Arif,ulema-Aydın entelektüel arasında misyon ve vizyon farkı


Arif,ulema-Aydın entelektüel arasında misyon ve vizyon farkı

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 10 Temmuz 2015 Cuma 00:53


Araştırmacı yazar sayın Nurettin Özcan ile, Osmanlı devlet ve toplum sistemindeki “Arif, Ulemâ” ve düşünme rolüyle “aydın, entelektüel” arasındaki misyon ve vizyon(mahiyet) farkı üzerine yapılmış olan röportajı, kavramlar üzerinde düşünülmesi ve değerlendirilmesi için Küre Medya okuyucularıyla paylaşıyoruz.

Küre Medya / Haber Merkezi
Sayın Nurettin Özcan ile "Osmanlı devlet ve toplum sistemindeki "Arif, Ulemâ" ve düşünme rolüyle "aydın, entelektüel" arasındaki misyon ve vizyon(mahiyet) farkı üzerine yapılmış olan röportajı, faydalı olması amacıyla Küre Medya okuyucularıyla paylaşıyoruz.


 - İlk olarak; Osmanlı’da ârif, âlim/ulema ve 19.yy. sonlarında Batı’da oluşmuş –bizde ise Tanzimat’a tekabül ediyor sanırım- “entelektüel”, aydın” kimliğini tanımlayarak başlayalım isterseniz. Osmanlı devlet ve toplum sistemindeki “ârif, ulemâ”  ve düşünme rolüyle “aydın, entelektüel” arasındaki misyon ve vizyon(mahiyet) farkı nedir?

       - Bu Kavramlara aslında, tarihin tanıklığı içinde bakarsak ne olduklarını ve neleri temsil ettiklerini en doğru şekilde anlayabiliriz kanaatindeyim. Kavram olarak ârif; kısaca hâl ve gönül diliyle mânevî dünyaya âşinâ, hikmet sahibi, mânevî tecrübelere vâkıf sûfîler için kullanılır. Bunu siz ciltlere sığacak kadar genişletebilirsiniz.  Zaman zaman her iki; “ârif ve ulemâ “ kavramlarının pırıltılı çekicilikleri olsa da, biz onlar için hayâlî doyurmalarına değil, realitede ortaya koyduklarına bakalım. Yâni bu kavramların dildeki tanımlayıcı karşılıklarını ifade etmekten ziyade, toplumda bıraktığı izlerin ve bireysel bünyede uyandırdığı hazların hayatla kurduğu ilgisine bakalım. Zira bir kavramın ansiklopedik anlamı ile toplumsal hayatta oynadığı rollerde bıraktığı akisler çok farklı olabilir. Yâni meselemiz hiçbir zaman, âşina olduğumuz bu kavramları göze hoş görünecek şekilde zenginleştirme çabası olmamalıdır. Bu nedenle onları çok tatlı bir dille anlatamasam bile, en azından tarihin rızasını alacak şeyler söylemeliyim. Bir misalle bunu daha açalım isterseniz.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, ülkenin halifelikten kurtulup batılı mânâda muasır medeniyetler seviyesine çıkacağından vs. söz ediliyordu. Seçme ve seçilme haklarından da iftiharla bahsediliyordu. Bu dönemde Avusturya ya giden Meclis Başkanı Kâzım Özalp Paşa’ya bir Avusturyalı gazeteci; “ Ükenizdeki Demokrasiden bahsediyorsunuz ama tek partinin olduğu bir ülkede nasıl oluyor da demokrasiden bahsedebiliyorsunuz?” diye sorunca Paşa; bilâhare batıda alay konusu olacak bir şekilde,” Efendim, her ülkenin kendine göre bir demokrasi anlayışı vardır, bizim anlayışımız da böyle” diye cevap vermişti.  İşte bu sebeple ben şahsen bütün kavramların topulumun zihin dünyasındaki tesirine göre algılanması taraftarıyım.

Osmanlı’da ârif, ulemâ ve bilâhare entelektüel ve aydın kavramlarının ağırlığı toplumsal bünyede derinden hissedilir. Tarikat menbaından beslenen “zühd ehli” Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bazen sükûn ve sürur veren, bazen de marazî inançların doğmasına yol açan tehlikeli tecrübeler ortaya koymuştur. Sûfi cemaatler  hem devletin oluşumunda, diğer yandan halkın ahlak ve toplumsal disiplininin sağlanmasındaki katkılarıyla devletin bünyesine esastan eklemlendiğini görüyoruz. Yâni sonradan yeni bir ilâve değildiler.

Osmanlının varoluşundaki hakiki meneşeini arayanlar sûfi teşkilatları esaslı bir yapı taşı olarak görebilirler.  Osmanlı devleti doğrudan doğruya, sayıları bir hayli fazla olan bu sûfi guruplara, birini diğerine tercihle yaklaşmadı. Bazen birkaç tanesini birden kucakladı ama hep ölçülü bir mesafede durdu. Aşağı yukarı İstanbul’un nüfusunun altıyüzbin olduğu dönemde sadece İstanbulda üçyüz civarında tekke bulunuyordu. Bu sûfi unsurların canlılığı devlet için öldürücü bir noktaya gelmedikçe  devletin bunlara doğrudan müdahalesini görmüyoruz. Ama Osmanlı devleti’nin karşısında bir güç iradesi ortaya koymaya kalktıklarında, devlet kendi gücünü göstermekte tereddüt etmiyordu.

Tarihin tanık olduğu ve oldukça ciddi noktalara sıçrayan Tasavvuf guruplarıyla ulemâ arasında yaşanmış bir çatışmayı hatırlayalım. Meşhur adıyla “Kadızade – Sivâsî” çatışması olarak başlayan, tekkelerin basılıp yıkılmasına, Halvetî ve diğer şeyhlerin eğer îmânlarını tazelemezlerse öldürülmelerine kadar giden bir  hareketti. 4.Murat Kadızadelerin varlığını bir süre kendi yararına kullandı. Köprülü Mehmet Paşa döneminde iş zıvanadan çıkınca Paşa, bu ortalığı saran hareketi bastırıp Faillerini Kıbrısa sürgüne gönderdi ve meseleyi bitirdi. Meselâ Bektaşilikte de böyle olmuştur. Yeniçeri Ocağıyla çok derin  bağları olan Bektaşi ocakları, bir dönemden sonra yeniçeriler marifetiyle sıkıntı vermeye başlayınca devletin gücü bu defa da Bektaşilerin üzerine gitmiştir. Bakın Osmanlıda Hoca Ahmet Yesevî’nin gezgin sûfîleriyle başlayan ve Seyyid olduğu için çok farklı bir ayrıcalığı olan Emir Sultanla devam eden bu mistik cereyan devletin bünyesine emniyet veren bir payanda gibidir. Devletin içindedir ama devlet değildir.

Devletin temellerini atan Sarı Saltuk gibi pek çok gazi, hem devlet olma hem de devleti ayakta tutma enerjilerini bu muhitlerde bulmuşlardır. Evliya Çelebi bile kendisinin Ahmet Yesevî soyundan geldiğini söyleyerek iftihar eder. Ulema zümresiyle zaman zaman gerginlikler yaratan çatışmaları olsa da, tarihi fonda, zühd ehli ile ulema’nın birbirlerine karşı bariz üstünlüklerinden söz edemeyiz. Bir yerde Aziz Mahmud Hüdâî gibi ulemâdan olup aynı zamanda tarikat şeyhi olan kimseleri gördüğümüz gibi, Diğer tarafta da Çivicizâde örneğinde olduğu üzere, kendi Şeyhüislamlığına mâlolacak kadar tasavvuf ehline çok sert davranan kimseleri görebiliyoruz. Tıpkı İmam Kuşeyri’nin ifade ettiği gibi tasavvuf ehlinin insanda hayranlıklar uyandıran güzelliklerinin yanında bazen de yararsız, tatsız ve kitleleri yoldan çıkarıcı kimlik düşüşlerine şahit oluyoruz. Şöyle bir dönüp arkaya baktığımızda, ama tarafsız bir nazarla baktığımızda, ârif kimliğinin beslendiği bu mistik dünya, genel hatlarıyla neredeyse Bütün Osmanlı sanatını besleyen hattatları, şâirleri ve mûsîki üstatlarını yetiştirmede en büyük payın sahibidir.

Özellikle ulema arasında sıklıkla gördüğümüz ve ağır basan benlik taşkınlıklarının kirliliğini bu dergâh mensuplarında pek göremeyiz. Önemli bir vâkıa olduğu için nakletmeliyim. II.Mahmud’un en büyük çocuğu Âdile Sultan  ki, Abdülmecid ve Abdülaziz üzerinde son derece etkilidir ve Osmanlı saltanatının Dîvan sahibi tek hanım sultanıdır, Abdülaziz Belhi Hazretlerinin dergâhına intisap etmek ister ve mutantan bir törenle dergâha gider. Fakat hazret kendisini kabul etmez. Âdile Sultan bunun sebebinin ne olabileceğini çok düşünür ve daha sonra sade bir hanım olarak dergaha gittiğinde kapıda karşılanır. Şeyh Efendi kendisine;” Buraya Âdile Sultan olarak giremezsiniz, ama Âdile hanım olarak gelirseniz kapıda karşılanırsınız” der. Enteresandır, 19. y.yılda Osmanlı’nın mâli durumunu kontrol için gönderilen Polonya asıllı bir maliye uzmanı, toplumsal duyarlılığın ve insani hassasiyetin en asil nakışlarını gördüğünü söylediği bir dergâha oğlunun intisap etmesini sağlamıştır. Ancak bu sûfi hareket, hep böyle toplumun en güzel manzarası olarak sürüp gitmiyor.

Allah Resulü’nün yaşadığı ve  toplumsal hayatın zirvede bulunduğu devirde “mü’min” kavramı,  kulluk plânındaki bütün malzemeyi eksisiz veriyordu. Ancak sûfi anlayış, Yesevî’den bir armağan olarak içinde şaman unsurların da bulunduğu, Kur’ana dayalı temel algılamaların dışında çok daha farklı kozmik bir düzenin normlarını da buna kattı. Bu hareketin gelişme evreleri Kur’anın getirdiği en temel enstrumanlarla çok zaman uyum içinde gitmedi. Oluşturulan yeni kavramların toplumda oluşturduğu dalga, şirazeden çıkmış yeni inanç alanlarını yapılandırırken, toplumsal zihin, düşünmeye hiç zorlanmadan bu yeni inanç kodlarını çoğunlukla kabul etti.

Allah Resulü sessiz sedasız hayatın dışına itilirken vicdanları rahatsız etmesi gereken sapkınlık halleri, kalabalıkları asalet izi taşımayan kaoslara yaklaştırdı. Dolayısı ile Kur’anın bize hayatın bütünü olarak sunduğu sahne, bu yollarla örtülerek Allah’ın Resulünden alındı ve  ulu âriflerin hikmetlerine bırakıldı. Bugün bile toplumsal inançtaki aydınlığın körelmesinde ve durmadan şekil değiştiren istikrarsız idrak aldatmalarında bu olgunun payı büyüktür.

 Ulema sınıfı da Osmanlı’nın ikinci ayağını teşkil eder. Ancak, Osmanlının ilk devirlerinde ulema camiasının henüz kurumlaşamadığı dönemlerinde, iç nizamın hukukunu tanzim ettiği fetvalar da henüz devlet disiplini altında tam olarak müesseleşmemiştir. O yıllarda Dursun Fakih, Kayserili Rüstem gibi sûfilerin hükümleri muteber iken ilk defa I.Murat döneminde Molla Fenari devletin resmî müftüsü oldu. 16. asırdan sonra da müftüler(sonradan Şeyhülislam) bütün ilmiye sınıfının reisi oldular.

Bu büyük bir makamdır ve devletin en satvetli devirlerinde ordu sefere gittiğinde Kazasker ve Beylerbeyi’nin çadırları önünde iki tuğ bulunurken Şeyhülislam çadırının önünde  üç tuğ bulunurdu. Ulema zümresi, Osmanlıda devletin üzerine inşa edildiği temel sütunlardan tartışmasız birisini teşkil eder, tıpkı ordu gibi. Bu sınıfın, devletin kanun koyucu ve düzenleyici, eğitim düzenini tanzim edici gibi esastan bir işlevi vardı. Ama özellikle Fatih’ten sonra devletin yanında olan ve onu meşrulaştıran güçlü bir bürokrasi hâline geldi. Ancak şunu da ilâve edelim, bu ilmiye sınıfı dediğimiz gurup öylesine güçlü bir eğitimin temsilcileriydiler ki, Cumhuriyetin kuruluş döneminde gördüğümüz taraftarların veya muhalefetin tamamı  bu Osmanlı ilmiye sınıfının bakiyeleriydi. Ve hatta cumhuriyetin ilk yıllarına taşınan kalemlerinin gücünü o devirlerden aldıkları bir nasip olarak görebiliriz.

Tıpkı sûfi guruplardan çıkan büyük sanatkârlar olduğu gibi ilmiye sınıfı da bu alanda oldukça verimlidir. İlmi derinliklerinde uyandırdıkları hürmet duygusu ile devlet erkanının ve özellikle padişahların iltifatlarına mahzar olduklarını söyleyebiliriz. Mesela bunlardan birisi Molla Lütfidir. Ünlü Sinan Paşa’nın talebesi olan Molla Lütfi, Paşa’nın tavsiyesiyle Fatih’in  hafız-ı Kütüplüğüne tayin edilmişti. Çok hoş ama çok ağır bir dille mizah katarak eleştirmediği, iğnelemediği hiçbir âlim kalmamıştır. Nitekim bu sınır tanımaz eleştirileri ağır bir ceza olarak hayatının da sonunu getirmiştir. Bu Molla Lütfi ile Fatih arasında yaşanmış bir  vak’ayı  Adnan Adıvar, “Osmanlı Türklerinde İlim”  adlı eserinde anlatır. Birgün Fatih, kütüphaneden bir kitap ister. Lütfi de yüksek bir yerde duran kitabı almak için orada bulunan bir taşa basarak kitaba uzanınca Fatih;”- Ne yapıyorsun? O taş İsa peygamberin üzerinde doğduğu taş tır.” Demiş. Bir müddet sonra Molla Lütfi tozlu bir bez parçasını padişahın dizleri üzerine koyunca padişah;”- Bu ne hâl? ” Diye sorunca, Lütfi de derhal;”- Padişahım huzursuz olmayasuz bu İsa Peygamber’in beşiğinin örtüsüdür” diye cevap verir. Ne yazık ki Molla’nın ölümü, karakterinin düşüklüğü ve Mollayı kıskandığı herkesce bilinen  İbrahim Hatipzade’nin fetvasıyla gerçekleşir.

Osmanlı ulemasında genel olarak bilgi ve ihtisas alanındaki değerlerine rağmen, zaman zaman tatmin edilmemiş ihtiraslarının nasıl taştığını görürsünüz. Ancak ulema zümresinin göz kamaştıran pırıltısı da batı dünyasının bütün ihtar dalgalarına rağmen 16. ve 17. y.yıldan sonra rasyonaliteyi bırakıp rehavete dalar. Bu asırdan sonra ulema zümresi artık rasyonel insan aklının aydınlık taraflarını temsil edememektedir ve yaşadığı medeniyet çağlarının imrenilen tecrübelerini geride bırakmaktadır. Entelektüel’e gelince, bunun nasıl bir tanımını yapabiliriz ki? Herkes kendince bir şeyler söylüyor ama tıpkı çağdaşlaşma gibi entelektüel kavramının üzerinde de ciddi bir ittifak yok. Her düşünürün kendi vitrinindeki tanımı başka. Ama şu kadarını biliyoruz ki, bu kavram ilk kez ünlü Dreyfüs davası sırasında Fransa’da çıkmıştı. Yâni yüzbaşı Dreyfüs’ü savunan Emile Zola’ nın müthiş direnişi bu kavramın doğmasına yol açtı. Peki ne anlayacağız bundan? Bence şunu anlayabiliriz, Ne birey ne de toplum, yalnızca hakikatler…

Evet, entelektüel hangi sosyal ve siyasal şartlar altında olursa olsun yalnızca hakikatlerin sözcülüğünü yapacaktır. Yâni hiçbir siyasal’ın ve derinliği ne olursa olsun geleneğin ve hiçbir kültürel kod’un esareti altına girmeyecektir. Kısaca, aklın ve ahlâkın insan fıtratındaki düzenini bozmayacaktır. Bizde bu durum ne yazık ki böyle olmadı. Bizim Tanzimat sonrası entelektüellerimiz hiçbir hak ve hakikat mefhumunu tanımadan kendi insanına, insanının inancına ve onun bütün varlık cevherlerine en alaylı bakışlarla yaklaşıp toplumun sâfiyetini ortadan kaldırmaya çalıştılar. Bunu bir entelektüel kaygıyla yapmadılar, kendi dünyalarındaki en abartılı hayalleriyle fanteziler yaşayarak yaptılar ve bundan da derin hazlar duydular. Emil Zola el üstünde tutulmasına inandığı gerçekler için taşlanamayı ve evinin kundaklanmasını göze alırken, bizim yeni yetme fikir züppelerimiz, entelektüellerimiz, Osmanlıdaki bütün aslî değerleri gözden çıkarılacak lüzumsuz ağırlıklar olarak gördüler. Yâni bizdeki entelektüellerin bu topraklarda yapabildikleri tek şey, ayartıcı bir mirasyedi hovardalığı olmuştur ve arkalarında hiçbir şeref hissesi bırakmamışlardır.

Kendi insanlarına karşı, o zavallı yığınlara karşı hep hayâli üstünlükler kurdular. Zola’nın  bireysel özgürlük adına verdiği çabalara karşı bizim seçkinler; zayıf, cahil ve köylü gördükleri halkı nefret edilebilir bir yığın gibi görüp dururken onun değerlerine nasıl sahip çıkacaklardı? Çıkmadılar da zaten, yalnızca nefret ettiler, kılığından, konuşmasından, oturup kalkmasından, başındaki örtüsünden elindeki çatlağından, ayağındaki çarığından, yoksulluğundan, gözlerindeki kederden hep nefret ettiler.

 Mardin ‘kritik düşünceyi’ vurguluyordu aydın tanımında. Osmanlı’da yitirilmiş miydi yoksa hiçbir zaman olmadı mı bu sizce? (Nasıl yitirildi?)  

            - Ben doğrusu kritik düşünce denilen bu metodoloji’nin Osmanlı aydınında asırlara göre değişiklik gösterdiği kanaatindeyim. Zaten 16. y.yıldan sonra medreselerde eğitimin çok âşikâr bir şekilde gerilediği biliniyor. Pozitif aklî ilimler artık derslerden çıkarılmıştır. Buna itiraz edilecek şekilde verilecek birkaç örnek, koskoca bir Devlet-i Âliyeyi ayakta tutmaya yetmez. Osmanlı’nın artık karanlıklara yaslandığı, Fransız ihtilâlinin olduğu devre ki, III.Selim dönemidir, bu dönemi, artık böyle bir düşüncenin varlığını ve bütün ufkunu kaybettiği bir devre olarak görüyorum. Çünkü olayları bütün evreleriyle tahlil edebilme yeteneğinin kaybedildiği, dış cereyanlardan ve sebeplerinden habersiz kalınan derin rehavetlerin başladığı bir devredir.

Aydının, rasayonaliteyi kaybetmeye başladığı bu asırda Osmanlının yeryüzünü kaplayan gölgesi de silinmeye başlar. Aslında 17.-18. ve 19.asırda Osmanlının batı karşısındaki hesap hatası şu olmuştur; O batı karşısında yalnızca askerî alanda gerilediğini düşünüyordu. Nizam-ı Cedîd’i falan kurmasının sebebi odur. Ama 19. yüzyıla gelindiğinde, bu gerilemenin her alandaki mevcudiyetini fark etti. İşte bu nokta artık yoğun bir telâş ânıdır. Her şeyin elden çıkmaya başladığı başladığı bir dönemde acaba Osmanlılık mı, yoksa İslam mı ya da Türklük mü gibi bir sorgulama devresinde Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” inde bu düşünce tarzını görüyoruz fakat o da bir yönüyle siyasal bir alana kayan çalışmadır. Zaten Osmanlı aydını bu dönemde öylesine ayrışmıştı ki, kimse ortaya taze bir renk koyamıyordu. Savunulan tezler hep en keskin noktalar oluyordu ve çoğu zaman da çelişkilerini beraberinde getiriyordu. Kuruluş döneminde veya 16. asırda böyle bir düşünceden bahsetmeye zaten gerek yok. Zirvelere kanatlanmış bir uygarlığın neye ihtiyacı olur ki? Mağrur bir küçümsemeyle baktığınız dünyada yalnızca sizin pırıltınız vardır. Ünlü Fransız iktisat tarihçisi Jean Bodin, bir devlet yapısını anlatmaya çalıştığı ünlü eserinde doğrudan doğruya Osmanlıyı tasvir eder.

Ebusuud Efendilerin, Mimar Sinan’ın, Bâki’nin hayatı soluduğu bu ihtişam asrında Osmanlı, yaryüzünde hayranlıklar uyandıran bir gök kuşağı gibidir. Batışın dip noktası Tanzimat, Tanzimat sonrası ve özellikle II.Meşrutiyet yıllarında ise ölçülü ve müsbet sonuçlara götürücü bir fikir düzlemini bulamazsınız. Çünkü artık o dönemde fikir adamlarının çok büyük bir kısmı, kimi esastan, kimisi de dolaylı olarak ön plâna toplumsal ihtiraslarını ve bireysel plânda topluma sahip olma duygularını çıkarıyorlardı. Son aşamada artık, fikir düzeyindeki modernite projelerinin çabaları, kendi kültüründen öc almaya dönüşmüştü.  Dolayısıyla onlarda kaybedilmek üzere olan irfan’ı kurtarma kaygısı yoktu, onlar mevcudu teslim almak ve yolu izi belli olmayan bir dünyada ruhsuz bir heykel gibi yenibaştan şekil vermek isitiyorlardı.

-            Bir tarafta toplumsal sorunları Batı’dan aldıkları eğitimin gölgesinde çözme niyetinde olan bürokrat, memur ve aydınlar, diğer yanda sorunları ‘geleneksel yapı içerisinde’ çözebileceğini düşünenler… ‘Geleneksel yapı’ dönemin şartlarını göğüsleyecek ve bu şartlara yön verecek güçte miydi?

           - Bir defa şunu ifade edelim, buradaki geleneksel tabiriyle artık Fatih veya Yıldırım dönemlerini anlayamayız. Çünkü sistem, bir mekanizma olarak batı’nın doğrudan etkisindedir. Hayranları da vardır, komplekse düşenlerde, küskünler de.. Tanzimat’ın en önemli nişanlarından Galatasaray Sultânîsi böyle bir etkiyle açılır. Maarif Nazırı Saffet Paşa Fransadan getirdiği Eğitim Nizamnamesini bizzat tercüme ederek Osmanlıda uygulamaya aldı. Telâkkiler o kadar değişti ki, âşinâ olmadığımız şeyleri tâ içimizde buluverdik. Mustafa Celâleddin Paşa ve Harbiye hocalarından Süleyman paşa yeni bir duygunun, yeni bir fikrin kökleşmesini sağlarlar; Türk milliyetçiliği…  Ama bu böyle ifade edilmez de, ”Türk Milleti Necîbesi”  olarak dillendirilir. Daha sonra Akçura Yusuf onu siyasal bir ideoloji haline getirecektir. Evet, aydınların  çoğu batının etkisindeydiler ama bunlar, toplumu korumak düşüncesinde değillerdi, sahip çıkmayı değil sahip olmayı istiyorlardı. Onlar batının tesiriyle toplumu yabancı normlara yaklaştırmakla yetinmiyorlar,  bu toplumun var oluş sebebi Kur’ana da saldırıp hınçlarının asıl hedefini gösteriyorlardı. T.Fikret;  

                                         “Yıkılır ey kitab-ı köhne yarın

                                          Medfen’i fikr olan sahifelerin

                                          Bunu kimden fakat ümid edelim”

 Diyerek Kur’anla hesaplaşmayı bekliyordu. Yine dönemin en mühim isimlerinden Bahâ Tevfik, Tevfik Fikret’ten çok daha ileride bir ateisttir ve maziden nefret eder. Toplumda hergün şekil değiştiren bu kimseler, sözde insanımızı sonsuz bir aydınlığa kavuşturacaklardı. Ama olmadı, onlar  kendi insanlarına tarihin en kötü dekorunu hazırladılar.. Bunların karşısında olanlar da sayıca pek o kadar çok değil. Yâni başından beri Şehbenderzâde Tunalı Hilmi ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi kişiler bunların karşısında saf tutmuşlardı ama, deryada bir katre gibi oldukça azdılar. Bunun dışında kalan M.Âkif, Rıza Tevfik, Said Nursi gibi kişiler ise, bazı gerekçelerle II.Abdülhamid’e karşı ittihatçıların yanında yer aldılar. Said Nursi, bunu ittihatçıların hürriyetçi söylemleri sebebiyle yaptığını söylüyor. Said Nursî bu anlayışını DP döneminde de sürdürdü. Âkif istibdat yönetimine lânetler okuyordu. Tabi ardından gecikmeden gelen pişmanlıklar... İsimler ne kadar meşhur olursa olsun, bazen meseleleri gerçek nisbetleri içinde görecekleri derinliği bulamayabiliyorlar. Burada o döneme ait aydınların tamamından bahsetmiyorum, bahsettiklerim o  dönemi tanımak üzere verdiğim birkaç örnek isim sadece.

-            Şunu bu noktada netleştirerek bu konuya devam edelim; ‘Osmanlı da geleneksel devlet ve toplum yapısı’ dediğimizde referansı İslâm olan bir yapı mı anlamalıyız?  (Referansının İslâm olduğunu Kabul etmiyorsanız…) Neden değil? Nedir size bu tespiti yaptıran göstergeler? 

           -Bu sorunun cevabı zor, daha doğrusu karışık. Zira insanımızda, bu meseleye genellikle her meselede olduğu gibi duygusal bakma eğilimi yüksektir. Bir zümre, misaller getirerek evet İslam devletiydi derken bir başka zümre de, yine deliller getirerek İslam devleti olmadığını iddia eder. Ne hayranlık duygusunun, ne de nefret edişin tarih önünde hiçbir değeri yoktur. Biz hadiseye şöyle bakalım ve hükmü herkes kendisi versin. Osmanlıda Fatih dönemine kadar Mergani’nin El Hidâye, Nesefî’nin Kenz-üd Dekaik, Kudâri’nin El-Muhtasar’ı hüküm verilen kitapların en mühimleridir. Fatih döneminde Molla Hüsrev ve Kanuni döneminde İbrahim Halebi’nin eserleri birer hukuk kod’u olarak kullanıldı. Kadıların hüküm verirken kullandıkları kaynaklar, Ebusuud Efendi’nin fetvaları, Fetevay-ı Fevziye, Fetevay-ı Ankaravî gibi. Ayrıca padişahların şehülislamlara hazırlattıkları kanunnameler var. Fakat bir sistem olarak, alınan yerlerin örfi hukuku genellikle muhafaza edilirdi. Mesela Uzun Hasan yenildikten sonra o bölgenin yasaları olduğu gibi örfi hukuk olarak korundu ve “Hasan Padişah Kanunları”  olarak anıldı. Tabii bir de devletin yasalar önündeki durumu var. Sarayın  bir devlet politikası vardır ve hukuk onu meşrulaştırmaya görevlidir.

Basit bir örnek verelim. II.Osman kardeşinin öldürülmesi için şeyhülislam Esat Efendiden fetva ister. Esat Efendi bunun yanlış olduğunu söyleyince de azledilir. III.Mehmet bir gecede ondokuz kardeşini katleder. Burada devlet, kayıtsız şartsız kendi yasalarını uygular. Genel kanaatin aksine, kanunların çıkarılması aşamasında şeyhülislamın tasvibine büyük ölçüde ihtiyaç duyulmamıştır. Nitekim şeyhülislam, Kanunnamelerin çıkarıldığı meclis olan Divan-ı Hümâyûn’un tabiî bir üyesi değildir. Esasen, kanunların tek hukukî dayanağı, saray fermanlarında ifade edilen sultanın iradesidir. Kanunnâmelerin önceden tasvibi alınmak üzere şeyhülislama takdim edildiği hakkında yeterli delil yoktur. Yalnız bazı kanunların çıkarılışını müteakip ve bir çok durumda da uzun bir müddet sonra şeyhülislam veya diğer bir müftü bunların meşruiyetini bir fetva ile teyit ederdi.

Haksızlık etmeden şunu da ilâve edelim, Gerek Sultan ve gerekse kanun hazırlanmasında baş aktör olup mutlaka medrese kökenli olan Nişancı ve diğer Dîvan üyeleri hem oldukça üst düzey bir kültürün sahibiydiler, hem de islâmî bilgileri önemsenecek kadar yüksekti. lnalcık'a göre Beyazıd döneminde tamamen örfi hukuka dayalı bir kul sistemi kurulmuş ve askeri bir idare biçimi kurabilmek için Beyazıd daha sonra Fatih'in de yapacağı gibi Vakıf mallarına el koymaktan çekinmemiştir. Osmanlılar'ın İslam halklarının liderliğine oynamaları asıl Mekke ve Medine'nin kontrolünü Memluk'ların elinden almalarıyla vurgulanmaya başlamıştır. Dışarıdan gelen tehditler söz konusu olduğunda, Fatih'in kuvvetli noktaları, temsil ettiği makarnın dini karakteri değil, kumanda ettiği ordunun becerisi ve yönettiği imparatorluğun etkin bir biçimde işleyen idari teşkilatlanmalarıdır. Ancak, bir de Osmanlı hanedanına içeriden gelebilecek tehditler vardır ki; bunların en önemlisi Osmanlı ailesine rakip olabilecek potansiyele sahip, geleneksel olarak devlet işlerinde önemli söz sahibi olmuş başka ailelerdir.

Bu ailelere verilebilecek en iyi örnek olan "Çandarlıları" Fatih, kendisine has yöntemlerle ortadan kaldırmıştır. Bu durum, islam’ın ne dereceye kadar devlet katında îtibar gördüğünün küçük bir işaretidir.Sonuç olarak şunu söyleyebilirim, Osmanlı’nın hukuk kaynaklarından biri İslam hukuku idi ama bu hukuk hiçbir zaman devletin iradesinden daha önde olmadı. Yâni şeriye sicillerine bakarsanız islam’ı bulabilirsiniz. Hukukun halka intikalinde  yine bulabilirsiniz, ama Devlet katına çıktığınızda, işte orada işleyen farklı bir yapı vardı ve devletin bu yapısı tartışmasız bütün unsurların üzerindeydi. Fakat Tanzimat’a yaklaşılan dönemlerde ve hele sonrasında artık İslam olan bir yapıdan bahis açamayız.

Zira bu vakitler, islam’ın kalplerden ayrıştığı vakitlerdir. Osmanlı hariciyesinin en şöhretli simalarından Keçeci Fuat Paşa ve bürokratları bir Cuma günü namaz için Beyazıt camisine giderler. Namaza duracakları sırada bürokratlardan birisi Paşa’nın kulağına eğilerek abdesti olmadığını söyleyerek dışarıya çıkmak için izin ister. Paşa, dönerek;” Otur oturduğun yerde, hangimizin abdesti var ki.” Diye cevap verir. Yani bu noktada artık geleneksel yapı diye bir şey yok. En zayıf şekliyle kulluk edebi diye de bir şey yok. Her şey tepe takla olmuştur. Meselâ Sadrazam Mahmut Nedim Paşa. Masonluğuyla meşhurdur. Şeyhülislamlık makamına getirdiği kişi için dönemin şairlerinden Manastırlı Nâibi şöyle yazmıştır:

  

                              Farmasonluk küfrü tutmuştu cihanı bir zaman

                              Şimdi de erkân-ı devlet oldu sürh-i seran

                              Böyle evzaa nasıl sabreylesin İslam olan

                              Bir Kızılbaş mülhidi müfti-i İslam ettiler

                             Öyle bir zındıka ehl-i sünneti râm ettiler.  

-            Bahsi geçen dönemde şahıs bile olabilir ‘esaslı bir İslâmi muhalefet’ ortaya koyabilen var mı? Yani; dönemin şartlarını kollayarak, içinde bulunduğu yapının yetersizliklerini tespit edip bir çözüm üzerinde düşünebilen… 

             - Tabi o dönemde de muhalefet edenler vardı. Ama muhalefet kanalları son derece farklı. Bahsi geçen devir çok enteresan bir devirdir. Yâni bir gelişim süreci falan değildi göz önünde olan. Hangi siyasal analizlere bakarsanız bakın görülecek olan nihâi manzara; pozitivizmdir. Burada batıcıların duygularını kabartan tek saplantı budur. Dolayısıyla imana dayalı bütün unsurlar, sapkın bir savaş haline getirilen bu zeminde yara almaya başlar. Bunlara muhalefet edenler de ya Said Halim Paşa gibi geleneği savunan  ama batıyı da göz ardı etmeyen kimseler, ya da Tunalı Hilmi gibi felsefî plânda vahdet-i vücudu savunan kimselerdir. Üstelik mücadelenin islami kanadında, bu mücadeleye faydalı anlamlar katmayan ameliyeler görüyoruz. Meselâ II.Abdülhamid bu mason ve pozitivist kitlelere karşı siyaset üretmeye çalışırken, Said Nursi, M.Âkif, R.Tevfik, S.Nazif ve daha pek çok kişi de ittihatçılarla birlikte hareket ederler. Burada Lenin’in bir sözünü hatırlıyorum;” Batılılar bize her şeylerini sattılar, kendilerini asacağımız ipi bile” diyor. Bu ipi, batılı pozitivistlere muhalefet edenler kendi aleyhlerinde kullandılar. M.Âkif safahatında rahmetli II.Abdülhamid için  şunları yazar;

                  Otuz üç yıl devam etsin, başından gitmesin nekbet

                  Bu bir ibrettir amma olmayaydık böyle biz ibret!

                  ……………..

                  Semâ-peymâ iken râyâtımız tuttu zelil ettin

                  Mefahir bekleye âbâdan evlâdı hacil ettin

                  Ne âlî kavim idik hayfâ ki sen geldin sefil ettin

                  Bütün ümmid-i istikbali artık müstahil ettin

                  Rezil olduk… Sen ey kâbus-u hûnî, sen rezil ettin

                  Hamiyet gamz eden bir pâk alın her kimde gördünse

                 “Bu bir câni” dedin sürdün, ya mahkum eyledin hapse

                  Müvekkel eyleyip câsusu her vicdana, her hisse

                  Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se

                  Öyle mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-u iblise

Evet, Âkif böylece bütün zıtlığına rağmen Fikret gibi, Abdullah Cevdet gibi, Mustafa Fazıl Paşa gibi kişilerle gönül bağı olmasa da ittifak sağlıyordu. Said Nursî ise ferdi plânda evliya padişah diyor, ancak yönetim siyaseti bakımından karşısına çıkıp ittihatçıları destekliyordu. Fazla uzatmadan şunu söyleyebilirim. Bu yaşanan ve mutlu bir sonu getireceği zannedilen anlar, bütün duyguları ürperten acılar ve pişmanlıklar dolu tecrübeyi getirdiler.

Bu dönemde islamdan bahsedenler sadece bu birkaç kişi değil elbette. Musa Kâzım Efendi’yi, Said Halim Paşa’yı, Elmalılı’yı va bazı zevatı sayarken birçok gazete ve dergi adı da verebiliriz. Ama muhalefet dediğiniz zaman iradesi ve eylemiyle bir güç iktidarından bahsedeceksiniz. Doğrusu ben, çelişkili bir alanda bulunan, hedefini yanlış hesaplayan aykırılıklara, ne kadar ıstırap çekilirse çekilsin, sadece aykırılık gösterildiği için muhalefet diyemem. Muhalefet; niyetlerle ya da temayüllerle değil, fikriyle, gücüyle, hesabıyla, isabetliliğiyle ve kararlılığıyla muhalefet olur. Herkes kendi benliğinin zaaflarını bilmelidir. Nitekim bu adı geçen kimselerin çoğu islamı dillendirirken diğer yandan da II.Abdülhamid’e karşı diğerleriyle ittifak ediyorlardı. Peki sormam gerekiyor şimdi; Bir yandan islâmî yayın yapıp, diğer yandan Abdülhamid’i sarsarak tahayyül edilen islâmî olgunlaşmayı ve kadroyu kiminle tesis edeceksiniz? Postahane önünde güpe gündüz korkusuzca Şemsi Paşa’yı, cağaloğlunda Ahmet Samim’i, Galata köprüsünde Hasan Fehmi’yi vuran İttihatçılarla mı?,  Fikret’le mi?, Moiz Kohen’le mi?, Ziya Gökalp’le mi?,

Bahâ Tevfik’le mi?, Bahattin Şakir’le mi? yoksa Beşir Fuat’la mı? II.Abdülhamid için hiçbir duru vicdanın kabul etmeyeceği düzmece, yalan bir fetvayı hazırlayan anlayış’ın muhalefeti kime olabilir? Muhalefet ettiğinizi söyleyeceksiniz, ama bir yandan da intihar dalgalarını sürükleyeceksiniz. Bir yandan yapmaya çalaışırken, diğer yandan yıkıyorsanız, bu muhalefet olamaz. Gerçeklerin en gür sesini örtüp boğan bir anlayışın muhalefetinden bahsetmek sadece hülyadır. 

-            Peki, bunca yetersizlikler içerisinde, üzerine vazife çıkarıp da ‘batı tipi’ çözümler üzerinde düşünenlerin suçu ve hatası nedir? Mesela; ‘(batıcılar) bildiği, gördüğü yolla elinden geleni yapmaya çalışıyorlar’ masumluğunda mıdır?  

            - Şimdi siz bunca yetersizlik içinde diyorsunuz  ama, batı yanlıları kendilerini bu alanda yetersiz bulmuyorlar. Onlar kendileri gibi hayata bakmayanları öyle hor görüyorlar ki, geleneklere bağlı olanlar ama özellikle islam’a yaslananlar batıcıların nezdinde tamamen nefret edilecek unsurlardır. Onların batıcılığında bir masumiyet görmüyorum. Çünkü gelişme, tekâmül etme, batı dünyası önünde ezilmemeye çalışarak erdemi elden kaçırmamak gibi kaygıları yok. Meselâ Said Halim Paşa’nın istediği gibi batının teknik kısmını almayı yeterli bulmuyorlardı. Onlar, hukukuyla, sosyal yapısıyla ve bütün desenleriyle bizzat batı olmak istiyorlardı.

Mesela Hüseyin Cahit Yalçın Matla’daki sürgün yıllarında Ziya Gökalp’in kurduğu ve adına  “Dergâh” dediği meclise katılmıyor ve; “ Bu Dergâh adı bana islam’ı çağrıştırıyor, o sebeple katılmadım” diyordu. Abdullah Cevdet’in çıkardığı “İçtihat” dergisi islam’ı aşağılayan yazıları sebebiyle sık sık kapatılıyordu. Hatta İslam dünyasında islamı kötüleyerek ona muhalefet eden ilk dergi A.Cevdet’in “İçtihat” dergisidir. Kendi insanının varlığı onu öylesine  rahatsız ediyordu ki, Avrupadan yeni nesiller için damızlık erkek getirmeyi teklif edecek kadar aşırı bir noktadaydı. Hangisini ele alırsanız alın, hasta bedenlerinin içinde kıvrandıklarını göreceksiniz. Aynı gelenekten gelen ve herkesle tokalaştığında;”Ben Müslüman değilim” sözünü mutlaka ilâve eden Nurullah Ataç’ da kendi mazisine kızgınlığını bir yazısında şöyle ifade eder;” Eski şiirimizi, divan şiirini, bilirsiniz, çok severim. Bir yandan da kızarım ona, onu sevdiğim için kendime kızarım.” Bunların bütün çabaları bilinçli bir şekilde, asla islama ait olmayan yeni bir kimlik arayışında düğümleniyordu.

Dolayısıyla bu mânâda batıcılık yapanlar Osmanlıya en kasvetli günlerini yaşattılar. II.Abdülhamid’in şeyhülislam’ı Cemaleddin Efendi’nin damadı İstanbul Şehremini Cemil Topuzlu, mensubu olduğu Beyoğlu Jön Türk Locası için;” Bu cemiyetin içinde benden başka Müslüman(!) yok ve reisimiz de Mavriyani Efendi idi” diyor. Bunların ortaya koydukları şey, bir değişimin masumiyeti değil, inkâra dayalı bir tahayyülün gücüdür. 

                           Konuşmamızın genel akışından koparak, yukarıdaki soruya paralel olarak size şunu sormak istiyorum: A. Şeriati modernizm eleştiri yaparken aslında söylediği Müslümanların kendi modernitelerini yaratmalarıdır. Eleştirdiği de bu kavram altında gizlenen  ‘emperyalizm’dir. Yani gelenekçi – tradisyonalist bir tavır değildir. Bu bağlamda bir modernleşme savunusu sözkonusu dönemde mümkün müydü? 

               - Ali Şeriati’nin sözünü ettiği modernizmi, Müslümanların kendi modernizmlerini yaratmaları meselesine gelince, burada herkes farklı yorumlar getirebilir. Sosyologlar veya teknisyenler farklı mütealalar ortaya koyabilirler. Ben meseleye farklı bakıyorum.Yani modernizm denilen hadiseyi Müslümanların günlük hayatlarının dışında görmüyorum. Bakın, her şey fıtrata uygun olacak. Hayatın devamlılığı zaruretlerin temini ve tatminiyle sağlanır. Bu, sıkıntısı olmayan bir hayattır. Şimdi biri çıkıpta modernizm gibi bir kavramı ortaya atarsa ona bunun nereden doğduğunu sormanız gerekir. Nedir modernizm? Bir defa modernizmin medeniyetle falan alakası yok.

Modernizm denilen şey, bir tüketim modelidir. Yani ihtiyaçlar değil özençler ön plândadır. O bakımdan modernizm denilen olguyu gelişmişlik şeklinde ele almak yanlış olur. Bunu ister batılı bir kavram olarak ele alın, isterseniz bir Müslüman olarak ele alın, bu kavram bizzat kendi varlığı sebebiyle ekonomik pazarların yolunu açan bir yapıya sahiptir. Batı dünyasının Robespierre’e kadar birçok düşünürü modernleşmeye karşı çıkıyorlardı, neden? Çünkü bu olgu bir süre sonra sömürü piyasasını oluşturacaktır da ondan. Modernizm, insan tabiatının bir parçası değildir. Günümüzde dev holdinglerin, olağanüstü sermayelere sahip büyük Siyonist kartellerin ARGE çalışmaları modern dünyanın insanına hizmet sunmak için mesai yapmıyor, sömürü ekonomisini elinde tutmak içindir bütün çabaları. Dolayısıyla Allah Resulü, insanlığa bir modernizm telkin etmemiştir ama olağanüstü bir insanlık medeniyeti anlayışı armağan etmiştir.

Müslüman’ın modernizmi ne demektir? Bence doğru değil. Mü’min kendine âit hayatı batılı tüketim ihtiyacından doğan kavramlarla dolduramaz, zorlarsa üstesinden gelemeyeceği sıkıntıları doğurur. Realitede insanlığın ihtiyacı modernite değil medeniyettir. Söz konusu dönemde bizim batıcıların bir modernizm savunusundan asla bahsedemeyiz. Onlar Osmanlı İstanbulun’da Paris hülyasıyla yaşıyorlardı. Hiçbirisinin Avrupâi mânâda bir modernist anlayısı yoktu. Yani bu kavrama yabancıydılar. Şinasi bir maliyecidir. Recaizade Mahmut Ekrem bir yazardır ve yazdığı “ Araba Sevdası” romanında batı özentili kahramanın cahilliğiyle alay eder.

Onların dünyasında modernizm demek, alaturkalıktan kurtulmak demektir. Yalnızca bu. Çünkü alaturka denilen şey, batılının gözündeki bir Türk’ün günlük yaşayış biçimidir. Onlar kendi insanlarını ve hatta kendilerini batılı gözüyle alaturka gördükleri için bundan kurtulmaya çabaladılar. Kurtulmaya çabaladıkları ise aslında kendileriydi.          

-            Bahsi geçen dönemde dillendirilen ‘kurtuluş ideolojileri’ varlığını tümüyle tarihsel koşullara mı borçludur? Aydınların zihninde, kendisinden önce ortaya konmuş bir öğretisi veya dayanakları var mıdır mesela?

                  - Tabii bu kurtuluş tasavvurları, gerçekten mükemmel bir nizama kavuşma arzusunu temsil etmiyor onu ifade etmeliyim. Onlar bir ittifak halinde  sadece islama ait olan ve onu hatırlatan her şeyden kopmak istiyorlardı. Meselâ Abdullah Cevdet bu duygularını muhitine gösterebilmek için yaptığı ilk şey, şarklı gördüğü eşi hanım efendiyi boşayıp, batılı normlarda bir hanımla evlenmesidir. Prens Sabahattin’e yeni bir dünya nasıl kurulacak diye sorduklarında verdiği cevap; “ Anglo saksonlara benzemekle” diye cevap verecektir.Bu batıcıların gelecek adına sahiplendikleri ve felsefesini ortaya koydukları bir ideolojileri yoktu.

Bizde bu hareketlerin çok az bir kısmı istisna tutulursa, tamamına yakını ikbal arzusuyla ya da Kur’an’a cephe almak şeklinde tecelli ettiği görülecektir. Bir ideoloji ortaya koymak mevcuda karşı durmak ve ona reddiyeler sunmak değildir ki… İdeoloji sahibi olmak demek, toplumsal bir yükselmenin taşıyıcısı olmak demektir. Bunların hareketlerinde kültürel temsili görmek mümkün değildir. Davaları sadece prestij sağlama üzerine kuruludur. Meftun oldukları batıya sürekli göz kırparken, modernlik adına tarihin kayıt düştüğü en güçlü tarafları, sadece arsız saldırganlıkları oldu. Bir Cevdet’i ele alın meselâ. Dünyada bir tek medeniyet vardır o da batıda dır diyor.

Hatta Cumhuriyet öncesinde yaptığı son çalışması; “Batı usulü âdâb-ı Muaşeret” kitabı çalışmasıdır. Çatal-kaşık tutmanın inceliklerini öğretmeye çalışır. Devlet inşa edecek böyle bir ideoloji olur mu Allah aşkına?!! Bunlar Çatal-kaşık tutmakla ya da bir hanımla nasıl tokalaşılacağı hususunu bir modernizm merhalesi olarak öğretmeye çalıştıkları sırada avrupada Hegel, Schopenhauer, F.Nietzsche dünya nizamına yön verecek felsefeler ortaya koyuyorlardı...

                - Referanslar, her şey değişiyor.Askerî Tıbbiye okulunun kütüphanesinde de bilimsel içerikli kitapların yanında materyalist eğilimli kitapların bulunması okulun modern Batı düşüncesinin Türk gençliği tarafından tanınmasındaki yerini açıkça ortaya koymaktadır. 18. yüzyıl Fransız materyalistlerine karşı görüşleriyle tanınan Mac Farlane, bu okula yaptığı bir ziyarette gördüklerine çok şaşırır. Kütüphanedeki kitaplar arasında Fransız materyalistlerinin kitaplarının çoğunlukta oluşu ve satır satır okunmuş olması onu hayrete düşürür. “Çoktan beri bu kadar düpedüz materyalizm kitaplarını toplayan bir koleksiyon görmemiştim. Genç bir Türk oturmuş dinsizliğin el kitabı olan Systeme de la Natur’ü okuyordu. (Baron d’Holbach’ın ünlü eseri),bir başka öğrenci Diderot’nun Jaques la Fataliste’inden, Le Compere Mathieu’dan parçalar okuyarak marifetini gösteriyordu…” diyor. Evet, referanslar değişiyor. Hem de nasıl değişiyor.

Daha Tanzimat’a gelmeden II.Mahmut önce Hırka-i Saadet dâiresine gider dua eder Yâsin-i şerif okur, oradan da yabancı diplomatlara verdiği baloya giderdi. Mansûrizâde M.Said Bey;” “Allah’a, peygamber’e ve sizden olan emir sahibine itaat edin”  diye bir âyet var. Bu âyete dayanarak Padişah marifeti ile islamın fıkhını ve kelamını kaldırabiliriz.” Der. Bu dönemlerde muazzam bir öz kaybı ve çok ağır iç kirlenmeleri yaşanır. Hakkı Kılıç;” En büyük düşmanımız softalar ve dervişlerdir. Bunlara karşı yüz yıl evvel savaş açsaydık bugün başka bir durumda olurduk” derken toplumla arasına koyduğu mesafeyi netleştirir. Onlar ya Brüksel, ya Londra, ya da Parisin büyülü hayalleriyle yaşarlar. Anadolu ve hatta İstanbul insanı onlar için küçümsenecek lüzumsuz taşralılardır. Halkın içinden değillerdir. Çoğu bürokrat, saraylı ya da paşa torunudur.

Jön Türklerin bütün mali sorunlarını ve giderlerini büyük servetiyle Mustafa Fazıl Paşa karşılar. Namık Kemal ve Ziya Paşa’yı daha rahat muhalefet edebilsinler diye Paris’e getirtir. Abdülaziz cinayetine karışıp II.Abdülhamid’e ters düştüğü için paris’ kaçan Mahmut Celaleddin Paşa sultan’ın kardeşi  Seniha Sultan ile evlidir. Batı’nın en sevdalı müridlerinden Prens Sabahattin Bey, Sultan’ın yeğenidir.İngiliz Stanley Poole’e göre ünlü İngiliz Büyük Elçisi lord Canning’in misyonu, Türkiye’nin Hıristiyan medeniyetine yaklaştırılması için gerekli devrimlerin hazırlanmasını sağlamaktı. M.Reşid Paşa’da bu dillenirir ve;” Bize medeniyet ancak avrupadan gelir, bu yüzden ona yaklaşmalıyız” der.

Şinasi’de batıcılığına hayran olduğu M.Reşid Paşanın Okuduğu Tanzimat fermanını âdeta bir vahye, Paşayı da oku okuyan bir resul’e benzeterek; “ O medeniyetin resulüdür” der. Kafalarının içindeki yıkıcı ütopyalarıyla öylesine mutluydular ve toplumdan o kadar kopuktular ki, bu ütopyalarıyla soylulara ait bir hayatı yaşadıklarını vehmediyorlardı. Bunların meslek alanları farklı, çoğu yazar, şair, gazeteci vs. Poz verdikleri tek kent Paris. Mahmut Celaleddin Paşa, Adliye Vekilidir. Aynı zamanda tarihçi ve yazar. Eserleri var. “ Pây-lağzideyim ammâ vatanımdan bir gün – Yine dil şâd olacaktır dönüşümden medfen” (vatanımdan uzak düştüm ama yine de birgün mezarım dönüşümden memnun kalacaktır) der. Brüksel’de ölür. Şinasi başarılı çalışmalarından dolayı maliye alanında eğitim alması için Paris’e gönderilince orada oryantalistlerle tanışır.

Lamartine’in derslerine devam eder. Ünlü Ernest Renan’la tanışır ve etkisinde kalır. Bilirsiniz Renan  İslam düşmanlığıyla meşhur papazlıktan ayrılma bir pozitivisttir. Bizde Ahmet Ağaoğlunun’da hocasıdır. Dolayısıyla Şinasi, İstanbul’u ve İslam’ı Renan’ın gözleriyle görmüştür. Çünkü Renan onun için hayran olduğu bir medeniyetin tapınağındaki yıldız gibidir. Bir diğer medeniyet savaşçısı da Beşir Fuat’tır. Ağdalı bir materyalist. Son dönemlerinde daha çok felsefe ve din ağırlıklı yazılar yazdı. İçinde bulunduğu inanç boşluğunu kaldıramadı ve bileklerini keserek intihar etti. Aynı gurupta Ziya Gökalp’ide sayabiliriz. O da içine girdiği bunalımdan çıkamadı ve başına bir el ateş ederek intihar etmeyi denedi ama ölmedi. Ölünceye kadar kafasındaki kurşunla yaşadı. 

-            Tanzimant sonrası… Ve referanslar değişiyor. Buna paralel ahlak, bilgi ve bilginin değeri, toplum projeleri de… Batıcı Osmanlı aydını bundan böyle pozitivizm ve materyalizmi referans alarak bir toplum projesi üzerinde düşünmeye başlıyor. Kendisini her türlü eylem ve harekette yetkili görebiliyor. Toplumu dönüştürme ile kendini sorumlu hisseden elit kesim kimlerdir? Ne kadar halktandırlar? (Şahıs anlamında da söyleyebilirsiniz daha ziyade nereden gelmişlerdir, kimlerin nerede eğitim görmüş nelerden etkilenmiş çocuklarıdır.)

            -   Bu dönüşümde bir yabancı parmağı ararsak, bunu belki de Auguste Comte’ un M.Reşid Paşa’ya yazdığı mektupta bulabiliriz. Paşaya yazdığı mektupta, kendi pozitivist fikirlerinin  yayılması için Osmanlının çok elverişli olduğunu ve elinden gelen desteği verebileceğini yazar. Paşa’nın buna cevabı olmuş mudur, olmuşsa nedir bilmiyoruz.Doğrudan doğruya dışarıdan olduğu gibi, bizim limanımıza demir atan yabancılar da vardır elbette. Bunların en tanınmışlarından birisi Selânik yahudisi Moiz Kohen. Adını Munis Tekinalp olarak değiştirmiştir. Türkçülük hareketinin en uslanmaz savunucusu ve öfkeli bir İslam düşmanıdır.Yazdığı ve ses getiren bir makalesinin başlığı;”Kahrolsun şeriat hükümeti” dir. Ama ne olursa olsun her şey kendimizle başlayıp kendimizle bitiyor.

Kendimizi temize çıkarmayı düşündüğümüz, yâni vicdanımızı rahatlatmayı arzuladığımız zamanlar yanlışları hep kendi dışımızda ararız. Bu bir psikolojidir. Toplumsal hayatımızda, irfanımızda ve inanç alanımızda büyük boşluklar doğurmasaydık ve ayrıca ilmî çalışmalar ve araştırmalar ihtişam dönemlerindeki gibi sürebilseydi yabancıların müdahalesine fırsat verilmiş olmayacaktı. Bakın Fransız ihtilâli diyorsunuz. Enteresan bir şey söyliyeyim, devrin Reisülküttab’ı(Dışişleri Bakanlığı) Âtıf Efendi, dünya’yı sarsan Fransız ihtilali için padişah’a verdiği raporda;” Voltaire ve Rousseau gibi meşhur zındıkların ve anlar misillû dehrîlerin eserleriyle vücuda gelmiş bir fisk-u fücur hareketi” diyor. Yani artık benim evvelce bahsettiğim Osmanlı ulemasının devri gerilerde kalmıştır. Hatta Ahmet Cevdet Paşa;” Hicazda Vahhabi düşüncesi ortaya çıkınca Hicaz uleması o mezhep hakkında birçok eser kaleme aldı. Ama ne yazık ki, İstanbul ulemasının böyle hadiseden haberi bile yoktu.”der. Ünlü İngiliz Gladstone’nin saldırganlığına ve yine bütün Osmanlı hariciyesini ve bürokrasisini korkutan titreten İngiliz elçisi Canning’in İstanbul’da Romalı bir Sezar gibi mağrur hükümler vermesine sebep, bu ülkenin yeterliliğini kaybetmiş insanlarıdır.

Avusturya-  Fransa ve İngiltere’nin siyasetçileri bizim için ıslahat reformları hazırlarken, onların bu çalışmalarına meşrûiyet kazandırmak üzere o komisyona usûlen şeyhülislam Ârif Efendi de katılmıştı. Bir yıkıma doğru dolu dizgin gidiyorduk. Keçeci Fuat Paşa, Fransız sefirine;” siz bize sadece suflörlük yapınız onu biz seslendiririz” diyor ve ilk kez bir Osmanlı hükümdar’ı Abdülmecid, yabancı bir ülkenin, Fransanın “Legion D’honneur” nişanın göğsüne takıyordu. Artık bir onları onurlandırmıyorduk, onlar bize şeref veriyorlardı. Ve sonunda Abdülaziz oğlu İzzeddin Efendiyi yetiştirmek üzere Fransa’dan mürebbiye getirtir. Evet hiç kimse günahı batılılarda aramasın. Bu hayatı elimizden çıkarışımızın bütün vebali bize aittir, sadece bize. Kâzım Paşa, Frenk düzenini yaymaya başlayan Tanzimat için şu dörtlüğü yazar;

                                              Zamanenin şu tabibi Reşid’ini gör kim

                                              Revaç vermek için kendi kâr u san’atına

                                              Vucud-ı nâzük-ı devlet rehin-i sıhhat iken

                                              Düşürdü rey-i sakîmi frengi illetine 

 

-            18. yüzyıl, insanlığın milliyetçilik kavramıyla tanıştığı yıllar. ‘Osmanlı’ da bundan nasibini aldı. Hele de Cumhuriyet dönemiyle… Yeni bir ‘ulus yaratma’k için yeni bir edebiyat bile türedi; Güneş Dil Teorileri konuşuldu, ‘milli bilinç’ temelinde milli burjuvazi ve milli bir sanayi oluşturulması konuşuldu. Düne kadar bir arada yaşayan halkı(!) ‘ulusçu/ulusalcı kılan’ neydi? Daha da öte, ‘milliyetçiliği’ yeni sistemin kurucu ögesi haline getiren neydi? 

              -  Toplumun bir arada oluşunu sağlayan unsur elbette ki, islam’ın var oluşuydu. Zira islam insan unsurunu esas almakta ve bunun dışında kalan ırk, soy ve aristokrasi gibi unsurlar karşılık bulamamaktaydı. Fakat ben, bu toplumun uğradığı büyük bozgundan yine Osmanlının kendisini sorumlu görüyorum. Devlet, fütühat yaptığı yerlere kendisi gitti, yeniçeri gitti, Mevlevî dergâhları gitti ama Allah Resulünün tebliği gitmedi. Özellikle Balkan harbinden sonra, hem devletin ciddi bir şekilde zayıflığının ortaya çıkması, hem de derin bir İngiliz siyasetinin etkisiyle milliyet esasına dayalı hızlı çözülmeler görülmeye başlandı. Devletin güçsüzlüğü, islâmî dokunun temellendirilmediği meselâ Balkanlarda Osmanlıcılık ile telâfi edilmeye çalışıldı. Ama olmadı, bu gayretler sonuç olarak değişik şekilli faciaları önlemeye yetmedi.

Îman faktörü elden çıkarılmışsa bir kere, onun yerini hiçbir beşerî, hiçbir toplumsal kavramla dolduramazsınız. Dolayısıyla büyük bir coğrafyada oluşan sıkıntıları altetme yetenekleri ortaya bir türlü konulamadı. Egemenlik altına alınmış olan farklı din mensubu halkların, belli bir disiplin içindeki duruşları da son hamle olarak Islahat hareketleriyle çözülmeye başladı. O kadar ki, Fransızlar bir tarafı, İngilizler bir tarafı derken Rusya da, Ortodoksların himayesini üzerine almaya başladı. Geniş halk kitlelerinin arasında ortak inanç pratikleri yoksa doğacak sonucun yıkıcılığı kaçınılmazdır. Bu durum Arap ülkeleri için de vâkî’dir. Ama burada şu noktayı belirtmekte fayda vardır, Araplarda meydana gelen ayrılmanın hüviyeti Balkanlarda olduğu gibi değildir. Orada, Cemal Paşa, İttihat Terakki ve Şerif Hüseyin faktörü vardır ve ayrı bir bahistir.  Bu çözülmeler başladığı zaman hiç değilse Türk unsurunu ayakta tutabilmek için yapılan teşebbüslerin en belirgin olanı Türk Ocaklarıydı. 

-            İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet’e ‘batıcı’ çizgi üzerindeki aydınların ‘din’le de ciddi problemleri söz konusu. O dönemin düşünce ikliminde din,  ‘vadesini doldurmuş bir sosyal kurum’. Mesela Abdullah Cevdet: “...Din ve ahlâk yekdiğerinden bağımsız şeylerdir. Din ahlâkın temeli değildir... Dinler umumilik çağlarında, çok eskilerde yararlı olabilmiştir. Fakat hiçbir müsbet ve doğal temele dayanmadıkları için, insanlar eğitim gördükçe gelecekte kaybolup gideceklerdir.. Çok söylenilen “bize din gerekli” halk değişinin yerine biz diyoruz ki, moral ahlâk gereklidir... bilimsel maddecilik geleceğin felsefesidir. Zira bu sağlam moralin ve gerçek ilkelerin tanınmasını sağlayan bir felsefedir. Deneysel bilime ve akla dayanmayan tüm doktrinlerin yerine geçmeye adaydır...”. Sizce dinle ilgili temel sıkıntı nedir?  

             - Dinle ilgili temel sıkıntı, 19.y.yıl pozitivizminin Osmanlı aydınları üzerindeki çok aşırı kaçan etkisiydi. Abdullah Cevdet zaten bir ateisttir. Din ile sorunları, Askerî Tıbbiye’de okuduğu yıllarda arkadaşı İbrahim Temo’ nun kendisine verdiği  Felix Isnard’ın “Spiritualisme et Materialisme” kitabını okumasıyla başlar. Abdullah Cevdet gibi aklıma gelen ve o dönemde din ile, doğrudan doğruya Hz.Muhammed’i ve Kur’an’ı Kerîm’i hedef alıp saldırganlık yapan zevata baktığım zaman, hiçbirisinde bilimsel bir yeterlilik ve kendi dâvâlarını ifade eden güçlü bir fikir doygunluğu görmüyorum. Meselâ Cevdet’in kendi kültürüne ve irfânına karşı duyduğu nefretten dolayı yazdığı muaşeret kitabından başka, yaptığı bütün çeviriler dini tahkir eden çevirilerdir.

Dozy’nin İslam Tarihini, sadece İslam dinine hakaret edebilme zevkini yaşamak için çevirir. Damat Ferit zamanında Sağlık Müdürü yapılınca yaptığı ilk icraat, kadınlara Genelev vesikası hazırlamak olmuştur. Gözle görülecek kadar sapkın bir tabiatı vardır. Ama işin garip tarafı, Montaigne’in, Bacon’un, St.Thomas’ın, Raymond Aron’un,Oswald Spengler’in yerden yere vurduğu batı’ya Cevdet toz kondurmaz. O batıyı islama karşı müdafa etmez, sadece islama saldırır. İttihatçılar esasta islama karşı değillerdi. Cemiyete kabulde’de zaten Kur’an ve silah üzerine yemin esası vardı. İşte sadece bu yüzden bile üst düzey İttihatçıları tenkit etmiş ve kendisini onların hışmından hemşehrisi Ziya Gökalp kurtarmıştı. Batıcıların dine karşı cephe alışlarındaki en güçlü husus, 19.y.yıl avrupasında pozitif bilimin kiliseye karşı başlattığı mücadelenin etkisinde kalmalarıdır.

Batı biliminin din ile kavgası yoktu, kilise ile sıkıntısı vardı. Çünkü onlar bilim yasalarını reddediyor ve dünyayı tanrı adına yönetiyorlardı. Batılı bilim adamlarından evrensel bilimin zirvelerinden birçok bilim adamı ki, bunlara Newton dahildir, hayretler uyandıracak ölçüde koyu dindarlıkları vardır. Volter kendisinden günah çıkartmaya gelen papaza sorar;”Seni kim gönderdi?” Papaz;”Tanrı’nın kendisi”  Volter papaza döner ve; “Göster bakalım evrakını” diye onunla alay eder. Sonra da sekreterine dönerek şunları yazdırır;” Tanrı’ya taparak, dostlarımı severek ve boş inananlardan nefret ederek ölüyorum” der.

Cevdet ve arkadaşları bir efsane gibi gördükleri batının önünde akıl almaz heyecanlarıyla en üstün hakikatlere ulaşacaklarını zannediyorlardı ama iç muvazenelerini kaybettiler. Çoğu, girdikleri o karanlık geçitlerde intihar etti. Bir meseleyi başarmak istiyorsanız, oradaki insan zekâsı için gereken şey; tahkir veya reddiye değil liyâkattir. Her çağın değişmeyen tek toplumsal yasası budur. Bu modernist ve çağdaş olduğunu vehmeden batıcılar, bütün kibirlerine rağmen, rasyonalite önünde toplumun tortulaşmış en alt tabakasını teşkil ettiler. 

        -   Peki halk cephesinden tepkiler! Yok mu? (varsa…) Bu tepkilere karşı genel tutum nedir? 

 -  Halk yok ki cephesi olsun. Asırlardır yukarıdan aşağıya bazı şeyler birer ihsan gibi verildiği için kalabalıklar da onu bir hak değil de, lütuf olarak telakki ettiler. Bu durum hiç değişmedi. Nitekim Âli Paşa’ya göre; Cenab-ı Hak bu millet ve memleketin saadet-i halini beş altı kişiye tevdi etmiş. Onlar da, hall u akd-ı umur-ı devlet edivermelidirler (devleti yönetivermelidirler).”  Cevdet Paşa’nın anlattığına göre, Nizam-ı Cedît ordusu kurulduğunda maliyenin bu masrafı karşılayabilmesi için vatandaşa ağır gelen vergiler konulur.

Halkı geçim sıkıntısına sokan bu vergiler karşında yöneticilerden bazıları şöyle der; “ iyi ya işte, halk geçim derdine düşsün de devlet işi ile ilgilenmeye vakit bulamasın”  Bu ülkede hiçbir zaman halka dayalı bir güç oluşmadı. Bu yüzden kalabalıklar, kendisini korumasına ve lütuflarına borçlu hissettiği devleti dâima baba olarak bildi. Devlet baba…  Bu hiç değişmedi.

-            Peki ya ‘ulema’! İslamcı düşün adamları! Ulemanın bu olup-bitenlere desteği, meşrulaştırması veya tam tersi eleştirisi, kınayıcı fetvaları söz konusu mudur? “Ulemanın etkinliği ve özgünlüğü”…-      Son dönem Osmanlı aydınları ile Cumhuriyet dönemi batı modernleşmeci aydınları ve hatta bugünkü ‘aydınlar’ arasında bir süreklilik ve fark söz konusu mudur? (Nasıl?)

                -  Bakın bu gibi konuları müteala ederken ya da bazı kişilerin tahlilini yaparken mutlaka ön yargı tasallutundan kurtulmak mecburiyeti vardır. Kolay değil bu kabuğu kırmak ama konuşanın da, dinleyenin de bu çetin ahlâkı ortaya koyması gerekir. Ne yazık ki böyle olmuyor herkes söylenilen hususların kendi normlarına uygun düşmesini bekliyor. Olmazsa reddiyeler hazırdır. İşte Tanzimat, meşrutiyet ve cumhuriyetin  kuruluş yıllarındaki aydınların tipik karakteri budur(şimdi farklı mı?). O yüzden vasıflı adam olunamadı ve hâlâ olunamıyor. Bakın, bir kişinin eserlerinde ortaya koydukları ile fiillerinin ortaya koydukları tamamen farklıdır ve o kişinin iç cevherini yazdıkları değil fiilleri açıklar. Hayatın içinde yüklendiği rol ne ise kişi yalnızca odur, gerisi avuntudan ibarettir. Yolunuzun üzerindeki karanlık geçitleri aydınlatacak nûr, eylemlerde saklıdır.

Bugün hâlâ bahtsız ve muradsız bir toplum halindeysek, dilini ustaca eğip büken ama hep yanlış rolleri seçenler sebebiyledir. Şemsettin Günaltay CHF’nın İstanbul şubesini açmakla görevlendirilir ve İttihat Terakki mensubudur. Yâni o gelenekten gelir. Çok uzun bir süre dînî faaliyetleri sınırlayan ve Müslümanlara ciddi sıkıntılar yaşatan meşhur 163. madde onun döneminde kanunlaşır. Daha sonraki yıllarda 27 Mayıs ihtilâlini yapanlar Günaltay’ı Kurucu Meclise getirirler. Din’in varlığı onun için sosyal bir ihtiyaçtır. Ama dîni böyle tanımlayamazsınız. Yani islam’ı böyle tanımlayamazsınız. Böyle sosyal bir vakıa olarak görürseniz bir süre sonra İslam dinini kültürel bir argüman olarak hapsedersiniz.

Hadiseyi böyle ele almaya  çalışırsanız eğer, resmiyete dayalı bir din olgusunu ortaya koymayı başardınız demektir. Evet, resmî, ama hayatın dışında.. Şemsettin Günaltay medrese kökenli olması dolayısıyla DP’nin yükseliş devresinde ismet Paşa’nın oynadığı son kozdur. Ama oyun tutmaz. Günaltay Başbakanlığa getirilince, medrese kökenli birisinin Başbakan yapılmasına tepki gösteren Behçet Kemal Çağlar hem milletvekilliğinden hem de CHP’den istifa eder. M.Ali Ayni, İ.Hakkı İzmirli, Halil Nimetullah, İ.Hakkı Baltacıoğlu gibi kişiler İslam dininin ıslah edilmesi ile ilgili komisyonun üyeleridir. Fuat Köprülü’nün başkanlığında toplanırlar ve bir ıslahat raporu hazırlarlar ve bu raporun altında imzaları vardır. Hazin bir sahnedir bu..

Mabedlerin içine muntazam sıralar konularak hazırlanması, ibadetlerin Türkçe yapılması, ibadetlerdeki hareketlerin estetik olması için asrî ve enstrumantel müzik kullanılması.vs. Ancak bu komisyona Ahmet Nâim Bey ve Ferit Kam katılmamışlardır. Çok uzatmanın bir anlamı yok, zira uzadıkca hüzün sahneleri artar. Bu teşebbüslerde ne zerafet ne de letafet vardır. Bu zevat neyi değiştirecektir Allah aşkına? Meseleyi doğru değerlendirmenin ilk şartı; Kur’an’a teslim olan bir anlayıştır. Hani vaktiyle dergâhların girişinde yazarmış;”Ah! Teslimiyet” işte öyle.. Hayatı onun içinde görmez ve sadece bir sosyal olgu olarak görürseniz eğer, ne kadar itiraz edilirse edilsin, o artık kültürel bir fon haline getirilmiştir. Yazıklar olsun… 

Şu kadarını söyliyeyim ki, eğer Kitap elinizde ve Rabbinizi de yanıbaşınızda hissediyorsanız bütün bunlar sizi ümitsizliğe düşürmek için yetecek şeyler değildir. Yeterki realitede parçalanacak hayallerle yaşamayalım. Şimdi, ben o günleri yaşıyor olsa idim acaba nerede bulunurdum? Kendimi bir anda Bâb-ı Âli yokuşunda kitapçı vitrinleri seyrediyormuşum gibi hayal ettim. İnsanımızın çok uzun yıllardır terk ettiği o kitapçı vitrinleri.. O günleri tasavvur etmeye çalışıyorum.

Hayalimde canlanan ilk manzara direklerarası. Sonra Bâb-ı Âlî’deki İttihatçıların bürosunu görüyorum. Hemen orada Bâb-ı Âlî baskınında, ne oluyor diye dışarıya çıkan Nazım Paşa’nın vurulması, Jön Türkler, İttihatçılar, Manuel Karaso, I.Dünya savaşı, Balkan Harbi, II.Abdülhamid’in halli, düzmece hâl fetvası, fetvayı hazırlayan ulemadan Küçük Hamdi Efendi, bu fetva yalan dolan dolu, onu imzalamam diye direnen fetva emini Hacı Nuri Efendi, Âkif’in  II.Abdülhamid’i tahkir edişleri, Milli Mücadele, Özbekler Tekkesi, Ali Şükrü Bey faciası, Deli Halit faciası, Topal Osman, İstiklal mahkemeleri, Şeyh Said ve İstiklal mahkemeleri, İzmir suikasti ve yine İstiklal mahkemeleri,Takrir-i Sükûn ve yine İstiklal Mahkemeleri.

İdamlar, dargınlıklar, sürgünler…  Türçe ezan, Türkçe Kur’an.. Tanrı Uludur.. Diyarbakır Mebusu Hacı Şükrü Efendinin Mecliste yankılanan;” İstanbul hükümeti ve Vahdettin besmele ile taşlanmalıdır..” sözleri... Evet ben nerede olurdum acaba? Asla masum görmediğim bu kişilerde kendi hesabıma bir çekicilik bulamazdım, çünkü onlardan alacağım hazzın, benim hayatımla doyurucu bir ilgisi olmazdı.

Yukarı Dön



Etiketler:

Yorum yapyorum

Yorumlar

Site Editörü
19.07.2015 02:42
Editörün Notu
Sayın Muradi, röportajı sayın Nurettin Özcan'ın kendisinden aldık. Nurettin Özcan site editörünün yakın bir dostudur, röportajın herhangi bir telif hakkı olmadığı için kendisi tarafından Küre Medya'ya yayınlansın diye verilmiş, kaynak belirtilme zorunluluğu getirilmemiştir. Küre Medya tarafından faydalı görüldüğü ve bazı kavramların daha net anlaşılması için insanlığın hizmetine sunulmuştur.
Muradi
19.07.2015 02:28
Kaynak?
Röportajın nerden alındığının belirtilmesi gerekirdi.
Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat