Babalar eve dönmeyince hayat devam etmez


Babalar eve dönmeyince hayat devam etmez

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 08 Mart 2017 Çarşamba 13:47


13 Mayıs 2014’te yaşanan Soma maden faciasında nice ocağa ateş düşmüş, birçok çocuk babasız, birçok kadın ise kocasız kalmıştı

Küre Medya / Haber Merkezi


Yağız Gönüler / Babalar eve dönmeyince hayat devam etmez


“Ben kimseye yetim olduğumu 

söylemedim üstelik vesayet altında falan değilim.
Sadece 
hayatsız kalmıştım. Büyüyünce geçti.”
– İsmet Özel, Démangeaison

13 Mayıs 2014’te yaşanan Soma maden faciasında nice ocağa ateş düşmüş, birçok çocuk babasız, birçok kadın ise kocasız kalmıştı. Madende yaşamına veda eden arkadaşlarının bedenlerini omuzlayan, üstü başı toz toprak ve çamur içindeki işçilerimizin hemen yanında, takım elbiseli ve hiçbir şeye yardım etmeyen vaziyette duran ‘yetkili abiler’in fotoğrafı aklımın ucundan gitmiyor. Aklımdan gitmeyen başka bir şey daha var ki ne zaman hatırlasam yüreğim burkuluyor, kıvrılıyor, acıyor.

6 yaşındaki Ömer Asaf, Soma’daki madende babasının ‘mahsur kaldığını’ öğrenince “Babama ‘Galatasaray maçı var’ dersek madenden çıkar” demiş; her türlü cinayetin, işkencenin ve rezaletin önüne ‘kader’ duvarını koyan yobazlığı tek bir yumruğuyla yıkmıştı. Babası öldü Ömer Asaf’ın. Geriye onunla birlikte içimizde yumruk gibi duran bir kırgınlık kaldı. Rus-Yahudi kökenli psikoterapist Irvin D. Yalom‘un Günübirlik Hayatlar kitabında, ailesini kaybettikten sonra savunmasız kaldığını söyleyen bir hastasına şöyle der: “Ebeveynlerimizi yitirdiğimizde kendimizi kırılgan hissederiz çünkü bir yandan kayıpla baş etmeye çalışırken bir yandan da da kendi ölümümüzle yüzleşmemiz gerekir. Yetim kaldığımızda artık mezarla aramızda kimse kalmamış demektir. Dolayısıyla ailenin ölümünün seni savunmasız bıraktığını hissetmene, ölümden korkmaya başlamana ve ölüm kaygısına karşı daha kırılgan hale gelmene pek şaşırmadım.

Hayat denen, o ancak mezarlıkta biten okulun erken yaşta yetim kalan çocukları; yetim kaldıkları günden hemen sonra duyguların tüm gerçeklikleriyle tanışırlar. Onların empatisi yapılmaz, yapılamaz. Bazı şeyleri anlamak mümkün değildir. Tıpkı bir filmde dendiği gibi: Bazen insanların acılarını anlayamayız, sadece ölümlerini anlayabiliriz. Yetimler bizim toplumumuzda öyle veya böyle her fırsatta bir kenara atılır. Oyunlara geç katılırlar, mahalleliyle geç tanışırlar, sınıfta yalnızdırlar ve bir sinema salonunda izlenen komedi filminde gülmeyen, yalnızca tebessüm eden birini görürseniz bilin ki o yetimdir. Yetimler gülmezler, sadece tebessüm ederler. Belki de bu yüzden Kemal Sayar, “Benim kalbim bir ıslahevidir doktor / yetim bir çocuk durmadan azarlanır içinde” dizelerini yazmıştır. Yahut Birhan Keskin‘e “Hangi yola çıksam / bu yetim avlusu, bu ateş / bu ağlamaklı şey” dedirten, yetimlerin yola tek başlarına çıkıp, tek başlarına yol alıp, tek başlarına yolda kalmaları olabilir mi? Olabilir.

Bizim medeniyetimizde yetimin yeri hep ayrıydı. Ona gösterilecek sevgi, saygı, merhamet, şefkat sınırsızdı. Sonsuz bir gönül genişliği sunulurdu onun için. Önce yetim giydirilirdi, önce yetimler doyurulurdu bayramlarda ve diğer günlerde. Kış geldi mi akıllara önce yetimler düşüverirdi.  İlmin kapısı İmam-ı Ali (k.v), “Gerçek yetim anadan babadan yoksun olan değil, akıldan ve ahlâktan yoksun olandır” derken Müslümanlara fazlasıyla yetecek bir öğüdü telkin etmiş oluyordu: Akıllı ve ahlâklı olmak. Zaten yetimin kelime anlamı yalnız “babası ölmüş, babasız çocuk” demek değildir. Biricik, yalnız, tek, eşsiz  ve emsalsiz şeyleri anlatmak için de yetim kullanılır. “Oldu bâzâr-ı cihân revnâkı bir dürr-i yetîm / ki değil iki cihân hâsılı ol dürre bahâ” demiş Fuzulî. Yani: Bir emsalsiz inci cihân pazarını aydınlatıp canlandırdı. İki cihânın hâsılı olan o inciye paha biçilemez. Dürr-i yetîm; emsalsiz inci.

Akrabalar arasında üstünlük iddiasında bulunmak için birden fazla kez gittiği hac anılarını anlatmaktan keyif alan, teravihe yüz bin liralık cipiyle gidip utanmadan cipinden ayakkabısını çıkarıp terliğini giyen, sayısız katta kibir kuleleri inşa etmeyi medeniyet zanneden, yani alçaklığını Müslümanlık kılıfıyla gizlemiş bir takım insanlar için Bişr-i Hâfî şöyle der: “Rıza, yoksulun dualarında. O halde sen bu iki bin dirhemi, borcunu ödeyemeyen bir fakire, yiyeceği olmayan bir yoksula, nüfusu kalabalık bir aileye, yetimi sevindiren bir yetim bakıcısına ver. Zira bir Müslüman’ı sevindirmek, bir düşküne el uzatmak, bir sıkıntıyı gidermek, bir zayıfa yardım etmek, hayırlıdır yüz nafile hacdan.

Bugün türlü makamların, mevkilerin, müdürlüklerin ardına sığınıp yetim hakkını hiçe sayan zamane insanlarını, Kemal Tahir çok evvelden “Merhaba Sam Krasmer” romanında şöyle anlatmıştı: “Gangsterlikte ‘Büyük Reis’ demek, ‘Büyük namussuz’ demektir. Bunlar adım başında kahpelik etmedikçe, yetim çocukların haklarını yemedikçe, çekindikleri insanları ceza korkusu olmadığı zamanlar hiç duraklamadan arkadan vurmadıkça para sahibi, nam sahibi olamazlar.

Eskimiş kaldırımlar nasıl ki bir şehrin amel defteriyse, yetimler de bir toplumun hüviyetidir. Hüviyetini (hüve/varlık) kaybeden toplum, kitleye dönüşür. Kitle, sürüden farksızdır. Biz hayvan değiliz, insanız. Bir gün mezar taşımızın Hüvel Bâkî’yi hatırlatacağını unutmamalıyız. Bunun için de merhametli, daima merhametli olmalıyız.

Yağız Gönüler, (İzdiham Dergisi 26, Aralık-Ocak 2017) 

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat