Bir Kara Şubat Hadisesi HOCALI Katliamı


Bekir ALPARS, Bir Kara Şubat Hadisesi HOCALI Katliamı

Bekir ALPARS


A+ |Normal |A-



Sovyetler birliğinin parçalanması enteresan sahnelere ve anlaşılmaz kurgulara sahipmiş gibi görünmese de, bu parçalanmanın sağlanmasın da, Amerika’nın rolünün es geçilmemesinin yerinde olacağı kanaatindeyim… Amerika destekli bir devlet başkanı bu tarihe önemli bir not düşmekteydi; on beş cumhuriyete ve çok sayıda kavmi azınlıklara sahip olan, büyük bir dünya gücünün parçalanması, ancak bu parçaların birbirlerine düşürülmeleri ve çarpıştırılmaları ile mümkün olacaktı… Amerika tarafından adeta atanmış olarak kabul gören Gorbaçov, bu karışıklığı ve karmaşayı çıkaran adam olarak nitelendirilmiş ve kimileri tarafından bu yanıyla övülmüş olsa da, kimileri tarafından da bir hain olarak kabul edilmişti… Ne oldu, nasıl oldu 0sorularından ve bunların cevaplarından öte, Müslüman kardeşlerimizin bu parçalanmanın sonrasında ya da bu süreçte uğradıkları zulüm ve katliamları konu almak bizim boyun borcumuzdur diye düşünüyorum… Bu katliamlar da en can alıcı, en üzücü ve en vahim olanı ve hatta en dramatik olanı Hocalı katliamı desek abartmış olmayız diye düşünüyorum… Bu dramın yaşanması Rusya’nın Azerbaycan’ı kaybetmeme hırsıyla başlamıştı. 1988 yılında Ermenilerin Karabağ bize verilsin diye ayaklanmaları üzerine, Ermenistan bölgesinde yaşayan Azeriler bölgeden sürülmüşler, evlerinden ve yurtlarından edilmişler ve de Rusya buna hem göz yummuş ve hem de Ermenilere büyük ölçüde lojistik destek sağlamıştı… Bu iki yıllık sürecin ardından, Azeriler Bakü’de ayaklanmış ve buna dur demek ve özerk bir devlet olmak üzere meydanları doldurmuşlardı. Yirmi gün boyunca direnen Azeri halkı, gecesini gündüzüne katmış ve direnmişlerdi, ancak yirminci gün gecesi Rus askeri güçleri, tanklarla sivil halkın üzerine yürümüş ve dört yüz Azeri’yi o gece hunharca katletmişler, Bakü’yü kana bulamışlardı…

Ancak akıttıkları kan, Azerbaycan’ın Rus işgalinden kurtuluşuna bir müjde olmaya yetmiş ve Azerbaycan Sovyetlerden sonunda ayrılmayı başarmıştı… Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, hiç kimse eskisi kadar Ruslardan korkmayacaktı… 1991 ve 1993 yılları arasında çıkan Karabağ mücadelesi başlamıştı artık, her ne kadar bu mücadele Ermenilerle veriliyormuş gibi görünse de, yine Rusların desteği tatbikî Ermenilerin lehine olacak ve kıyım üstüne kıyımlar, sürgün üstüne sürgünler ardı ardına yaşanacak ve büyük katliamlara Ermeniler, Rusların desteğiyle imza atmaya başlayacaklardı…

Dağlık Karabağ, üzerinde dökülen tonlarca kana rağmen bir türlü işgalden kurtulamıyor ve her şehri ayrı ayrı düşmeye devam ediyordu. Bu şehirlerin her birinde katliamlar yapılmış olsa da, en vahim ve en vahşice olan sahneler Hocalıda yaşanıyordu…

İşte o kanlı ve kara 25 Şubat gecesinde, Hocalı düşecek ancak, neredeyse kimse ailesinden en az bir ferdini kaybetmeden, bu saldırıdan kurtulamayacaktı. Facia o kadar büyüktü ki, kundakta bebeklerin, hamile annelerin, ihtiyarların bile gözünün yaşına bakılmadan vahşice ve hunharca öldürülüyorlardı. Yapılan tecavüz ve edilen işkenceleri görünce, ‘keşke yaşananlar yalnızca katliam olsaydı’ diyesi geliyor insanın. Ermeni işgal güçleri, tankların namlularını çevirip kaçışan insanların üzerine ve kahkahalarla ateşliyorlardı mermilerini. Tüm dünya sessiz ve tüm dünya hayâsızca izliyordu bu olayı, kimsenin sesi çıkmayacak ve kimse buna dur bile demeyecekti artık…

Bir kadın vardı, evinin önünde çıkan çatışmada, eşi gözleri önünde vurulmuş, can çekişirken tüm feryadı ve korkusuyla üç çocuğunu kurtarabilmenin telaşına düşmüştü. Bebeğini sırtına sardı, bir koluna bir çocuğunu, bir koluna da diğer çocuğunu almış, dağa doğru koşmaya başlamıştı. Ancak adımları iyice yavaşlamış, dizleri tökezlemiş, nefesi boğazına düğümlenmiş, güç bitmiş ve sendelerken, o kurşunun çıkardığı saplanma sesini sırtında hissetmiş ve yüreği yanmıştı. Kundakta sarılı bebeğinin vurulduğunu anlayınca, bebeğin boynu omzuna düşmüş başı sallanıyordu ölü bedeninin üzerinde. Ancak duramazdı anne, yasını orada tutamazdı, çünkü iki evladı daha vardı kollarının arasında… Koşmaya takati kalmamış, arkasından gelen kurşunların yanına, yakınına isabet etmesiyle, yerden sıçrayan taş parçaları artık kendisinin ve evlatlarının canlarını kurtarabilmenin ümidini yok etmeye başlamıştı. Arkasından koşan, öldürmekten zerre kadar rahatsızlık hissetmeyen, vahşi askerler yaklaştıkça, kaçacak yer tükeniyordu. Ve son tökezlemesiydi artık, her ne kadar da can havliyle doğrulmak istese de yanına kadar gelen askerlerden biri, evladının birinin bağrına takmıştı bıçağını ve bıçağının ucunda kaldırmıştı havaya, çocuk anne diyordu anne kurtar beni…

Diğer çocuk gırtlağı yırtılırcasına bağırıyordu ölüm korkusuyla, keşke diyesi geliyor insanın, keşke bir mermiyle vurulsalardı çocuklar… Başka bir asker de diğer çocuğa saldırıyordu, eline geçirdiği bir dikenli telle, vuruyordu çocuğa kırbaçlar gibi. Çocuk her aldığı darbede sesi tükeniyordu bağırmaktan, anne diye haykırışı sanki gök kubbeyi inletiyordu… Artık ne kadar vursalar da canı yanmıyordu artık çocuğun, teslim ettiği ruhu artık cansız bedeninin acımaması için bir an evvel çıkıp gidercesine terk etmişti, o masum çocuğun bedenini. Anne neredeyse sevinmişti çocuğunun ölmesine, çünkü hiç olmazsa acı çekmiyordu artık çocuk… Anneyi öldürmediler, çünkü o vahşilerin tecavüz fantezilerine malzeme olacaktı… Anneyi çocuklarının cansız bedenlerinden ayırarak, sürüye sürüye götürdüler oradan, vardıkları aracın yanında bekleyen bir adam vardı. Annenin gözlerine tanıdık gelen adamda onu tanımıştı. Bundan daha birkaç yıl evvel o adam işsiz kalmış, evine ekmek götüremeyen bir sefalet yaşamaktaydı. Çocukları bir gün evde aç kaldıklarında, işte bu annenin evine yemek götürüp çocuklarını doyurduğu adamın, ta kendisiydi… Araca aldıkları kadını götürürlerken, yavaşladıkları bir anda o adam, kadını araçtan indirmiş ve canını kurtarmıştı. Belki de gördüğü o iyiliğin diyetini ödemişti, kim bilir… O anne, şu anda Bakü’de yaşamakta ve her gününü yas tutarak geçirmektedir… Bunun gibi belki onlarca, belki de yüzlerce hadise cereyan etmiştir, Karabağ’da. Ancak yine tarihin tozlu sayfalarında kalacak belki de hatırlanmayacak bir istikbâle gebe…

Bu olaylarda Azerbaycan devletinin yaptığı resmi açıklamaya göre 83’ü çocuk 106’sı kadın tam 613 insan katledilmiştir, Hocalıda…
     
Bu dünya nice Hocalı katliamlarına şahit oldu, nice zalimler zulümlerini katmerlercesine gerçekleştirdiler ve insanlık sadece seyretti, bir sinema filminin dramatik sahnelerinde
duygulanırcasına. Belki sızladı insanlığın yüreği, belki kendi evlatlarını bastılar bağırlarına, belki kimileri şefkat elini uzattı, yetim çocukların bükük boyunlarına ama insanlık zulme asla yeteri kadar ses çıkarmayı başaramadı maalesef. Artık geçen geçti yapılan yapıldı, elbette bunların hesabı ahirette sorulacak, ancak gün bugün, gün yine zulme dur deme günü, çünkü zulüm tüm hırsı ve hırçınlığıyla devam etmekte. Nice beldelerde ölüm kol gezmekte, nice hayatlar sönmekte ve nice bebekler daha dünyayı bile tanımadan gözlerini bu hayata kapamakta. Bugün Suriye, Arakan, Doğu Türkistan daha onlarca belde ve milyonlarca insan, zulüm altında inlemekte…

Oysa Rabbimizin nefret ettiği, peygamberimizin ayaklarının altında gördüğü zulüm gerçeğini, insanlık nasılda hiçbir şey olmamış gibi kabul eder oldu. İnsanlığın çoğu vazgeçmedi hayatlarının olağan akışından ve çoğu vazgeçmedi konforundan, lüksünden, eğlencesinden… Oysa Rabbimiz, “Halkı zalim olan memleketlerde aciz düşmüş yardım edin diye haykıran kadın erkek ve çocuklar için size ne oluyor da onlar için ceht etmiyorsunuz” buyurmuyor muydu, öyleyse bu ümmetin adamlarına, yarın ahirette o mazlumlar “neredeydiniz” derlerse, ne cevap verilebiliriz ki. Kaldı ki kendini Müslüman olarak addeden ve hatta Müslüman mısın sorusana “bu nasıl bir sorudur tatbikî Müslümanım elhamdülillah” diyen ama secdeye bile gitmeye tenezzül etmeyen, onca insan neye nasıl, ne şekilde cevap verecekler bilmiyorum… İnsanlık uyanmalı, uyarılmalı...

Artık var gücümüzle tüm vaktimiz ve enerjimizle insanları uyarmadıkça zulme karşı durmaya mazlumun yanında olmaya mecburiyet hissetmedikçe, Allah azze ve celle bizden razı olmayacak bize rıza göstermeyecektir… Kim bilir, belki de küffarın zalimliği, Müslümanların vahdet bilincine erişemediği sürece devam edecek ve zulme uğrayan en çok Müslümanlar olmaya devam edecektir…


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

İ.metin
28.02.2014 20:23
Zalimlerin ateşi hiç sönmesin
Bu dramı yazmak veya okumak bize bu kadar acı verirken bu dramı yaşayanlar..... neyse diyemiyorum artık
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat