Abdurrahman Arslan:"Modernlik bir ümmet parçalanmasıdır"


Abdurrahman Arslan:"Modernlik bir ümmet parçalanmasıdır"

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 06 Temmuz 2016 Çarşamba 05:13


Sosoyolog yazar Abdurrahman Arslan, kendisiyle yapılan bir röportajda, modernliğin bir ümmet parçalanması olduğunu dile getiriyor.

Küre Medya / Haber Merkezi
Sosoyolog yazar Abdurrahman Arslan, kendisiyle yapılan bir röportajda, modernliğin bir ümmet parçalanması olduğunu dile getiriyor. Abdurrahman Arslan aynı zamanda,  “Ulus devlet varsayılanın aksine, imparatorluğun alternatifi değildir. Yani Roma-Cermen İmparatorluğu’nun alternatifi herhangi bir ulus-devlet değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nun alternatifi de Türkiye Cumhuriyeti değildir. Ulus devlet, Roma Katolik kilisesine bir alternatif olarak çıkmıştır. Modernliğin kendi derin tarihi içerisine baktığınızda öyle görünüyor ama bu öyle bize anlatıldığı gibi basit bir olay değildir.” Diyor.

Abdurrahman Arslan’la Fikri Fenalar’ın yapmış olduğu uzun röportajın ilgili bölümünü faydasını umarak paylaşıyoruz.

“MODERNLİK BİR ÜMMETİN PARÇALANMASIDIR”

Batı’ya ulus ve vatan kavramlarını getiren, Protestanlık olmuştur. Bunlar, özelde Rönesans’a kadar Katolik ümmet için, genelde Hıristiyan ümmet için, fazlasıyla yıkıcı, yeni ve parçalayıcı kavramlardı. Zaten Protestanlık o bütünlüğü parçalamıştı. Bir de bunun yanında Protestanlar, vatan gibi, ulus gibi kavramları getiriyorlardı. Tabi ki bunu, Katoliklerin ve Katolikliğin kabul etmesi mümkün değildi. Nitekim, bugüne kadar Katolik dünya ya da Vatikan, hiçbir ulus devleti doğru düzgün kabul etmemiş, etmiş olsa bile içine sindirebilmiş değildir. Çünkü ulus devlet, çoğu zaman bizim varsaydığımızın aksine, –belki de bize öyle öğretildi diye düşünüyorum- sanki imparatorluğun bir alternatifi olarak düşünülür. Hayır! Ulus devlet varsayılanın aksine, imparatorluğun alternatifi değildir. Yani Roma-Cermen İmparatorluğu’nun alternatifi herhangi bir ulus-devlet değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nun alternatifi de Türkiye Cumhuriyeti değildir. Ulus devlet, Roma Katolik kilisesine bir alternatif olarak çıkmıştır. Modernliğin kendi derin tarihi içerisine baktığınızda öyle görünüyor ama bu öyle bize anlatıldığı gibi basit bir olay değildir. Bir kere her şeyden önce, Vestfalya anlaşmasına baktığınızda o anlaşmanın muhatabı Roma Katolik kilisesidir. Zaten başka bir otorite yok. Dışarıdan herhangi bir dünyevi otoritenin kabul edilemez olması, fiziki olarak Vatikan’ın müdahalesine karşı çıkmaktır. Yani, müdahale sadece manevi düzeyde düşünülüyor.

Sonuç olarak, ulus devlet Batı’nın kendi tarihsel tecrübesi içinde ve sadece kendine has bir tecrübe olarak Roma Katolik kilisesine bir alternatif olarak doğdu. Elbette doğup gelişmesi sırasında kendisine kaynaklık eden, kendisine ait bir geçmişi var. Örneğin; Helenistik dönemin şehir devletinden ilham almıştır. Şu söyleyeceğimi unutmayın! Modernlik, bir ümmetin parçalanmasıdır aynı zamanda. Aydınlanma ise, parçalanmış bir ümmeti, başka bir temelde yeniden bir araya getirme projesidir. Eğer bunları bilmiyorsak Avrupa Birliği’ni anlayamayız. Avrupa Birliği’nin bir arketipi vardır Batı’da. Çünkü Batıda, hukuki ve kültürel bir parçalanma değil, sadece siyasal bir parçalanma görülmüştür. Yani Katolikliğin hüküm sürdüğü o büyük topraklarda, siyasi olarak her imparatorluk, her prens ya da sonrasında her ulus devlet kendisine ait özerk alanlar oluşturmuştur. Parçalandı, doğrudur. Fakat Aydınlanma, akılcı bir temelde Batı’nın o büyük parçalanmasının önüne geçecek, yeniden birleşmeyi sağlayacak bir proje olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa Birliği’ne baktığımızda, yine o projenin, o talebin halen devam etmekte olduğunu görürüz. Çünkü Avrupa Birliği düşüncesi, bize söylenenin tersine, Batı’nın tarihine yabancı bir düşünce değildir.

“BATI DIŞI TOPLUMLAR, DEVLET KURMAMIŞ, İTHAL ETMİŞLERDİR”

Fikri Fenalar: Peki, ulus mu devleti oluşturur? Yoksa devlet mi ulusu?

Abdurrahman Arslan: Bunu, bir Batıda, bir de Batı dışı toplumlarda ele almakta fayda var diye düşünüyorum. Batı’da ulus, belli imtiyazlı sınıfların, Hıristiyanlık ile birlikte elden kaçırdıkları imtiyazlı durumlarını, Rönesans sonrasında tekrar ele geçirmesidir. Çünkü her ne kadar, iki kılıç doktriniyle beraber “Hıristiyanlık” krallara ve daha sonra aristokrat olacak kesime bir takım haklar vermiş olsa bile, yine de o imtiyazlı taraflarını büyük nispette törpülemiştir. Onlara düşmanlık yapmıştır “Hıristiyanlık”. O noktada haklıdır. Çünkü onlar, Roma’nın asilleri olarak Hıristiyanlığı her zaman hor görmüşlerdir, karşı çıkmışlardır. Dolayısıyla “Hıristiyanlık”, o imtiyazlı sınıfları, en azından ilk 400 yıl içerisinde büyük nispette yok etti. Fakat daha sonra, 6. yüzyıldan itibaren hafif bir şekilde bir araya geliş söz konusu olduysa da, bu 11. yüzyıla kadar ortaya çıkmadı.

Batı dünyasındaki esas altüst oluş, 11. yüzyıldan itibaren başladı. Batı, ilk defa on asırlık bir içe kapanma döneminden, bir dışa açılma dönemine geçer ve bunun da ilk göstergeleri Haçlı Seferleri’dir. Haçlı Seferleri’ni sadece Kudüs’ün fethi olarak değil, aynı zamanda Batı’nın kendisini dış dünyaya açması olarak görmek gerekir. İlk defa, o kapalı dünyadan farklı bir dünyaya kendisini açar ve başka bir dünyayla karşılaşır. Nitekim, o karşılaştığı şeyler daha 14. yüzyıla geldiğinde, onun için de yeni birtakım dönüşümlerin kaynağı olacaktır. Böyle bir dönemde Batı’da kurulana –ki biraz aristokrat sınıfın da içinde olduğu bir şey- ulus diyebilir miyiz? Bana göre diyemeyiz. Çünkü ulus, Endüstri Devrimi’yle birlikte daha somutlaşan, daha maddi temelleri oluşan -1789 Fransız Devrimi, eşitlikçi ideoloji gibi- bir yapıdır. Avrupa’da Roma Katolik Kilisesi’ne duyulan tepkinin neticesi olarak, halkın büyük nispette dâhil olduğu, her nüfuz alanı içerisinde yeni bir devlet kuruluyor. Bu devlet aslında imparator ya da prense sadakate dayanan bir devlettir. Çok kısa bir süre sonra o, ulus devlet haline gelecektir. Dolayısıyla, burada halkın büyük nispette bir katılımı vardı. Aristokrat bir kesimin de bir katkısı olacaktır kaçınılmaz olarak. Daha sonra da burjuvazinin ortaya çıkmasıyla birlikte bu süreç değişmiştir.

Batı dışı toplumlar için konuşmak gerekirse, benim kanaatime göre, Batı dışı toplumlardan hiçbirisi devlet kurmamıştır. Devlet ithal etmişlerdir. Batı’da oluşmuş ve uygulanmış haliyle ulus devleti, bütün Batı dışı toplumlar kendilerine ithal etmişler ve özellikle askeri güçler tarafından kendi toplumlarına uygulamaya çalışmışlardır. Bunu Batı dışındaki bütün uluslar için bir kaygı olarak düşünebiliriz. Çok acılı süreçler olmuştur.

Yukarı Dön



Etiketler:

Yorum yapyorum

Yorumlar

Hüseyin Alan
06.07.2016 14:10
4-
Bu meselede "öze dönüşçü" akımın, Kuran ve sünnete dönüş çağrısı yapan İslami hareketlerin Türkiye versiyonuna bakmak gerekli. Bizim hikayemiz burada çünkü.

Türkiye'de öze dönüşçülerin, Kuran ve Sünnete çağrı yapanların gerçekte "kendilerine, örgütlerine, derneklerine" çağrı yaptıkları, ümmetçi perspektife ve siyasi bir ufka, bir dünya görüşüne sahip olmadıkları açığa çıktı. Yahut ustaca manevralarla bu akım kendi yolundan saptırıldı.

Bu akımın en büyük zaafı tarih felsefesine sahip olmaması, radkal laiklik politikaları altında kapalı devre çalışmalar yaparak dünyayı tanımaktan uzaklaşması, dolayısıyla Batının ve modern çağın getirdiği sorunları bilmemesi, bilmediği dünyaya tepkisel olması, ihtiyaç duyduğu çözüm ve referansların kendi kaynaklarında, ülkesinde olmaması, kendilerinin de çözüm üretmede başarılı olamaması.

Bu köksüzlük soyut, dünyadan ve modern toplumsallıktan uzak bir Kuran okumasını, mealciliği, kelamcılığı besledi. Bununla geleceği yere geldi ve şimdi işler sarpa sardı.

Bu akımın büyük çoğunluğunu AKP bu sebeple çözdü. Öze dönüş iddiaları, tarihsel duruşunu değil derinliksiz seviyesini ortaya koydu. Bu akımın normalleşmesi, kendine gelmesi kendini toparlaması gerekiyor. Sadece bir karşı duruş veya köksüz yenilik üzerinden İslam anlayışıyla yürünecek yol kalmadı.

Son iki yüzyılda AKP vari bir tecrübe yaşamayan, gördüğü baskı karşısında tepkisel veya kendilerine açılan kanala akan İslamcılık, zihniyet değişimi yaşamadan kendini toparlamalıdır.
Hüseyin Alan
06.07.2016 13:48
3-
Türkiye'de yaşayanların İslam yorumu diyebileceğimiz Müslümanlık tipleri bir kaç tanedir.

İlki, laiklik mezhebi, laik Müslümanlık. Bu kategori, Batıcı, eğitimli, kentli, siyasi-ekonomik-kültürel-eğitim-medyada "merkezi", "elitliği", "karar vericiliği" temsil eder. Kültürel olarak Müslümandır, din, kişiseldir, vicdan işidir.

İkincisi, Ne şii ne sunni olmayan, yazılı kaynakları bulunmayan, Ortaasyadan beri evliya/dede kültü ile birlikte değişik inançlardan alıntılarla kendine has bir şekil alan Alevilik. Tanrısal niteliklere kavuşmuş Ali, Kerbela matemi üzerinden Hüseyin kültü, Osmanlı-Safevi devleti arasında kalmış muhalefet. İbadetsiz ve laik bir inanç tipi.

Üçüncüsü, tasavvuf. kökleri İslam öncesine dayanan inançlar manzumesi, 9. yüzyıldan sonra İslam dünyasında gelişen siyasi, sosyal, ekonomik krizlerin üzerine Müslüman bünyeye yerleşmiş pasif direnişçi, mevali arasında tarikatler şeklinde örgütlenerek yerleşmiş, 11. yüzyıldan sonra sistematikleşmiş, İslamı kavramları ve Kuran ayetlerini kendilerince yorumlamış bir inanç ve şekillenme.

Dördüncüsü, Tanzimattan sonra istikamet değiştirmiş, Batıyı taklitte seçmeciliği benimsemiş, varlığını Batı ve emperyalist karşıtlığı üzerinden kurmuş, cumhuriyetin radikal laikliği karısında "radikal" islamcılığı üretmiş, tepkisel ve içe kapanık devletçi islamcılık. Yeni selefilik akımı da denebilir. Şimdi bunlar cihatçı ve demokrat olmak üzere ikiye ayrıldı.
Hüseyin Alan
06.07.2016 13:16
2-
Tanzimattan beri devam eden, AB birlik süreci ile şimdilik son hale getirilen onca süreçte galip gelen taraf laikler, Batıcılıar ve Türkçüler oldu, kaybedenle Müslümanlar, İslamcılar oldu.

Bu kavga bitti mi? Hayır. Hala sürüyor ama İslamcılık tarafı özünden, muhtevasından, talepelerinden vazgeçtiler. AKP bunun en somut örneğidir. yani:

Artık Müslümanlar (İslam'ın Türkiye yorumu) modenrleşmeye, Batılılaşmaya, Türkçüleşmeye karşı değiler, millileşmeyle ilgili sorunları kalmadı. Zira bunların çöktüğü, parçalandığı ve yıkıldığı için ihya edecekleri bir Osmanlı Hilafeti ve saltanatı yok artık. Bu sebeple Türk İslamcıları İslamla birlikte laikleşmeyi, Batılılaşmayı, kapitalistleşmeyi, demokratikleşmeyi, özgürleşmeyi savunuyorlar. Bunun sebebiyse belli, diğerlerinin İslamsız laikleşme, Batılılaşma, kapitalistleşme ve demokratlaşma dayatmasıdır.

Diğerleri derken bunu devlet, devleti kurumları olmak üzere ordu, yüksek bürokrasi, üniversiteler, medya, elit sınıf olarak okumalıdır. Ve 200 yıldır devlet gücünü kullanan, iktidarda olan bir sınıf olarak.

AKP meselesi anlaşılabildiyse, AKP'yi doğuran sosyo kültürel şartlar yani tasavvufçuluk, içine kapanık cemaatleşmeler, Nurculuk, Süleymancılık, kökü kurumakta olan medresecilik vs bunların dini anlayışları da anlaşılmıştır. Ve:

Bütün bu tarihsel gelişimde "öze dönüş" çağrısı yaparak dini sosyal, ekonomik, siyasi, örgütlenme alanına da hakim kılmaya çalışan Kurana ve sünnete dönenler, şimdi AKP ile birlikte laikleşiyorlar. Acı bu!
Hüseyin Alan
06.07.2016 13:04

"Ulus devletler imparatorluğun değil Hırsitiyanlığın (dolayısıyla tüm dine dayalı devletlerin) alternatifi olmuştur." İlginç tespit.

Devletler kurulur yıkılır ama dinler öyle değil, hep bakidir. Dinlerin çağrısı, kalabalıkları aynı dine inanan insanları (Katolik-ortodoks, sunni-şii gibi mezhep de olabilir) bir ümmet formunda birleştirip bütünleştirmeye yöneliktir. Dolayısıyla devletleri hele uus devletlerin milli devlet, vatan, millet, milli ordu, ulusal ticaret, marş, bayrak vs gibi temel değerlerinin çok ötesinde ve üstünde birleştirici bir güce sahiptir. O sebeple ulus devletler dinlerden hiç hazzetmez, her daim kendilerine rakip olarak görürler. Hatta bu sebeple dinlerle çatışarak, savaş yaparak kurulmuşlardır.

Şu halde Abdurahman abinin tespiti yerindedir. Her ne kadar özgün, kendine has olmayıp muhteva ve şekil olarak ithal edilseler de format aynı olduğu için Türkiye milli devlet örneğinde bu daha iyi anlaşılıyor zaten.

Düşünsenize, kendi içinde 1000 yıllık devletin ideolojsi olmuş, toplumsal kültüre, siyasete, ekonomiye ve örgügtlenmelere kimlik olmuş bir İslam'ı buralardan çıkartacak, kovacaksınız, onun yerine laikliği, Kemalizmi koyacaksınız. Bu nasıl mümkün olacaktı:

Tanzimatla başlayıp cumhuriyetle final yapan süreçte İslam'ı, toplumsal ve kamusal alandan ideolojiye ve şiddete dayanan politikalarla çıkartarak, dini sadece bir inanç, kalıplaşmış ibadetler ve ahlaka dönüştürerek. Dinin yerine de kemalizmi, laikliği getirerek.

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat