Hz. İbrahim (a.s)’ın Hayatından Yoldaki İşaretler 1. Bölüm


Asım ŞENSALTIK, Hz. İbrahim (a.s)’ın Hayatından Yoldaki İşaretler 1. Bölüm

Asım ŞENSALTIK


A+ |Normal |A-


Peygamber kıssalarını gündeme taşıdığımız çalışmalarımızın bu bölümünde Peygamberlerin atası olarak bilinen Hz İbrahim (a.s)’ın hayatındaki yol işaretlerini anlaya bildiğimiz kadar gündeme getireceğiz. Kur’an’da Hz. Musa (a.s) dan sonra en fazla gündemimize taşınan peygamber, Hz İbrahim (a.s)dır. Hz İbrahim hem ortaya koyduğu tevhid mücadelesi, hem de yaşadığı imtihanlar açısından hayatı ve mücadelesi önem arz eden bir peygamberdir. Bu açıdan Müslümanların, Hz İbrahim’i çok iyi tanımaları ve Kur’an’ın gündeme getirdiği yönüyle hayatında, bizim için yolumuzu aydınlatan yol işaretlerini gündeme taşımaları gerekmektedir. Bu çalışmamızda Hz İbrahim (a.s) hayatından anlayabildiğimiz kadarıyla yoldaki işaretlerin birkaç bölüm olarak gündeme getireceğiz.

1.   Sınandığı İmtihanları Kazanan İbrahim; Muvahid kimliğinin bir gereği olarak Allah tarafından kendisini imtihan için verilen bütün imtihanlardan anlının akıyla çıkan bir peygamberdir İbrahim (a.s). Dünyada kişi için en değerli olabilecek dünyevi nimetler ile sınanıp ta bu imtihanlardan tümüyle başarıyla çıkan insan yok gibidir. İşte İbrahim (a.s) bu ender şahsiyetlerden birisidir. Muvahhit olma iddiasının en mükemmel şekilde ispat eden bir peygamberdir Hz İbrahim. Bu imtihanları şu şekilde sıralamak mümkündür; Put yapıcısı babasıyla imtihanı, Ateşe atılma imtihanı, kavminin tehditleri, yeni doğan evlattan ve eşinden ayrı kalma imtihanı, en sevdiği yavrusunu kurban etmekle imtihan edilmesi gibi örnekleri verebiliriz.  Bakara Suresi 124.

2. İnsanlık İçin İman/Önder İbrahim; Allah tarafından insanlık için önder olarak seçilen kimselerin en önde geleni İbrahim (a.s)’dır. Tarih boyunca hayatıyla insanlar üzerinde bu derece etkili olan başka bir peygamber söz konusu değildir. Başta Müslümanlar olmak üzere Yahudi ve Hıristiyanlar içinde Hz İbrahim, iman ve önderdir. Dolayısıyla dünyada, bu dinlere mensup olan insanlar tarafından benimsenen ve üstün peygamberlik misyonuyla kabul gören bir insandır İbrahim (a.s). İnsanlık için iman ve önder olmanın bütün sorumluluklarını yerine getirmesi açısından ender bir şahsiyet olması gibi, kendinden sonra davasının takip edilmesi ve insanlar üzerinde bıraktığı etki açısından da ender bir şahsiyettir İbrahim (a.s) Bakara 124.

3.  Allah İbrahim İçin Bile, Zalimlere Yol Vermez; Allah katındaki yerinin yüceliği ve iman iddiasındaki samimiyeti en doruk noktasında olsa da, Allah böyle bir kulu istediği için adaletten zere kadar taviz vermeyerek, bu kişilerin hakkın dışındaki taleplerini kabul etmemektedir. Zalim ve zulme karşı bir Müslümanın tavrının nasıl olması gerektiğini Rabbimizin buradaki ifadelerinden anlamalıyız. Zalim kim olursa olsun, bizlerin bunları tasvip etmemiz mümkün olmayacağı gibi bunlara karşı da net duruşumuzu ortaya koymamız gerekmektedir. İbrahim gibi bir peygamberin soyundan da olsa zalimleri benimsememiz gerektiği buradan anlamaktayız. Adaletin tesis edilmesi için zalimler ile mücadele edilmesi gerektiği unutulmamalıdır. İslam’da zalimin iyisi ve kötüsü yoktur. İslam zulmün her türlüsüne karşı tavır alır ve bağlılarından da bunu bekler.

Zulüm nedir diye sorduğumuzda ise şu cevabı almaktayız; “Zulüm” hak edene hakkını hak ettiği ölçüde vermemektir. Oysa gümümüzde zulmün karşılığı olan Adalet, sadece insanlar arası hukuk bazında değerlendirildiğini görmekteyiz. Oysaki İslam’da adalet çok geniş boyutlu ele alınarak insan hayatının bütün yönleriyle ilgili olarak değerlendirilir. İslam’da zulmün en büyüğü olarak kişinin Allah ile aralarındaki hukuku çiğneyerek Allah’ın hakkını gasp etmeye kalkması olarak görülmektedir. Gününüz insanının adalet telakkisinde bu tür bir anlamı bulmak mümkün değildir. Oysaki İslam insanın adil veya zalim olması konusunda ilk baktığı yer burasıdır. Bütün beşeri sistemler olaya hiç bu yönlü bakmamaktadırlar. Kur’an zulmün en büyüğü olarak şirki bizim gündemimize getirmektedir.

Müslüman bir kimse Allah ile arasındaki hukuka riayet etmesi gerektiği gibi, hemcinsleriyle olan hukukunda adaletli olmalıdır. İslam’ın adalet anlayışı bunlarla da sınırlı değil, kişinin kendi nefsiyle, tabiattaki diğer canlılarla olan ilişkilerimizi de içine alacak bir boyutta gündemimize getirmektedir. Bakara Suresi 124.

4.  Kâbe’yi İnşa Eden Peygamber; İçerisinde yaşadığımız dünya, mescit imar eden kimseler gördüğü gibi mescitleri tahrip eden kimseleri de gördü. Ebrehe gibi mescitleri yıkmaya çalışanlar olduğu gibi İbrahim misali insanlar Allah’a ibadet etsinler diye mescit inşa eden kimselerde vardır. Şimdide İbrahim’in izinden giderek mescit inşa edenler olduğu gibi, Ebrahe’nin izinden giderek yapılan bu mescitleri yıkmaya çalışan kimseler de var. Kâbe’yi ilk inşa eden kimdir bilmiyoruz ama onu temelleri üzerine yükselten Hz. İbrahim (a.s) ve İsmail (a.s) olduğunu Kur’an’dan öğreniyoruz. İnsanlar Rablerine toplu olarak kulluğunu sunmaları için Kâbe’yi inşa ettiler. Müminlerin, insanların ibadetlerini yapacakları mabetleri inşa etmeleri peygamberi bir sünnettir.  Bakara Suresi 127.

5.  Dua Kulluğun Özüdür; Dua, insanın Rabbi karşısında ki acziyetini fark etmesidir. Ve aciz olan bu insanın açız kaldığı konularda açız olmayan varlıktan yardım isteyerek onun yüce kudretini kabul etmesidir. İşte bunu insana fark ettirdiği için dua ibadetin özüdür. Kâbe gibi hem yapılış amacı hem de yapan kişinin samimiyetinde hiçbir şüphe olmadığı halde, baba ve oğul peygamberler yaptıkları bu hayırlı ve hayrı hiç kesilmeyecek olan amali kabul etmesi için Allah’a dua ediyorlar. Çünkü yapılan amel ne kadar büyük olursa olsun asıl olan şey bu amali Allah’ın değerli görerek yapanları mükafatlandırmasıdır. Bakara Suresi 125.

6.  Kabe’nin Temizlikçisi bir Peygamber; Allah Kâbe’yi inşa etme görevini Hz İbrahim ve İsmail (a.s)’a verdiği gibi burasının temizlik işleriyle ilgili görevi de kendilerinin üzerine yükledi. Allah’a ibadet edilen yerleri temizlemek peygamber mesleklerinden bir tanesidir. Genel itibariyle bir peygamberin temizlik gibi bir ile ilgilenmesi toplum tarafından normal karşılanmaz.  Oysaki Allah’a ibadet edilen yerlerin her türlü hizmetini yapmak peygamberlerin uygulayarak bize intikal ettirdikleri bir sünnetleridir. Bakara Suresi 125.

7.  Gerçek din Allah’a Teslim Olmaktır; İnsanı bütünüyle Allah’a teslim olmaya davet ettiği için dinimizin adı İslam olmuştur. Allah’ın bütün peygamberler aracılığıyla tarihin çeşitli dönemlerinde gönderdiği dinin adı da bunun için İslam’dır. Hayatını bütünüyle Allah’a teslim ettiği halde İbrahim (a.s) kendisi için Rabbinden kendisine teslimiyet gösteren kimselerden kılması için dua ediyor. Kulluk yapmak önemlidir ama bunun hayat boyu sürdürmek ise bundan daha önemlidir. Ölüm gelinceye kadar hayatı bütünüyle Allah’a teslim kılmak peygamberlerin dahi Rablerinden istediği bir durumdur. Bakara Suresi 128.

8.  Hayırlı Nesil Allah’a İtaat Eden Nesildir; Peygamberlerin Rablerinden istediği istekler hep hayrı ifade etmektedir. Ve Rabbimiz peygamberlerin dualarıyla bize nasıl bu ibadeti yapmamız gerektiğin de öğretmektedir. Yani duanın nasıp yapılması gerektiği peygamberlerin diliyle bize öğretilmektedir. Bu konunun ne kadar önemli bir konu olduğunu günümüzde bu konuda yapılan sapmaların farkında olan insanlar için malumdur. Kendilerini İslam’a nispet eden insanlar Kur’an’daki bu öğretiyi esas almadıkları için dinin çizdiği sınırları aşarak bu konuda dinin belirlediği sınırların tam tersi bir yaklaşım sergilediklerini görmekteyiz. Yalnızca Allah’tan istemesi gereken Müslümanlar!, maalesef Allah’tan başka barlıklardan yardım isteyecek, dualarını onlara sunduklarını görmekte ve bu konudaki sapmanın hangi boyutlara ulaştığını görmekteyiz.

 İbrahim (a.s) kendisi Allah’a telim olarak itaat ettiği gibi kendisinden sonrada, neslinden Allah’a itaat eden insanlar çıkarmasını istediğine şahit olmaktayız. İşte hayırlı olan nesil bu nesildir. Bizim iftihar edeceğimiz, varlığından dolayı Rabbimize hamd edeceğimiz nesil, işte böyle bir nesildir. Bu özelliği üzerinde bulundurmayan nesil, bizim için ve daha önemlisi din için hiçte hayırlı olmayan bir nesil olacaktır. Bu gün maalesef kendilerini bu peygamberlere nispet eden nesiller sayıca çok oldukları halde, Hz. İbrahim (a.s)’ın duasında istediği gibi hayatını bütünüyle Rabbine itaat içerisinde geçiren bir nesil olmadıklarını görmekteyiz. Hayatlarını Allah’a itaat üzere kılmayan nesiller dinin istediği ve varlığından iftihar edeceği nesiller değil, bunun tam tersi hayatlarını bütünüyle Allah’a itaat üzere geçiren nesiller de bu duada karşılığını bulan hayırlı nesilerdir. Bakara Suresi 128.

9.  İbadetin Nasıl Yapılacağını Allah Belirler; İbadetlerin neler olması gerektiğine Allah karar verdiği gibi, bu ibadetlerin nasıl yapılması gerektiğini de belirleyen Allah’tır. İslam dininde hiç kimse kendi kafasında ibadet belirleyemez. Kendince doğru gördüğü bir ritüeli dinin emri diye insanlara dayatamaz. Kur’an ve sahih sünnete karşılığı bulunmayan her hangi bir ritüel bir Müslüman tarafından kabul edilemez ve yapılan bu eylemde bid’at olur. Büd’at olan bunun gibi ritüelleri de reddetmek bir Müslümanın en temel görevlerinden birisidir. Böyle bir sorumluluk Müslümanlar tarafından yerine getirilmediği zaman dinin asli yapısının bozulacağı ve süreç içerisinde herkes kendi doğru gördüğü bir takım ritüelleri dinin içerisine belki de iyi niyetle sokuşturması söz konusu olabilir. Unutmayalım ki, daha önceki din mensupları kendilerine gönderilen dini bu şekilde tahrif ederek asli yapısından uzaklaştırdılar. Dinde Allah’ın belirlediği ibadetler ile yetinmek ve dinin insan hayatını kuşatan bütün boyutlarını pratik hayatımızda uygulamaya çalışmalıyız. Allah vahiy ile bildirmese insanlara nasıl ibadet edeceklerini bilmezler. Bir yaratıcıyı tanısalar da ona nasıl ibadet edeceklerini bilemezler. Hatta onu ibadet ediyorum derken O’nun gazabını üzerlerini çekebilirler. Bunun için İbrahim (a.s) ibadetlerinin nasıl yapılması gerektiğini Rabbinden istemektedir. Bakara Suresi 128.

10.  Tövbe Ancak Allah’a Yapılır; Kendisine takva ve fücur özelliği ilham edilen insan her zaman hata yapma ihtimalini üzerinde taşımaktadır. Kur’an peygamberlerin bile bütünüyle hatadan korunamadıklarını bizim gündemimize getirmektedir. O halde şu gerçek ortaya çıkmaktadır. İnsan her an hata yapabilir. Kendisinden hiç hata yapmaması istenmemekte bilakis hata yaptığında bu hatasını nasıl telafi edeceği dinin önemsediği bir konudur. Ve din, bir kere hata yapan insanı artık iflah olmayacak insan olarak görmemekte kendisine bu harasını telafi etme imkanı sunmaktadır. İnsanın kendi özüne, fıtrata ve dinin belirlediği sahih çizgiye dönme anlamına gelen tövbe dinin çok önemsediği bir konu olarak Kur’an’da ve sahih sünnette bize sunulmaktadır.

Din kendi alanına giren konularda insan zihnine takılabilecek bir yön bırakmadığı gibi tövbe konusunda da müphem bir yer bırakmamıştır. Tövbenin kime ve nasıl yapılacağı hem Kur’an’da hem de Hz. Peygamberimizin örnekliğinde ortaya konulmuştur. Bu hakikat ortada olduğu halde, maalesef kendilerini İslam’a nispet eden nice Müslümanlar bu konuda dinin belirlediği ölçüleri aşarak bu konuyu kendi amaçları için istismar etmektedirler. İnsanları kendi etki olanlarına çekmek için dinin bu emrinin sulandırarak tövbe ayinleri tertiplediklerini görmekteyiz. Bununla birlikte İslam’da asıl olan kişinin yaptığı hatayı Allah’a itiraf ederek yalnız kendisinden af dilemesi gerektiği ortadayken insanların hatalarının af edilmesi için Şeyh, türbe, Evliya vb. kişilere müracaat ettiklerini, onlara aracı kıldıklarını görmekteyiz. Bunların din ile hiçbir alakası yoktur ve tamamen insanların kendi uydurdukları bid’at’lerdir. Bakara Suresi 128.

11.   “Ben İbrahim’in Duasıyım”; İbrahim (a.s) sadece kendinin düşünen bir insan değil, kendisini düşündüğü gibi kendinden sonra gelecek insanları da düşünen bir peygamberdi. Kendisi için rabbinden istekte bulunurken diğer Müslümanları ve kendinden sonra gelecek insanları da unutmuyordu. Kendisinden sonra gelecek insanları öndersiz ve kılavuzsuz bırakılmamalarını rabbinden niyaz ediyordu. Kendi yaşadığı toplumun kılavuzdan mahrum kaldıkları veya kılavuzun farkına varamadıkları için sürüklendikleri çukurun görgü tanığıydı. Bunun için de kendisinden sonra gelen insanların da kendi içerisinde yaşadığı toplum gibi olmamasını istiyordu ve bunun için dua ediyordu. Peygamberlerin temel özelliklerinin de gündemimize getirildiği duasında söyle diyordu; “Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.”

Bu ayeti kerimede rabbimiz peygamberlerin temel misyonunu bize bildirmektedir. Peygamberlerin ayetteki görevleri ile şu şekilde bizim gündemimize getirilmektedir. 1. Ayetlerin okumak; Hem rabbinden getirdiği vahyi onlara okuyarak tebliğ etmek hem de rabbinin yaratmış olduğu gerek insanın kendisinde bulunan gerekse de tabiatta bulunan ayetlerini insanın gündemine taşımak. 2. Kitabı öğretmek; Kendisine verilen kitabı anlamalarını ve bu anladıklarını hayata nasıl aktaracaklarını öğretmek yani onları kitap ile eğitime tabi tutmak. 3. Hikmeti öğretmek; Dinin koyduğu emir ve yasakların insan için fayda ve zararlarını onlara anlatmak. 4. Temizlemek; insanın ruhunu ve benliğini kuşatan bütün kirleri temizlemek. Peygamberlerin öğretisine bağlı kalınarak, onun sünnetine sarılara insan kendisini maddi ve daha çokta manevi kirlerden arındıra bilir. Sünnete bağlı kalınmadan ve sünnetin yeterli olmayacağı insancı İslam’ın kabul edebileceği bir durum değildir. Tasavvuf camiasının insanı manevi kirlerden arındırmak söylemiyle sünneti aşan veya gölgede bırakan yaklaşımları bu ayet çerçevesinde değerlendirilmelidir. İnsanı manevi kirlerden arındırmak için kendilerinin geliştirdikleri Kur’an ve Sünnete bulunmayan yöntemleri insanlara din olarak dayatmalarının arkasında zımnen Kur’an ve Sünnetin insanı manevi kirlerden arındırmak için yeterli olmadığı anlamı çıkmaktadır. Buda hiçbir Müslümanın kabul edebileceği bir şey değildir. Bakara 129.

12.   Dünya ve Ahirette Seçilenlerden Olmak İçin;  Dünya da Allah’ın razı olduğu bir kul olarak hayatı davam ettirmek ve O’nun nimetlerine gark olmak için İbrahim’in dinine uymak gerektiği gibi Ahirette de Allah’ın bitmez tükenmek bilemeyen nimetlerini hak eden kimselerden olmak için İbrahim’in dinine uymak gerekir. İbrahim’in dininde yüz çevirenler iki dünyada da kaybeden kimselerden olacaklarıdır. Putlarla ve şirki temsil eden putçular ile kıyasıya bir mücadeleyi temsil eden İbrahim’in dininde olmak demek, ateşe atılma pahasına da olsa putçularla mücadeleyi göze almak ve bunun için bütün sorumluluklarını yerine getirmeyi zorunlu kılmaktadır. Dünyada Allah’ın kendisi için belirlediği hukuku uygulamak ve sorumluluklarını yerine getirmek için ateşlere atılmayı göze alamayanlar, ahiretteki ateşe atılmaktan emin olamazlar. İbrahim’in dininden olmak, Allah için ateşi göze olmayı gerekli kılmaktadır. Bakara Suresi 130.

13.   Allah’ın Emirlerine Teslimiyet İbrahim’i bir Duruştur;  Allah’ın insanlık için seçmiş olduğu ilk ve son dinin adının İslam olması, bu din kendisine iman eden kimselerden tam bir teslimiyetle Allah’a teslim olmalarını istediği içindir. İslam dininde bir kişinin mümin olması için aranan şart odur ki, o kimsenin dinin koyduğu ilke ve prensiplerin tamamına karşı hiçbir itiraz göstermeden işittim ve itaat ettim diyerek bu ilke ve prensiplere uymasıyla ancak mümkündür. Dini sorgulayan, işine geldiği tarafını alan ve işine gelmeyen tarafı bir kenara bırakan veya ihmal eden, getireceği zorlukları dikkate alarak dinin emirlerinin bir kısmını gündemine ve hayatına taşımayanlar gerçek manada Müslüman olamazlar. Allah İbrahim (a.s)’den kendisine teslim olmasını istediğinde ki şu anlama geliyordu; “ Benim senin için belirlediğin her şeye tereddütsüz bir şekilde kabul ederek bunları yerine getir” dediğinde İbrahim (a.s)’ın hiç duraksamadan, bir düşüneyim demeden, ya acaba ben bunları kaldıra bilir miyim? demeden, Alemlerin Rabbine teslim oldum demişti. Ve bu teslimiyetinin getirdiği zorluklara seve seve katlanmıştır. İşte İslam’ın insandan istediği tavır böyle bir tavırdır. Bakara Suresi 131.

14. Asıl Vasiyet Allah’a Teslimiyet Olmalıdır; Kişinin kendisinin vefatından sonra mirasçılarına yerine getirmeleri için bıraktığı talimatları olarak değerlendirebileceğimiz vasiyet, dinin önemli gördüğü emirlerinden bir tanesidir. Her Müslüman vefat etmeden önce varisleri olan kimselere böyle bir vasiyet bırakır. Genel anlamda kendisinden sora varisleri için bıraktığı malların taksimatı, varsa borçlarının nasıl ödeneceği vb. konularını içerir. Bu yönüyle de vasiyet konusuna din çok önem vermiştir ve uygulanmasını emretmiştir. Vasiyetin bundan daha önemli bir boyutunu Hz İbrahim’im (a.s)’ın hayatında görmekteyiz. Kendisi tam bir teslimiyetle Allah’a teslim olduğu gibi kendinden sonra ona varis olan çocuklarına da, kendisi gibi Allah’a teslim olarak hayatlarını sürdürmelerini ve ancak bu şekilde ölmelerini vasiyet ediyor. Miras olarak bırakılan mallar kişi için ancak dünyada faydalı olurken, İbrahim (a.s)’ın yaptığı vasiyet ise daha çok asıl yurt olan Ahirette kişiye fayda veren bir vasiyet olduğunu görmekteyiz. İbrahim gibi Allah’a teslimiyetin en güzel örnekliğini ortaya koymamız gerektiği gibi, kendimizden sonra bu yolu sürdüren kimselerin olmasını istememiz ve onlardan bunu istemiz de İbrahim’i bir sünnettir. Bakara Suresi 133.

15. Allah’ı Birleyen Haniflerden Olmak; Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanların kendilerini atfettikleri, kendilerinden gördükleri bir şahsiyettir Hz. İbrahim (a.s). Yahudilere göte Yahudi, Hıristiyanlara göre Hıristiyan ve Müslümanlara göre de Hz İbrahim Müslümandı. Her kes İbrahim üzerinden kendisini meşrulaştırmak istemektedir. Kendi öğretileriyle İbrahim’in davet ettiği ve yaşadığı hayatı karşılaştırıp İbrahim (a.s)’ı mihenk taşı olarak görmek yerine, İbrahim (a.s) üzerinden hüsnü kabul görmeye çalışıyorlar. Kur’an Hz İbrahim’i gündeme getirirken bazen Allah’a teslim olan yani Müslüman bazen de Hanif olarak gündeme getirdiğini görmekteyiz. İbrahim Müslümandı bizde Müslümanız söyleminin yeterli olmadığını gündeme getirmek için İbrahim (a.s) adeta “Allah’ı birleyen bir Müslüman, Müşriklerden olmayan” birisi olarak bize tanıtılmak istenmektedir. Dolayısıyla kendimizin onun dinine atfetmemiz önemli olarak görülmemekte, O’nun müvahhid kimliğini taşıyıp taşımadığımız ön plana çıkarılmaktadır. Putlara ve putçulara tavır olamadan, onlarla mücadele etmeden ben de İbrahim’in dinindenim demek Allah tarafından kabul görecek bir iddiadır. Evet İbrahim Müslümandı ancak günümüz Müslümanları gibi putlar ve putçularla dosthane geçinen, onlarla birlikte iş tutan, onlarla mücadele etmeyen, hatta onlar destekleyen bir duruşu ve tavrı yoktu. Aksine her türlü şirk ve şirk unsuru olan kimselere karşı net bir duruş sergilemiştir. “Yuh olsun size ve taptıklarınıza”,(Enbiya 67) “Bir olan Allah’a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda süreli bir düşmanlık belirmiştir” (Müntehine 4.) İbrahim (a.s)’ın hanif olarak müşriklerden beri olduğu anlayışı bizim için çok önem arz etmektedir. Kendisinin islam’a nispet ettiği halde şirkten tamamıyla arınamayan kimselerin İbrahim’in dininden olma, onun izinden gittiği, vede Müslüman olduğu yönündeki iddiaları gerçeği yansıtmamaktadır. Kur’an burada isme değil muhtevaya dikkatlerimizi çekerek bizimde muhtevaya daha fazla dikkat etmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Bakara Suresi 135. Ali İmran Suresi 67.

16. İslam’ın Kökleri Tarihin ta Derinliklerine Kadar Uzanır; İslam dini, sonradan türeyen bir din ve nizam değildir. Miladi olarak altıncı yüzyılda ortaya çıkan ve insanların gündemine giren bir din değildir. Veya daha önce insanlık için Allah’ın Hıristiyanlık, Yahudilik vb. isimlerle insanlara gönderdiğin dinlerden farklı bir din olarak gönderdiği yeni bir din değildir. İlk insanla birlikte Allah ile insan arasındaki ve insanın dünyasını hangi ölçüler içerisinde yaşayacağını belirleyen ve ta ilk insanla birlikte insanların gündeminde olan bir dindir. İlk temsilciliğini ilk insan olan Hz. Adem (a.s)’ın yaptığı ve son olarak da Peygamberliğini Hz. Muhammed (a.s.v)’ın yaptığı İslam, kıyamete kadar tek geçerliliği olan Allah’ın insanlardan uymalarını istediği hak dindir. Tarihin her döneminde farklı coğrafyalarda yaşayan, faklı ırklara mensup olan toplumlara gönderilen bütün peygamberlerin davetlerinin özüdür İslam. Dolayısıyla biz, kökleri ta insanlık tarihinin başladığı andan itibaren başlayarak yine insanlığın son anı olan kıyamete kadar devam edecek köklü bir inancın müntesipleriyiz.  Bakara Suresi 136.

17.  Zorbaların Karşısında Hakkı Haykırmak; Rabbimiz İbrahim (a.s) üzerinden bize Allah’ı kale almayan zalim ve müstebit yöneticilere karşı nasıl bir tavır ve duruş sergilememiz gerektiğini öğretmektedir. Allah’ın verdiği nimetlerle Allah’ın yeryüzünde azgınlık yaparak kendisinde güç fehmeden zalimlerin karşısında, onların batıl iddialarını çürüterek üzerlerinde bulundukları zeminin ne kadar çürük olduğunu hatırlatmamız ve bu konuda kendilerini sarsmamız gerekmektedir. Hak ve hakikatler bu zalimlerin gündemin çok net bir şekilde götürüp kendi savundukları inançlarının batıl olduğunu bütün açıklığıyla görmelerini sağlamalıyız. Hakikatler karşısında bu ve bunun gibi insanların, halkın tabiriyle “dut yemiş bülbüle” dönmesini sağlamalıyız. Zaten hakikatler karşısında batılın apışık kalmasından başka bir tutumu söz konusu olamaz. Yine Hz. İbrahim’in kullandığı davet yöntemine baktığımızda, karşısındaki muhatabın anlayacağı bir yöntemi kullandığını görüyoruz. Allah’ın gücü karşısında kendinde güç fehmeden zalimin gücünü karşılaştırarak muhatabının ne kadar aciz olduğunu ona hatırlatmaktadır. Bunu da ilk olarak itiraz edeceği veya kendince bir çıkış yolu bulabileceği bir boyutu gündeme getirerek daha sonrada muhatabının herhangi bir çıkış yolu bulamayacağı bir boyutu gündeme getiriyor. Bu yöntemle de tabiata güç yetiren birinin ancak ilah olabileceğini muhatabının anlayacağı bir üslup ile ona hatırlattığını görmekteyiz. Bakara Suresi 258. 

18. İman Şüphelerden Arınmış Olmalıdır; Mümin bir insan iman ettiğini iddia ettiği ilke ve prensipleri kesin delilere dayandırmalı ve bu konuda şüphelerden tümüyle arınmalıdır. Kesin bir delile dayanmayan, muhkem naslarda karşılık bulamayan konular, bir mümin için hiçbir zaman iman esası olmaz. İnancını bu şekilde çürük temeller üzerine bina eden birisi yıkılmaya mahkum olan bir zemine ev yapan kimsenin durumu gibidir. Evini çok sağlan bir şekilde de yapsa, evi üzerine kurduğu zemin sağlam olmadığı için ev yıkılmaya mahkum olacaktır. İşte bir mümin imanını bu şekilde bir zeminin üzerine bina edemez. İnandığı bütün esaslar muhkem naslara dayanmalı, ve kişi inandığı şeylere niçin inandığını bilmelidir.

Maalesef toplumumuzda inanç konularında insanlarımızda bu şekilde bir çaba ve bilinci söz konusu değildir. İnsanlarımız, inançlarını atalarından devraldıkları gelenekler, hocaların anlattıkları, kitaplarda geçenler, mezheplerin yaklaşımları, şeylerin düşünceleri üzerine bina ettiklerini görmekteyiz. Oysaki her mümin inanç konularını Kur’an’dan öğrenmeli ve bu konuda taklidi bir yaklaşım içerisinde olmamalıdır. İnanç konularında taklit olmamalıdır. Allah’ın varlığı ve birliğine iliklerinin son haddine kadar şahitlik ederek iman eden İbrahim (a.s), kalbinin mutmainliği artsın diye Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini görmek istiyor. Bu örnek bize, bizimde Allah’tan böyle bir şey istememiz gerektiğini bildiren bir örnek değildir. Bu örnek bize, insanların “İnsanlar İslam’a insansınlar da gerisi çok önemli değil” anlayışının doğru olmadığını ifade etmektedir. Neye, niçin ve nasıl iman etiğimizin de önemli olduğu, inancımızın sağlam temeller üzerine bina edilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla inandığımız değerlerin doğruluğunu anlamak için araştırma yapmamız gerektiğini, hayatımızı üzerine bina ettiğimiz inançlarımızın hangi temellere dayandığını bilmemiz gerektiğini bu olay üzerinden öğrenmekteyiz. Bakara Suresi 260.

19. Seçilmiş Aile; Allah tarih boyunca insanlar arasında hak eden bireyleri çekip diğerlerine üstün kıldığı gibi hak eden Aileleri de seçerek diğer ailelere üstük kılmaktadır. Bu Allah’ın bir kısım aileleri hak etmedikleri halde diğerlerinden üstün tutuğu anlamına gelmemektedir. Bu ailelerin üstün kılınmasının sebebi bu Ailelerin Allah’a kullukta gösterdikleri samimiyet ve İslam davası için ortaya koydukları mücadelelerinden kaynaklanmaktadır. İslam davasına katkılarından dolayı bu aileler diğer ailelere örnek gösterilmekte. Adem, Nuh, İmran ailelerinin yanı sıra İbrahim ailesi de seçilerek üstün kılınan ailelerdendir. Ali İmran Suresi 33-34.

20. İbrahim’e Yakın Olmak; Allah’ın insanlar içerisinde seçerek üstün kıldığı ve aynı zamanda dost edindiği bir insana yakın olmak, yanı onun izinden giderek onun Allah’a yakın olduğu gibi kendisi de Allah’a yakın olmak isteyen insanlar, bu makama ulaşmak için onun izinden gidecekleri bir hakikattir. Allah’ın dostluğunu kazanmanın örnekliğini ortaya koyan İbrahim (a.s)’ın izlediği yol ve yöntemleri kullanarak Allah’a yakın olmak isteyenler Hz İbrahim (a.s) da yakın olmam istemektedirler. Bu anlamda İbrahim (a.s)’a yakın olmak, yani onun dininden olmak, onun usul ve yöntemlerini uygulayan olmak çok ama çok önem arz etmektedir. Bu yakınlığın bir iddiadan çıkarak içerik ve nitelik açısından da olması gerektiği ise bir başka hakikattir. Bu açıdan İbrahim (a.s) yakın olanlar, teslimiyeti esas alan nizam olan İslam nizamını benimseyen be uygulayanlardır. Bu dinin ortaya koyduğu helal-haram, hak-batıl ölçüleri İbrahim (a.s)’ın ölçüleriyle aynı olduğu için İbrahim (a.s)’a yakın olanlarda Müslümanlar olmaktadır. Adları Müslüman olduğu halde nitelik olarak İbrahim’e yakın olmayanlar tabi ki bu şerefe nail olmayacaklardır. Ali İmran Suresi 68.

Devami gelecek inşaAllah!


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat