AKP-Hizmet: İttifaktan çatışmaya


AKP-Hizmet: İttifaktan çatışmaya

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 02 Şubat 2014 Pazar 03:45


Siyasal hâkimiyetini bütünselleştirmeye yönelmiş AKP'nin, kendisinden ayrı veya özerk bir yönlendirici siyasal gücü (Cemaati) kabullenmesi mümkün olamayacağına göre; bu amaç ve niteliklerini korudukları takdirde uzlaşmaları da mümkün değil demektir.

Küre Medya / Haber Merkezi

Ömer Laçiner'in Hizmet-AKP çatışmasına yönelik değerlendirmesi süreci değişik bir gözle okuma açısından incelenmeye değer. Yazarın şahsına ait olan bu fikirlerin tamamı olumlanmasa da içerisinde altı çizilmesi gereken önemli değiniler mevcut...



Şu anda bütün şiddetiyle sürmekte olan AKP ile'cemaat' arasındaki çatışma, aslında her iki tarafın üst düzey kadroları tarafından en azından 2010 referandumu ertesinden beri er geç patlak vereceği bilinen, hazırlanılan ve örtük biçimde zaten sürmekte olan bir hesaplaşmanın, nihayet açığa vurulmasından başka  bir şey değildir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, çatışmanın bu şiddette patlak vermesine ve sürdürülmesine karar verenin'cemaat' olduğu da söylenemez. Çünkü daha 2013 Ekim’inde Cemaatin can damarlarından biri olan dershaneleri, yakında kesinlikle kapatacağını vurgulayarak açık çatışmanın ilk vuruşunu yapan AKP’nin lideridir. Öyle anlaşılıyor ki; Recep Tayyip Erdoğan, Cemaatin bu hamleye aynı can alıcılıkta bir karşı hamleyle cevap vermeye cüret ve cesaret edemeyeceğini varsaymıştır. Cemaatin, AKP üst kadroları ve hatta kendisi hakkında yolsuzluk kanıtları topladığını, dosyalar hazırlattığını aylar öncesinden pekâlâ biliyor olmasına rağmen, sonuçlarının vahametini düşünüp bunları kamuoyuna açıklamaktan çekineceklerini, korkacaklarını zannetmiştir. Çatışmayı başlattığı noktada yaptığı bu ağır hatanın, yanılgının bedelini ödemektedir şimdi. Dolayısı ile onun ve partisinin medya aygıtlarının 17 Aralık’tan beri Cemaate karşı başlattığı saldırının aşırı yoğunluğu, üzerlerindeki yolsuzluk damgasının ağırlığını örtme çabasıyla orantılı olduğu gibi o yanılgıdan dolayı duyulan öfkeyi, kendine kızgınlığı da içermektedir.

Çatışmanın kısa ve orta vade sonuçları bahsine geçmeden önce, AKP ve Cemaat arasındaki, -zaten baştan beri  beklenen- çatışmanın nasıl bir siyasal perspektif farklılığına tekabül ettiği konusuna gayet özetle de olsa değinmek gerekir. AKP’nin kurucu ve hâlihazır üst kadrosunun büyük çoğunluğunun içinden geldiği'Milli Görüş' geleneği, modern sanayi ve ticari faaliyetlere teşvik edilen -Sünni- dindar kitlelerin, aynı özelliği taşıyan işadamlarının, muhafazakâr burjuvazinin dinamizmi eşliğinde bir oy gücü olarak örgütlenmesini ve bu yolla zaten çoğunluğunu teşkil ettikleri bu ülkede kendi partilerini iktidara getirmelerini öngörür. Dolayısı ile tipik bir modern siyasal partinin yaklaşımı, onun uyarlanmasıdır. Teşekkülü daha önceye dayanan ve'kendi partisi'ni oluşturmaktan uzak durup, kendisi için bir şemsiye veya kalkan görevi yapabilmeye en uygun partiyi oylarıyla desteklemeyi yeğleyen genel Nurcu camiadan doğan Gülen Hareketi'cemaat' ise, daha incelikli bir siyasal perspektifi uygular. Buna göre İslami bir kadronun siyasal iktidara, yöneticilik makamına yükseltilmesinden çok daha etkin ve kalıcı olabilecek yol, toplumun ve devlet aygıtının yönlendirici işlev ve noktalarını tutuyor hale gelmektir. Bu amaçla kitleleri oy gücüne eklemek için yapılan bildik siyasal faaliyetleri bir yana bırakıp, söz konusu yönlendirici işlevleri yerine getirme yeteneğine ve donanıma sahip  kadrolar, kuşaklar yetiştirmeye büyük ağırlık verilmelidir.

“Erdoğan Cemaatin, AKP üst kadroları ve hatta kendisi hakkında yolsuzluk kanıtları topladığını, dosyalar hazırlattığını aylar öncesinden pekâlâ biliyor olmasına rağmen, sonuçlarının vahametini düşünüp bunları kamuoyuna açıklamaktan çekineceklerini, korkacaklarını zannetmiştir.”

Gayet özet  biçimde tanımladığımız bu elitist yaklaşım ve tutumuyla Gülen Hareketi, Milli Görüşçülerin 1970’lerden beri artarda kurduğu partilerden uzak durduktan sonra 2001’de Milli Görüş çizgisinden Yenilikçiler adıyla ayrılıp yeni bir parti (AKP) kuran Erdoğan liderliğindeki akımla yakınlaştı. Gerçi aralarındaki esaslı (elitist-popülist) farklılık devam ediyordu. Ama tam o sıralarda tümü birden bir çöküş ve çürüyüş hali yaşayan partilerden dolayı, merkez sağdaki boşluğu doldurmaya aday olduğunu ilan eden bu'Yenilikçi'ler, Cemaatin ihtiyaç duyduğu'şemsiye' olabilirdi. Ayrıca, eğer AKP iktidar koalisyonları içinde yer aldığı takdirde, Cemaatin devlet aygıtının yönlendirici işlevleri için on yıllardır yetiştiregeldiği kadroları, oralara yerleştirme yolu biraz daha açılmış olabilecekti.

2002 seçimlerinde AKP umulanın çok ötesinde, büyük bir Meclis çoğunluğu ile tek başına hükümet kurmasını sağlayan bir seçim zaferi kazandığında, AKP-Cemaat yakınlaşmasına yeni ve daha ciddi boyutlar eklenmesi kaçınılmazdı. Çünkü'şeriatçı' etiketli AKP’nin, hele bir de tek başına hükümet olmasını asla sindiremeyecek olan Ordu odaklı koalisyona karşı, ABD ve AB’nin verdiği desteği sağlamlaştırmak için bu ülkelerde etkin ilişki ağlarına, lobilere sahip Cemaatin aktif desteği zorunlu idi. Ayrıca hükümetin nüfuz alanındaki devlet aygıtlarının -ki hâkim ve savcı istihdamını belirleyen Adalet Bakanlığı da bu alana dâhildi-  kilit noktalarına atanacak donanıma sahip personel  açığını da ancak Cemaat karşılayabilirdi.

Birbirlerine ihtiyaçları referandumla bitti

AKP yönetimi, Cemaatin devlet aygıtında'yönlendirici güç' haline gelmeyi hedefleyen uzun vadeli bir planı, stratejisi olduğunu bilmiyor ve bundan tedirgin olmuyor değildi. Ama 2002’den 2010’daki referanduma, yani'askeri vesayet'in hükmettiği kurumlar bu etkiden büyük ölçüde arındırılıncaya kadar, bilmiyor gibi değilse de tedirgin olmuyor gibi davranmak işine geliyordu hükümetin. Ergenekon ve onunla ilişkili mafialar gibi'derin devlet' uzantılarını etkisizleştirmek, darbe ortamı ve darbe hazırlama planları yapmış yüksek rütbeli askerleri soruşturmak, yargılamak ve mahkûm etmek gibi hükümetin en övündüğü icraatı fiilen yürüten ve yapan, Cemaate bağlı polis, savcı ve hâkim kadrolardı. AKP’nin,'gerçekten iktidar' olmak için mutlak ihtiyaç duyduğu bu riskli, donanım ve kararlılık gerektiren'operasyonlar'ı omuzlayacak yeterli kadrosu yoktu.

2010 referandumu ile bu ihtiyacın artık kalmadığını bilen her iki taraf da, ittifak döneminin sona erdiğinin bilincinde idi. Artık aralarındaki ilişki, nihai hedeflerinin eşiğine kadar gelmiş iki siyasal gücün ilişkisi idi. Siyasal hâkimiyetini bütünselleştirmeye (otoritarizme) yönelmiş birincinin (AKP) kendisinden ayrı veya özerk bir yönlendirici siyasal gücü (Cemaati) kabullenmesi mümkün olamayacağına göre; bu amaç ve niteliklerini korudukları takdirde uzlaşmaları da mümkün değil demektir.

AKP/Erdoğan'ın hayat damarlarından birini ve en yaygınını kesme tehdidi ile başlattığı saldırıya, hazır tuttuğu yolsuzluk dosyalarının bir kısmını işleme sokarak onların beklemediği sertlikte bir karşılık veren Cemaat, bu cüretkâr hamlesinin bedelini devlet aygıtına yerleşmiş mensuplarının büyük bölümünün tasfiye edilmesi ile ödedi ve ödeyecek. Bunun yanı sıra diğer -Sünni- cemaatlerle zaten gayet sınırlı ve'mesafeli' olan ilişkileri de büsbütün kopacak, hatta'tecritli' muamelesi görebilecektir. Ama Cemaatin kısa vade için geçerli yenilmişlik durumunu fazla zorlanmadan atlatabilecek kaynak, destek ve potansiyele sahip olduğu da bilinmelidir. Cemaat de, siyasal hüviyetini gizleme döneminin ve bu dönemine eşlik eden dil ve tavır alışlarının geçersizleştiğini bilmelidir.         

AKP ve özellikle Erdoğan için 2011 seçimlerinden bu yana sürekli zorlaşmakta olan koşullar,'Gezi İsyanı'nın ardından bir de bu 17 Aralık'darbesi ile altında kaldıkları yolsuzluk suçunun ahlaki-moral ağırlığı, ezikliği de binince büsbütün zorlaşmıştır. 30 Mart’taki yerel seçimde bütün bunların oy desteğine yansıması sınırlı kalmış gözükebilse dahi; yokuş aşağı gidişin epeydir başladığı ve hızlanarak süreceği'mukadder' gözüküyor.

al jazeera


Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat