15 Temmuz Sonrası Müslüman Tanımı ve Yol-Yöntem Meselesi


15 Temmuz Sonrası Müslüman Tanımı ve Yol-Yöntem Meselesi

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 08 Ağustos 2016 Pazartesi 00:12


Mehmet Alagaş, 15 Temmuz sonrasında Müslümanlar arasında yaşanan sivri tartışmalara dair bir bakış açısı sunuyor.

Küre Medya / Haber Merkezi
Mehmet Alagaş, 15 Temmuz sonrasında Müslümanlar arasında yaşanan sivri tartışmalara dair bir bakış açısı sunuyor.

Mehmet Alagaş kendisine 15 Temmuz sonrası Müslümanlar arsında ortaya çıkan sivri tartışmalar üzerine sorulan bir soruyu cevaplıyor.

Mehmet Alagaş'a sorulan soru:

Selamunaleyküm.
Mehmet abi 15 temmuzdan sonra takip ettinizmi bilmiyorum müslümanlar arasında çok sivri tartışmalar yaşandı. Siz bu tartışmalara hiç girmediniz. 15 temmuzla ilgili kısa yorumunuzda; "Bizler yolcuların samimiyetine bakarak yanlış bir yolu doğru görmeyeceğimiz gibi, yola bakarak yolcuları acımasız bir genellemeyle mahkum etme durumunda da değiliz." diyorsunuz. Bu sözlerinizi biraz açarmısınız, tabi size göre mahsuru yoksa.   <<< Selami Özcan >>>

Alagaş'ın soruya cevabı:

Ve aleykümselam Selami kardeşim


15 temmuz sonrası müslümanlar arasındaki tartışmaları kendim takip etmedim. Ancak Kemal Songür kardeşim bu tartışmalarla ilgili bana genel bir bilgi verdi. Gördüğüm kadarıyla tartışmaların temelinde müslüman tanımı ve yol-yöntem meselesi var. Meseleye müslümanların tanımı noktasından başlayacak olursak, müslümanın tanımı hususunda Fatiha suresini iyi anlamamız lazım. Bildiğiniz gibi bizlerin duasına istikamet veren ve bizler için Allah'ın lutfu olan Fatiha suresinin ilk ayetlerinde dua edenin vasıfları bildirilmektedir.

"Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun. (O) Rahman'dır, Rahim'dir. Din gününün Malik'idir. Yalnız Sana kulluk-ibadet eder ve yalnız Sen'den yardım dileriz. (1-Fatiha 2..5)" ayetleriyle verilen bu vasıflar, "Yalnız Sana kulluk-ibadet eder ve yalnız Sen'den yardım dileriz" ayetini yaşamakta zorlanan bizler için hiç kuşkusuz ki bir insanın müslümanlığına gönül rahatlığı ile şahitlik edeceğimiz yeterli vasıflardır. Böyle bir insanı gördüğümüzde ona gıpta ile bakar ve "Sen gerçekten dosdoğru bir yoldasın" deriz.

İyi ama şanı yüce Rabbimiz bizim dosdoğru bir yolda gördüğümüz bu insanlara "Bizi dosdoğru yola ilet (1-Fatiha 6)" duasını neden tavsiye ediyor? Allah'ı Rahman ve Rahim olarak bilen, Din gününe iman eden, yalnız O'na kulluk eden ve yalnız O'ndan yardım dileyen bu insanlar zaten dosdoğru bir yolda değil midir?

Elbetteki doğru,
elbetteki dosdoğru bir yoldadır. Rabbimiz dosdoğru bir yolda olan bu insanlara "Bizi dosdoğru yola ilet" duasını tavsiye etmesinin hikmeti ise bizlere doğru yolun ve müslümanlığın bir süreç olduğunu beyan etmesi içindir. Doğru yol ve müslümanlık, bizler için son nefesimize kadar devam edecek ve devam etmesi gereken bir süreçtir. Bu sürecin Allah'a ve ahiret gününe imanla başlayan ilk aşamasından, tağutu inkar etmekle devam eden ve alemlerin Rabbi olan Allah'ı hayatın en küçük detayında dahi birleyen noktalarına kadar uzanan ve "Ya Rabbi bilerek şirk koşmaktan Sana sığınırım, bilmediklerimi bağışla" buyuran Resulullah (s.a.v.)'in bile güç yetiremeyeceği aşamaları vardır.

Bizler bu sürecin içinde yaşıyor ve son nefesimize kadar tekrar edeceğimiz "Bizi dosdoğru yola ilet" duasıyla her gün yeni bir üst aşamaya gelme gayretinde bulunuyoruz. İşte bu aşamaları yaşarken dikkat etmemiz gereken husus, ilk aşamaları yaşayan kardeşlerimizin müslümanlığını, bulunduğumuz aşamaya göre tanımlamamak ve bulunduğumuz aşamaya göre yargılamamaktır. Meseleyi örneklendirmek gerekirse Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir insan bu doğru yolun A aşamasındayken, inancı istikametindeki salih amellerle ve namaza başlamakla B ve C aşamalarına geçer. Daha sonra tevhidi gerçeklerle karşılaşan, bu gerçeklere göre günümüzdeki tağutların ne olduğunu anlayan ve tağuta kulluktan sakınan bu müslüman artık D ve E aşamalarına gelmiş tevhidi bir müslümandır.

Gördüğünüz gibi bu bir süreçtir. Nitekim şanı yüce Rabbimiz "Şüphesiz iman edenler, yahudiler, hıristiyanlar ve sabiiler(den her kim) Allah'a ve ahiret gününe iman eder, salih amellerde bulunursa artık onların Allah katında ecirleri-mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. (2-Bakara 62)" buyurarak, doğru yolun ilk aşamasında bulunan bu insanların amellerini zayi etmeyeceğini bildirmekte ve onların müslümanlık iddialarını da doğru kabul etmektedir.,

"Bundan (Kur'an'dan) önce kendilerine Kitab verdiklerimiz buna iman ederler. Onlara (kendilerine önceden verilen hakka iman edenlere Kur'an) okunduğu zaman "Biz ona inandık. O, Rabbimizden gelen bir haktır. Biz bundan önce de müslüman idik" derler. İşte onlara sabretmeleri dolayısıyle ecirleri-mükafatları iki defa verilir. Onlar kötülüğü iyilikle savıp-uzaklaştırıp, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler (Allah rızası için harcarlar). (28-Kasas 52..54)"

Tevhidi gerçekliklerden hareketle, bildiklerini anlayabildikleri kadar yaşayan cami cemaatine müslüman sıfatını vermekten sakınan kardeşlerimiz bu yazdıklarımızı anlamakta zorlanabileceklerdir. Burada dikkate alınması gereken ayırım, bir insanın bizlerin nezdinde müslüman görülmesi ile Allah'ın nezdinde müslüman görülmesinin aynı şey olmadığıdır. Kelime-i tevhide iman eden ve tevhidi gerçeklikler istikametinde tağuta kulluktan sakınarak Allah'a kulluk eden D ve E aşamasındaki bizler, elbetteki müslüman ve müslümanlık tanımını bu bilince göre yapacak ve ancak bu bilince sahip olan kardeşlerimizin müslümanlığına gönül rahatlığı ile şahitlik yapacağız.

Fakat bu şahitliği yaparken henüz A,B,C aşamalarında bulunan insanlara kesin bir sıfat vermekten sakınacak ve ayetler istikametinde onların Rabbimiz nezdinde müslümanlardan olabileceği gerçekliğini gözardı etmeyeceğiz. Çünkü daha önceki kitab çalışmalarımızda ısrarla vurguladığımız gibi İslami mükellefiyetlerimiz tebliğe muhtaç ve tebliğe muhtaç olmayan mükellefiyetler olmak üzere ikiye ayrılır. Bir olan Allah'a iman etmek gibi fıtri gerçekliklerden kaynaklanan mükellifiyetler tebliğe muhtaç değilken, bunların dışında kalan bütün mükellefiyetler tebliğe muhtaç mükellefiyetlerdir.

Tebliğe muhtaç mükellefiyetler konusunda henüz tebliğle karşılaşmamış ve bu tebliği anlamamış kimseleri Rabbimiz o konularda mükellef tutmayacağı gibi bizlerin de o insanları yerine getiremedikleri o mükellefiyetlere göre yargılamamamız gerekir. Çünkü bildiklerini yaşayan, gelebildikleri noktadan görebildikleri İslam'a teslim olan bu insanların Rabbimiz nezdinde müslüman olduklarını bilmemiz ve o insanlara bu bilgiden kaynaklanan bir hüsnüzanla yaklaşmamız gerekir. Kurani olan ve hüsnüzanna dayanan bu yaklaşım, hiç kuşkusuz ki tevhidden ve tevhidi kimlikten ödün vermek anlamına gelmez.

Ayrıca insanlar ve müslümanlar konusunda rahmete, merhamete ve hüsnüzanna dayalı yaklaşımlarımız yanlış dahi olsa, Rabbimiz katında mazur görülen, mazur görülecek yaklaşımlardır. Mesela babası için bağışlanma dileyen ve bunun da ötesinde o iğrenç sapıklığı yaşayan Lut kavminin helak edilmemesi konusunda elçilerle tartışmaya-mücadeleye girişen İbrahim (a.s.)'ın rahmet ve merhamet kaynaklı bu yaptıkları yanlış olmasına rağmen Rabbimiz tarafından azarlanmamakta ve bunları ne için yaptığına bakılmaktadır.,

"İbrahim'in babası için bağışlanma dilemesi, ona yalnızca verdiği bir sözden dolayı idi. Onun gerçekten Allah'a düşman olduğu kendisine belli olunca, ondan (ve onun için yaptığı duadan) uzaklaştı. Doğrusu İbrahim çok içli-duyarlı ve halimdi (yumuşak huyluydu). (9-Tevbe 114)"

"İbrahim'den korku gittiği ve ona müjde geldiği zaman Lut kavmi hakkında bizimle mücadeleye (elçilerimizle tartışmaya) girişti. İbrahim gerçekten yumuşak huylu, çok içli-duyarlı ve (Allah'a) gönülden yönelen biriydi. (11-Hud 74.75)"

Şimdiye kadar anlattıklarımızın en kısa özeti doğru yolun ve müslümanlığın bizler için son nefesimize kadar devam edecek ve devam etmesi gereken bir süreç olduğu ve Allah'ın lutfuyla bu sürece dahil olan müslümanların, bu sürecin değişik aşamalarında bulunan kardeşlerini kendi aşamalarına göre tanımlayıp-yargılamaktan sakınmalarıdır. Resulullah (s.a.v.) kendi müslümanlığına göre bizim müslümanlığımızı tanımlayıp-yargılasaydı, aramızda kaç kişi ayakta kalabilirdi?

Lütfen itidalli,
lütfen merhametli olalım. Allah'a ve ahiret gününe inanıp-salih amellerde bulunan ve Allah merkezli duygularla sokaklara çıkarak dış odaklı bir darbeye direnen insanlara ve müslümanlara saygı gösterelim. Bunların yolunu acımasız bir genellemeyle demokratik olarak tanımlayıp, bu yola göre yargılamayalım. Bu insanların hangi söylemlerle karşılaştığını, İslam adına neyi bilip-neyi bilmediklerini dikkate alalım. Kaldı ki tevhidi gerçeklerle karşılaştıktan sonra bile realitenin somutluğundan etkilenerek demokratik yollara savrulanları ve o yolları savunanları gördükten sonra, Allah'a ve ahiret gününe iman edip-namaz kılmasına rağmen henüz tevhidi gerçeklerle karşılaşmayan insanları acımasızca yargılamayalım. Bilelim ki gelebildikleri noktadan görebildikleri İslam'a teslim olan bu insanlar, (bazı kardeşlerimizin itirazı olsa da) Rabbimiz katında müslümandır.

Ayrıca siyasi parti hareketiyle D aşamasından C aşamasına gerileyenleri bir kayıp olarak görürken, aynı hareket nedeniyle bu kayıptan çok daha fazla olan A,B ve C aşamalarına ilerleyenleri de bir kazanç olarak telakki edelim. Kazanç olarak gördüğümüz bu ilerlemeye yapıcı bir dille yaklaşalım ve aradaki bağları koparmayalım ki, devlet gücüne karşı korku kabuğunu kıran bu insanların tebliğle ve gelişen olaylarla D aşamasına gelmelerini kolaylaştıralım.

Müslüman ve müslümanlık tanımı noktasında bu kısa açıklamayı yaptıktan sonra yol ve yöntem meselesine gelecek olursak, o yorumda da belirttiğimiz gibi bizler "Yolcuların samimiyetine bakarak yanlış bir yolu doğru görmeyeceğimiz gibi, yola bakarak yolcuları acımasız bir genellemeyle mahkum etme durumunda da değiliz" sözümüzün arkasındayız. Çünkü yıllar önce "Kimlik tercihi" kitabımızda kısaca açıkladığımız gibi bizler dünya devletlerini istediği gibi kullanan küresel emperyalizmin, dış ve iç müdahaleye her an açık olan demokratik yollarla yıkılabileceği görüşünde değiliz.

Bu küresel emperyalizmin yerle yeksan edilebilmesi ancak ve ancak bu emperyalizme yön veren devletler üstü aklın Allah ile karşı karşıya getirilmesiyle mümkün olacaktır. Kur'an-ı Kerim'de önemle vurgulanan toplumların akibetiyle ilgili bu Sünnetullah gerçeği dikkate alınmadığı ve bu müstekbirler Sünnetullah ile tehdit edilip-Allah ile karşı karşıya getirilmedikçe, realitedeki bu konjonktürel dalgalanmalar ve sonuçsuz iniş-çıkışlar devam edecektir.

Allah (c.c.) lutfuyla hepimizi hak ve hakikatte birleştirsin..
                                                    <<< Mehmed ALAGAŞ >>>





Yukarı Dön



Etiketler:

Yorum yapyorum

Yorumlar

Kemal Songür
08.08.2016 01:11
selam ile..
Vayhin gölgesinde inşa olmuş Akıl-kalp-duygu bütünlüğü ile meseleleri okumak ve muhatapları tanımlamak böyle olur-olmalı.
Merhamet/iz'an/insaf/adalet ve farkın farkındalığında olan bir bilinçle bu toplumu okumak ve muhatapların islama dair yöneliş ve serüvenlerini dikkate alarak şahidlik etmek çok değerlidir/önemlidir.
Değerli Mehmet ağabeyin güncele yönelik yazılarını artırarak paylaşmasını istiyoruz, faydalı olacağını düşünüyoruz, akıl-kalp-duygu bütünlüğü ile hayatı okuyanlara/okuyabilenlere çokça ihtiyaç vardır.
Zihnine/kalemine sağlık Mehmet abim.
Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat