ABD, Katar Üzerinden Bölgeyi Terörize Ediyor!


ABD, Katar Üzerinden Bölgeyi Terörize Ediyor!

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 02 Temmuz 2017 Pazar 15:57


ABD, Irak’a yönelik 17 Ocak 1991’deki Birinci Körfez işgali ile başlattığı ve bütünüyle bölgeyi kapsayacak şekilde yaygınlaştırarak sürdürdüğü işgal ve boyun eğdirme stratejisini devam ettirmektedir.

Küre Medya / Haber Merkezi
Genç Birikim Genel Yayın Yönetmeni sayın Ali Kaçr'ın bölgedeki son gelişmeleri değerlendirdiği makalesini ilginize sunuyoruz. 

Ali Kaçar, önemli tesbiplerde bulunduğu makalesinde, "Katar krizi niye çıktı, gerçekten sadece açıklanan nedenler midir krizin sebebi, bu konuda çokça yazılan ve çizilen birbirinden farklı ve hatta birbiriyle çelişkili yorumlar ve analizler yapılmaktadır. Ancak ne tür yorum ve analiz yapılırsa yapılsın, bu krizi görünürde çıkaran bölgenin işbirlikçi yönetimleri, etkisiz ve gücü olmayan kukla yönetimlerdir." demekte. Sayın Kaçar, bölgenin monarşik yönetimlerine dikkat çekerken, "Ancak bölgenin monarşik yönetimlerinin uzun zamandan beri Katar'ın izlediği bölgesel politikalarda rahatsız oldukları bilinmekteydi. Bu rahatsızlık, Katar'ın, Körfez ülkelerinden ve özellikle de uyguladığı Suud'dan farklı politikalardan kaynaklanmaktaydı." diyor. Faydasını umduğumuz makaleyi yayınlıyoruz.


Ali Kaçar / ABD, Katar Üzerinden Bölgeyi Terörize Ediyor!

ABD, Irak’a yönelik 17 Ocak 1991’deki Birinci Körfez işgali ile başlattığı ve bütünüyle bölgeyi kapsayacak şekilde yaygınlaştırarak sürdürdüğü işgal ve boyun eğdirme stratejisini devam ettirmektedir. Irak işgalinde, kendisinin himaye ettiği ve bölgede -hem kendi halkına hem de komşu ülkelere karşı- tetikçi olarak kullandığı Saddam’a karşı başlattığı saldırı ve ambargo neticesinde yüz binlerce çocuk ve yaşlı, gıda ve ilaç yetersizliğinden dolayı ölmüştür.

Bu işgal ve boyun eğdirme stratejisini daha sonra Afganistan işgali ile devam ettirmiş, aynı şekilde Afganistan’da da taş taş üzerinde bırakmamış; camiler, okullar, hastaneler, ambulanslar, düğün konvoyları, sivillerin meskûn olduğu yerler bombalanarak yüz binlerce masum sivil katledilmiştir. Şibirgan Cezaevinde, Cenk Kalesi’nde katledilen binlerce masum sivil, Mezar-ı Şerif’te kurşuna dizilen binlerce insan, insanlığın yüz karası Guantanamo’daki insanlık dışı işkencelere tabi tutulan yüzlerce masum insanın hesabı verilmeden Irak’ta 20 Mart 2003’te yeni bir işgal başlatılmıştır. Adeta bir acıyı unutturmak için yeni bir acı tattırdılar bu bölge insanına!

Evet, Afganistan’daki katliamların hesabı sorulmadan Irak’ta daha acımasızcası tattırıldı Irak -ve dolayısıyla bölge- halkına! Saddam diktatörlüğünden kurtulma ümidi taşıyan Irak halkı, Saddam’dan daha acımasız ve daha vahşi ABD’nin başını çektiği küresel çetenin katliamlarına maruz kalmıştır. Bugün, geçmişte en şedid bir şekilde Saddam karşıtı olan Iraklılar bile Saddam dönemini mumla arar hale gelmiştir. Milyonlarca insan katledilmesine rağmen halen iç savaş devam etmekte ve hiçbir Iraklı bırakın yarınına, bir saat sonrasına bile güvenli bakamaz hale ge(tiril)miştir.





Ne yazık ki Irak’ta, küresel işgalci güçler tarafından gerçekleştirilen katliamlar ve tecavüzler Afganistan’ı aratır hale gelmiştir. Sadece Ebu Gureyb cezaevinde işlenen insanlık dışı işkenceler, insanlık tarihinde az rastlanır türden yüz kızartıcı işkencelerdi. Kaldı ki Ebu Gureyb gibi onlarca cezaevi bulunmaktaydı Irak’ta! 1 Mart tezkeresi geçmiş olsaydı, Irak’ın başına gelenler Türkiye halkının da başına gelecekti. Ayrıca bu, sadece iktidardaki parti yöneticilerinin değil bütünüyle Türkiye halkının alnında silinmez bir kara leke olarak kalacaktı. İktidarın ısrarına ve baskısına rağmen 1 Mart tezkeresinin geçmemesi en azından Irak’ta işlenen katliamlara Türkiye halkı ortak olma utancından kurtulmuştur.

Mısır’daki darbe, Libya’daki işgal ve Suriye’deki katliamlar, ne Afganistan’daki, ne de Irak’taki katliamları aratmaktadır. ABD’nin gerek destek vererek, gerekse fiili olarak gerçekleştirdiği saldırılarda katledilen insanların sayısı birçok ülke nüfusunu çoktan aşmış durumdadır. Bu süreçte Filistin’deki katliamlar unutturuldu, yeni ve daha vahşi işlenen bu katliamlardan dolayı! Daha yeni, Filistin’de, sokak ortasında vurulan bir genç kız çırpınırken leş kargaları Siyonistlerin ‘öl, öl’ diye bağırışları, insanlıktan hiç nasip almadıklarını ve ne kadar vahşileştiklerini göstermektedir. Her defasında Siyonistlere arka çıkan ve her defasında çıkma ihtimali olan kararları veto eden yine eli kanlı ABD’li emperyal katiller olmuştur.

2015’de IŞİD’e karşı oluşturulan işgal koalisyonunun Irak’ta ve Suriye’de katlettikleri sivil sayısı her geçen gün daha da kabarmaktadır. Güya teröre karşı savaştıklarını söylemektedirler. Oysa asıl terörist ABD’nin kendisidir. Eğer ABD terörü olmamış olsaydı, Afganistan’da el-Kaide, Irak ve Suriye’de de IŞİD diye bir örgüt olmazdı. Bu bölgede ABD terörü bitmeden, bu örgütler ya da bu örgütlerden sonra çıkacak yeni örgütleri bitirmek de mümkün olmayacaktır. İşin en üzücü yanı da hiç kimsenin ABD terörünü gündeme getirmemesi ve bu terör devletine karşı gerekli –adam gibi-tavrı takınmamasıdır.

ABD terörle savaştığını söylüyor, ama Suriye’de Kürtlere, Araplara kısacası Suriye halkına karşı terör estiren, katliam gerçekleştiren ve Türkiye’deki PKK’nın kolu olan PYD/YPG terör örgütüne bir orduyu donatacak kadar silah ve mühimmat vermektedir. Sadece silah ve mühimmat vermiyor, ayrıca PKK/PYD/YPG’li teröristleri eğitmekte, karadan ve havadan da destek sağlamaktadır. İşin en ilginç yanı da bu terör devletinin, stratejik müttefiki olan Türkiye’nin 30-40 yıldır başına bela olmuş, ekonomisini çıkmaza sokan ve 30-40 bin insanın katledilmesine neden olan PKK’yı desteklemesidir. Türkiye ise, gardiyanına âşık olmuş birisi gibi hala kendisini parçalamaya/bölmeye çalışan bir terör örgütünü destekleyen bu ülkeye stratejik müttefik diyebiliyor. Bu, ne acınacak hal değil mi?

ABD’nin böylesine azgın ve bölgede terör estiren bir terör örgütünü desteklemesi aslında bir savaş nedenidir. Şayet Türkiye’nin yerinde ABD olmuş olsaydı çoktan terör örgütüne yardım eden o ülkeye savaş açmış ve yerle bir etmişti. Ancak Türkiye, stratejik müttefiki ABD’ye gücünün yetmemesi nedeniyle konuşmanın/itiraz etmenin dışında bir şey yapamamaktadır. Üstelik ABD, PKK/PYD/YPG terör örgütüne bu yardımları İncirlik üssünden yapmaktadır. Kısa bir süre önce Cumhurbaşkanı sözcüsü İbrahim Kalın gerekirse İncirlik’i kapatırız, bu hakkımız vardır[1], demişti. Peki, neden bunca olaya rağmen İncirlik’in kapatılması konusunda ciddi bir adım atıl(a)mamaktadır? Ne acı durumdur, Türkiye yetkilileri PKK/PYD/YPG ve ABD’nin yardımı aleyhinde her gün konuşmaktadırlar ama kendi ülkelerindeki terör örgütüne yardımın yapıldığı İncirlik üssünü kapatmaya güç yetirememektedirler. İncirlik üssü kapatılmadan Türkiye’nin, ABD terör örgütüne yardım ediyor suçlamasını yapmasının hiçbir anlamı yoktur. Dolayısıyla bir an önce Suriye ve Irak halkına dönük katliam gerçekleştiren, ayrıca PKK/PYD/YPG terör örgütüne askeri ve lojistik destek sağlayan uçakların kalktığı İncirlik’in kapatılması gerekmektedir. Bu yapılamıyorsa/güç yetirilemiyorsa bunun mutlaka ve en kısa zamanda kamuoyu ile paylaşılması gerekmektedir. Aksi halde iktidar, İncirlik’i kapatmamanın kara lekesini alnından asla silemeyecektir. Çünkü İncirlik üssü, ABD ve işbirlikçi işgal koalisyonu için bir terör üssüne dönüşmüştür.

Trump, –tıpkı Bush gibi- İslam’a ve Müslümanlara açıkça düşman olduğunu ve onlarla savaşılması gerektiğini söylemekten çekinmeyen gözü dönmüş bir Amerikalıdır. Bu nedenle gerek seçim çalışmaları esnasında ve gerekse yönetimi devraldığında yaptığı konuşmalarda İslam’a ve Müslümanlara karşı takındığı düşmanca tavır, bölge halkının hiç de yabancısı olmadığı bir tavırdır. Nitekim daha seçim döneminde Müslümanlara yönelik tehditlerini, iktidara gelir gelmez önce yedi ülke halkını ABD’ye girişini yasaklamakla göstermiştir. Trump’ın aldığı bu karar sadece Müslüman halklara değil aslında bütünüyle insanlığa yapılan bir tehdittir. Ancak ne insanlık ne de yasak uygulanan/uygulanmayan ülke halklarında ve yönetimlerinde, Trump’ın bu gayri insanı tavrına karşı ciddi bir tavır takınılmamıştır. Kendilerine yasak uygulanmayan halkı Müslüman olan ülke yönetimleri   –belki de- sevinmişlerdir, yasak kendilerine uygulanmadı diye. Oysa hep birlikte karşı tavır konulmuş olsa idi, Trump, ne o adımı atabilirdi ne de daha sonraki adımları! İşte bu vurdumduymazlık, adam gibi tavır takınamama, arkasında Riyad’da 20 ve 21 Mayıs’ta Trump’ın görkemli karşılanması bu kovboyu daha da cesaretlendirmiştir. Bölgenin kukla/uşak ruhlu yöneticileri ile yaptığı görüşmeler ve toplantıların arkasından işbirlikçi yöneticilere verdiği talimatlardan sonra Katar krizi başlamıştır. Katar krizinin çıkmasından bir gün sonra İran’ın can damarlarına yönelik bir saldırının gerçekleştirilmiş olması da aynı senaryonun devamı niteliğindedir. Gerçi İran, Irak’ta, Suriye’de ve Yemen’de           -geçmişte Afganistan’da- ABD ile nükleer anlaşmasından sonra ABD tarafından önünün açıldığını düşünerek Haşd-i Şabi ve Kasım Süleyman kanalıyla uyguladığı mezhepçi politikalarla tam anlamıyla terör estirmiştir. ABD’ye asla güvenilmeyeceğini ve bir gün terörün kendisine de döneceğini düşünmeliydi. Umut ve temennimiz bölge halkına çektirilen bu sıkıntıların çok daha fazlasını ABD’deki sorumluların da çekmesidir. Artık bölge halkları ve bölgede küresel emperyalizme karşı mücadele eden direniş örgütleri, gerçek düşmanın ABD olduğunu ve asıl terörün de ABD’den kaynaklandığın bilmeliler ve kendi aralarındaki kavgaları bir an önce bırakmalıdırlar. Aksi halde adım adım, tek tek, ülke ülke Afganistan’ın, Irak’ın ve Suriye’nin akıbetini her ülke yaşayacaktır.






KATAR KRİZİ

Katar krizi niye çıktı, gerçekten sadece açıklanan nedenler midir krizin sebebi, bu konuda çokça yazılan ve çizilen birbirinden farklı ve hatta birbiriyle çelişkili yorumlar ve analizler yapılmaktadır. Ancak ne tür yorum ve analiz yapılırsa yapılsın, bu krizi görünürde çıkaran bölgenin işbirlikçi yönetimleri, etkisiz ve gücü olmayan kukla yönetimlerdir. Ancak bölgenin monarşik yönetimlerinin uzun zamandan beri Katar’ın izlediği bölgesel politikalarda rahatsız oldukları bilinmekteydi. Bu rahatsızlık, Katar’ın, Körfez ülkelerinden ve özellikle de uyguladığı Suud’dan farklı politikalardan kaynaklanmaktaydı.

Katar izlediği bu politikalarla üyesi olduğu Körfez İşbirliği Konseyi (KİK)’ndeki ülkelerden ayrı düşmede ve farklı politika gerçekleştirmede bir beis görmemekteydi. Kaldı ki Katar’ın, KİK’den farklı politika izlemesinin tarihi yeni gibi görünse de aslında çok eskilere dayanmaktadır. En belirgin gerginlik ise 1995’de başlamış, zaman zaman hafiflese de artarak devam etmiştir. Peki, 1995’de ne olmuştu ki, Katar, Körfez ülkelerinden ve özellikle de Suud’dan farklı politikalar izlemeye başlamıştır. 1995’de Katar’ın bugünkü Emiri olan Şeyh Tamim bin Hamad el Thani’nin babası Şeyh Hamad bin Halife Al Thani, Suudi Arabistan yanlısı olan babası Halife bin Hamad Al Sani’yi[2] devirerek iktidara el koymuştur. İşin ilginç yanı da Katar, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ihracatına da aynı yıl başlamıştır. Katar açısından dönüm noktası olan 1995 yılı Körfez’de dengeleri değiştirmiş ve Suudi Arabistan ile Katar’ı karşı karşıya getirmiştir.

2.5 milyon civarında nüfusu bulunan Katar, bugün dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatçısı ve dünyada en büyük kişi başı Gayrisafi Milli Hasıla’ya sahip ülke. Yıllık ortalama gelir 130 bin doları buluyor. Ülke en büyük doğalgaz rezervine sahip kuzey bölgesini, Suudi Arabistan’ın başlıca rakibi olan İran’la paylaşmaktadır.

Katar’ın Dolphin boru hattıyla doğalgazı Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’a göndermesi, bölgede dengeleri değiştirmiştir. Katar daha sonra Asya ve Avrupa’ya da doğalgaz satmaya başlamıştır. Doha’nın 2005’te kuzeydeki doğalgaz sahasını genişletme planı da komşularını -Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliklerini[3]– kızdıracak bir adım olmuştur.[4]

Bilindiği gibi Katar da Körfez İşbirliği Konseyi üyesidir ve aralarında birçok konuda ittifak ve işbirliği anlaşmaları bulunmaktadır. Katar, bölgenin en küçük ülkesi olmasına rağmen gayri safi milli hâsıladan fert başına düşen gelir bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden[5] biri olmasının yanı sıra dünyanın en büyük doğal gaz kaynaklarına sahip olan bir ülkedir. Arabistan yarımadasında yer alan Katar dünya doğalgaz rezervlerinin yüzde 14’üne sahip. Doğalgaz rezervi yönünde dünyada birinci Rusya, ikinci İran, üçüncü Katar, dördüncü ise Suudi Arabistan’dır.

Bu kadar zengin bir ülke olunca kendi politikasını Körfez ülkelerine göre de bağımsız belirlemeye başlayınca bölgede gerginlik de artmaya başlamıştır. Bu nedenle de Körfez ülkeleri zaman zaman Katar’da yönetimi meşru/gayri meşru şekillerde değiştirmeye zorlamışlardır. Bu yönde ilk deneme, 2000 yılında başarısız olan bir darbe girişimi gerçekleştirilmiştir. Bu darbe girişiminin arkasında, haklı olarak Katar’ın enerji alanındaki yükselişinden rahatsız olan Suudi Arabistan ve Bahreyn’in olduğu iddia edilmiştir. Bu, bölgede ilk krizdi, ama son değildi. Çünkü bu krizi, ileriki yıllarda başka krizler izlemiştir.

İkinci kriz ise, Katar Emiri Hamad bin Halife kansız bir darbe ile koltuğunu 25 Haziran 2013’de şimdiki Emir olan oğluna bırakması şeklinde gerçekleşmiştir. ABD’nin o günkü Dışişleri Bakanı John Kerry, bölge turu çerçevesinde 25 Haziran 2013’te Suudi Arabistan’da Kral Faysal ile Mısır’da Mursi yönetimindeki sorunlar ve bunun Filistin ve İsrail’e etkilerini görüşüyordu. Aynı gün, Mursi’nin –hem siyasi, hem mali açıdan- önemli destekçisi Katar Emiri Hammad el-Thani henüz 61 yaşında olduğu halde yerini 33 yaşındaki oğlu Tamim el-Thani’ye bıraktığını açıklamak zorunda bırakılmıştı. Baba Thani koltuğu devretmeden önce, El Kaide’nin Suriye kolu olan El Nusra’ya destek olmakla suçlanan Başbakan (ve Dışişleri Bakanı) Hammad bin Jassim’i de görevden almıştı. Bu gelişme o zaman bir tür kansız saray darbesi olarak yorumlanmıştı.

Katar bağlantısının kesilmesinden kısa süre sonra, 3 Temmuz 2013’de Mısır’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Genelkurmay Başkanı Abdülfettah el-Sisi tarafından Suudi Arabistan (ve ABD) destekli bir darbeyle devrilmiştir.[6]

Üçüncü bir kriz ise, şu anki Emir döneminde 2014’de yaşanmıştır. Bu kriz, 2014 yılında Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri, Katar’ın Mısır darbesindeki tutumu ve İslami gruplara desteğini gerekçe göstererek Doha’dan büyükelçilerini çekmeleriyle başlamıştı. 8-9 ay süren bu kriz, o dönemde yaşanan Arap Baharı ve İslami gruplara yaklaşım konusundaki farklılıkların yol açtığı ve Körfez bölgesiyle sınırlı diplomatik bir krizdi. Katar’ın yeni Emir’i 2014 yılında bu krizi atlatmak için hepsini olmasa da adı çıkmış bazı İhvan üyelerini sınır dışı etmek zorunda kalmıştır. Ayrıca Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı ABD öncülüğünde 2015’de oluşturulan işgal koalisyonunun (ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı-CENTCOM) harekât merkezinin Katar’da kurulmasına izin verilmiştir. Halen 11 binden fazla Amerikan personelinin yanı sıra başka koalisyon üyelerine ait uçaklar da bu merkezden Afganistan, Irak ve Suriye’deki IŞİD, El Kaide ve sivil hedeflere saldırılar düzenlemektedir. Dolayısıyla bugün Afganistan’da, Irak’ta ve Suriye’de, Katar’dan kalkan uçaklar tarafından katledilen her masum sivilin kanında Katar yönetiminin de eli bulunmaktadır.

Dördüncü kriz ise 5 Haziran 2017’de Körfez ülkelerinden Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Katar ile diplomatik ilişkilerini kestiklerini açıklamışlar ve Katarlı diplomatların 48 saat içerisinde, Katar’lıların ise 14 gün –iki hafta- içerisinde ülkeyi terk etmeleri istenmiştir. Ayrıca deniz, kara ve hava sahası da Katar’a kapatılmıştır. Bu ablukaya katılan Mısır, Libya’nın Dobruk Hükümeti (Sisi’nin işbirlikçisi darbeci emekli General Hafter), Yemen, Maldiv Adaları’ndan sonra başka ülkelerin katılmasıyla sayı bir hayli artmıştır.[7] Bu ülkelerin tamamı da Suud ve diğer körfez ülkelerinden nemalanan ülkelerdir.





KATAR KRİZİNİN NEDENİ

Körfez ülkeleri tarafından Katar Krizinin çeşitli nedenleri açıklanmıştır. Bu krizin patlak vermesinde en önemli etki ABD başkanı Trump yönetime gelir gelmez yaptığı açıklamalar ve 20-21 Mayıs 2017’de Suud’a yaptığı ziyarette yaptığı konuşmalar olmuştur. Trump bu konuşmalarıyla bölgenin satılık uşak ruhlu yöneticilerine hem adres göstermiş hem de cesaret vermiştir. Obama döneminde 11 Eylül olayları dolayısıyla terörden yargılanması gündeme gelen Suud yönetimi[8], Trump’a sundukları 380 milyar dolarlık rüşvetle tekrar nikâh tazelemiş ve biatını yenilemiş gibidir. Ama 11 Eylül dolayısıyla Suud yönetimini yargılama Demoklesin kılıcı gibi -gerektiği zaman kullanılmak üzere- Suud yönetimi üzerinde sürekli sallanacaktır. Bu, asla unutulmamalıdır. ABD ihtiyaç duyduğu her vakit bunu tekrar devreye sokacaktır.

ABD’nin bu ayak oyunlarına rağmen bu işbirlikçi ve İslam’a ihanet içerisindeki Körfez ülkeleri bu krizin nedenlerini şöyle açıklamışlardır:

1- Körfez ülkeleri (Suud, BAE ve Bahreyn) Müslüman Kardeşler (İhvan)’i dolayısıyla Hamas’ı terör örgütü olarak itham etmektedir. Katar ise, Mısır’daki Müslüman Kardeşleri ve Hamas’ı terör örgütü olarak görmemekte ve hatta hem maddi olarak hem de ülkesinde misafir ederek desteklemektedir. Bu nedenle de Hamas’ın karargâhının Şam’dan başkent Doha’ya taşınmasına onay verilmiş ve Hamas’ın eski siyasi büro şefi Halid Meşal’e de oturum izni verilmiştir. Müslüman ülkeler olarak bilinen ve üstelik Hadimü’l-Haremeyn iş- Şerifeyn unvanıyla anılan bir ülke yönetimi Siyonist teröre karşı direnen ve Kudüs’ü, ilk kıblemiz Mescid-i Aksa’yı savunan İslami direniş hareketini utanmadan terör örgütü olarak değerlendirebiliyor ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği Başkanı ve ilim adamı Yusuf Karadavi’nin de kitaplarını ülkede yasaklayabiliyor.

2- Suudi Arabistan ve BAE başta olmak üzere Körfez ülkeleri, İran’ın bölgedeki Şii yayılmacılığını yakın bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Özellikle İran’ın, Lübnan’daki Hizbullah benzeri bir örgüt olan Yemen’deki Husileri desteklemesi, Suud’un Irak ve Kuveyt’e komşu Şii nüfuslu bölgelerindeki hareketliliği bu ülkeleri daha da korkutmaktadır. Katar’ın, İran ile ilişki kurması, İran’la Körfez arasında arabuluculuğa soyunması Körfez ülkelerini bu nedenle kızdırmaktadır. Hele kısa bir süre önce İran’ın Kudüs Gücü komutanı -Irak’ta ve Suriye’de birçok masumun katili- Kasım Süleymani ile Katar Dışişleri Bakanı’nın görüşmesi bu kızgınlığı daha da artırmıştır. Bu ilişki ve görüşmelere bir de İran’da Cumhurbaşkanlığına tekrar seçilen Hasan Ruhani’nin Katar tarafından tebrik edilmesi bardağı taşıran son damla olmuştur.

3- Körfez ülkeleri tarafından gösterilen bir başka neden ise, Katar’ın Suriye’de el-Kaide bağlantılı örgütleri, Yemen’de de İran bağlantılı Şii örgütü Husileri desteklemesiydi. Mısır darbecisi Sisi de, Katar’ı, Sina yarımadasında IŞİD yanlısı örgütleri desteklediğini iddia etmekteydi. İşin ilginç yanı birbirine düşman olan IŞİD, el-Kaide ve Şiilerin (İran yönetimi, Hizbullah ve Husiler) Katar tarafından destekleniyor iddiasıdır. Ne yazık ki geçersiz ve mesnetsiz olan İslam’la asla bağdaşmayan bu iddialar Katar’ın abluka altına alınarak açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmesine neden olarak gösterilmiştir.

Ablukanın kaldırılması öne sürülen beş şart:

Körfez ülkeleri tarafından Katar’a uygulanan bu ablukanın kaldırılması ve uzlaşmanın sağlanabilmesini, Suud Dışişleri Bakanı Adil Bin Ahmed el-Cübeyr, Almanya’da Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel ile yaptığı görüşmede Katar tarafından beş şartın yerine getirilmesine bağlamıştır. Bu şartlar;

1- Terör örgütü olarak kabul edilen grup ve hareketlere maddi desteğe derhal son vermesi. Bunlar Müslüman Kardeşler, DEAŞ ve El Kaide olarak sıralanıyor.

2- Yemen’de hükümete karşı savaşan Şii Husilere mali desteğin kesilmesi.

3- İran’ın bölgede etkisini güçlendirme çabalarına karşı çıkması ve bu ülkeyi destekleyen tutumu terk etmesi.

4- Katar merkezli ve uluslararası yayın yapan El Cezire televizyonunun yayın politikasının değiştirilmesi.

5- Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) tarafından varılan anlaşmaların yerine getirilmesi.

Suud’un bu şartları öne sürmekteki asıl amacı, -Galip Dalay’ın dediği gibi- Katar’ın Bahreynleştirilmesi[9] yani boyun eğerek vesayet altına girmesini sağlamaktır. Dışişleri bakanı tarafından sıralanan bu şartlar da, bu iddiayı doğrulamaktadır. İşin tuhaf yanı ise, ABD ve Siyonist İsrail’in vesayetinde olan Suud krallığı, Katar’ı da kendi vesayetine almak istemesidir.

KÖRFEZ ÜLKELERİNİN ASIL HEDEFİ

Körfez ülkeleri, Katar ablukası için ileri sürdükleri İran bahanesinde hiç de samimi değiller. Çünkü İran, en az Katar kadar hatta daha fazla Umman’la ilişkisini sürdürmektedir. Ayrıca İran kendi ülkesine uygulanan ambargoları hafifletmek için ticaretinin ciddi bir kısmını Dubai[10] üzerinden gerçekleştirmektedir. Bu ticaret de, gizli ve saklı yapılmıyor. Şayet iddia edildiği gibi Katar’ın İran ile ilişkileri problem ise, peki Umman ve BAE’nin bir emirliği olan Dubai’nin İran ile ilişkisi neden problem teşkil etmemektedir. Bu da gösteriyor ki, İran bahanesiyle bazı gerçeklerin üzeri örtülmek istenmektedir.

Aslında İran ya da diğer gerekçeler sadece bir bahaneden ibarettir. Asıl amaç ise, Katar’ın terbiye edilerek vesayet altına alınmasıdır. Başka bir ifadeyle, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Katar’ın Bahreynleşmesini, yani resmen bağımsız fakat fiilen Riyad’dan yönetilen bir ülke olmasını istiyorlar. Riyad, Körfezi kendi doğal nüfuz alanı ve arka bahçesi olarak görüyor. Bu nedenle, Bahreyn’de olduğu gibi göstericileri bastırmak için askerlerini rahatça ülkenin başkentine gönderebildiği, iç-dış ve güvenlik politikalarını rahatça şekillendirebildiği ve kurumlarının işleyişine kadar karışabildiği bir ülke istiyor.

Pratikte bu El Cezire başta olmak üzere Katar’ın sahip olduğu medya organlarının Suud ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin önceliklerine göre formatlanması, iç-dış-güvenlik politikalarıyla ittifak sisteminin yine bu ülkelerin stratejik vizyonlarına göre yeniden tanzim edilmesi manasına geliyor.[11]

Katar’ın ehlileştirilerek vesayet altına alınmak istenmesinin yanında başka hedefler de bulunmaktadır. Bu hedefleri de şöyle sıralamak mümkündür:
  1. Suud’un ulaşmak istediği hedeflerden biri Filistin-İsrail Barış planı gerçekleştirmektir. Bu plana göre, 1967 sınırlarına çekilmeyi kabul edecek İsrail ile onun varlığına itiraz eden bütün ülkelerin barış anlaşmaları imzalamalarıdır. Bu planda bağımsız Filistin Devleti, başkenti Doğu Kudüs olacak şekilde kurulacaktır. Siyonist İsrail’in de karşı çıkmadığı söylenen bu plana en şiddetli tepkiyi gösteren ise Müslüman Kardeşler (MK) örgütünün Filistin Şubesi olarak görülen Hamas olmuştur. İşte Suud’un Katar’a kızmasının nedeni bu plana karşı çıkan Hamas’ı desteklemesidir. Riyad tarafından ültimatom üzerine ültimatom verilerek, Katar’ın özel olarak Hamas’la, ama genel olarak da Müslüman Kardeşler ile bütün ilişkilerini kesmesi istenmesinin en önemli sebebi, o ilişkilerin Suud Barış Planı’nı engelleyici etkisidir. Suud’un Muhammed Mursi’nin devrilmesi için Sisi darbesini destekleme nedenlerinden biri de Müslüman Kardeşler’in bu plana karşı çıkmasıdır.
  2. Trump seçim çalışmalarında ülkenin borçlarını Körfez ülkelerine ödeteceğim demişti. Bu amaçla 20-21 Mayıs’ta Suud’a yaptığı ziyarette Suud’la – her ne kadar bu anlaşmanın temelleri Obama döneminde atılmışsa da- 380 Milyar dolarlık bir anlaşma yapmıştır. Benzeri bir anlaşmayı da Katar’la yapmak istemiş, ancak Katar Emir’i ABD’de yapacağı yatırımın miktarını 30 milyar dolar olduğunu söyleyince Trump bunu kendisine hakaret olarak kabul etmiştir. Katar’ın Müslüman Kardeşleri desteklemesi, İran ile ilişkileri, Arap Baharı döneminde halk ayaklanmalarına arka çıkmasına, bu mali yön de ilave olunca, Katar’ın ipi Trump tarafından çekilmiş oldu. Nitekim ziyaretten 3 gün sonra yani 24 Mayıs’ta Katar resmi ajansı QNA hacklenmek suretiyle Katar Emir’inin söylemediği şey söylenmiş[12] olarak açıklanmıştır. Bu açıklama ve Trump’ın 21 Mayıs’ta 50 İslam ülkesi[13] yöneticisiyle yaptığı toplantıdaki konuşması abluka için bir işaret kabul edilmiştir. Nitekim Trump Katar’a uygulanan ablukadan sonra twitter’de yaptığı açıklamada “Ortadoğu’ya son ziyaretimde radikal ideolojinin bundan böyle fonlanamayacağını dile getirdim. Liderler de Katar’ı işaret etti. İşe bakın!” diye yazmıştır.


Bu ifadelerinden kısa süre sonra aynı konuda tweet atmaya devam eden Trump, “Suudi Arabistan’da kral ve 50 ülke lideriyle temasımın şimdiden meyve verdiğini görmek güzel. Aşırıcılığın fonlanmasına izin vermeyeceklerini söylediler. Tüm sözler Katar’ı işaret ediyor. Belki de bu terörizmin dehşetinin sonunun başlangıcı oldu” diyerek –ABD Dışişleri Bakanı ile çelişse de- bu krizdeki rolünü açıklamıştır.

SONUÇ

Körfez ülkeleri –aslında bütünüyle Ortadoğu- dönemin emperyalist ülkesi İngilizler tarafından parçacıklara bölünerek kurdurulan devletçiklerdir. Bu devletçiklerden biri olan Katar, 1916-1971 yılları arasında İngilizlerin sömürgesinde kalmıştır. 1971’de –sözde- bağımsızlığına kavuşmuş ama darbelerin bir türlü rahat bırakmadığı bir Körfez ülkesidir. Katar’da darbeler, genellikle dış destekli olarak oğulların babalarını kansız darbeyle devirmesi ile gerçekleşmiştir. Bu darbeler sırasıyla;

1– 1972 yılında Şeyh Halife b. Hamad es-Sani, darbeyle emirliği kuzen Ahmed bin Al es-Sani’den almıştır. Bu Emir’in yönetimi 1972’den 1995’e kadar devam etmiştir.

1995 yılında ise, Şeyh Hamad b. Halife es-Sani, babası Halife b. Hamad es-Sani’yi kansız darbeyle tahttan indirerek kendisi yerine geçmiştir. Bunun yönetimi ise 1995 ile 2013 yılları arasında devam etmiştir.

25 Haziran 2013’de Şeyh Tamim b. Hamad es-Sani, babası Şeyh Hamad b. Halife es-Sani’nin yine kansız bir darbeyle devirerek 33 yaşında iken tahta oturmuştur. Halen yönetimde olan bu Emir, 5 Haziran 2017’de Körfez Ülkelerinin gerçekleştirdiği abluka ile tahtı sallanmaya başlanmıştır. Yeni bir darbe olma ihtimali artmıştır.

2- Katar’ın sadece Suudi Arabistan ile kara sınırı olan bir yarım ada oluşu ulaşımı ve dolayısıyla halkın yaşamını olumsuz etkilemiştir. Çünkü halkın gıda başta olmak üzere günlük ihtiyaçlarının büyük kısmı Suudi Arabistan sınırı üzerinden temin edilmektedir. Katar’ın dış dünya ile ulaşımı da körfez üzerinde gerçekleşmektedir. Körfez ülkeleri tarafından uygulanan ulaşım yolları yaptırımlarının Katar’ın havacılık sektörünü ve transit merkezi olma hedefini ciddi bir şekilde baltalaması –krizin devamıyla bağlantılı olarak- muhtemeldir. Katar uçakları artık daha uzun olan ya İran, Irak ve Ürdün veya İran, Türkiye rotalarını kullanmak zorunda kalacaklar. Tabii bu da yüklü ek maliyet demek olacaktır.







Ayrıca Katar, Suud, Bahreyn ile yakın ilişkilerden öte akrabalıkları çok olan ülkelerdir. Kimisinin annesi Suud’lu, babası Katarlı ya da tersi, kısacası aileler iç içe girmiş vaziyettedir. Sınırlar kapatılınca aile fertlerinin birbirlerine kavuşmaları bile sıkıntıya girmiş ve bu, Körfez ülkelerine karşı halkta bir nefrete dönüşmüştür. Halkın günlük ihtiyaçları anlamında Türkiye ve İran’ın devreye girmesi, ilk günlerde yaşanan olumsuzlukları gidermişe benzemektedir.

3- Katar krizi, Hamas’a, Müslüman Kardeşlere ve bölgede yönetimleri tarafından dışlanan kesimlere olumsuz etki yapma ihtimali 2014’teki krize göre daha fazla olma ihtimali vardır. Katar Kralı tahtını kurtarmak için daha fazla taviz vermek zorunda kalabilir.

4- Eğer aile içi bir darbe ile ya da başka bir şekilde şimdiki Emir, yönetimden uzaklaştırılırsa bu Türkiye’yi yakından etkileyecektir. Bu durum, Türkiye’nin hem Katar’daki askeri üssünü, hem de Katar’ın Türkiye’deki milyarlarca dolarlık yatırımlarını sıkıntıya sokacaktır. Bu ise, Körfez ülkelerinin, ABD’nin ve Siyonist İsrail’in arzuladığıdır.

5- Bu kriz en çok Siyonist İsrail’i sevindirmiştir. Zaten Arap Baharı’nın tersine dönmesinden sonra bölgede gelişen her olay Siyonistlere yaramıştır. Nitekim bu kriz ile ilgili olarak Siyonist Savunma Bakanı Avigdor Liberman “radikal İslami terör korkusuyla Katar’la ilişkilerini kesen ülkeler, İsrail’e, Arap ülkeleriyle radikal İslami teröre karşı iş birliği yapmak için büyük fırsat sunuyor. Arap ülkeleri bile bu bölgedeki riskin İsrail değil, terörizm olduğunu anladı. Bu durum iş birliği için fırsat” olduğunu söylemiş ve İsrail’in, Katar’la ilişkilerini kesen Arap ülkeleriyle iş birliğine açık olduğunu dile getirerek “şimdi top onların (Arap ülkelerinin) sahasında” olduğunu söylemiştir.

6- Türkiye’nin Katar ile ilgili takındığı tavır normal, olması gereken bir tavırdır. Hem karşılıklı ekonomik ve siyasi ilişkiler hem de ahde vefanın bir gereği olarak bu tavrın takınılması gerekirdi. Denilebilir ki devletlerarasındaki ilişkilerin gelişmesi ya da kesilmesi karşılıklı menfaatleri dayalıdır. Ama her şey menfaat demek değildir. Gelecek nesillere güzelliğiyle hatırlanacak onurlu tavırların da bırakılması gerekmektedir.

7- Türkiye’nin Katar’a takındığı müsbet tavır ya da Körfez ülkelerinin Katar’a takındığı gayri insani ve gayri İslami tavrı, bizi Katar’ın İslam taraftarı, emperyalist karşıtı bir ülke olduğu yanılgısına düşürmemelidir. Katar, Körfez ülkelerinden bir gömlek daha farklı olabilir. Ama asla İslami bir yönetim yanlısı değildir. ABD ile ilişkileri, ABD’ye verdiği askeri üsten Afganistan, Irak ve Suriye’ye yönelik olarak gerçekleştirilen saldırılar sonucunda katledilen Müslümanlardan en az ABD kadar Katar yönetimi de sorumludur.

8- ABD’nin bu krizdeki amacı bir taraftan Obama döneminde Körfez ülkeleriyle bozulan ilişkileri düzeltmek, diğer taraftan farklı/aykırı politikalar izleyen ve Siyonist İsrail’e düşman olan İslami hareketleri destekleyen Katar’ın burnunun yere sürtülmesini sağlamaktır. ABD’nin Katar’ı gözden çıkarması asla –en azından şimdilik- söz konusu değildir. Trump’ın, Katar’ın terörle mücadelede “stratejik ortak” olduğunu söylemesi de bunu göstermektedir.

9- ABD, bölgede terör örgütlerine ve kendisiyle işbirlikçi yöneticilere verdiği destekle, bölgeyi yeniden dizayn etmek istiyor. Bölgenin yeraltı ve yer üstü kaynaklarını hiçbir ülkeyle paylaşmak istemiyor. ABD’nin bölgeye vereceği yeni dizayn ile Siyonist terör devleti olan İsrail’i güvenlikli hale getirerek gerektiğinde aykırı davranan ülkelere karşı tetikçi güç olarak kullanmayı kolaylaştırmak istemektedir. Buna karşı durmak ve ABD dahil bütünüyle emperyal ve Siyonist güçlere ve onların bölgedeki işbirlikçi yönetimlerine karşı mücadele etmek her Müslüman’ın hatta ben insanım diyen herkesin üzerine düşen en temel görevlerdendir. Bölgenin huzura kavuşması ancak bu mücadelenin başarıya kavuşmasıyla mümkündür. Aksi halde, Katar krizini aratacak, başka derin krizlerle karşılaşmak bu bölge halkları için kaçınılmazdır.

 

 

[1] http://www.yenisafak.com/gundem/ibrahim-kalin-incirliki-kapatma-hakkimiz-var-2591980

[2] Halife bin Hamad, Katar’da 1972-1995 yılları arasında emirlik yapmıştır. Halife bin Hamad, 1995 senesinde İsviçre’nin Cenevre kentindeyken oğlu Hamad bin Halife tarafından kansız bir saray darbesiyle görevden uzaklaştırılmıştır. 2004 yılına kadar yurt dışında yaşayan Halife bin Hamad, kendisine darbe yapan oğlu ile barışarak 2004 yılında ülkesine dönmüştür. 23 Ekim 2016’da 84 yaşında iken vefat etmiştir.

[3] Birleşik Arap Emirlikleri’ yedi emirlikten oluşan bir federasyondur. Bu emirlikler Abu Dabi, Dubai, Acmen, Fuceyra, Re’sü El Hayme, Eş Şarika ve Ummu El Gayevin’dir. Federe birimlerin her biri kendi emirleri tarafından yönetilirken, federasyon bu emirler arasından seçilen bir devlet başkanının idaresinde yönetilmektedir. Ülkenin başkenti ve Dubai’nin ardından en büyük ikinci emirliği ise Abu Dabi.

[4]http://www.haberturk.com/ekonomi/is-yasam/haber/1522434-suudi-arabistan-ve-katar-arasindaki-22-yillik-dogalgaz-kavgasi

[5] Katar’da fert başına düşen milli gelir 130 bin dolar civarında olduğu söylenmektedir. Katar nüfusunun 2 milyona yakını yabancıdır. Bunlar çıkarıldığı zaman kişi başına düşen milli gelir 1 milyon dolar civarında olduğu söylenmektedir. Katar’ın yaklaşık iki milyonluk nüfusunun 300 bini Katarlı olup, geri kalanı çalışmak için gelmiş Hindistan, Filipinler, Pakistan, Nepal, Sri Lanka gibi güney ve güneydoğu Asya ülkeleri ile Mısır, Lübnan, Fas, Cezayir, Filistin gibi Arap ülkeleri vatandaşı yabancılardan oluşuyor.

[6] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/murat-yetkin/katar-krizi-dokunan-yanabilir-40481039

[7] Bu ablukaya sonradan Ürdün, Moritanya, Senegal ve Çad da dahil olmuştur.

[8] SUUDİ TARİHİ İSLAM’A İHANETTEN İBARETTİR

CRESCENI INTERNATIONAL- 7-15 Şubat 1991-ÖZET-

Çev: Adem YALÇIN, Öncesini hesaba katmasak bile en azından 1965’ten beri, Suudiler sadece bir rol oynadılar: Hadim’ül Amerika. Suudilerin bu rolüne şaşırmamak gerekir. Necid’teki Dar’iyye’den Suudi kabilesinin ortaya çıkısından beri, onların tarihi Müslümanlara ihanet ve kötülüklerle süregelmiştir. Şu andaki Suudi Arabistan devletinin kurucusu Abdülaziz İbni Suud bir İngiliz ajanıydı. 2 Mart 1922’de Avam Kamarasında bir soruya cevaben, Winston Churchill İbni Suud’un İngiliz sömürgeciliğinin hizmetine karşılık olarak, 20.000 Sterlin toptan peşin ödemeye ek olarak, her ay 5.000 Sterlin ödendiğini doğrulamıştı, (Suudi Arabistan Tarihi’nin Belgeleri, Cilt 1. İbrahim El-Raşîd)

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, bir süpergüç olarak ABD’nin ortaya çıkmasından beri, Suudi Hanedanı İslâm’ın zararına olan Siyonist-ABD çıkarlarını yüksekte tutmak için elinden geleni yaptı; kutsal yerlerin bozulup kirletilmesinden, Mekke’de hacıların katledilmesine (Ağustos 1987) kadar. (18 İKTİBAS MAYIS 1991)

[9] http://www.karar.com/yazarlar/galip-dalay/katari-bahreynlestirme-girisimi-4175

[10] Dubai, Katar ablukasında en yavuz davranan Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturan bir emirliktir.

[11] http://www.karar.com/yazarlar/galip-dalay/katari-bahreynlestirme-girisimi-4175

[12] http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2017/05/fake-news-qatar-gulf-gcc-hack-trump-iran-israel.html

[13] Aslında bu ülkeleri yönetenlerin tamamına yakını otoriter, ABD yanlısı ve İslam karşıtı olan yöneticilerdir. Sözde Müslüman geçinmekte, özde ise İslam’a karşı olan yönetimlerdir.

Genç Birikim

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat