyubi’nin bölgeyi kuşatması ardından Haziran 1183 tarihinde Suriye’de Zengiler dönemi kapanarak Eyyubiler dönemi başladı.8

1243 yılında Anadolu Selçuklularının Moğollar karşısında yenilmesi sonrasında Kösedağ Savaşı’nda yaşanan Moğol etkisi, bölgede siyasi ve demografik değişiklikleri beraberinde getirdi. Bu dönemde binlerce Müslüman göç ederken9 yıkıcı Moğol saldırılarının devamında -1260 yılında- işgal edilen bölgede büyük katliamlar gerçekleştirildi.10 Tüm Doğu-İslam dünyasında ciddi bir yıkıma yol açan bu saldırılar, sadece Suriye bölgesinde değil tüm Ortadoğu’da tarihin akışını değiştirdi.11

Yavuz Sultan Selim’in 1516 yılındaki Mısır Seferi ile birlikte12 Osmanlı idaresine giren bölge, 20. yüzyılın başına kadar Osmanlı yönetiminde kaldı. Tarihsel bir karşılaştırma yapıldığında; Roma İmpa- ratorluğu’ndan sonra bölgedeki en uzun süreli hâkimiyeti Osmanlılar kurmuştur denilebilir. Suriye toprakları, Osmanlı dönemi boyunca (1516-1918) bu bölgeden sağlanan vergi gelirleri, Halep’in uluslararası ticaret sistemi içindeki yeri, Şam’ın seferlerde geçiş yolları üzerinde bulunması gibi ekonomik faktörlerle her zaman doğrudan denetim altında tutulmak istenmişti. Bunlara ilaveten, Bilad-i Şam olarak adlandırılan ve içine Kudüs’ün de dâhil olduğu bu bölgenin kutsal kabul edilmesi ve Müslümanlar nezdinde “peygamberler diyarı” olarak görülmesi de bölge üzerindeki denetimin gerekliliğine manevi bir boyut katıyordu.13 Buna karşın, Suriye’yi her defasında merkeze çok güçlü bağlarla bağlamaya çalışan Osmanlı yönetiminin çabaları, bölgenin coğrafi yapısı nedeniyle bazı noktalarda başarısız kaldı. Bu durum eyalet başkentleri dışındaki kimi bölgelerde, en fazla da ulaşımın zor olduğu dağlarda ve büyük bir ordu ile hareket etmenin imkânsız bulunduğu çöllerin uzak kısımların- da, birbirinden ayrı ve imparatorluk merkezinden uzakta birtakım özerk güç odaklarının varlığını sürdürmesine imkân sağladı.14

Osmanlı’nın bölgeye hükmettiği 400 yıl boyunca büyük ölçüde barış içinde ve istikrarlı bir dönem yaşayan Suriye, 19. yüzyılda meydana ge- len birtakım değişiklerle Müslümanlar ve Müslüman olmayan kesimler arasındaki ilişkilerde önemli farklılaşmalara sahne oldu.15 1830-1860 yılları arasında, özellikle Avrupalılarla ticaretin yol açtığı ekonomik ve politik gelişmeler, Müslüman olmayanların statüsünün yükselmesine yardım ederken, tüm ekonomik eğilimler onların çıkarına hizmet etmeye başlamıştı. Ayrıca, Osmanlı’daki reform hareketlerinin gayrimüslim kesimleri daha fazla kayırması, Müslüman çoğunluk arasındaki huzur- suzluğu zirveye çıkardı.

Suriye’deki Müslüman ve gayrimüslimler arasındaki ilişkilerin gerginleşmesi ilk olarak 1832 yılında Mısır hâkimi M. Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın bölgeyi işgal etmesiyle başladı. İbrahim Paşa, kendi müttefiki olan Lübnanlı Hristiyanlara gözle görülür bir üstünlük vererek eyaletin tımar yönetimini onlar eliyle yürütmüş ve alkol satımı dâhil Hristiyanlara birçok serbestlik sağlamıştı.16

1840 yılında Osmanlı yönetimi bölgeyi yeniden kontrolü altına aldığında Müslümanların beklentilerinin tam tersi bir uygulama içine girildi. 1839’da ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu ile Osmanlı sultanının din farkı gözetmeksizin bütün Osmanlı tebaasına yasal eşitlik tanıyacağı ve Mısırlıların Hristiyanlara tanıdıkları ayrıcalıkların aynen süreceği ilan ediliyordu. Ardından açıklanan 1856 Tanzimat Fermanı ise tüm kesimler arasında hukuki olarak tam bir eşitliği öngörüyordu.17 Hristiyanların ekonomik ve siyasi kazanımlarının yol açtığı hoşnutsuzluk, 1860’tan itibaren iki dinî topluluk arasında çatışmalara yol açtı. Daha önceki yıllarda (1838-45) ortaya çıkan mezhep temelli Maruni-Dürzi savaşlarına bu kez de din temelli Müslüman-Dürzi ve Müslüman-Hristiyan çatışmaları eklendi.18

Ancak Avrupalıların bölgeye tek etkisi ticari konularla sınırlı kalmadı. Bu dönemde bölgedeki Hristiyanlarla girilen yoğun ekonomik ilişkiler, bir yandan Avrupa’nın siyasi alandaki etkilerini gösterirken bir yandan da kurulan yabancı okullar eliyle birçok yeni fikrin doğmasına zemin hazırlanıyordu. 1839’dan itibaren bölgede kurulan yabancı okullar ve özellikle 1866’da kurulan Suriye Protestan Koleji (bugünkü Beyrut Amerikan Üniversitesi), yeni bir aydın sınıfın doğuşunu berabe- rinde getirdi. Nazif Yazıcı, Butros Bustani ve Abdurrahman el-Kevakibi gibi aydınlar, sadece Batı’nın değil kendi edebi miraslarının da farkına vararak Arap Rönesansı’nın temelini hazırladılar.19 Amerikan himayesinde, 1847 yılında Suriye ve Beyrut’ta Arap Edebiyatçılar Derneği (Cem’iyet el-Fünun ve’l-Ulum)’nin kurulması ile başlayan Arap milliyetçi hareketi, daha çok dinî azınlıklar arasında yer alan Hristiyan Araplar tarafından büyük rağbet gördü. Yerel gayrimüslim tüccarların ve mis- yonerlerin finanse ettiği bu kolejlerde Arap-İslam kültüründen ziyade Suriye, Lübnan gibi ülkelerin İslam öncesi tarihlerine önem veriliyordu. Yine millî ve ayırt edici bir özellik olarak sürekli dil ve kültür üzerinde durulması milliyetçi duyguların yükselmesinde etkili oldu. Bu dönemde kurulan birçok edebiyat derneğinin yanı sıra, siyasi alanda faaliyet gösteren resmî ve gayriresmî onlarca dernek, Arap milliyetçiliği temasını işliyor ve Arapların Osmanlı’dan üstün olduğu düşüncesini yayıyordu.20 Bu yüzyılın başında Fransızların Katolikler, Amerikalıların Protestanlar arasında başlattıkları faaliyetler giderek yoğunlaşmıştı. İngilizlerin Almanlarla yaşadıkları rekabet nedeniyle Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldıracak veya Müslümanlar üzerindeki etkinliğini sıfıra indirecek merkezi Hicaz olan bir Arap imparatorluğu kurma teşebbüsleri de bu girişimlere eklenince Osmanlı merkezî otoritesinin tüm çabalarına rağmen bölge, tam bir kargaşa içine düştü.21

Mekke Şerifi Hüseyin (Hüseyin bin Ali), İngilizlerin Hindistan yolunu garanti altında tutabilmek ve önemi giderek artmaya başlayan petrol bölgeleri üzerinde hâkim olabilmek için başlattıkları siyasi operasyonun en önemli piyonu durumundaydı. Alman-İngiliz rekabetinin yol açtığı 1. Dünya Savaşı, bölgede İngiliz yönetiminin oldubittilerine zemin hazırlamıştı. Hüseyin’e bir Arap imparatorluğu kurmasına yardımcı olacakları konusunda söz veren İngilizler, diğer yanda Hüseyin’e vaat ettikleri Suriye topraklarını Fransa’ya bahşediyordu.22

İngilizler aslında Hüseyin’i oyuna getirmiş ve Şerif ’e verecekleri Suriye’nin büyük bir bölümünü 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması’yla Fransızlara bırakarak Filistin bölgesinde bir Yahudi millî devleti ku- rulması için hazırlıklara çoktan başlamıştı. 1920 yılında toplanan San Remo Konferansı’nda İngiltere ve Fransa, Arap dünyasını Sykes-Picot Anlaşması’na göre bölme sürecini hayata geçirdi. Müttefikler, söz konusu bölgede dört ayrı bağımsız devlet kurdurdu. Bunlardan Suriye ve Lübnan Fransa’nın kontrolüne verilirken Irak ve Filistin İngiltere’ye kaldı.23 Fransızların Şerif ’in oğlu Kral Faysal’ı Şam’dan kovması üzerine İngiltere, Şerif ’e vefa borcunu(!) ödemek için Filistin’i ikiye bölerek Ürdün isimli bir devlet oluşturdu. Ürdün’ün başına Şerif ’in oğullarından Abdullah’ı getiren Birleşik Krallık, Abdullah’tan boşalan Irak Krallığı’na da 1921 yılında Faysal’ı geçirdi.24

Yüzyıllar süren Osmanlı hâkimiyetinden yeni çıktığı için bağımsız devlet geleneği, müesseseleri ve ekonomik yapısı olmayan bölge ülkelerindeki millî siyasi hareketlerin görünümü de son derece basit ve ilkeldi. Yeni Arap liderleri geleceğe dair kendilerine ait bir görüşe sahip olmadıkları gibi, statükoyu değiştirecek bir tabana da sahip değildi. Zira İngiltere ve Fransa’nın çıkarlarına göre çizilen Ortadoğu sınırları, bu kolonyal dönemin doğal bir sonucu olarak tarihî temel ve sosyal gerçeklikten çok uzak bir zemine oturtulmuştu.25

Faysal, başlarda askerî yönetim olarak Akdeniz kıyısındaki Fransız birlikleri tarafından kontrol edilen bölge dışında bütün Suriye’de etkin görünüyordu. 1919 Temmuz’unda toplanan Suriye Genel Kongresi bağımsızlık ilan ederken, Mart 1920’de Faysal’ın Suriye kralı olduğu duyuruldu.26 Faysal ve yardımcıları, yeni bir toplum oluşturma heve- siyle bir yandan Osmanlı Meclisi’nde kazandıkları yönetim tecrübesini kullanarak Batı’nın desteğiyle siyasi manevralar yaparken bir yandan da Osmanlıca olan tüm ders kitaplarını Arapçaya çevirmekle işe başladılar. Şam’da dönemin hukuk fakültesi sayılabilecek bir okul ve Arap Akademisi kurulması emrini veren Faysal, derhâl bir anayasa hazırlığına başlanmasını istedi.27

2.Fransız Mandası Dönemi 28

Faysal’ın krallığının 1920 yılında Fransızların Suriye’yi işgali ile ortadan kalkmasının ardından ülkede 1945 yılına kadar sürecek olan manda yönetimi dönemi  başlamış  oldu.29  Fransızlar, ülkede  güçleri- ni artırmanın tek yolunun Sünni İslami düşünceyi benimsemiş Arap milliyetçi hareketine karşı, karşıt dinî azınlıkları güçlendirmek olduğu kanaatindeydi. Bu dönemde Sünni Osmanlı idaresi altında aşağılandık- larını düşünen azınlık gruplarının bağımsızlık vaadiyle örgütlenmeleri ve Fransız politikaları yönünde kullanılmaları zor olmadı.30 Bu gruplar bölgenin Katolik ve Protestan dinî azınlıklarından Dürzi, Maruni ve Nusayri gibi heterodoks azınlıklarına kadar geniş bir yelpazeyi oluş- turuyordu. Fransa’ya karşı mücadeleyi yöneten, başını Şam ve Halepli Sünni Müslümanların çektiği Suriye Ulusal Grubu (El-Kutle el-Vata- niyye), ülkenin içinde bulunduğu bölünmüşlüğü sona erdirmek ve sa- vaşta başarılı olmak için Fransa’nın benzer bir taktiğini uyguladı. Suriye “ulusal bilinci” oluşturmak amacıyla dinî, fikrî ve sınıfsal ayrılıkları bir kenara bırakarak Hristiyan gruplar da dâhil birçok kesimle ortak hare- ket etmeye çalıştı.31

Fransız manda idaresi, Suriye’yi kontrol altında tutabilmek için Halep, İskenderun, Şam ve Alevi bölgesi mahalli idarelerinden oluşan Su- riye Devletler Birliği’ni meydana getirdi.32 Birliğe daha sonra   Havran Dürzi Devleti de katıldı. Böylece Suriye coğrafyasından beş ayrı küçük ülkecik meydana getirilmiş oldu. 1920’de kurulan bu düzen, milliyetçi- lerin baskısı sebebiyle fazla uzun sürmedi. 1922’de Halep ve Şam dev- letleri birleşerek Suriye Federasyonu’nu kurdular. Alevi bölgesi 1930, Dürzi bölgesi de 1936’ya kadar muhtariyetlerini korudu.33

1925 yılında Fransızlara karşı girişilen  Müslüman-Hristiyan  ortak ayaklanmasında 5.000 kişi hayatını kaybetti. Sınıfsal ve ekonomik koşullara dayalı hoşnutsuzluğun her geçen gün daha da arttığı manda yönetimi döneminde, milliyetçilerin başını çektiği hareketler, direniş bilincini kamçılayarak Fransızlara karşı yaygın bir muhalefet oluşturmayı başardı.34 1928 yılında Fransız yönetimi, birçok milliyetçi grubu bünyesinde barındıran Ulusal Grup oluşumunu tanımak zorunda kal-  dı (İbrahim Hannanu ve Haşim Atassi tarafından başı çekilen grup, içinde en aşırı uçtaki Şükrü el-Kuvvetli tarafından yönetilen ve eskiden Osmanlı yönetiminden kopmak için gizli bir faaliyet başlatan El-Fatat Teşkilatı’nın yeni versiyonu durumundaki İstiklal Partisi’ni de barındırıyordu.). 1930 yılına gelindiğinde Fransa bir adım daha geri atarak mevcut anayasaya Suriyelilerin kendi hükûmetlerini kurarak yönetilmeleri yolunu açacak bazı maddeler koydu. Belirli ailelerin tekelindeki Suri- ye’de kendilerine sadık soylu aileler bulmakta zorlanan Fransızlar, 1925 yılına kadar ciddi meydan okumalarla karşılaşsalar da bu tarihten sonra otoritelerini hâkim kılmayı başardılar.35

3.Bağımsızlık Mücadelesi

1936 yılında Suriye’nin Fransa dış ticaretindeki yeri ve stratejik öne- mi tartışılmaya başlanmıştı.36 Leon Blum’un Liberal Sosyalist hükûmeti iktidarındaki Fransa’nın yaklaşan 2. Dünya Savaşı öncesi ilgisini Avrupa’ya yoğunlaştırmak zorunda kalması, Suriyelilere yıllardır bekledikleri fırsatı vermiş ve 1936 yılında imzalanan bir anlaşma ile Haşim Atassi’nin başkanlığında ulusal bir hükûmet kurulması kabul edilmişti.37

1937 yılında, Fransızlar, 1920’li yılların başında etnik yapılarına göre Suriye’den ayırdıkları Cebel-i Dürüz ve Lazkiye bölgelerinin yeniden Suriye’ye bağlanması ve hükûmetin yerel yetkilerinin artırılması gibi koşulları kabul ettiler. Daha önce olduğu gibi Suriye’de manda idaresindeki nüfusun çoğu, milliyetçi liderlerin tüm çabalarına rağmen kendilerini Suriyeli Arap olarak görmüyordu. Arap milliyetçisi düşünürlerin bu dönemdeki tüm çabası, Arap halkını “kabile”, “bölge”, “din” gibi bölünmelerden arındırarak bir liderliğe bağlamak, böylece Fransızların karşısına tek bir güç olarak çıkmaktı. Bu arada, Suriyeli Hristiyanlar eskiden olduğu gibi Fransa’ya güvenmeye devam ediyordu. Köylü gruplar, kabileler ve şehirlerdeki alt sınıfların önemli bir bölümü, grup ve bölgesel sadakatlerini sürdürüyor ve kendilerini Suriyeli Arap’tan daha çok Sünni Müslüman Arap olarak görüyordu.38 Bu koşullar altında, Mısır ve Irak’ın aksine Suriye, yüzyılın başında Arap milliyetçiliği düşüncesinin doğuşuna ev sahipliği yapmasına rağmen, ulusal birliğin odağı olabilecek bir lider hâlâ çıkaramamıştı. Fransa’ya karşı mücadele kısmi bir zafere ulaşınca (ve özellikle 1936 anlaşmasından sonra) Ulusal Grup liderlerinin ulusal amaçlardan çok, bölgesel çıkarları temsil ettikleri daha fazla göze çarpıyordu.39

2. Dünya Savaşı’nın başlaması ardından Suriye’nin bağımsızlık süreci de hızlandı. Yukarıda belirtildiği gibi, Lübnan’ın ayrı bir devlet yapıl- ması, fakir Alevilerin çoğunlukta olduğu Lazkiye’nin bağımsız bir idari bölge hâline getirilmesi ve 1939 yılında Hatay bölgesinin Türkiye’ye geçmesi gibi aşamalarla bugünkü modern Suriye’nin sınırları çizildi. Suriyeli yerli elit, parlamenter bir yapı oluşturarak ülkenin yönetimini ele geçirmeye çalışırken, çoğunluğunu “azınlık” mensuplarının oluşturduğu askerî elitler ise Baas Partisi çevresinde toplanmaya başlıyordu.40

1943 yılı Temmuz ayında yapılan genel seçimler sonrası Fransız karşıtı milliyetçi cephe hükûmeti kurularak Şükrü el-Kuvvetli devlet başkanı seçildi. Fransızlar bölgede artık kendileri için sonun   yaklaştığını anladıklarından, bu durumun önüne geçmek için son hamlelerini yaparak tutuklama ve şiddet kampanyalarını artırdılar.41 1944 yılında Suriye hükûmeti -Fransızların yanında milliyetçilere karşı savaşan Özel Birlikler (Troupes Speciales du Levant) de dâhil olmak üzere- toplumun tüm alanlarında hâkimiyeti ele geçirdi. Fransa’nın her türlü muhalefeti- ne rağmen, Sovyetler Birliği ve ABD’nin Eylül 1944’te Suriye ve Lübnan hükûmetlerini ön koşulsuz olarak tanımaları ve bir yıl sonra İngilte- re’nin de aynı yolu izlemesi, Fransa üzerinde büyük bir baskı oluşturdu. Paris yönetimi, milliyetçi hükûmetin Fransa’ya özel haklar tanıması kar- şılığında ülkeden çekilmeye razı olacağını açıkladı. Fransa’nın önerisini kabul etmeyen Suriye hükûmeti Ocak 1945’te ulusal ordu kurduğunu bildirerek Fransızlara savaş ilan etti.42

Fransızların kültürel, ekonomik ve stratejik çıkarlarını garanti altına alacak koşulları kabul eden bir anlaşma imzalamadan Suriye’den çekilmek istememeleri sonucu Mayıs 1945’te Şam, Halep, Humus ve Hama’da yoğun çatışmalar yaşandı. İngiltere Başbakanı Churchill’in bölgeye askerî birlik göndereceği yolundaki tehditleri üzerine General Charles de Gaulle ateşkes ilan ederek Şubat 1946’da ilan edilen Birleşmiş Milletler (BM) çözümünü kabul etti. 15 Nisan 1946 tarihinde tüm Fransız askerlerinin Suriye topraklarından çekilmesiyle ülkedeki 25 yıllık manda yönetimi sona ermiş oldu.43

Fransızların geri çekilmesiyle Suriye tarihinde yeni bir dönem başladı. Ancak bağımsızlık dönemi, Fransız işgali sırasında ertelenen tüm ayrılıkları gün yüzüne çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda ülkeyi bu çıkar grupları arasındaki savaşın içine sürükledi. Kimi müellifler, modern Suriye’yi 1920-45 manda döneminde Alevilerin yükselişi, 1946-1963 Sünni hâkimiyeti, 1963-1970 Alevilerin birleşmesi, 1970 sonrası Alevi hâkimiyeti olarak dört aşamada değerlendirmektedir.44

Aslında Suriye’nin bağımsızlığı, her ne kadar birçok kesimin ça- baları sonucu gerçekleşmiş olsa da seçkin Sünnilerin bir zaferi olarak görülüyordu. Bu kesimin üstünlüğü; aldıkları eğitimin, yönetim tecrü- besinin ve faal kesimleri yönlendirebilme yeteneklerinin yanı sıra, toprak sahipliğine dayalı zenginliklerinden geliyordu. Osmanlı dönemine kadar uzanan bu avantaj, söz konusu Sünni kesimlerin Fransız manda yönetimi altında da büyük toprak alımlarını sürdürmeleri sonucu devam etmişti. 1946 yılına gelindiğinde, bağımsızlık sonrası ülkenin po- litik yaşamı 50 kadar ailenin kontrolü altında bulunuyordu. Bu  kişiler -Fransızların kırsal kesim ve kabilevi bağlardan gelen seçkinleri destek- lemesine rağmen- iyi organize olmaları nedeniyle 1919 ile 1949 yılları arasındaki tüm Suriye meclislerinde hâkim durumdaydı.45

Bağımsızlık sonrası ülkenin sosyal ve siyasi görünümü hiç de iç açıcı sayılmazdı. 1948 yılına kadar Şamlı politikacıların hâkim olduğu Ulusal Parti ile Halepli tüccar sınıfının yönlendirdiği Halkçı Parti iki ayrı si- yasi güç olarak öne çıkmaya başlamıştı. Buna karşın 1943 yılında Mişel Eflak ve Salahaddin Bitar tarafından kurulan ve çoğunlukla azınlıkları bünyesinde barındıran Baas Partisi, bu dönemde güçlü bir tabana sahip değildi. Halepliler, politik ve ekonomik yaşamda etkinliği ele geçirmek için Şamlılarla mücadele ederken taşralı liderler, çıkarlarının çakıştığı şehirli elitlere âdeta savaş ilan etmişti. Toplumun en fakir kesimini oluşturan Aleviler, Sünnilerin kontrolünden kurtulmak için ayaklanma provaları yaparken her etnik sınıf kendi çıkarlarını yaşatacak kurumsal yapısını koruma mücadelesi veriyordu. Ülkenin geleceğini şekillendirmek için Fransız kültürü ve Amerikan bağımsızlık düşüncesinden etkilenmiş şehirli yeni genç nesil, yaşlıları dinci olmakla suçlayıp laik bir gelişme modeli için uğraşıyordu.46

Halepli seçkinler daha çok Irak ve Haşimilere eğilim gösterip 1918 yılında Faysal’la beraber olan yaşlıları tercih ederken, eğitimli Şamlı genç nesil ise bu kişileri İngilizlerin piyonu olmakla suçlayıp demokrasi ideallerini sahiplenerek Batı ile iyi ilişkiler kurulması gerektiğini savu- nuyordu. Bazı gruplar da Sovyet Bloğu ile yakınlaşmaktan bahsederken diğer bir kesim de Arap dünyasına ağırlık verilmesini savunuyordu.47

Suriye, bağımsız bir politik varlık olabilmişti fakat hâlâ ortak anlayışa sahip bağımsız bir topluluk değildi. Yani “ülke” vardı ama henüz homojen yapıda bir “millet” yoktu.48

Modern Suriye Devleti’nin sivil ve asker yönetici sınıfını belirleyen Fransız manda idaresi olmuştur. Fransızlar, kendi idareleri altında örgütlenen azınlık grupları, eğitim ve kadro süreçlerinden geçirip gelecekte iş birliği yapacakları bürokrasinin temelini oluştururken, yeni yapılanma daha çok heteredoks dinî azınlıkları kapsamıştır.49 Bağımsızlık   sonrasında ise taşra kökenli bu azınlık grupların -özellikle 1960’lı yılların başından itibaren- yükselişleri hız kazanmıştır. Bu dönemle birlikte Sünni çoğunluk âdeta yok sayılarak dezavantajlı bir duruma düşürülmüştür.50

4. Darbeler ve Ordunun Yükselişi

Bağımsız Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı Şükrü el-Kuvvetli idi. Ülkenin ilk ciddi problemi ise, Mayıs 1948’de kurulan İsrail’e karşı girişilen:

1. Arap-İsrail Savaşı’na Suriye ordusunun katılması ile yaşandı. İsrail karşısında büyük bir yenilgi yaşayan Arap cephesi, bunun bedelini ülke içi siyasetlerindeki çalkantılarla fazlasıyla öderken, genç Suriye yöneti- mi de bu durumdan nasibini aldı. Fransız manda yönetimi döneminde çoğunluğu Alevi kabilelerden toplanan gençlerden oluşturulan Özel Kuvvetler (Troupes Speciales), daha sonra bağımsız Suriye’nin resmî ordusu hâline getirilmişti. Ancak bağımsızlık sonrası başlatılan ekonomik programlar gereği birliklerdeki asker sayısı 1946-48 arasında 7.000’den 2.500’e indirilmişti. Ordu, yenilgiden hükûmeti sorumlu tutup sivilleri suçlarken siviller de askerlere yükleniyordu.51

Yaşanan gerginlik ve tartışma, Mart 1949’da General Hüsnü Zaim tarafından gerçekleştirilen darbenin ardından askerlerin galibiyetiyle son buldu. İngiliz ve Fransızlar tarafından desteklenen Hüsnü Zaim, tüm partileri feshederek tek başına katıldığı temmuz seçimlerinde baş- kan seçildi, ancak ülkede yıllarca sürecek olan kirli bir iktidar mücadelesinin ilk örneğini ortaya koyan Zaim’in muhaliflerince aynı yöntem kullanılarak düşürülmesi gecikmedi.52

Zaim, kısa süren yönetimi sırasında Trans-Arabian Petrol Boru Hattı Şirketi’ne onay vermesi ve NATO ile sıcak ilişkiler kurmaya hazır olduğunu açıklaması gibi jestlerle Batı ittifakına yakınlaşsa da aynı yılın 14 Ağustos’unda düzenlenen bir darbeyle iktidardan uzaklaştırıldı. General Sami el-Hinnavi (Ülke siyasetinde Halep ekolünü temsil ediyor.), Devlet Başkanı Zaim ve Başbakan Muhsin el-Barazi’yi tutuklayarak göstermelik bir mahkemeden sonra idam ettirdi.53

Hinnavi’nin darbesiyle sivillere geçmesi beklenen ülke yönetimi, 19 Aralık 1949’da gerçekleştirilen yeni bir darbeyle bu kez de Albay Edip Çiçekli’nin eline geçti. Albay Çiçekli, Hinnavi’nin Suriye çıkarları aley- hine dış güçlerle (Irak) iş birliği yaptığını iddia ediyordu.54

Kurucu meclis yeni bir anayasa hazırlanmasını istese de mevcut koşullarda sivillerin otoriteyi korumaları mümkün görünmüyordu. Ülkede enflasyon yükseliyor, işsizlik hızla artıyordu.55 28 Kasım 1951 tarihin- de hükûmetin tüm üyelerini tutuklayıp General Fevzi Silu’yu başbakan olarak atayan Albay Çiçekli, 6 Nisan 1952’de kendi partisi Arap Özgür- lük Hareketi (Arab Liberation Movement) dışındaki tüm partilerin faa- liyetlerini yasakladı. Böylece birkaç yıl sürecek olan diktatörlük dönemi başlamış oldu.56

1953 yılı Temmuz ayında yapılan referandum ile Suriye halkı, başkanlık sistemini kabul ederek Çiçekli’nin başkanlığını onaylıyordu. Ancak aynı yılın sonlarında, özellikle öğrenci eylemlerinin yayılması ve diktatörlüğe karşı isyana teşvik eden bildirilerin ülkenin her yanında dağıtılmaya başlamasıyla Çiçekli rejiminin de sonunun geldiği anlaşılı- yordu. Aslında Albay Çiçekli, her ne kadar Batı’nın desteğiyle iktidara gelmiş olsa da Türkiye ve Irak’ın öncülüğünde yürütülen Batılı güvenlik paktına girmeye hazır değildi. Bu nedenle Batılı politikalara gözü kapalı bir şekilde uyarak ülke içindeki muhalefeti azdırmaktan çekiniyordu. Buna rağmen, ülkedeki büyük siyasi partiler Moskova’nın teşvikleriyle aralık ayında Humus kentinde yaptıkları toplantı ile Çiçekli rejimine karşı direnme ve onu devirme kararını benimsedi. Albay Edip Çiçekli olağanüstü hâl ilan etmiş ve ordu içindeki tüm muhalifleri temizlemişti, ancak bu tedbirlerin hiçbiri 25 Şubat 1954’te gerçekleştirilen darbeye engel olamadı.57

Artık ordu, siyaseti belirleyen en önemli aktör durumundaydı. Suriye üzerine hesabı olan ülkeler, siyasi yatırımlarını tamamen ordunun tutumuna göre belirlemeye başlarken Suriye iç siyasetinde ise 1955 yılından itibaren sol eğilimli faktörler giderek güç kazandı. Halk   nezdinde, Batılı ülkelerin yıllarca Suriye’yi sömürmesine duyulan öfke hâlâ geçmemişti. Buna, ülkedeki askerî diktatörlüklerin kurulmasında Ba- tılıların kendi çıkarlarına hizmet edecek subaylarla içli dışlı olmaları  ve İsrail’in kurulması lehindeki İngiliz, ABD ve Fransız politikaları da eklenince kamuoyunda Batı’ya karşı büyük bir tepki oluşmuştu. Bu gelişmeler, Batı karşıtı söyleme sahip Baas Partisi ve Komünist Parti gibi ismi yeni yeni parlayan sol partilerin eline büyük bir koz vermişti. Çiçekli rejimine karşı sürdürdüğü muhalefet, Baas Partisi’nin 1953 yılında Ekrem Hourani’nin Arap Sosyalist Partisi ile birleşmesini kolaylaştırdı. Daha sonraki dönemde parti, tamamen üçlü liderliğin (Eflak, Bitar ve Hourani) kontrolüne geçti.58

1954-60 arasında Suriyeli politikacılar sadece iç çekişmelerle değil, uluslararası politikanın bölgesel rekabetiyle de içli dışlı idiler. Soğuk Savaş dönemi rekabetinin en sıcak yaşandığı bölgelerden biri olan Or- tadoğu’da, Irak ve Mısır rekabeti arasında kalan Suriye, bu dönemde Cemal Abdünnasır’ın etkisinin en fazla hissedildiği ülke olarak Mısır’la ortak hareket etti. 1955 yılında Türkiye, Irak, İran, Pakistan ve İngiltere arasında imzalanan Bağdat Paktı, Suriye yöneticilerinde büyük bir hoşnutsuzluk oluşturdu. Özellikle 1956 Süveyş buhranında, Nasır’ın antiemperyalist tavrı kendisine büyük bir karizma sağlarken Suriye’de de Nasırcı akımların güçlenmesine neden oldu.59

Temmuz 1956’da ülke içindeki kavgada ne sağın ne de solun adamı olan Genelkurmay Başkanı Şevket Şukayr’ın istifası büyük bir sürpriz oldu. İstifa, rakip grupların ordu içine sızmalarını kolaylaştırdı. Böylece tüm rakip akımların siyasetin gerçek belirleyicisi durumundaki orduya nüfuz çalışmaları hız kazandı. 1957 yılının sonlarına doğru, Suriye ordusundaki Nasırcı, Baasçı ve Komünist kanatlar, güçlerinin zirvesindeydi.

5.Mısır’la Birlik

Baasçıların en büyük hayali, Mısır ile Suriye’nin bir bütün oluştu- rarak Arap birliğinin ilk nüvesini meydana getirmesiydi. 1956 yılında başlayan Mısır’la birlik görüşmeleri Süveyş krizi nedeniyle kesilse de 1957 Aralık ayında pazarlıklar yeniden başladı. Baas Partisi, her ne kadar Nasır’ın politik geleceği açısından tüm partileri ilga edeceğini bilse de, yardımlarından dolayı kendilerine özel bir ayrıcalık tanınacağını umuyordu. Nasır milyonlarca Arap’ın sevgilisiydi ama 1 Şubat 1958 tarihinde ilan edilen Birleşik Arap Cumhuriyeti (United Arab Republic/UAR) cumhurbaşkanı olarak tüm sorunları halledemeyeceği de açıktı. Suriye ile girişilen birlik ilk denemeydi ve Kahire’de gerek ekonomik gerekse askerî olarak büyük sıkıntılara yol açıyordu. Nasır, bu zorlukların yaşanacağını birleşme görüşmeleri için Kahire’ye gelen Suriyelilere söylemiş olmasına rağmen onun gevşek bir federasyon kurulması teklifi yerine Suriyelilerin “birlik” önerisi kabul edilmişti.60

Suriyelilerin inisiyatifi, daha çok, Ekrem Hourani’nin Sosyalist Partisi ile Eflak ve Bitar’ın Baas Partisi’nin birleşmesiyle kurdukları Baas Sosyalist Partisi liderliğinden geliyordu. Bu kişiler kendilerinin istediği her şeye Nasır’ın sahip olduğunu ve onun eliyle Suriye’yi yönetebileceklerini hesap ediyordu. Birlik anayasasının ilan edilmesinden sonra, 600 kişilik parlamentonun 400’ü Mısırlılar, 200’ü de Suriyeliler tarafından oluşturuldu. Nasır, birliğin başkanı olurken Suriye’den Ekrem Hourani, dört başkan yardımcısından biri olarak atandı. Ama gelişmeler hiç de Baasçıların hesap ettiği gibi olmadı. Nasır tüm gücü eline aldıktan sonra, Baas Partisi de dâhil bütün partileri kapattı ve kendi kontrolündeki Ulusal Kuruluş Birliği Suriye Şubesi, kapatılan partilerin yerini aldı.61

Mısır ile yapılan birlik, en başından itibaren Suriye aleyhine gelişmeye başlamıştı. Ekim 1959’da Mısırlı başkan yardımcısı Abdülhakim Amir, Suriye’nin başına atanırken birçok resmî göreve de Mısırlılar ge- tirildi. Suriye ordusundaki önemli mevkilerde bulunan pek çok subay görevlerinden atılarak (yaklaşık 11.000 subay) yerlerine Mısırlılar ge- çirildi.62

Bu dönüşümün yanı sıra ülkede ekonomik ve siyasi konularda ciddi hiçbir ilerleme sağlanamaması, Suriyeli orta sınıf, aydın, tüccar ve subaylar arasında büyük bir hoşnutsuzluk meydana getirdi. Nihayet 28 Eylül 1961 tarihinde bir grup Suriyeli subayın ayaklanması ve Nasır’a karşı çıkması ile birlik dağıldı. Bu duruma ülke içinden hiçbir mukave- metin gelmemesi Nasır’ın karşı harekâta girişme konusundaki cesaretini kırdı. Bu ayrılmayı, her ne kadar kendisi için onur kırıcı bulsa da, üç yıl boyunca zamanının büyük kısmını ayırdığı bir problemden kurtularak içeriye dönük reformlara ağırlık verebilme imkânı elde etmesi nedeniyle zımnen olumlu buluyordu.63

Birliğin sona ermesiyle Nasır’ın Suriye’deki temsilcisi Abdülhakim Amir Kahire’ye geri gönderildi ve bu darbe, Suriye’de bir buçuk yıl süren bir iç krizin başlamasına neden oldu. Aralık 1961’de yapılan genel seçimlerin ardından yeni parlamento hemen oluşturuldu. Parlamento, muhafazakâr eğilimli Nazim el-Kudsi’yi devlet başkanı, Maruf Davali- bi’yi ise başbakan olarak atadı.

Gelecek bölüm: Baaslı Döneme İlk Adım

Dipnotlar:

1 Thomas Collelo (Ed.), Syria a Country Study, Washington D.C.: United States Government Secretary of the Army, 1988, s. 4.

2 Mitran Yusuf ed-Debs, Tarih-i Suriyye, Dini ve Dünyevi, Cilt 1/241, 2/496, 3/205, Beyrut: Darü Nezir Abud Yayınevi, 1994, s. 166.

3 Collelo, s. 9; Suriye’deki Osmanlı öncesi İslami dönemin ayrıntıları için bkz.: Kamal S. Salibi, Syria Under Islam, Empire on Trial 634-1097, Beyrut: Caravan Books, 1977.

4 Axel Havemann,“The Vizier and the Rais in Saljuq Syria: The Struggle for Urban Self- Representation”, International Journal of Middle East Studies, Cambridge University, Vol. 21, No. 2, May 1989, s. 233-242.

5 Halep Meliki Nurettin’in biyografik bir incelemesi için bkz.: Önder Kaya, “Bir  Selçuklu Meliki’nin Portresi: Melik Efdal Nureddin Ali b. Selahaddin Eyyubi”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Cilt XXI, Sayı 2, Aralık 2006, İzmir, s. 139-176.

6 Jean Richard, The Crusades, C. 1071-C. 1291, Cambridge University, 1999, s. 125; Abdurrahman Hamira, Muhafazatu Haleb, Dimaşk: Menşuratü Vizaretü’s-Sekafe, 2006, s. 36; Philip Khuri Hitti, İslam Tarihi, Cilt 4, İstanbul: Boğaziçi Yayınevi, 1980,

s. 1035; Tsugitaka Satō, State and Rural Society in Medieval Islam: Sultans, Muqta’s, and Failahun, Leiden: Brill, 1997, s. 50-52; Nurettin Zengi’nin Haçlılara karşı mücadelesi ve başarıları için bkz.: Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Cilt 3, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1989, s. 272.

7 İbnü’l-Adim, Zübdetü’l-Haleb min Tarihi Haleb, Cilt 2, s. 308-310; Türk tarihi ile de yakından ilgili olan bu dönemde, 1086 senesinden Nureddin Zengi’nin öldüğü 1174 yılına kadar geçen yaklaşık 90 yıllık sürede, bölgede onlarca medrese, darü’l-hadis, çok sayıda cami, hangâh ve çarşı yaptırılmıştır. Müslüman ahalinin çoğunluğu da Sünniliği benimsemiştir, bkz.: Hakkı Dursun Yıldız, Büyük İslam Tarihi, Cilt 14, İstanbul: Çağ Yayınları, 1986, s. 240; Joseph W. Meri, Jere L. Bacharach, Medieval Islamic Civilization: An Encyclopedia, New York: Routledge, 2006, s. 28-29.

8 Yasser Tabbaa, “Circles of Power: Palace, Citadel, and City in Ayyubid Aleppo” Ars Orientalis, Vol. 23, “Pre-Modern Islamic Palaces (1993)”, The Smithsonian Institution and Department of the History of Art, University of Michigan, 1993, s. 181-200; İhsan Abbas, Tarikh Bilad al-Sham fi Ahd al-Atabikah wa’l-Ayyubiyin 490-650, Amman, 1998, s. 93; Hitti, s. 1048.

9 Örneğin bu göçler sırasında 1 milyona yakın göçebe Türkmen aşireti Batı yönüne yönelirken Arap aşiretleri güneye sürülmüştür, bkz.: John Masson Smith, “Turanian Nomadism and Iranian Politics”, Iranian Studies, State and Society in Iran (1978), Vol. 11, No. 1/4, Oxford Ltd., 1978, s. 57-81; Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi, İstanbul: Nakışlar Yayınevi, 1984, s. 510-511; Bilge Umar, Türkiye Halkının Ortaçağ Tarihi Türkiye Türkleri Ulusunun Oluşması, İstanbul: İnkılâp, 1988, s. 205; John Joseph Saunders, The History of the Mongol Conquests, University of Pennsylvania, 2001, s. 17-43.

10 Runciman, s. 260; Halep kentinin Moğolların eline geçmesi ve sonrasında yaşanan olaylar için bkz.: Jean Paul Roux, Moğol İmparatorluğu Tarihi, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2001, s. 338.

11 Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1970, s. 819-820; Bernard Lewis, “The Mongols, the Turks and the Muslim Polity” Transactions of the Royal Historical Society, Fifth Series, Royal Historical Society, Vol. 18, 1968, s. 49-68.

12 İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi (İstanbul’un Fethinden Kanuni Sultan Süleyman’ın Ölümüne Kadar), Cilt II, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1983, s. 279; Ira Marvin Lapidus, Muslim Cities in the Later Middle Ages, Edition II, Cambridge University, 1984, s. 33- 42; David Ayalon, “The End of the Mamlūk Sultanate: Why did the Ottomans Spare the Mamlūks of Egypt and Wipe out the Mamlūks of Syria?”, Studia Islamica, No. 65, Paris: 1987, s. 125-148.

13 Yusuf el-Halim, Suriye ve Ahdi Osmani, 4. Basım, Beyrut: Darun Nehar Li-neşr, 1991; Collelo, s. 15.

14 Albert Hourani, Arap Halkları Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları, 1997, s. 274.

15 Adam M. Garfinkle, “The Forces Behind Syrian Politics”, (Ed. Michael Curtis, The Middle East Reader), New Jersey: Transaction Books, 1986, s. 210.

16 Asad Jibrail Rustum, “Syria under Mehemet Ali”, The American Journal of Semitic Languages and Literatures, The University of Chicago, Vol. 41, No. 1, Oct. 1924, s. 34- 57; David Dean Commins, Islamic Reform Politics and Social Change in Late Ottoman Syria, London: Oxford University Press, 1990, s. 10; H. Hooper, “Syrian Question”, 1841, London: Hume Tracts; Moshe Maoz, “Syrian Urban Politics in the Tanzimat Period between 1840 and 1861”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, University of London, Cambridge University, Vol. 29, No. 2, 1966, s. 277-301.

 17 Musa Çadırcı, Tanzimat Döneminde Anadolu Kentlerinin Sosyal ve Ekonomik Yapısı, 2. Baskı, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1997, s. 175, 282; Commins, 1990, s. 11.

18 A. Haluk Ülman, 1860-1861 Suriye Buhranı, Osmanlı Diplomasisinden Bir Örnek Olay, No. 18, Ankara: Ankara Ünv. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dış Münasebetler Enstitüsü Yayınları, 1966, s. 36-71; L. Schatkowski Schilcher, “The Hauran Conflicts of the 1860s: A Chapter in the Rural History of Modern Syria”, International Journal of Middle East Studies, Cambridge University, Vol. 13, No. 2, May 1981, s. 159-179; Haim Gerber, Nachum T. Gross, “Inflation or Deflation in Nineteenth-Century Syria and Palestine”, The Journal of Economic History, Cambridge University, Vol. 40, No. 2, Jun. 1980, s. 351-358; Charles Issawi, “De-Industrialization and Re-Industrialization  in the Middle East since 1800”, International Journal of Middle East Studies, Cambridge University, Vol. 12, No. 4, Dec. 1980, s. 470; Sebahattin Samur, İbrahim Paşa Yönetimi Altında Suriye, Erciyes Üniversitesi, Kayseri: 1995.

19 Ira Marvin Lapidus, Modernizme Geçiş Sürecinde İslam Dünyası, İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 1996, s. 110; Bruce Masters, “The 1850 Events in Aleppo: An Aftershock of Syria’s Incorporation into the Capitalist World System”, International Journal of Middle East Studies, Cambridge University, Vol. 22, No. 1, Feb. 1990, s. 3-20; Söz konusu olayların analizi için bkz.: Yaron Harel, “Jewish- Christian Relations in Aleppo as Background for the Jewish Response to the Events of October 1850”, International Journal of Middle East Studies, Cambridge University, Vol. 30, No. 1, Feb. 1998, s. 77-96.

20 Söz konusu dernekler konusunda ayrıntılı bilgi için bkz.: Zekeriya Kurşun, Yol Ayırımında Türk-Arap İlişkileri, İstanbul: İrfan Yayınları, 1992, s. 84-87, 88-143; Michael Curtis (Ed.), The Middle East Reader, New Jersey: Transaction Books, 1986, s. 5-6.

21 Collelo, s. 18.

22 Uygur Kocabaşoğlu, “XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında İngiliz Konsoloslarının Siyasal Etkinlikleri”, (Ed. İsmail Soysal, Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 Yıllık Süreç, Sempozyum Tebliği), Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1999, s. 179; William I. Shorrock, “The Origin of the French Mandate in Syria and Lebanon: The Railroad Question, 1901-1914”, International Journal of Middle East Studies, Vol. I, No. 2, Apr. 1970, s. 133-153; Philip Khoury, “Continuity and Change in Syrian Political Life: The Nineteenth and Twentieth Centuries”, The American Historical Review, Vol. 96, No. 5, Dec. 1991, s. 1374-1395; James L. Gelvin, “Demonstrating Communities in Post-Ottoman Syria”, Journal of Interdisciplinary History, Vol. 25, No. 1, Cambridge: Summer, 1994, s. 23-44; Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu, 2. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 1995, s. 143-152; Şerif Hüseyin ile İngilizler arasındaki ilişkilerin temel göstergesi olan yazışmalar için bkz.: Arnold Toynbee, Isaiah Friedman, “The McMahon-Hussein Correspondence: Comments and a Reply”, Journal of Contemporary History, Vol. 5, No. 4, 1970, s. 185-201.

23 C. G. Smith, “The Emergence of the Middle East”, Journal of Contemporary History, Vol. 3, No. 3, Jul. 1968, s. 3-17; Edward Peter Fitzgerald, “France’s Middle Eastern Ambitions, the Sykes-Picot Negotiations, and the Oil Fields of Mosul, 1915-1918”, The Journal of Modern History, The University of Chicago, Vol. 66, No. 4, Dec, 1994,

s. 697-725; Ömer Osman Umar, Osmanlı Yönetimi ve Fransız Manda İdaresi Altında Suriye-1908-1938, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara: 2004, s. 346; Eliezer Tauber, “The Struggle for Dayr al-Zur: The Determination of Borders between Syria and Iraq”, International Journal of Middle East Studies, Vol. 23, No. 3, Aug. 1991, s. 361-385.

24  Malcolm E. Yapp, The Near East Since the First World War, London: Longman, 1991,

s. 86-88; Lapidus, 1996, s. 113; Collelo, s. 20; ayrıca bkz.: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Haşimiler”, Cilt 16, İstanbul: 1997, s. 412.

25 Ahmet Davutoğlu, Civilizational Transformation and the Muslim World, Kuala Lumpur: Mahir Publications, 1994, s. 92-93; Lapidus, 1996, s. 114; Yerasimos, s. 156-173.

26 Ali Sultan, Tarihu Suriye-Hükmü Faysal bin el-Hüseyin, Şam: 1987, s. 251; Khoury, “Continuity and Change in Syrian Political Life: The Nineteenth and Twentieth Centuries”, s. 1374-1395.

27 Raymond A. Hinnebusch, “Syria: Revolution from Above”, London: Routledge, 2002, s. 18. Bu dönem siyasi gelişmeleri ve milliyetçilik akımları konusunda bkz.: Kurşun, Yol Ayırımında Türk-Arap İlişkileri; Hasan Kayalı, Arabs and Young Turks: Ottomanism, Arabism

28 Jan Karl Tanenbaum, “France and the Arab Middle East, 1914-1920”, Transactions of the American Philosophical Society, New Series, American Philosophical Society, Vol. 68, No. 7, 1978, s. 1-50; Sultan, s. 392; John F. Devlin, Syria: Modern State in an Ancient Land, Oxfordshire: Westview Press, 1983, s. 41; William Yale, Near East-A Modern History, University of Michigan, 1958, s. 339.

29 J. P. Spagnolo, “French Influence in Syria Prior to World War I: The Functional Weakness of Imperialism”, Middle East Journal, Middle East Institute, Vol. 23, No. 1, Winter, 1969, s. 45-62; Thomas Philipp, Birgit Schäbler, The Syrian Land: Processes of Integration and Fragmentation: Bilād al-Shām from the 18th to the 20th century, Stuttgart: Franz Steiner Verlag, 1998. Kimi Arap tarihçiler, bölgedeki Batılı nüfuzunu Kanuni ile Fransa arasında yapılan ticaret anlaşmasıyla Fransız tüccarların bölgeye yerleştiği 1535’e kadar dayandırır, bkz.: Şevki Şaat, Haleb-Tarihuha ve Mealimuha el-Tarihiyye, Halep, 1991, s. 48; Khoury, “Continuity and Change in Syrian Political Life: The Nineteenth and Twentieth Centuries”, s. 1374-1395.

30 Philip Khoury, Syria and The French Mandate (The Politics of Arab Nationalism) 1920- 1945, London: I.B. Tauris and Co. Ltd., 1987, s. 29; Stephen Hemsley Longrigg, Syria and Lebanon Under French Mandate, London: Oxford University Press, 1958, s. 118.

31 Collelo, s. 22.

32 Itamar Rabinovich, “The Compact Minorities and the Syrian State, 1918-45”, Journal of Contemporary History, Vol. 14, Oct. 1979, s. 696-698; Isaiah Bowman, “A Note  on the Political Map of Turkey”, Foreign Affairs, Vol. 1, No. 2, Dec. 15, 1922, s. 160; Devlin, s. 41; Yale, s. 229-339; Robert B. Satloff, “Prelude to Conflict: Communal Interdependence in the Sanjak of Alexandretta 1920-1936”, Middle Eastern Studies, Vol. 22, No. 2, Apr. 1986, s. 156.

33 Zafer Kaya, “Suriye’de Türk Varlığı”, (Yüksek Lisans Tezi, A.Ü. Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü), Ankara: 1987, s. 58; Velid Muallim, Suriye 1918-1958-el-Tahaddi ve el- Muvacehe, Şam: 1985, s. 29-67. Michael Provence, The Great Syrian Revolt and the Rise of Arab Nationalism, University of Texas, 2005, s. 47; Nicola A. Ziadeh, Dirāsāt f ī al-Thawrah al-Arabīyah al-Kubrá, al-Sharikah al-Urdunīyah, 1968, s. 60; Elizabeth P. MacCallum, The Nationalist Crusade in Syria, New York: 1928, s. 70; Adham el-Jundi, Tarikh al-thawrat al-suriyyafi ‘ahd al-intidab al-faransi, Şam: 1960, s. 125.

34 Joyce Laverty Miller, “The Syrian Revolt of 1925”, International Journal of Middle East Studies, Cambridge University, Vol. 8, No. 4, Oct. 1977, s. 545-563. Bu yıllardaki ayaklanmalar için detaylı çalışmalar yapılmıştır, bkz.: Provence, The Great Syrian Revolt and the Rise of Arab Nationalism; Ziadeh, Dirāsāt f ī al-Thawrah al-Arabīyah al-Kubrá; MacCallum, The Nationalist Crusade in Syria; El-Jundi, Tarikh al-thawrat al-suriyyafi ‘ahd al-intidab al-faransi; Munir el-Rayyis, Al-Kitab al-dhahabi li’l-thawrat al-wataniyya fi’l-mashriq al-’arabi: al-thawra al-suriyya al-kubra, Beyrut: 1969.

35 Bu dönemde Fransızların yönetiminde görev alan yerel aile ve ileri gelenler için bkz.: Yapp, s. 88-90.

36 Hourani, 1997, s. 381.

37 Longrigg, s. 339; Khoury, 1987, s. 485.

38 Muallim, s. 29-67. Ayrıca bu dönem yaşanan mücadeleye ilişkin aynı  müellifin orijinal resmî yazışmaları da kullandığı farklı bir çalışması bulunmaktadır, bkz.: Suriye 1916-1946-el-Tariku ile el-Hürriyye, Şam: 1988; Alasdair Drysdale, Gerald H. Blake, The Middle East and North Africa-A Political Geography, New York: Oxford University Press, 1985, s. 182-184.

39 Khoury, 1987, s. 285.

40  Lapidus, 1996, s. 118.

41 Yapp, s. 97.

42  Collelo, s. 25.

43 Collelo, s. 26; Longrigg, s. 334-340; Khoury, 1987, s. 583.

44 Daniel Pipes, “Suriye’de Azınlık İktidarı”, Dünya ve İslam Dergisi, Güz 1990, Sayı 4, İstanbul.

45  Yapp, s. 98.

46  Collelo, s. 26.

47  Collelo, s. 27.

48 Garfinkle, “The Forces Behind Syrian Politics”, s. 211.

49 Hanna Batatu, “Some Observations on the Social Roots of Syria’s Ruling, Military Group and the Causes for It’s Dominance”, Middle East Journal, Vol. 35, No. 3, Summer, 1981, s. 331-344; Bu dönem ve sonrasında Suriye’deki toplum yapısıyla ilgili bkz.: Richard T. Antoun, Donald Quataert, Syria: Society, Culture, and Polity, Binghampton: State University of New York, 1991, s. 1-12; Derek Hopwood, Syria 1945-1986 Politics and Society, London: Unwin Hyman, 1989, 166-182; Gordon H. Torrey, “The Ba’th: Ideology and Practice”, Middle East Journal, Vol. 23, No. 4, Autumn 1969, s. 445-470.

 50 Nikolaos Van Dam,“Minorities and Political Elites in Iraq and Syria”, (Ed. Talal Asad, Roger Owen, Sociology of “Developing Societies” The Middle East), New York: Monthly Review Press, 1983, s. 138; Moshe Maoz, “Syria: Creating a National Community”, (Ed. Leonard Binder, Ethnic Conflict and International Politics in the Middle East), University Press of Filorida, 1999, s. 81; Pierre Rondot, “Minorities in Arab Orient Today”, (Ed. Jacob M. Landau, Man, State and Society in the Contemporary Middle East), New York: Pall Mall Press1972, s. 267-281.

51 George E. Kirk, Contemporary Arab Politics A Concise History, London: Methuen Co. Ltd., 1961, s. 90.

52 Patrick Seale, The Struggle for Syria, A Study of Post-War Arab Politics 1945-1958, London: I. B. Tauris and Co. Ltd., 1986, s. 38.

53  Collelo, s. 28.

54  Seale, 1986, s. 84.

55 Samir A. Makdisi, “Syria: Rate of Economic Growth and Fixed Capital Formation 1936-1968”, Middle East Journal, Vol. 25, No. 2, Spring 1971, s. 157-179.

56  Collelo, s. 29.

57 Ruth Nanda Anshen, Mid-East: World Center Yesterday, Today and Tomorrow, New York: Harper and Brothers Publishers, 1956, s. 168.

58 Seale, 1986, s. 150.

59  Yapp, s. 103.

60 Peter Mansfield, Mısır, İhtilal ve Nasır, (Çev. Ergün Tuncalı), İstanbul: Kitapçılık Yayınevi, 1967, s. 50-54; Collelo, s. 30.

61 Collelo, s. 31.

62  Collelo, s. 31.

63  Mansfield, 1967, s. 54.

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat