Atasoy Müftüoğlu ile ‘iktidar’ üzerine


Atasoy Müftüoğlu ile ‘iktidar’ üzerine

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 12 Temmuz 2016 Salı 22:04


Anadolu Gençlik Dergisi, üstad Atasoy Müftüoğlu ile ‘iktidar’ meselesi üzerine bir röportaj gerçekleştirdi.

Küre Medya / Haber Merkezi
Anadolu Gençlik Dergisi, üstad Atasoy Müftüoğlu ile ‘iktidar’ meselesi üzerine bir röportaj gerçekleştirdi.

İşte o röportaj:

Türkiye’de İslami camiaya dair fikirleriyle dikkat çeken düşünürlerden Atasoy Müftüoğlu ile iktidar meselesini konuştuk bu ay. Atasoy Müftüoğlu, günümüzde iktidarların popülizme açık olduğunu bu nedenle de eleştiri kabul etmediğini söylüyor. İktidardaki çürümenin buradan neşet ettiğine işaret ediyor Müftüoğlu. İktidarın doğası, iktidar ve çürüme gibi meseleleri irdelemeye çalıştığımız röportajımız sizlerle.

Hocam, iktidar ile toplum arasında bir uyum var mıdır? Yoksa bu içkinlikle ilgili bir paradoks var mıdır?

Bilindiği üzere iktidarların pek çok biçimi var, pek çok tarzı var ve pek çok uygulaması var. İktidarı konuşurken niteliksel iktidarı öncelemek zorundayız. Ve niteliksel iktidar bağlamında çözümlemeler yapmak zorundayız. Bunun karşısında niceliksel iktidar var. Yani sayıların iktidarı var. Niteliklerin iktidarlarında, iktidarla toplum arasında sürekli bir alışveriş vardır. Bir koordinasyon var ve iktidar toplumu yönetmek yerine, toplumu daha çok zenginleştirmek daha anlamlı kılmak gibi sorumluluğu yerine getirir.  Toplumun önerilerini dikkate alır, eleştirilerini dikkate alır. Niceliksel iktidarlarda, toplumla devlet arasında tabii-doğal, organik bir bağ kurmak mümkün değildir. Çünkü niceliklerin iktidarında daha çok pragmatik bir yaklaşım söz konusu olur. Sayıları çoğaltmak içinde popülizme ihtiyaç duyarlar. Her türlü bayağılığa ihtiyaç duyarlar. Türkiye’de yaşandığı gibi masal, menkıbe, efsane gibi unsurlara ihtiyaç duyarlar. Onun için buradan hareketle şu değerlendirmeyi yapmak gerekir; bugün İslami anlamda iktidarı ve iktidarla ilgili olarak Türkiye’deki akımlar kuramsal bir çalışma yapmış değildirler. Biz bugün, bize dışarıdan dayatılan çerçevelerin sınırları içinde bunları konuşuyoruz. Neleri konuşacağımıza biz karar vermiyoruz. Neyi ne kadar tartışacağımıza iktidar bağlamında biz karar vermiyoruz. Çünkü asıl olan gücün iktidarıdır. Ve daha çok güncel taleplerin, güncelliğin iktidarıdır. Burada tabii asıl konuşulması gereken demokratik iktidarların, İslami düşünce açısından, İslami perspektif, vizyon açısından değerlendirmesi gerekir. “Demokrasi” bir propaganda sloganından ibarettir. Ve bu çok emperyal amaçlarla kullanılır, tüketilir. Günümüzde yaşandığı üzere demokrasi, savaşlar yoluyla ihlal edilen bir nesneye dönüştürülmüş, araçsallaştırılmıştır. Bütün bunlara ilişkin olarak, İslami düşünce hayatında, kültür hayatında, politik hayat eleştirel bir tavır ile ortaya koyamamıştır. Ve burada özellikle bugün, içinde bulunduğumuz günlerde yaşadığımız bir gerçeklikten sadece söz etmek gerekir. O da şudur: Türkiye’de yakın zamanlara kadar kendilerini İslamcılık ile “davasına nispet eden düşünce hayatı”, yazarlar, düşünürler ve diğerleri… Bugün iktidar realizminin ve mezhep saplantısının sınırları içerisine kendilerini hapsederek İslamcılıktan vazgeçmişler ve bir vatandaşlığa evirilmişlerdir. Herkes sıradan bir vatandaşlığa evirilmiştir.

Hocam, iktidarı siyasal anlamda konuşurken, toplumun her kesiminde bir iktidar alanı var, yani belki bir evin içerisinde, sivil toplum hareketlerinde, bir kurumda mesela sokakta bile bu iktidar alanını hissedebiliyoruz. Yani bu bağlamda iktidarların, o tepedeki iktidardan etkilenmesi bağlamında konuşabilir miyiz?

Gayet tabii, iktidar sahibi olmak bu hangi bağlamda somutlaşıyor olursa olsun, hangi alana ilişkin olursa olsun; işte politik iktidar, manevi iktidar, kültürel ve ekonomik iktidar, bütün iktidarların gerçek anlamda iktidar sahibi olabilmesi için, hakkaniyet sahibi, adalet sahibi olmaları gerekir. Adaletle bakmaları gerekir. Bütün hukuklardan, boyutlardan bakmaları gerekir. Bütün hukukları ve boyutları içerecek şekilde düşünmeleri gerekir. Kimsenin, asıl önemlisi, kendi tarzıyla, kendi yöntemleriyle, iktidarın kendi buluşlarıyla büyülenmemesi gerekir. Eğer kendi tarzınızdan büyülenirseniz diğerlerine hayat hakkı tanımazsınız, tanıyamazsınız. O açıdan bütün iktidarlar için asıl olan şey, adalet seviyesinde bir ufuk şiarı içinde bulunuyor olmaktır. Bu nasıl sağlanabilir? Bu sürekli müşavereye açık bir düzlemde sağlanabilir. Eleştiriye açık, sorgulamaya açık, uyarıya açık bir şeyle sağlanabilir. Günümüzde iktidarlar popülizme açık oldukları için eleştiriye kapalıdırlar. Ayrıca geleneğimiz de eleştiriye kapalıdır. Geleneğimizde, eleştirel seslere, İslam’ın kendisinde değil, bugün İslam adına sürdürdüğümüz şey de eleştiriye kapalıdır. Çünkü bugün İslam’ın kendisiyle değil, bu bütün iktidarlar için geçerlidir; İslam’ın vulgarizasyona ve mistifikasyona tabi tutulmuş tarzının etkisiz hale getirdiği bir algıyla karşı karşıyayız. Yani İslam, vulgarize edilmiş, misitfikasyona tabi tutulmuş ve böylece etkisiz hale getirilmiştir. Onun içindir ki bugünün dünyasında emperyal ve küresel dünyanın hayatımız üzerinde kurduğu tekeller karşısında onun için çaresiziz. Bu çaresizliğimizi ne yapıyoruz? Geçmişe sığınarak telafi etmeye çalışıyoruz. Bugün kendisini İslam’a nispet eden hiçbir iktidar politik, manevi, kültürel, ekonomik ne yapamıyor? İslam’ın şimdisiyle ilişkin bağlam kuramıyor. Şimdi geçmişe doğru cümleler kuruyor. Biz bugünü yaşıyoruz, o yüzden bugüne karşı sorumluyuz. Bugünü nasıl dönüştüreceğinize ilişkin bir şey söylememiz gerekiyor. Bir şey söyleyemediğimiz için ne yapıyoruz? Nesnelleştiriyoruz.

İktidar bir çürümeye maruz kalıyor ancak bu belli kesimler, zümreler var dini anlamda kurulmuş ama İslam’da olmayan bir ruhban sınıfı tarafından kutsanarak insanların gözlerine bir perde çekerek sanki gizleniyor. Yani bu anlamda dinin manevi, politik iktidar var ama bu bize iktidarın çürümüşlüğünü göstermiyor. Bu anlamda bir şey söylemek ister misiniz?

Tabii şöyle; eğer toplum, herhangi bir toplumun temel kaygısı, İslami şiarlar ise o ne yapabilir, bu çürümeye karşı emri maruf yapar, nehyi ‘ani-l münker yapar. Ama bugün toplumumuz İslami mülahazalarla kendisini konumlandıran, yapılandıran, biçimlendiren bir toplum olmaktan çok, ekonomik mülahazalarla hareket eden bir toplum, istikrarı kutsallaştırıyor. İstikrarı dokunulmaz kılıyor, istikrarı sağlayanın yanındadır. Yoksa İslami kadroların yanında değillerdir.

Ayrıca bugün İslami kadrolar diye bilinen kadrolar, İslami değildir. Bu kadrolar daha çok muhafazakâr, gelenekçi-görenekçi, tarihçi, coğrafyacı kadrolardır. Çünkü onlar kendilerini İslam’a nispet etmiyorlar. Muhafazakâr demokrasi diye muğlak bir kavram var. Hiçbir demokrasi muhafazakârlığı sevmez. Çünkü demokrasilerin muhafazakârlıkla uzlaşması demek şu demektir; oy kaybetmeyi göze alması demektir. Bugün yaşadığımız şey çürüme pahasına, çürümenin derinleşmesi pahasına pragmatizmin ya da istikrarın yanında yer almaktan ibarettir.

Peki, bile bile mi?

Gayet tabii, İslami temel ilkeler yani İslam’ın kendisi bu takdirde ne oluyor? Bir folklor görevine dönüşüyor. İslam şuan da kişisel bir hobiden ibarettir. Ve İslam bugün aynı zamanda bir sosyal yardım kurumuna indirgenmiştir. Sosyal yardımı bütüncül anlamda değerlendirmek gerekiyor. Müslüman olmak demek, tarihsel bir farkındalığa sahip olmak demek. Bugün Müslümanlar, tarihsel bir farkındalığa sahip değillerdir. Müslüman olmak demek, tarihsel büyük olaylara tanıklık yapmak demektir. Onun kavramları, yapıları aracılığıyla temsil ediyor. Ama İslam bu toplumda temsil edilmiyor. İslam bu toplumda sadece duygusal olarak temsil ediliyor ve bireysel dindarlık biçiminde temsil ediliyor. Çünkü İslam’ın hiçbir rüknü belirleyici ve tayin edici değil. İslam’ın kendisinin belirleyici olmadığı bir dünyada şu ya da bu mezhebi konuşmaktan daha büyük bir patoloji olamaz. İslam’ın kendisinin meşruiyet kaynağı olmaktan çıkarıldığı, bir takım “mübarek zatların” meşruiyet kaynağı hale getirildiği, İslam’ın meşruiyet ve referans kaynağı olmaktan çıkarılması ile ilgili düşünce hayatın, dini hayatın, kültürel hayatın hiçbir sorgulama yapmadığı, hesaplaşma yapmayı düşünmediği bir toplumlarda hangi mezhebin daha büyük, daha değerli olduğunu tartışmaktan daha büyük bir ahmaklık olamaz. Bunun gündeme alınması gerekiyor. Dinin kendisi göreceli hale gelirken, savsaklanabilir hali getirilirken ne yapılıyor? Mezhepler dokunulmaz kılınıyor. Hangi mezhep olursa olsun, mübarek zatların kitapları kutsal kılınıyor. Mistisizm dinin yerine geçiyor. Batınılik dinin yerine geçiyor. Onun için çürüme çok boyutludur. Önce zihinsel çürüme ile başlıyor.

Devletin modern dünyada hukukla ve iktidarın kendine içkin doğası ile kavranması çevresinde, Türkiye'de devlet şu an bu çerçevede kavranılabilir mi?

Burada yine olayın güncel boyutlarından çok tarihsel boyutu üzerinde durmak önemlidir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1798'in bir kopyasıdır. Türkiye, 1923 rejiminin kopya edilen modelin kavramsal, kurumsal, yapısal anlamda ya da niteliksel anlamda mahiyetini hiçbir zaman konuşmamıştır. Kopya edeni konuşmuştur: Mustafa Kemal. Ve Mustafa Kemal'in şahsında bir muhalefet yürütülmüştür. Bu nedir, asıl olandan bizi uzaklaştıran şeydir. Asıl konuşulması gerekeni konuşmak yerine, hiç konuşulmaması gerekeni konuşmaktır. Asıl olanı konuşursunuz, o zaman kopya edenin yaptığı şeyin mahiyeti zaten onunla bütünleşir. Dolayısıyla Türkiye bunları konuşmak zorundadır: Bunu konuşmak için ne yapmak gerekiyor? Çünkü devlet dediğimiz aygıt, bütünüyle Avrupa aydınlanmasının sömürgecilik aracılığıyla bütün dünyaya dayatılmasının tezahürüdür. Yani bir tarafta Vestfalya ürünü ulus devletler var fakat asıl sorun tepeden dayatılan sekülerizmdir.
Mesela Türkiye'de İslâmi hayat, düşünce hayatının hemen şimdi konuşması gerekirken hiç konuşmadığı bir şey var. O da şudur: Sekülerizmin, İslâm Dünyası toplumlarına ihraç edilmesi, ya da İslâm Dünyası toplumları tarafından ithal edilmesinden daha vahim bir trajedi yoktur. Bu çünkü İslâmi varoluşu doğrudan tehdit eden bir şeydir.
Sekülerizm tehdittir, kapitalizm büyük bir tehdittir, neo-liberalizm büyük bir tehdittir.

Nasıl oluyor da bir partizan bir düşünürden daha değerli oluyor?

Şimdi iktidarın kültür adamlarının düşüncesine ihtiyacı yok, düşünce adamlarının önerisine ihtiyacı yok. Efendim entelektüellerin önerilerine, çözümlemelerine ihtiyacı yok, eleştirilerine ihtiyacı yok. Biz bir kaç yıldan beri tarih felsefesi çalışmaları yapıyorduk şimdi yapamıyoruz. Çünkü biz bir takım yerlerden yardımlar alarak bunu sürdürüyorduk. Eleştirel bir dil kullandığımız için bütün bu kesimler bizi etkisiz hale getirdiler.

Ama size şunu söyleyeyim, bakınız bizler hakkaniyet sahibi insanlarız, biz bu insanların hasmı değiliz, rakibi değiliz. Şunu söylemek istiyorum iktidar sahipleri bir şeyler yapıyorlar sürekli olarak geçmişe vurgu yapıyorlar, geçmişteki fetihlere vurgu yapıyorlar. Bunu yaparken hatırlamaları gereken bir şey var; bu topluma seküler fetihler yoluyla ne yapılmış? Bu toplum kapitalist fetihler yoluyla fethedilmiş, bu toplum neo-liberal fetihler yoluyla fethedilmiş. Yani sosyolojik bir işgal var.

Peki, Mısır’da İhvan iktidar oldu ve sanki iktidar tecrübesi yaşanmış gibi oldu Tunus’ta Nahta, bir dönem Türkiye’de Milli Görüş iktidar oldu. Şuan AK Parti var. Yani bunlar bağlamında Müslümanların iktidar tecrübelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani bu iktidarı yozlaştıranlar, İslam toplumlarında Müslümanlar mı oldu? Yani nasıl bir değerlendirme yapıyorsunuz?

Herhangi bir sorunla karşı karşıya geldiğimizde hep sorumluyu dışarıda ararız. Önce içeride aramız gerekiyor. Biz ne yapmalıydık, nasıl yapmalıydık, neleri yapmadık, nasıl yaptık. Bunu değerlendirmemiz gerekiyor. Bir de her hareketi ortaya çıktığı tarihsel koşullar içinde değerlendirmemiz gerekiyor. Yani o tarihsel koşulları dikkate alan çözümlemeler yapmak gerekiyor. Mısır çok farklı bir hikâye, Tunus hakeza öyle... Türkiye farklı bir hikaye arz ettiğim gibi Türkiye jakoben sekülerizmin iktidar olduğu, iktidar edildiği, iktidara maruz kaldığı, bir militan, militer askeri sekülerizmin dayatıldığı bir yer; şimdi Türkiye’de ilk büyük eylem Merhum Necmeddin Erbakan Hoca illegal planda yer altında yaşayan İslami potansiyeli legal görünür alana çıkarma mücadelesi verdi.

Şu an ki yaşadığımız zaman diliminde iktidar konformist ve hedonist bir yaşama bürünüyor. İktidar sahiplerini ve etrafındakilerin nasıl bir geri dönüşü olacak. Daha doğrusu Müslümanlar bu iktidarı konformizm için mi istediler?

Şöyle; bizim hepimizin somut kanıtlar üzerinde temellendirerek, hakkaniyet prensiplerinden ayrılmayarak çok içten uyarılarda bulunmamız gerekiyor, çok içten ve samimi uyarılarda bulunmamız gerekiyor. Sayıların iktidarı demek hakikatin iktidarı demek değil; hakikat sayılarla ölçülemez, nicelikler yasak koyamaz, yasaları belirleyemez, hele kendisini İslamiyonist belirleyen birinin ilahi hukuka saygı göstermesi gerekir, ilahi hukuk karşısında dikkatli, ölçülü bir dil kullanması gerekir. Bugün çok büyük bir çözülme, çürüme, yabancılaşma yaşadığımız muhakkaktır. Bu yabancılaşma karşısında birbirimizle yardımlaşarak İslami ilmin yeniden inşası adına emr-i maruf ve nehy-i münker müessesini yeniden somut olarak hayata geçirecek çalışmalar içinde bulunmamız gerekiyor. Bunu dostça, kardeşçe uyararak yapmamız gerekiyor; çünkü örneğin benim kuşağımdan tanıdığım ne kadar insan varsa ya şöhretin malulü haline gelmiştir ya iktidarın malulü haline gelmiştir ya da paranın malulü haline gelmiştir, çok acıdır. Bu kabul edilebilir bir şey değildir, ayrıca bu gerekçelendirebilir bir şey de değildir. Burada sorun bir mülkiyet tartışması yapmak değildir; biz “Bu insanların niçin iktidarda?” demiyoruz. Niçin iktidar tarafından araçsallaştırıyorlar, niçin para tarafından araçsallaştırıyorlar, niçin şöhret tarafından araçsallaştırıyorlar diyoruz. Ayrıca her topluluk kendi tarzı ile büyülendiği için korkunç bir bencillik içinde, bir de sayıların bencilliği var, paranın bencilliği var. Bütün bu bencillikler o arkadaşları ne yapıyor şımartıyor. Her bencilliğin çok büyük bir putperestlik olduğunu bilmek gerekiyor. Bu kimin bencilliği olursa olsun; büyük bir zatın bencilliği de olabilir, büyük bir politik liderin bencilliği de olabilir, çok hayır, hasenat yaptığı iddia edilen kişinin büyük camiaya yaptığı bencillikte olabilir ama her bencillik İslam’ın tahammülü olmayan bir şeydir bencillik. Yazan, konuşan, düşünen, mücadele eden Müslümanların en ufak bir ima tarzında bile olsa namım yürüsün diye bunları yapıyorlarsa bunun hiçbir geçerliliği olmadığını bilmek ve anlamak gerekiyor. Ortada somut bir şey var; artık insanlar iktidara, paraya, şöhrete ve makama mashapa tapınıyorlar. Bunun için her türlü ödünü veriyorlar.

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat