"Abdülhamid İslamcı değil, muhafazakardır!"


"Abdülhamid İslamcı değil, muhafazakardır!"

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 04 Şubat 2018 Pazar 14:55


Düşünce Mektebi, 1.Dünya savaşı öncesinde bir dünya imparatorluğu olan Osmanlı Devletini ayakta tutan 2. Abdülhamid döneminin özelliklerini, toplumsal yapısını ve o dönemin günümüz Türkiye'sine yansımalarını yazar Ümit AKTAŞ ile röportaj yaptı.

Küre Medya / Haber Merkezi
İşte o röportajın tamamı:
Tarihsel olarak bir kutuplaşma söz konusu bugünler de, siz bunun kökenlerini nasıl açıklıyorsunuz?
 
Osmanlı'da tarihi bir aşamadan sonra, özellikle yenilgilerin akabininde Batının üst kimliğini kabullenmek durumunda kalınmıştır. Özellikle devletin içinde bir kısım erk Batılılaşmayı önlerine bir kızıl elma olarak koydular. Bunun sonucunda devlet ve toplum arasında ister istemez bir yarılma oldu.
 
Sonuç olarak; bir Batılılaşma ve buna da tepki olarak bir Doğuculaşma ortaya çıktı. Şunu da söylemek gerekir; Doğuculaşma tamamen Batıya bir tepki olarak ortaya çıkmıştır; yoksa kendi başına bir fikir olarak ortaya çıkmış değildir. Bu yarılma bizde uzun süredir toplumsal bir kutuplaşmaya sebep oluyor ve her şeyi belirleyen önemli bir aktöre dönüşmüştür. Bu karşıtlık, olumlu bir ilim de üretmiyor; sadece olayları çatışma üstünden okumamıza sebep oluyor; yani bu bir rekabet ilişkisi değil, adeta bir düşmanlık ilişkisi.
 
Olay veya kişiler üzerinden somutlaştırırsak nasıl söyleriz?
 
Örneğin Abdülhamid çatışmacı siyasetin en başına konulacak figürlerden birisidir. Tabi ki bunda İttihatçı darbenin de çok önemli bir etkisi var, bu darbeden sonra siyasi tarihimizde yenilik hareketleri İttihatçılar ile başlamıştır.
 
İttihatçı zihniyetin o paradigmatik aklı bizim yenilikçilik tarihimizde hep ön plana çıkmıştır. Tuhaf bir şekilde günümüz iktidarı bunu sentezlemeye çalışıyor, yani ittihatçılık ile Abdülhamitçiliği sentezlendiği bir çizgi oluşturulmaya çalışılıyor. Hatta ellerinden gelse oraya Mustafa Kemali dâhi yerleştirmeye çalışıyorlar; ancak bunlar çok fazla bir araya getirebileceğiniz kişi ve olaylar değil, birbirinden çok ayrık durumlardır.
 
Bu ayrık çizgiyi biraz daha açabilir misiniz?
 
Evvela bu ayrık çizgileri birleştiren zayıf bir ilinti var, oda devletimizin yenilgiler üstüne gelen uzun bir süreç sonrası kalkınmacılığı kendisine başat bir politika olarak belirlemesidir, bu Abdulhamit'ten süre gelen hükümetlerin de başat politikası. Muasırlaşma arzusu… Burada muasır medeniyetler nedir, üzerine çıkmak nedir, bedeli nedir? Bunlar üzerine ciddi tartışmalar yapılmıyor. Mesela Mehmet Akif İslamcı, ona baktığımızda onda da aynı arzuyu görüyoruz. “Tekniği alalım ama ahlakını dışarda bırakalım.” Bu nasıl gerçekleşecek, bunun üzerine çok derinlemesine tartışılmış değil. Lakin temel dert; Batı karşısında düştüğümüz çöküntüden bir şekilde kurtulmak. 
 
Bu bir kriz ideolojisidir. Dolayısıyla her şey el yordamıyla düşünülüyor. Mevzuların üzerinde paradigmatik düşünce gerçekleşmiyor. Bu da beraberinde birçok yanlışa sebep olabiliyor. Örneğin Abdülhamid İslamcı olarak tanımlanıyor; oysa ben onu böyle tanımlamıyorum. Tam tersi Abdülhamid İslamcılıkla bir çatışma halindedir. Abdülhamid, İslamcılıktan ziyade hilafetçi bir çizgiyi temsil eder. Hedefi de Osmanlı’yı ayakta tutmaktır. Abdülhamid, devleti maruz kaldığı çöküntüden kurtarabilmek için Halifeliği ideolojik açıdan geliştirmiştir. Bu da çok önemli bir şeydir. Abdülhamid İslamcılık şemsiyesi altında Osmanlı modernleşmesini gerçekleştirmeye çalışmış; ama genel anlamıyla muhafazakâr diyebileceğimiz bir kişidir. Tabi yaptıkları kendi açısından tutarlıdır. Öte yandan ona yönelik Ulu Hakan ya da Kızıl Sultan yaklaşımları sorunludur ve başta ifade ettiğimiz yarılmadan kaynaklanmaktadır. 
 
Bugün Abdülhamid yaşasaydı kendisini ne olarak tanımlardı?
 
Abdülhamid muhafazakâr biri, önce kavramları oturtalım. Mesela şu anki iktidar kendisini muhafazakâr olarak tanımlıyor, İslamcı olarak değil. Eğer bugün Abdülhamid de kendini tanımlıyor olsaydı ‘muhafazakâr’ olarak tanımlardı, İslamcı olarak değil. 
 
Tabii Abdülhamid İslami hassasiyetlere fazlasıyla sahipti; ama birinin bu hassasiyetlere sahip olması onu İslamcı kılmaz. İslamcılık daha farklı bir şeydir. İslamcılık bir defa evrensel bir tutumdur, Abdülhamid “İmparatorluk uğruna” hareket eder. Ayrıca dönemin İslamcılarıyla arası hoş olmamıştır. İslamcı çizgiyle çok iyi geçinebilmiş değildir. Hatta en sonunda onu tahttan indiren fetvayı veren kişi de Elmalılı’dır. İslamcıların modernleşmesi ile Abdülhamid’in modernleşmesi de birbirinden farklıdır. İslamcılar bu modernizasyonu entelektüel derinlik açısından ele alırken Abdülhamid bunu kalkınmacı bir politika çerçevesinde ele almaktadır. 
 
Kemalizm karşısında İslamcılık ve muhafazakârlık ittifak halinde midir ve bu ideolojiler arasında bir çatışma söz konusu mudur?
 
Burada da o yarılmayı göz önüne almamız gerekir. Evet, Türkiye’de Kemalizm ciddi bir sorun. Bu sadece Türkiye için değil, tüm İslam âlemi için de ciddi bir sorun. Çünkü Kemalizm seküler, Batılılaşmayı merkeze alan yerel bir ideolojidir. Bu bir model olarak İslam dünyasına dayatılıyor. Bunun üzerine ciddi şekilde düşünmemiz lazım. Öte taraftan Kemalizm baskıcı bir rejimdir, dolayısıyla İslamcılıktan, muhafazakârlığa hatta liberal düşünceye kadar pek çok fikri karşısına almış bir harekettir. Dolaysıyla örneğin Türkiye’de İslamcılık ve muhafazakârlık bu baskıcı rejim karşısında stratejik bir iş birliğine gitmişlerdir. 
 
Öte yandan muhafazakârlığın ve İslamcılığın İslam’a bakışı farklı, Muhafazakârlar son dönemde tırnak içinde söylüyorum bunu kendisine bir vatan hediye etmiş olan Mustafa Kemal’e karşı bir minnet içindedirler. Öte yandan aynı muhafazakârlar, İslamcıların çok önemsediği bazı meselelerde de çok büyük bir duyarsızlık içindedirler. Örneğin ırkçılık, mezhepçilik… Bu konular İslamcılığın en temel konularıdır ve ciddi bir şekilde mücadele etmektedir. Öte yandan muhafazakârların bakış açısı farklıdır; Türkçülüğün, Osmanlıcılığın, bu toprakların kültürünün harmanlandığı bir karışımdır. Bunların üzerinde çok düşünülmez ve sorgulanmaz ayrıca sorgulanması da hoş görülmez. 
 
Üzerinde çok durduğunuz bir konuyu açmak istiyorum; Türkiye bir kopuş mu yoksa Osmanlı ile bir süreklilik mi arz ediyor? 
 
Türkiye ve Osmanlı ilişkisi üzerinde durmamız gerekir. Ben bu sorunun cevabı üzerinde on yıl düşündüm ve çalıştım. Bir kopuş yok, süreklilik mevcut. 
 
Türkiye, Osmanlı modernleşmesini devam ettiren bir ülke; ama bunu tam olarak Osmanlı gibi yapmayan modernizasyonu daha çok sekülerleştiren bir devlet olmuştur. Öte yandan Abdülhamit’ten Kemalizm’e kadar bu modernleşmeyi sürdüren enstrümanlar aynıdır. Hatta 2.Mahmut’tan 2.Abdülhamid’e Mustafa Kemal’den Recep Tayyip Erdoğan'a devam eden bir Osmanlı modernleşme çizgisi var; ama şunu hep söylüyorum. Şayet Osmanlı modernleşmesinin yolu İttihatçılar tarafından kesilmeseydi, bugün Türkiye daha iyi bir noktada olurdu. 
 
İttihatçı darbe modernizasyonun kimyasını bozmuştur; ama bunda İttihatçılar kadar Abdülhamid’in de suçu vardır. Çünkü Abdülhamid geleceğin dünyasını iyi okuyamamıştır. Özgürlüklerin ve temel hakların arttığı bir dünyaya doğru geçildiğini yakalayamamıştır. Bu nedenle müstebitlikle suçlanan yönetim tarzının İttihatçı darbe ile kesilmesine zemin hazırlamışlardır. Ona karşı darbeyi gerçekleştirenler onun kurduğu veya güçlendirdiği modern okullardan mezun olmuş kişilerdir ki Abdülhamid bu okulları güçlendirmek için medreseleri ihmal etmiştir. Dolayısıyla İttihatçılar Abdülhamid’e darbe yapmaya kalktıkları zaman da kendisinin yanında ona destek verecek toplumsal bir kesim de kalmamıştır.
 
Osmanlı Abdülhamid’e kadar Yeniçeri, ulema ve saray üçlü saç ayağı arasında yönetilen bir dengeye dayanırdı. Gelinen noktada ordunun ve aydınların Batılılaştırılması sonucu bu üç sacayağından ikisi gitmiştir. Abdülhamid sarayı bu sürecin dışında tutmak istemesi de bu darbeye dolaylı yoldan sebep vermiştir. 
 
Bugünkü mevcut iktidarın bileşenleri ve İslamcılığı iktidara katkısını açıklayabilir misiniz?
 
Şu anki iktidarın geldiği noktada İslamcılık da muhafazakârlık da hatta Kemalizm de bu iktidarın bileşenleridir. Bunu artık kabul etmek zorundayız. Kemalizm İslam dünyası için bir sorun bunu aşmak durumundayız. İslamcılık cephesinde bir hareketlilik var ve oldukça dinamik bir yapıda. İslamcılık 200 yıllık bir hareket, Erbakan ve Erdoğan’ın iktidara gelmesini sağlayan entelektüel lojistiği sağlayan ideolojidir. Bakın muhafazakârlıkla İslamcılığı birbirine karıştırmayalım, muhafazakârlığın bu topraklarda kendisine ait bir ideolojisi yoktur. ABD’de olduğu gibi bir muhafazakâr harekette yoktur. İktidara bunun entelektüel alt yapısını hazırlayan İslamcılık’tır. Tabi ki iktidar cephesinin dışında kalan İslamcılar da var sesleri çok güçlü çıkmamakla beraber. 
 
İslamcılığın mevcut durumu ve geleceği için ne düşünüyorsunuz?
 
Ak Parti iktidarı sonsuza kadar var olamayacak. Bu yüzden bugün İslamcılar bir siyasal partinin sonrasına da bir şeyler bırakmak zorundadır.
 
İslamcılık fikri hakikatten geleceği dair bir düşüncesi var ise buna hazırlanması gerekir. Geçmişe baktığımızda İslamcılığın 200 yıllık bir iktidar eleştirisine sahip olduğunu görüyoruz, çünkü büyük ölçüde muhalefette kaldılar; ama eleştiri sonrasına dair bir şey düşünülmedi. Yani “Nasıl yöneteceksin?” sorusuna dair bir cevap yok. Bin yıl öncesine ait siyasetnamelerden hareketle bugünkü toplumu yönetemezsiniz. Bu kadar ciddi bir ideolojiye sahip İslamcılığın siyasete dair somut olarak söyleyeceği şeylerin ne olduğunu somutlaştırması gerekir. Bu sadece Türkiye özelinde değil; İran, Tunus, Pakistan vs. birçok ülkede İslamcılar kenarından kıyısından iktidara geldi. Lakin yaptıkları ve ortaya koydukları şeyleri tümüyle savunamıyoruz; çünkü bizim idealize etmek istediğimiz ve yapmak istediğimiz bunlardı, diyemiyoruz. 
 
Peki, neden diyemiyoruz; oturup iktidar tecrübelerini de göz önüne alarak her şeyi yeniden düşünmemiz gerekir. İslam her şeye rağmen ayakta kaldı. Bu bize büyük bir umut bahşetti, peki ama bunun karşısında biz dünyaya nasıl bir umut baheşedeceğiz? Bunun üzerinde biz İslamcılar kafa yormamız gerekiyor. 
 
15 yılda Misak-ı Milli sınırlarını bile düşünemeyeceğimiz bir noktadan tüm dünyayı düşünebileceğimiz bir noktaya geldik. Geldik tamam da bu dünyaya ne söyleyeceğiz? Kapitalizmin yerine insanlara ne vadedeceğiz? Daha insani daha adil daha eşitlikçi bir dünya nasıl olacak, farklılıkları bir arada nasıl yaşatacağız, kendi ülkemizdeki Kürtler ile bir uzlaşma noktasına gelmeden dünya ile nasıl uzlaşacağız… Bunlar üzerinde biz İslamcılar artık ciddi şekilde kafa yormamız gerekiyor. 
 
Kendimizi bir siyasal partiye angaje edip onun sınırlarında kalıp dünyaya bakamayız. Sonuçta siyasal partiler, yerel ve milli oluşumlardır. Lakin biz Müslümanlar kendimizi yerel ve milli olmakla sınırlayamayız bize bundan daha ötesi lazım. Bize gerek tarihsel gerekse küresel olarak bunun daha ötesi lazım. Biz kendimizi bu şekilde sınırladığımız zaman farkına varmadan can çekişiyoruz. Siyasal parti iktidarda düşebilir; ama bizim yere düşmeye hakkımız yoktur. 


Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat